21 Haziran 2011 Salı

Ya Paralel Evren Ya Rüya Tam Bilemedim Şimdi

Paralel bir evrendeyim... Yine Edirne'deyim. Yine ben, ben'im. Boy, kilo, saç, göz, kaş, bilinç, fikir, huy ve fıtrat aynı. Olaylar aynı, anılar bilindik. Düşler, şizofrenik fanteziler, yazılar, çiziler, yaptığım her şey içinde bulunduğum gerçekliğin aynısı. Hani her şey aynı, tek fark pararlel evren olması. Rüya olmasıda ihtimaller dahilinde tabi ama her rüyada kendimi cins cins olayların ve farklı kişiliklerin içinde gördüğümden, bunda ise herşeyin normal ve tek düze olmasından anlıyorum, paralel evrenlerden birindeyiz.
Hah farklı gerçeklik muhabbetti işte... Sorular pusulardan fırlıyor..."Her şey aynıysa paralel evren muhabbeti ne ayak? Niye anlatıyorsun? Olayı ne?"
Dur bi dinle şimdi...Hah...
Ben yine aynı benim demiştim di mi? Yine bu zamanlar. Eylül. Edirne'den gitme ihtimali var öyle yada böyle. Hani şehirle irtibatım kesildi kesilecek, ne havasında ne suyunda tad yok, nefes alamıyorum, bağrına basmıyor, her geri dönüşümde "Kadersizliğime geri döndüm" esprisini yapıyorum gülmüyor Edirne.
Paralel evrendeyiz ya... Bir cafeye gidiyorum. Ayşekadın'da. Ama hangisi göremiyorum tam. Biri bekliyor beni. Bir kız. Şimdi şeklini tarif ederim ama tanıdık desem değil tanımadık desem değil, hem geçmişten hem geçmişten değil ama gelecekle de alakası yok öyle birisi. Güzel mi? Beğendiğim için objektif davranamayacağım kadar. Ama daha ziyade hoş, sempatik diyebileceğimiz türden. "Muhabbeti güzel". Hay ağzına sağlık, aynen öyle!
Gidiyorum. Gülüyor. Paralel evren olduğunu anlıyorum. Harbi diyorum bak kesin paralel. Normal gerçeklikte beni görse engizisyon mahkemesinin kaldırıldığı için benim canavar sanılıp yakılamama ihtimalime üzülür, Osmanlı ordusu bu tiple "Deliler" bölüğüne koyup düşman üzerine uzaklara salmadığına dair hayıflanır. Ekserisi üç kulhü bir elham okuyor görünce ama bu kız daha farklı düşünür herhalde, zıttım gibi bir şey. Gibisi yok lan tipik güzel çirkin olayı. Hani evlensek "gelin güzel-damat maymun" klişesini birebir yaşar ve yaşatırız..
Neyse gidiyorum. Gülümsüyor. Yanına oturuyorum. Kaçmıyor. Yok diğerleri gibi ayaklarımın ters olup olmadığını da kontrol etmiyor. İfrit'e benzetenler oluyor bazen ondan şaşırdım. Ben neresindeyim olayın tam bilemedim şimdi ama galiba oradaki benle aynı bilinçte olsakta kenardan izliyorum. Utangaç değilim. Normal duruyorum. Sohbet ediyoruz. Tarih anlatıyorum, komik anılarımı anlatıyorum, o anlatıyor, bir tespit yapıyorum, gülüyor, sonra o bir tespit buluyor. Sohbet yavaş yavaş başka mecralara kayıyor.
İçten içe tırsıyorum seyrederken. Saptıkları yer mayınlı arazi. "İnce mevzular". Hani bu cüsseyi taşıyamayacak mevzular, kaldıramadığım mevzular.
İnanmayacaksın kız galiba seviyor. Bu noktaya rüyada çok tesadüf ettim ama bu kadar sarih değil, doğrudan yaşanıyor olay. Paralel evren tezim kuvvetleniyor. Dur devamını dinle. Benim sözlerim ise işin rengini kaçırıyor. Hem kızı üzüyor, hem beni. Acı sözler sarfediyorum.
Şaşırdın di mi? Kıyamet alameti sandında güneşin doğuş istikametini kontrol ediyorsun internetten di mi? Yok lan vallahi billahi istemeyen taraf bu sefer kendim. Yani paralel evrendeki ben. Kız üzülüyor, sinirleniyor.
Sonra kız soruyor. "Neden istemiyorsun?" diyor.
Kendim hayatım boyunca duymaktan nefret ettiğim, korkudan sesimi çıkaramadığım şeyler söylüyor. Neymiş efendim hazır değilmişte, başlayamazmışta, istemiyormuşta. Ağzını burnunu kırasım geliyor. Sokakta kavga eden çift görünce "Ulan benim bir günümü yaşasalar koşa koşa birbirlerine sarılırlar" diyen adamın edeceği sözler değil.
Bahanesini söylüyor kendim sonra. Edirne'den gidilecek. Burayla bağ kalmayacak.
Kız ağlayacak nerdeyse. "Allah belanı versin lan" diye beddua ediyorum. Duymuyorlar. Durumun komedisine boyut şeytanları gülüyor. Kız sesi titreyerek: "Mesafeyi mi sorun ediyorsun?" diyor. Yok lan ben mesafeyi sorun etmem. Platonik deneyimde üstüme adam tanımam, iki yıl, beş yıl, on yıl gider öyle.
Kendim "Yok" diyor, "Mesafeden değil." diyor. Kız nedeni soruyor. Neden herşeyi bitirdiğini soruyor olanca masumiyetiyle.
Kendim olanca yavşaklığıyla, iticiliğiyle ama bir o kadar da haklı şekilde, yıllarını cephede geçirdikten sonra boşa savaştığını idrak eden savaşçı gibi, hak verilemeyecek gibi olmayan bir halde diyor ki:
"Şimdi canım. Ben on yıldır bu şehirdeydim. On yıl cefasını, sıkıntısını gördüm. İyiliğini de gördüm. Şaşıracaksın belki. Yıllardır yalnızım, karşıma sen çıkıyorsun, kendi ellerinle bana aşkını sunuyorsun. Evet redd ediyorum. Neden biliyor musun? On yıldır bana gün yüzü göstermeyipte gidişimden bir hafta önce hayatımın ilk aşkını gönderen bu şehrin salak ve kötücül espri anlayışına kızıyorum!"
Masadan kalkıyorum. Kız ağlıyor. Cafe'den çıkıyorum. Kız bakakalıyor ardımdan.
Ardıma dönüyorum. Ağzımdan çıkan söz çift yüzlü Acem kılıcı gibi bir tokat. Bir yüzü bana bir yüzü Edirne'ye çarpıyor:
"Canım. Ben zamansız gelen aşkın ancak üstüne s.çarım. Sende sıç"
---------------
Post Scriptum/Dipnot/Hamiş/Derkenar: Mevzu bahis şahıs bunları anlatırken bilinci son derece açıktır. Alkol almamıştır (Ramazan dolayısıyla alkol almadım gençler) Ha bunları ne ara gördü, ne ara yazdı, çaktırmadan boyutları mı aştı paralel gerçekliklere yatay geçiş mi yaptı bilemiyoruz. Adamın namı gulyabani. Lakabı da kendi de tekinsiz. Bulaşmamak lazım. Deliyle deli olun. He deyip geçerseniz müteşekkir olurum.


Mehmet Berk Yaltırık
6 Eylül 2010 – Edirne

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder