26 Ekim 2011 Çarşamba

Ay Işığı ve Şarap Şişesi


Başlığa bakarak romantik bir mevzu sandınız değil mi? Bahsedeceğim hikaye üniversite yaşamının gerçekleriyle ilgili ibretlik bir yazıdır. Romantik olamayacak derecede realizm ve sinir barındırmaktadır. Zaten okuyunca göreceksiniz pek alakası da yok. Bir hikaye. Gerçek mi? Vallahi tanıdık geleceğini zannetmem, yine paralel evren diyeyim. Sonradan: "Ben de oradaydım!" diye kimse sıpıtmasın kendini ortaya. O kadar şeyden sonra romantik de olunmaz zaten. Hani Shakespeare’in meşhur Macbeth'inde Kral Macbeth’in uşağı, Duncan’ın orduları kapılarına dayanınca efendisine her şeyden vazgeçmesini, gittiği yoldan geri dönmesini söylediğinde: “Yürüdüğüm yol o kadar kanlıydı ki geri dönsem bile aynı kandan geçmek zorunda kalırım” babında bir şeyler söylüyordu ya... Sözün özü o kadar yaşanan şeyden sonra geri dönsem bile yani bir dilek hakkı verilse bile bir şey olmazdı. Tarihin şaşmaz kuralıdır, olasılıklar teoremi aslında olasılıktır, geri dönseniz bile öyle yapacağınızın garantisi yoktur.

Ömrümün en tuhaf ve en ibret dolu o gecelerinden biri olan o geceye dönelim. Ahmet Haşim sesleniyor zihnimden: “O gece kim bilir hangi kıta-i muhayyelde?” diye. Kayıp kıtalarda, Atlantis'te değil üstad Edirne’de. Sene 2006, aylardan Aralık yada Kasım. Bir takım çevrelerdeyim kah dershaneden kah üniversiteden. Bu çevre hem dershaneden hem üniversiteden. Kaşarlanmış isimler, iki yıllıklar birde adamlar ben başlarken mezun olmuşlar normalde. (Tanımazsınız ben de tanımıyorum zira görüşmeyeli epey zaman oldu, Saddam idam olmamıştı, Sağır Oda yayındaydı düşünün artık) Neyse ben yeni açılmaya başlamışım, dershaneden devam eden geyikler, espriler, taklitler gırla gidiyor. İnsanımız ziyadesiyle inekten nefret ettiği için (Antihümanist Manifestoyu okuyan bilir) tarihle uğraşandan ziyade geyik tarafımı öne sürüyorum, öyle de prim topluyorum. Ama safız, insanı tam tanıyamamışız o dönemler. (Zaten hep derim eskiden uyuşamazdım ama ikiyüzlü değillerdi, sizden nefret ettiklerinde bunu belli ederlerdi, dürüstlerdi, buna göre gül gibi üç seneyi geçirdik)

Dediler aga bu gece bilmem kimlerin evinde toplanacağız, gırgır yaparız, şamata yaparız sen de takılırsın. Ben de olanca saflığımla evet dedim. Kafamdaki hayal ve tasavvur sizi yanıltmasın insanları güldürmeyi ve korkutmayı severim, bir nice hikayeyle gidip şovumu yaparım diye düşünüyorum. İnsanlarla iletişim kurmaya, esprilerimin tespitlerimin gülünmesine, dost ortamına öyle hasret kalmışım hani bünye bunlara aç nerede bir çağrı görsek atlıyoruz mevzuya. Neyse gün geceye devrildi, mezkur yani adı geçen apartmana geldik. (Bilen bilir tarihsel değilse mekan hafızam zayıftır bir eve on on beş kere gitmeden ya zili ya katı karıştırırım, ama Baca tarafında bir evdi onu hatırlıyorum bak)

Mekana girer girmez ortada bir puştluk olduğunu anlamıştım. Direkt salona girer girmez askeri tarih meraklısı bir manyak olarak anında mekanın jeostratejik ve jeopolitik konumunu analiz etmiştim. Camın önünde bir tek koltuk, onu çepeçevre saran iki tane ikili kanepe ve bir adet oldukça geniş şilte duruyor. Anlaşılıyor etrafa çiftler çömecek biz yine koltuk başına baykuş gibi tüneyeceğiz. Normal şartlarda böyle mafya tarzı bir oluşum olsak, bana da böyle bir yer ayırsalar süper olur ama durum o zamanda ve o anda başkaydı. Ben bu talihsizliği sezmiştim ve önlenemez yazgıma doğru ilerliyordum. Selçuklu akıncılarının peşinde Dandanakan çölünde susuz kalmış Gazneli gulamından farksızdım.

Şimdi ben de bir beklenti yok, en azından tek beklentim geyik ortamı, gel gelelim bünye üniversiteye yeni başlamış bazı şeyleri görmek istiyor, yaşamak istiyor üstelik umut sahibi. Gel gelelim hayat kumar gibi ya bazı şeyler daha baştan kaybedilmişse hep öyle devam ediyor. Hani bir türkü vardır içmiş efelere ve cahil idim diye yakınan bir zavallının hikayesini anlatır onun kafasında gelişti olaylar.

Çiftler geldiler, yerleştiler. Sarayın soytarısı tünedi tek kişilik koltuğa başladı anlatmaya. O an hiç kıllanmadı, şüphelenmedi soytarı. En komik en gülünç hikayelerini anlattı. O konuştu gece evrildi, muhabbet bitti, alkol su gibi aktı. Odalara çekildi bir bir soylular, söndü ışıklar. Soytarı kala kaldı salonda. Karanlıkta dışarıdan vuran ay ışığıydı. Elinde boş bir şarap şişesi vardı. Soytarı oradaki aksini gördü. Zaten korkunç ve gülünç olan yansıması boş şişedeki ay ışığı yansımasında daha da grotesk göründüğünü farketti.

Üniversite yaşamının çıkarlar üzerine kurulduğunu erken idrak etti. Sabahı beklemeden çıkıldı, alındı bir şişe daha Beyza şarabı ardından çöküldü bir ıssız mekana gün görülene kadar.

Ortamdan uzak durmak lazım, sıkar adamı, boğar… Bulaşmamak lazım.

Post Scriptum/Dipnot/Hamiş/Derkenar: Çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen…
26 Şubat 2011 – İstanbul

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder