21 Haziran 2011 Salı

Üniversiteye Dair




Üniversiteli Olmak öncesinde biraz efsanedir, sonra yegane sebeptir, yaşam amacıdır, o olununca her şeyin bitmesidir, nirvanadır. Bir vize gecesi dostlarla şarap şişesi elden ele dönerken, ertesi gün sınav olacağı gerçeği kafaya dank ettiği zaman farkedilir, anlaşılır. Kadim zamanlardan bir rehberlik hocasınında dediği gibi: "o ortamı en azından görün!"dür.
Fırsatlar değerlendirilir, göz açılır, kafa kullanılır, kişi kendini geliştirebilirse, yaşanan acılar ve sıkıntılar deneyim olarak döner, gerçekten yaşanılası bir deneyimdir, aşk, dostluk, hayat gibi temel alanlarda hayata atılmadan önce en sağlam deneyimleri yaşayabileceğiniz bir şeydir üniversiteli olmak. Aslında biraz lise kafasındadır. Yaşarken çok sövülür ama ayrıldıktan sonra da fazlasıyla özletir kendini. Girmeden önce "dünyanın dört bir köşesinin kralı" olmak, girdikten sonra "feleğin çemberinden geçmekte olan serdengeçti" olmaktır.

Yaşanılasıydı kısacası.

Ve Sonunda bitti. Mezuniyetime daha dört gün var. Finallerin bitişinin okulun bitmesi olarak algılamaya alışmış bünye ya, geçen cuma finaller bitti, mezuniyete dört gün var, ne öğrenci ne üniversite mezunu diyebileceğim iğrenç bir dönemde ve süreçteyim. Üniversite bitiyor, hayata atılacağız insan biraz merak eder garipser durumu ama bende tık yok. Zaten iyi kötü bir dört yıl geçirmişim iyi şeylerde güzel şeylerde yaşamışım az biraz kötü şeylerde ama güzel bir ortam, güzel insanlar ayrıca dört yılın sonunda diplomanın verdiği çocukluk hayalim olan “tarihçi” olmanın gerçekleşeceği mezuniyet beni sevindiriyor. Neyse bunlar başka mevzulara ait şeyler ben yine konuma döneyim yani üniversiteye. Baştan söyleyeyim bu dört yılımın olaylarını anlatan bir günlük ya da “Bir Öğrencinin Anıları” tadında tarihte yan rol oynamış eski politikacı tadında bir yazı değil. O nedenle “Benden bahsetmiş mi?” hevesi ile okursanız hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Belki birkaç anekdota veya anlattığım anıda kendiniz görebilirsiniz, ama bu bir ifşa yazısı değil.

Mezuniyetin kapıma dayandığı şu günlerde, kendimi 2002 Haziran İlköğretim mezuniyeti, 2005 Haziran Lise Mezuniyeti günlerine yeniden götüren bu süreçte dört yılımın ne olduğunu, ne beklediğimi, neyi gördüğümü, neyi bulduğumu anlatacak olan bir yazı. Üniversite'ye yeni başlayanlarınız için bir istihbarat raporu, bitirenler için bir anı. O yüzden lafı uzatmadan, meslekten bir tarihçi tadında başlayalım hikayemize.

Sizi bilmem de bana “üniversite” nedir diye soracak olunursa, aklımda uyanan ilk imge ve bana her zaman üniversite imajını hatırlatacak şey, 2006'da ÖSS'ye hazırlanırken duyduğum ve kafamdaki üniversite imajını uyandıran, 2005'te “Hayalet Kız”, “şarkı yazdı intihar etti”, “bizim üniversitedendi” denilen Hukuk öğrencisi İrem'in “Kölem Ol” şarkısıdır. Hani “Hayalet Sevgilim” şarkısı olan, sakın ha “Sazlıklardan Havalanan”ı söyleyen İlhan İrem'le karıştırmayın konu acayip kaçabilir. Aşağıda link var isteyen dinleyebilir. O zamana kadar kafamda üniversiteyle ilgili belli bir imaj yoktu. Hani üniversiteyi biliyoruz ama üniversite denilince aklımıza gelen tek şey ÖSS sınavı. Malum zor dönemlerden geçmiş bir toplumuz, haber kanalları da sağ olsun zihnimiz doğrudan doğruya olumsuz şeyleri kavramaya alışmış. İnsanın kafasında en azından 2003 dizisindeki Kampüsistan dizisinden bir kıvılcım olur bir fikir olur değil mi? Bizde çimlerde oturup eli gitarlı insanlar bile yok sadece ÖSS var. O da bir imge değil, aklımıza geldikçe zoraki test çözdürten bir şey net bir tanımı yok kafamızda.

Zaten üniversiteyi de tanımışlığım yok. Benim için üniversite kavramı ilkokul sıralarında, arada TRT'te yabancı dil derslerinde konuşma – diyalog canlandırmalarında gördüğüm gözlüklü insanlardı. Bunları hatırlayanınız çıkar, eskiden Ali Kırca'nın “Siyaset Meydanı” programlarında gözlüklü, eli çenesinde, zor soran akademisyen modunda öğrenciler vardı. Zaman içerisinde eğitim sistemi laçkalaştıkça biz de bozulduk, dolayısıyla o gözlüklü öğrenciler, elleri çenelerinde tarihe karıştı, meydan Abbas Güçlü'yle, Okan Bayülgen'in derste konuşanı uyarır gibi yarım saatte bir dürttüğü gürültü çıkaran gençliğe kaldı. Neyse lafı dolandırmayayım, 6.sınıftan sonra kafamda yine belli başlı bir imaj yoktu. Benim için üniversite, sürekli tarih çalışabileceğim sayısalla yüz göz olmayacağım bir alandı. Lise de de bu yöndeydi. Lise de lafı çok geçti ama yine kafamızda somut bir fikir yoktu. Lise son'da da üniversite hedefimizi belirginleştirmek adına bizi İstanbul'a götürdüler ama orda da sadece kantinde oturup akşamına Taksim'i dolanıp, o dönemde yeni çıkan “GORA” filminin sahnelerini, repliklerini tekrar tekrar konuşup gülmekten başka bir şey yapmamıştık.

İlk ÖSS'mi kaybettiğimde sistemin kaldırılması için dua eden, Aysun Kayacı'nın bile “Tarih “ bölümüne girdiğini gazetede okuyarak depresyona girmiş talihsiz bir bireydim. O yaşlarda kızlardan dolayı depresyona girilir anlarımda kafanda belirgin bir şekli, hedefi olmayan ben bu nedenlerden ötürü depresyondayım. Ama insanların “Gir ve kurtul” dediği bir yer benim için. O dönemler kafamızdaki en belirgin düşünce şuydu. Lise sonrası hayat batan bir gemiydi. Bu yüzden ÖSS filikalarına atlayarak puanımıza göre bir adaya çıkmamız gerekiyordu. O nedenle dershane kapılarına kapılandık çiftbozan leventler misali. Bizde o psikolojiyle hareket ediyoruz, kaybedince depresyona vuruyoruz. Öyle bir düşünce ki belli bir hedefimiz yok. Tek görev tanımı var: “Neresi ve ne olursa olsun kazan, kapağı bir yere at.” Hani o dönemlerde hiç birimizi durup ta “Ya ben bu kadar arzuluyorum ama bana mutluluk getirecek mi?” diye sormadık. Sormaya fırsat bulamadığımızdan değil, büyüklerimizden gördüğümüz gizli bir “iş ve maaş” korkumuz vardı. Ama bu korku bile o psikolojinin yanında zayıf kalır. Bu soruyu ben kendime o dönemde sorduğumda “Her halde lan” diye yanıtlamıştım kendimi. Dershane dönemindeyiz, her gece her gün test çözüyoruz, kafa zombi beyin pekmez kıvamına gelmiş, Hasan Sabbah'ın cennet fedaileri gibiyiz. Vermişler kafamıza cennet bahçesi yerine üniversite bahçelerini, huri hayali yerine genç kız düşlerini felan o kafaya biri “Seni üniversiteye gönderirim” dese hançeri çekip tek başına Selçuklu ordusuna da dalarsın, Alamut kalesinden aşağıda atlarsın o derece.

Dershane kafası ve psikolojisi de ayrı bir acayip. ÖSS'ye hazırlanıyorsun, rakibin saydığın adamla geyik çeviriyorsun. Bu nedenle içinde garip bir his var, test çözmek için teste oturup hayal kurarken değilde, arkadaşlarında sohbet ederken sızlayan acayip bir vicdan mekanizması geliştiriyor bünye. Sinemaya, bara giderken Ya da kitap okurken felan sanki içten içe “ailesinin parasını kumarda kötü alışkanlıklarda yiyen 80'li Türk sineması gençliği” gibi hissediyorsun kendini. Garip bir duygusal durum yani. Düşmanınla dertleşiyorsun, o gün dershaneye gitmeyince ailenle tartışıyorsun, milletin oğlu kızı sana övülüyor iğrenç rezil bir durum. Benim durumum ise biraz trajikomikti. Bunlar yine var bende ama her gün dershaneden çıkıp bilen bilir şehrin içindeki yerleşkenin önünden geçip eve öyle gidiyoruz. Yol arkadaşım karşı kaldırımdaki kafelerdeki kızlara ve muhtemel avlarına bakıyor. Ben ise üniversite tarafına. Bir binadaki kırık camları görerek “Bu mu üniversite?” diyorum. Bir yandan rehberlik hocamız bizi daha iyi güdülemek adına “üniversite kafeteryasında kız kesmenin dayanılmaz hafifliği”ne dair anektodlar veriyor, ergen bünye acayibe bağlıyor böyle günlerimiz geçiyor.

İşte o buhranlı günlerde sanırsan 2006'nın bir Nisan gecesi, hayalet kız İrem'in “Kölem Ol” şarkısı benim kafamda ilk kez, kendime göre ideal bir üniversite imajı oluşturuyor. Ondan önce kafeteryada kız kesme anektodları var belki ama biz bunu zaten lise de de yaptığımız için üniversitede yapmakla aynı şey sanıyoruz. Bünye yukarıda bahsettiğim gibi pekmez kıvamında bir beyinle olayın ayırdına varamıyor. Ama bu hedefe ve koşullamaya dair ilk ve keskin imaj bu şarkıdan sonra oluşuyor. Şarkı ilham gibi giriyor beynime, onu düşünüyorum, ögelerine ayırıyorum. Sözlerini sallayın gitsin iç unsurlarına bakın. Şarkı stüdyo veya oda kaydı değil salon kaydı. Salon'da kaydedilmiş. Bir öğrenci evinin salonunda. İşte kafamda ilk oluşan imaj. Bir öğrenci evi. Kızlı erkekli sesler geliyor, arada televizyon var yani her türlü özgür bir ortam. İster kızlarla şarkı söyle, ister arkada “bar depresifi” tadında televizyona takıl. Sonra durum netleşiyor. Arada kızlar eşlik ediyor, gitar sesi, erkek sesi geliyor, eğlenceli bir ortam var belli. Hatta İrem bir ara tonlamayı şaşırınca erkeklerden biri takılıyor (bizim üniversitede yaptığımız sayısız komplimanlardan biri belki de kim bilir) esprisi giriyor, şarkı devam ediyor. İşte kafamda üniversite tanımı yerine oturuyor. Eğer o şarkıyı duymasam ben yine üniversiteye girerdim ama kafamdaki o tanım olmadan girerdim ve bir çok şey eksik olurdu. Dedim ki kendime “Üniversite: Kızlı erkekli, eğlenceli, şarkılı, türkülü ortam”. Ortam kelimesi asosyal bir birey olarak umurumda değil ama asosyal bünye eğlenceye aç, gün gece demeden çalışmakta, yarış var, onun bunun çocuklarıyla (küfür olanı değil) karşılaştırılmak var, mecburen çalışmasının ödülünü almak istiyor. Hani gelenekçi toplumdan geliyoruz, ilahi bir adalet mekanizmamız var zihnimizde her çekilen acı ödüllendirilir düşüncesi var kafamızda.

Zorlu bir süreçten sonra ÖSS'ye girdim. Kazandım. Yalnız ortada ters giden bir şeyler vardı. ÖSS sistemi ve önceki süreçten bahsettim kafa sürekli olumsuza odaklanmış ya yine bir yerlerden bir şeyler bekliyorum. İstediğim bölümü ve istediğim üniversiteyi kazanmama rağmen gram sevinç yok. Hani şaşkınlık durumundan olsa gerek. Yaşıtlarım eve geldiğinde şaka yollu “Artık bize üniversiteden hatun ayarlarsın” diyorlar, göz kırpıyorlar, “Kendimi kurtardım da sizi aradan çıkarması” kaldı diyerek baştan savıyorum acayip bir dönem. Psikolojik durumumuzun getirisiydi bu. Kafamızda öyle bir üniversite koşullanması yaratmıştık ki girer girmez her şeyin ayağımıza getirileceğini sanıyoruz. Serde bir züppelik var, üniversiteye girdim havası var. Bir acayip dönemi böyle açtık, öyle böyle dört yılda şükür kapattık.

Üniversite başladığında ilkler gerçekten acıydı. İlk vize, ilk final vesaire bir çok ilki buna katabiliriz ama görece güzel bir yaşantı oldu. Çimlerden sahneye, kütüphaneden sıralara, gezilerden tozulara, şenliklerden finallere bir dört yıl iyi kötü geçti. Bir nefeste geldi geçti ve şimdi olduğu gibi mezuniyet kapıya dayandı. 2002 Haziran'ın da lisenin, 2005 Haziran'ın da üniversitenin heyecanı vardı, merakı ve sıkıntısı vardı, LGS sancısı, ÖSS acısı vardı, sonrasında vizeyi, finali, tek sınavı, yaz okulunu gördük sıra arkadaşlarımızla. İnsanın ders, aşk ve hayat zorluklarıyla en hemhal olduğu dönem olmasından dolayı alkolle haşır neşir oldu bünye. Sahne tozuyla, alkış sesiyle asosyal canavarı tarihe gömdük, yeni bir çağ açtık. Final sabahında sövdük, isyan ettik, gazlandık, içimizdeki şeytanlara ders notlarını bükerek giriştik. İlk dönemde Osmanlıca okuduğumu görebilen dedeyi toprağa verdik. İlk amatör hikayelerimi yazıya geçirdim, ilk oyunumu yazıp sahneye koyduk, ve ilk kez kendi yazdığım bir karakteri oynadım. Kısacası dört seneyi iyisiyle güzeliyle bitirdik. Bir dönemi de böyle kapattık işte.

Üniversiteyi boş geçmemek lazım. Topluluklara katılın, tiyatro yapın, şiir yazın, öykü yazın, dergi çıkarın, Hiçbir şey yapamıyorsanız zaten inekler kadar not alamazsınız iki haftalık çalışmada yeter eğlenmekten, okumaktan, gezmekten, görmekten, sevmekten çekinmeyin. Dört yılın getirisi kadar götürüsü de çoktur, ne kaparsanız o yanınıza kar kalır. Ben bunu ilk senemde fark ettim. Bu şarkı sayesinde oldu bu. Sözlerini boş verin arka fona odaklanın. Şarkıyı söyleyenler gibi çimlerde öylesine takılıp gitar çalana şarkı söyleyenlere de eşlik ettim, şarkının arka fonunda sohbet edip gülüşen tayfa gibi her türlü muhabbete de girdim, gitar çalamasam da sahneye çıktım, yeri geldiğinde bar depresifi gibi trip yapıp kendimi odaya kapatıp televizyona kitaba gömdüm kendimi. Kısaca kafama göre yaşadım. Şarkının o saydığım öğeleri de mesajı da buydu dinleyince anlayacaksınız. Yani sözün özü kafanıza göre yaşayın, kendinizi uykuyla, merkez kantinde karpuz büyütmekle sınırlamayın, kafadan girin üniversiteye, sınav zamanı ders notunu, sonrasında eğlenmeyi unutmayın. Şu dört yılı sıkıcı bitirmekte var, hatırladıkça özletir gibi bitirmekte. Marifet ikincisi gibi bitirmekte. Alttan dersler olsa da, yaz okulu olsa da işkenceye çevirmemenin sırrında yatıyor.
Beş yıla, altı yıla uzasa da bir kere kep attıysan ucu geliyor her güzel şey gibi.
Devran geldi çattı. Üniversite bitmek üzere. Hep derim, alttan ders kalsa da dört yıl kafada bir dönem olur, onun hissiyatı ayrıdır. En iğrenç dönem şu içinde bulunduğum geçiş dönemidir. “Keşke cuma günü mezun olsaydık, şimdi törene kadar öğrenci desen değil mezun desen değil. Böyle "tövbe estağfurullah bişey" olduk” hissiyatı var bünyede. Atlatılır gider. Her şeyin sonunda şu dört yılın muhasebesini yapmaya kalkmanızı hiç tavsiye etmem. Elde ettiklerinizin yetmemesi aklınızı kesmemesi de var, hiçbir şey elde edemeyip kafayı çizmekte var. Bir Tatar atasözünün dediği gibi “Bir ölüyü çok kıpırdatırsan, ya osurur ya s.çar” diyerek mevzuyu deşelememek, güzelliklere, zafere ve uzasa bile mutlaka bitişe odaklanmak gerek.

Bir devir kapandı. İrem'in şarkısının devri geçti. Artık yeni bir dönemde yeni bir şarkı bulup, yeni hedeflere ve yeni anılara, yeni ortamlara el atmalı. İyisiyle kötüsüyle üniversite maceramız burada kapandı. Atımıza atlayıp yeni maceralar için yol alma vakti geldi artık. Hayata atılma vakti geldi çattı. “Mızraklarınızı alın, kılıçlarınızı çekin! Göğüs göğüse çarpışacağız!”

7 Haziran 2010 Pazartesi - Edirne

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder