21 Haziran 2011 Salı

Zamanı Dilde Algılamak




Geçenlerde eski bir kitabı okurken hep gözümüze çarpan ama teşhis edemediğimiz, ya da bildiğimizi sandığımız için pek deşelemediğimiz bir mevzu gözüme çarptı. Zeki Velidi Togan hocanın "Tarihte Usûl" adlı kitabı, 1950 yılında yazılmış, haliyle dili biraz ağır.
Pek tahmin edilemez bir şey değil doğru, nitekim hepimiz "21.yy'daki İngiliz genci, 400 yıl önce yazılmış Shakespeare oyunlarını okuyorda bir Türk genci 80 yıl önceki yazıları anlamıyor" geyiğine aşinayız. En basitinden sınıflarımızda asılı duran İstiklal Marşı ve Gençliğe Hitabeleri hatırlarız. Osmanlıca eğitimi görmüş bir lisan öğrencisi haricinde pek anlamak mümkün değildir hatta metni günümüz konuşma Türkçesine çevirme ödevleri verilir okulun ilk gününde. Siyasi bir mevzu olduğu dillendirili genelde bunun, yani eski Türkçe'nin unutturulduğu iddia edilir. Kısmen doğru olabilir, dilde yenileşme çalışmaları adı altında pek çok kelime bugün kullanımdan kalktı. İddia yine kısmen doğru yani dilin değişmesi, yaşadığım bir olaydan biliyorum. 2009 senesinde İslam Medeniyati Tarihi dersinde vakıflar konusunu işliyoruz. Hocamız Fuat Köprülü'nün ta 1938'de yazdığı vakıflarla ilgili bir makalede sorumlu olduğumuz konular arasında. Metni okuyoruz ama eski lisana en aşina olanlarımız bile zorlanıyoruz. İlk kez başımıza gelmiş bir şeyde değil. Daha birinci sınıfta Eski Önasya Tarihi dersinde Şemseddin Günaltay'ın iki kitabından işliyorduk dersi. Yakın Şark I (Elam ve Mezopotamya) ve Yakın Şark III (Suriye ve Filistin) (Meraklısına Not 1: 2.cilt Anadolu tarihiydi ve Eski Anadolu Tarihi dersini 2.sınıfta gördük. Ama o kitaptan değil Veli Sevin'in Anadolu'nun Tarihi Coğrafyası kitabından işledik) Kitapları İstanbul'dan bir arkadaşımız Taksim Atatürk Kitaplığı'ndan bulmuşi 87 basımı ama ilk basımları birinin 1938 diğerinin 1947. Aynısı basılmış. Zaten konu karışık birde lisan eski kafamız bir hayli karışmıştı. Gerçi bunları görmek bir anlamda çok iyi oldu ki tarih araştırmacısı anlamında temelimizi sağlam attık. Ama konu bunlar değil tabi.
Benim Osmanlıcayı öğrenmek için ki yazısından ziyade 1980'lerden önceki kitaplardaki hocaların bu Türkçeyi kullanmaları ve şahsen kulağıma estetik geldiği için daha çok kelime ezberlediğim için dilime yansımıştır. Sanat tarihçisi, tarihçi ve meraklısı hariç Osmanlıca'ya takılan insan pek olmadığından ama bir şekilde bize estetik geldiğinden veya merakımız olduğundan bu öğrendiğimiz kelimeleri günlük yaşantımızda da kullanırız. İster istemez dilimize yerleşir. Ama öyle ağır bir eski Türkçe değildir bu. Bazı kelimeleri (gerek yerine iktiza, içerik yerine muhteva, korku yerine vehm, hariciye, dahiliye, müsebbib, muktedir v.b) ve bazı deyimleri, tamlamaları ve atasözlerini (minel bab ilel mihrab (kapıdan mihraba), haşa minel huzur (haşa huzurdan), alamet-i farika (farklılığını vurgulayan işaret), darb-ı mesel (atasözü), Barika-i hakikat, müsademe-i efkardan çıkar (gerçeğin parıltısı fikirlerin çatışmasından çıkar)v.b sözler) içerir. Kat-ı tarik (yol kesme), mukatele (karşılıklı öldürme), müsademe (çatışma) gibi kelimeleri bilsek bile espri amaçlı konuşma dışında kullanmayız pek. (Meraklısına Not 2: Osmanlıca öğrenmek İngilizceye benzer. Sözlükle gezmek yetmez, sıklıkla geçen kelimeleri bir deftere not etmeli ve Osmanlıca yazılışıyla beraber ezberlemelisiniz. Yine aynı İngilizce gibi günlük tekrar, pratik ve hatırlama amaçlı bazı Osmanlıca kelimeleri günlük yaşamda kullanabilirsiniz, hem kelime hazneniz genişler hem daha kolay öğrenebilirsiniz. Yazısı başta zor gelir ama matbu metin her zaman daha kolaydır. Dönem gazetelerini okumakta zorlatır ama biraz çalışmayla halledilir.)
Peki bu unutuluş siyasi midir yoksa tarihin bir sonucu mudur?
Siyasi bir karar var ama halk arasında neden yaşamadı ve aktarılmadı? Tümüyle yasaklansa 1930'larda 40'larda yazılmış bu kitaplar uzayda mı basıldı? Tarihte de gördük ki merkez yenileşmeyi savunsada uzun bir süre eski lisan kullanılmış. Ama bir dönem adı gibi eskiyince yavaş yavaş kaybolmaya yüz tutmuş. Zaten 20.yy'dan bir İngiliz'in Shakespeare'i 16-17.yy İngilizcesinden okuyup anlaması zordur. Sonuçta aynı eski kelimeler konusu her dile özgü bir şey.
Dili değiştiren ve zorlayan şey, onu bazen yok olmaya sürükleyen şey zamandır. Yüzeysel bilgi sahibi olan biri bile bilir dilin yaşayan bir organizma gibi olduğunu. Dil insana benzer. Sürekli bir oluş biçimindedir. Argoya evrilir, jargonda yaşar, terim bile olabilir varlığını sürdürür, kayıtlara geçer veya geçmez sonunda yerini yeni bir kelimeye bırakır. Nasıl bir insanın oğlu ve torunu bir şekilde o kişiden bir yüz, bir işaret taşırsa o yeni kelimede öyle bir işaret taşır. Aduk'un ayı'ya evrilmesi gibi. Bu değişim eskiden yüzyıllar alan bir süreçmiş ama günümüzde internet ve kitlelerin hızlı iletişimi hem algılarımız hem dilimizin evrilmesini etkilemede. Aduk Göktürklerde adukken Osmanlı'da ayı olmuştur. Arada nereden baksanız bin yıl var. Oysa günümüzde 1980'lerin sonunda, Çingene dilinde "yoldaş" anlamına gelen konka, kanka olarak kan kardeşin kısaltmasını çağrıştırdığından onun yerine kullanılmış, 90'ların sonunda kanki olmuştur değil mi? Kanka kelimesi en hızlı evrimini 2010 yılında gördü. Kanka 2000'lerin ortasında emo altkültürünün etkisiyle "qanqa" şeklinde yazılırken İnci Sözlük jargonundan hareketle panpa'ya, pampa'ya ve en sonunda zanza'ya evrildi. (Bu emo ve tikylik sayılan aslında ayyar yada apaş hareketi olan mevzuda ayrı bir yazımın konusudur.)
Yani şu bir gerçek, ben nasıl 1950 yazımı Z.V. Togan hocanın kitabını okurken zorlanıyorsam, bugün Kayıp Rıhtım'da, Kayıp Dünya'da ve Gölge'de yazdığım hikayeleri 2050 yılındaki muhtemel torunum anlamayacaktır. Zamanı aktığını ve değiştiğini en çarpıcı bir şekilde dilde görüyoruz ve dilde algılayabiliyoruz. Ama çok belli etmiyor kendini, misal on yıl önce yazılmış bir köşe yazısında farketmezsiniz. Ama yirmi yıl önceki gazete başlıklarına ve yazılarına bakarsanız, aradan başveren bir kaç argo kelimeden farkedersiniz. Elli yıl öncesini zaten başta belirttim, meselenin başına geliyoruz yani sonuçta. Bizimle beraber yaşayıp ölüyor o da.
Belki internette görmüşsünüzdür, bundan bir kaç yıl önce Ubıhça'yı konuşan son kişi vefat etmişti. Gazeteye sağken verdiği bir röportajda şöyle bir cümle kurmuştu: "Dün bir rüya gördüm, ama şimdi anlatsam kime anlatabilirm ki?" Düşlerimiz ve algılarımızla şekillenen dil onlarla birlikte yok oluyor kaydedilse bile.
Post Scriptum/Dipnot/Hamiş/Derkenar: Yüzyıl sonrasında ancak sözlükle okunabilecek metinler yadığımızı bilmek. Geleceğin müzesinde bir tarihi eser sergisi olmak. İşte bütün mesele bu.

2 Şubat 2011-İstanbul

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder