16 Ağustos 2011 Salı

Misojini Aslında Jinofobi'dir yada Badak Aslında Venüstrafob'dur



İddialarla girmeyi pek sevmem kendi anılarım haricinde de, bu seferki hak ediyor. Kısmen gözlem söz konusu o yüzden önyargıyla yaklaşmayınız. Ha ben bir tespit bulmuş blogçusu da değilim ha öyle blogu da severim, bazısı var rutindir ama bazıları hakikaten tespit edilesi, okutan, okutturan bloglardır ama tarzım değil, o ayrı bir meşgale. Neyse konudan sapmayalım.

"Ne diyor Son Gulyabani?"

Bu sefer paralel evrenden değil bizim dünyamızdan bahsedeceğim. Bizim yaşadığımız bir mevzudan. Diyorum ki Misojini yani “kadın düşmanlığı” aslında Jinofobi ya da “kadın korkusudur”. Badak dedikleri (kadınlara doğrudan atlamayan adamlar diyebiliriz kısmen) aslında Venüstrafob’tur ya da “güzel kadın korkusu”. Fi tarihinde bir forum sitesinde mizah yaptığını sanan bir dingil(!) fobilerle ilgili güya komik yorumlarını yazarken, “Venüstrafobi” için “O ne ya güzel kadından korkulur mu kesin adamda sorun vardır ehühehe” diye yorum yazmıştı. Aynı abukluğa düşmemek lazım okuyunca göreceksiniz, tarih ve olaylar öyle şeyler çıkartır, arşivinize öyle şeylerin kaydı girer ki kökleşen korkularınız travmaya dönüşür, fobik olursunuz, bir ileri seviye de yok edilmesi gereken ezeli ve ebedi düşman diye kabul edersiniz.

Tarihi bir tespit yapmıyorum. Belki biliniyor belki bilinmezlikten geliniyor. Asırlarca tartışıldı belki (1800'lerde başlayan feminist düşünceye binaen) meşhur kadın mı üstündür erkek mi üstündür mevzusu. Üstünü müstünü bilmem o ayrı mevzu ben tarihçiyim bir de fantastikçiyim onu sosyologlar tartışsın. Ama bir tarihçi olarak üstünlüğün en azından avantajın kadınlarda olduğunu söyleyebilirim.

“Tarihi erkekler yazar”, “Savaşçı erkek”, “Kadın komutan on taneyi geçmez tarihte” diye aklınıza sürüyle bilgi geldi ama onları öteleyin o mevzu bu mevzu değil. Ben görünenden değil, daha görünmez daha derin bir yapılanmadan bahsediyorum. Sandığınız gibi “Kadınlar akıllıdır, süperdir ve ben bunu biliyorum. Facebook’tan görüşelim kızlar: KIPS” geyiğine sardıran über abazada değilim. Yine sandığınız gibi “Kadın ince erkek kütüktür” tarzı inceden, dolaylı tutum stratejisi izleyerek yavşayan sözde romantiklerden de değilim şükür.

Üstünlük değilse bile avantaj kadında dedim, bir tarihçi olarak bunu saptadım dedim. Samimi söylüyorum Venüstrafobi’ye çıkıyor çoğu yollar ve “bazıları” maalesef Moğol ordularından daha yıkıcı olabiliyor.
“Nasıl yani ya” diyenler beklesin, “Kesin bir kadın seni acıtmış” diyenler sizde bekleyin kısmen haklısınız ama doğrudan değil. Tamamen kişisel değil, kitlesel tarafları var. Hani burada kendi geçmişimi anlatıp acı mastürbasyonu yapacak değilim telaşa mahal vermeyin. Kitlesel bir durum, sosyal bilimci adayı bir insan evladının gözlemleri ve bir takım tespitleri. Şimdi bir de şöyle bir durum var. Biliyorsunuz kadınlar üzerine erkekler üzerine bir sürü blog var, ben onların bilgisine yazısına karışmam, bilmem zira alanım değil. Sınırı geçersem affola. Ama tarihçi olarak geçen gün bir şey fark ettim. Hani Dr.Emmet Brown kafasını lavaboya çarpınca zaman makinesinin fikri gelmiş ya aklına o hesap.

Askeri tarih okumalarımdan birini yaparken tesadüfen kafam korku unsuruna takıldı.
Tarihte böyle bir mesele vardır. Korku amaçlı yayılan söylentiler vardır ve düşman üzerinde yarattığını psikolojik etkiler vardır. Belki de Ortaçağ’ın cümle insanı sırf bu korku bokuna daha az sayıda ama silahlı ve donanımlı grupların etkisi altına girdi. Belki’si yok, girdiler hakimiyet altına çünkü korktular. Sizin anlayacağınız askeri tarihin tümünde var bu, siyasi tarihte de var. Korkutan taraf genelde üstünlüğü elinde tutan taraftır. En sağlam korkutan, düşmanını korkudan sı.ırttıran taraf zaferi garantilemiş taraftır.
Bildiniz değil mi bu tarihin şaşmaz kaidesini?

Vikinglerin aslında boynuzu yoktu, iri değillerdi ama bastıkları köylerde kimseyi sağ bırakmadılar. Yaptıklarını ve onları doğrudan anlatacak canlı olmayınca ne oldu? Kurdu gören bağırır görmeyen daha fazla bağırır hesabı Viking adından tırsar oldular. İstilalara karşı koyamadılar. Aynısı Avrupa Hunları ve Moğol İstilası döneminde de yaşandı. Az buçuk duyup okumuşsunuzdur. Avrupa Hunları geçtikleri yerlerde sağlam insan bırakmıyorlardı. Cesetler ve yıkıntılarla karşılaşan Romalılar ve Cermen-Frank kabileleri kendilerine yapanları tarif edebilecek canlı bulamayınca anında hayal güçleri devreye giriyor ve kan içen kelle kesen bozkırdan çıkma Yecüc-Mecüc sürülerini hayal ediyorlardı. Moğollar teslim olan şehri bile kılıçtan geçiriyor, kılıçtan geçirmeme sözü verdiğinde ya diri diri gömüyor ya da yakarak öldürüyordu. Kuşatma sırasında düşmanın kesik başlarını ve ceset parçalarını kalelere fırlatacak kadar psikopat, bir köylü grubuna denk geldiklerinde köylülere birbirlerinin gırtlaklarını bir emir vererek kestirtecek denli deliydiler. Kıpçak okçuluğu ve Çerkez kılıç dövüşünü bilen Memluk cengaverleri başa çıkabildi bu adamlarla. Adamlar korku olayını çözmüştü. O kadar ileri gittiler ki bu “korku yaratmak” hususunda tarihte yanlışlıkla biyolojik savaşı icad ettiler! Kefe’deki Cenevi kalesini kuşatan Moğolların kaleye fırlattığı korkutma amaçlı ceset parçalarından kaledeki insanlara veba bulaştı 1300’lerde, ve o veba gitti oradan gemiler aracılığıyla İtalya’ya oradan da Avrupa’ya yayıldı. Avrupa’da her üç insandan birinin öldüğü tahmin edilmekte. Adamlar Cengiz Han ve sonra Mengü öldü diye ağız tadıyla Batı Avrupa’ya girip ordularıyla ortalığı dağıtamadılar, ama tesadüfen buldukları biyolojik silahla(!) dolaylı yoldan daha fazla katliam çıkardılar. Kalanı da bir başka korku kaynağı olan kilise ve engizisyon halletti zaten.

Korku ya da korkunun kaynağı olmak kısaca tam bir üstünlük sağlamaktır. Kadınların atasözlerinden ataerkil kültür güzellemelerine bu denli sinsi, esrarlı, korku dolu ve fitnebaz gösterilmesinin nedeni bu. Asırlarca cadı diye yaktık, başkasına baktı diye öldürdük, baş kaldırdı diye dövdük. Ayılıktan değil korkudan. Korku kıç kadar İstanbul’a dağlar kadar sur ördürdü, Çinliler o işin uzmanı dağlardan çöllere duvar ördü. Sultan Abdülhamid hafiyeleri kurdu vehminden, İttihat ve Terakki Teşkilat-ı Mahsusa’yı kurdu. Evet sırf korku b.kuna. Belli etmiyoruz ama bütün mesele bundan ibaret.

İyi de durduk yere nereden aklına geldi bu üstünlük ey Son Gulyabani?

Geçen gün, geçen gün dediğime bakmayın aylar oldu, Kurtlar Vadisi Pusu’nun fragmanlarından birini izlerken bir şey düşündüm. Bir kıvılcım parladı. Alternatif tarih yazımından ve varsayımlardan mesleki gerekçeler nedeniyle kaçınırım ama bilen bilir arada tespitim gelir. Siz de benimle birlikte hayal edin –tabi diziye aşina olanlar kalanlar baksın.

Düşünün bir. Şimdi Kurtlar Vadisi Pusu’da, bir bölümde Aslan Akbey çıkıp gelse veyahut Doğu Bey çıkıp gelse Polat Alemdar tiplemesi yoluna devam eder, etkilenmez. Dizi gereği Jack Bauer kafasında çizilmiş bir karakter. Aslan Akbey, Doğu Bey öldü ya da gizli kaldı sonuçta Polat geride kalan ve işleri çeviren adamdı. Aslan Akbey’in gizli defterini de, yine Aslan’ın Doğu Bey’e gönderdiği o meşhur sarı dosyayı da, Mehmet Karahanlı’nın bıraktığı kripteksteki Baron’un günlüklerini ve sırlarını da okudu, hatta bir ara İhtiyarlar’ın verdiği Kırmızı Kitap’ı bile okudu ezberledi. Girmediği tapınak, örgüt, olay kalmadı. Füzeden eğilerek kurtuldu, koşarak mayın patlattı, telefonla başbakan’ı aradı. Bu adamın artık Aslan Akbey’e, Doğu Bey’e eyvallahı olur mu? Olmaz. Gelseler deseler Polat öleceksin bırak bu işleri adam tınmaz, zerre tınmaz. Adam gemiyle nükleer bomba bile taşıdı, mezarından Süleyman Çakır gelse gram sallamaz.

Kötüler, en kötü düşmanlar geri dönse yine bir tehlike arz etmez. İskender olsun Pala olsun geri dönse yine iplemez. En derin dedikleri Ersoy Ulubey’i tepeledi, İncirlik üssünü bastı, değil mi senaryo gereği ölmeyeceği kanıtlandı. Yine Polat’a bir şey olmaz değil mi? Olmaz tabi, level atladıkça güçlenen bilgisayar oyunu kahramanı gibi. Adam 5 levelde terler içinde kestiği canavarı 30 levelde tek atarak öldürmekte aynı hissiyat. Hatta Kurtlar Vadisi’nde Polat’a bulaşıp ölmeyen, Konsey’den Kılıç’ın bile öldüremediği tek kişi olan Tilki Andrei gelse emin olun bizim yerli Jack Bauer onu da temizler.

Peki, varsayalım ki Elif Eylül karakteri geri dönsün. Ne olurdu? O ikilemi bir gözünüzün önüne getirin. Yaşanan kafa karışıklığını, duygu bozukluklarını canlandırın gözünüzde. Ne oldu? Polat bocaladı değil mi? S.çtı kaldı. Geçirdiği boşa zaman, kandırılmışlık hissi, depreşen duygular felan ayvayı yedi değil mi? Bir de bastırsa benim için görevi bırak diye. Kafada bir ikilem daha doğursa ne olur? En savunmasız halidir. Yatağında ölen ve eşkıyalık muhabbetine bulaşmış birinden duyduğuma göre: “Kabadayı milleti iki durumda pusuya düştü. Ya uçkur bokuna olmayacak adamlarla hasım olarak, o bahaneyle, avrat koynunda öldürüldü ya da her şeyi geride bıraktığını sandığı camii şadırvanında abdest alırken.” Polat’ı taş atarak bile tepelersiniz.
Ya. Biliyoruz da yazıyoruz. Bu esrarlı durum, bu hal-i aşk, bu ıstırap bu anlayamadıkları durumlar korkulu kıldı kadını, cadı bellediler, ana tanrıça sandılar. Korkularını bastırmaya çalıştılar, çalıştık. İşte bu nefretin, bu kadın düşmanlığının nedeni bu.

İnsan korktuğu şeyden nefret eder, saldırganlaşır. Vampir filmlerinde, filmin ortalarında onca iddiasına rağmen ihtiyar vampir avcısıyla t.ş.k geçen elemanlar, mevzubahis karısı kızı ve bilinmeyen korkusu olunca elde kılıçla kazıkla vampir avına çıkarlar. Çünkü bilinmeyen bir varlıkla karşı karşıyadır. Hırsız görsen uyu taklidi yap, sivri sinek görsen vur, yolda laf atan olursa önüne bakarak dümdüz yürü, ceset gördüysen polisi ara. Ama vampire ne yapacaksın baba? İstediği kadar ben iyiyim vejateryenim desin, o bilinmeyendir gizemli olandır. Ona bulaşanın hayatı normal gitmez zaten. Vampir avcısı deli gözüyle anılır, yardakçısı gençte deli damgası yememek için akıllı rolüne yatar, yaşadıklarım gerçek miydi diye kafayı yer. Aşk gibi bir emin olamamam halidir. Twilight’taki Bella gerçek hayatta yaşasa gördüğü şeyler karşısında aklını oynatırdı, aklı ve vicdanı bu şizofreniye dayanamazdı. Galileo’nun fısıldaması gibi fısıldaya fısıldaya başını yerdi.
Dünyanın temeli korku, hayatta kalmamızı sağlayan duygu korkudur.

Tabiattan korkan insan tapınakları dikti, onların gölgesinde ötekine karşı asırlarca cenk etti, işte mantık buna dayanır. Yani misojininin nedeni kadın düşmanlığı değil, Jinofobi. Korkudan doğan bir çekişme var. Kadının yarattığı korkudan kaynaklanıyor tüm bu şiddet ve güvensizlik. İnterneti yasaklama, güvenmeme, şüphelenme hep korku b.kundan. Paranoyak değil hiçbir erkek, sadece atalarından miras bir korkuyu sürdürüyor.
Peki Badaklar ne bu dengede? Badak’ın tanımı ortalama olarak kızlarla kolay muhabbet kuramayan, çekingen, karşı cinsle ilişkilerinde tutuk ve edilgen, pasif demek. Şimdi niye sadece erkeklere mal ediliyor? Canım ülkemizde kadınların herhangi bir erkeği elde etmesi kolaydır, ama avcı rolü verilen erkekte pasiflik hastalıktır, ezikliktir, doğal olmayandır o nedenle kahir ekseriyette ve tamamen erkeklere mal edilebilir. “Aşık olamıyorum ben artık ya” dedi diye kimse badak olmaz, kadından beklenen zaten pasif durması, her türlü atraksiyonu yapanlar erkek.

Konuya dönelim bu dengede badaklar nedir? Onlar Venüstrafobdur. Yani “güzel kadın korkusu”ndan mustariptirler. Güzel kadın korkusu, kadın korkusunun bir alt dalıdır, daha şiddetlisidir.

Güzel kadından korkulur mu peki? Bal gibi korkulur. Onların çıkış noktası çekingenliktir çünkü. Utangaçlığın sağlam duvarlarına güveniyorlardır. İyi de neden çekingen bunlar, neden duvar örüyorlar etrafa? Çünkü bir kere güzel veya vasat-çirkin karşı cinsten birine açılma gafletinde bulunmuşlardır. “Beni arkadaş olarak görüyorum” adlı nükleer bombayı kafalarına yemişlerdir bir kere. Sütten dilleri öyle bir yanar ki, inek görseler kaçarlar. Kompleks yaparlar ilkin. Otobüste yanlarına bir kızın oturmasını istemezler. Yolda bir kız karşıdan geliyorsa başka yola saparlar. Kafalarında bir kompleks, bir hastalık belirmiştir. “Kesin benle dalga geçecekler”, “Kesin beni ne kadar tuhaf buluyorlar”, “Hepsi böyledir”.

Ama bu çok sürmez, ilk etapta böyledir sonradan eski haline döner. Yine açılır birine. Reddi yer. Bu sefer sevmediği birine açılmayı dener kader benimle dalga mı geçiyor acaba diyerek. O kız da gurur yapar, naz yapar, eleman bunu anlamaz, kaldıramaz o saatten sonra badaktır. Aslında bataktır. O adamdan zerre hayır gelmez. Korkuyu iliklerine kadar yaşamaktadır.

Korkan insan ne yapar? Sinemada ve tarihte yaptığını tabi ki. Batıl inançlara, pagan uygulamalarına, şamani ritüellere bel bağlar. Yani? Bu elemanlarda çeşitli batıl inançlara bel bağlar. “Kızlar rockçı sever”, “gitar çalıcan hacı”, “ilk başta romantik isyankar takılıcan sonra Deliyürek Miroğlu kafasında takılıcan”, “kitap taşıyalım”, “entel ayağı iyidir”, “psikopat takılıcan”. Türlü şebekliğe girilir bir nice maskaralıktan medet umulur. Sonra tek bir şeye inanır. Uygulayamadığı tek batıl inanca. “Paran olacak baba gerisi yalan. Sonra ev, araba, mevkii makam. Alayı tav olur var ya.”

Korkan şahıs bir gün maaşlanır. Ev alır, arabası vardır, mevkiisi makamı vardır vesaire. Tam da yaşıtı ve civarı hemcinslerin popüler erkeğe değil, kendisine sponsor olacak kendi sömürge ihtiyaçlarını karşılayacak koloni devletleri gibi dolanan erkekler yeni stratejik hedeftir artık. Adam kadına sahiplenir. Parayı bastırır. Kadın susar, “seviyor beni” der, şiddeti sevgi zanneder öyle öğretilmiştir çünkü. Erkek giderse yalnız kalır. Yalnızlık korku vericidir. Adam korkuyu öğrenmiştir. Yılların ezilmişliği ve korkusu baskı şeklinde, şiddet şeklinde dışa vurulur, madem param var efendi benim der ve başlar korkunun günah çıkarması. Beyindeki hastalık ölmemiştir.

Böylece iki tarafta korku b.kuna birbirinin hayatının içine eder. İşte tarih, işte insan, işte toplum!

Post Scriptum/Dipnot/Hamiş/Derkenar: Uyanın ey normaller! Canlı bir korku hikayesinin içinde yaşıyorsunuz. Birbirinize kazık saplamaya yahut kafalarınızı koparmaya çalışana kadar korkuların üzerine gidin korkuların!

M.B.Y -16 Ağustos 2011/İstanbul

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder