2 Mart 2012 Cuma

Hortlak Gelin

(İlk Yayınlanışı: Hortlak Gelin, Gölge E-Dergi, 51.Sayı, Aralık 2011, s.54-58.)



Rivayet edenler ve eserlerinde nakledenler, tarihçiler ve vakanüvisler, meddahlar, hikayeciler, kıssacılar anlatır, köy kahvelerinde ve soğuk kış gecelerinde geniş odalarda soba başında anlatılır ki Sultan Mahmud Han-ı Sanî saltanatında, Vilayet-i Rum’da eli kanlı gözü kara, zalim kere zalim bir eşkıya türemişti. Vaka-ı Hayriye’de her nasılsa canını cellat kemendinden, ve dahi eşkinci tüfenginden, topçuların odalarını yıktığı güllenin ateşinden kurtarmış asi yeniçerilerden olma, Öküzebinmez Abdülharis derler bir kıyıcı kişiydi. Bu şahıs, önceleri Belgrad kalesi civarında meskun ahaliye her türlü tecavüz ve zararda bulunmuş, Sırp İsyanı öncesinde bölgede Müslim ve gavur, kanına ve namusuna musallat olduğu insanlardan bin türlü beddua almış sonunda isyan patlak verince gerisingeri şehr-i Kostantiniyye’ye dönmüştü. Kendisi gibi kötü ahlaklı ve kötü yaradılışlı yoldaşlarıyla, yeniçerilik sancağı altında türlü cinayetler, soygunlar yapmış, bekar hanlarında ve izbe saray harabelerinde, evlerinden yolunda gidenlerden, analarının yanından kaldırdığı kızlarla oğlanlarla adamlarına ziyafet çektiren, güpegündüz şehrin çayırlarında dansöz bile oynatmaktan çekinmeyen bir kara suretli, kem bakışlı, bir oturuşta okka okka et yiyip şarap içse bana mısın demez, karakoncolos benzeri bir adem kişiydi. Vakay-ı Hayriye’den sonra hükümet kılıncından kellesini kurtararak, kalan yoldaşlarıyla canını Üsküdar yakasına atan Öküzebinmez, izini tozunu kaybettirip Anadolu’nun dağlarına yaylalarına vurmuş kendini. Etrafına kısa sürede kendisi gibi şer yaradılışlı yoldaşlarını toplayarak bu kez namlı bir eşkıya reisi olarak cinayetlerine ve soygunlarına devam etti. Kimi yerleşik kimi göçer, kimi Müslim kimi Hristiyan kimi Mecusi, hırsız, uğursuz, nursuz, kuduz ve günahkar, Müslüman’ı imamı asmaktan Hristiyan’ı kilise basmaktan çekinmez, vahşilikte birbiriyle yarışır, gözünü kan bürümüş, (bu tabirlerin bir kısmı Reşad Ekrem Koçu’nun “Patrona Halil” kitabından esinlenerek yazılmıştır) ne kız ne oğlan ne masum kimsenin gözünün yaşına bakmaz, ırzı bozuk, güzelleri put yapıp tapar, haydut, eşkıya, katil yedi göbek silsilesi gaddar ve tecavüzcü ne kadar adam varsa Öküzebinmez’in ardında at sürer olmuşlardı. Belde kılıç, elde tüfek, gözlerde kin, ağızlarda küfür nereye vardılarsa veba gibi kara bela gibi masumların üzerine karabasanmışçasına çökmüşler, çok can almışlar, çokça kan dökmüşler, ırzına tasallut edilmedik bir masum bırakmamışlar. Aldıkları bedduanın, ahın, lanetin, ahın haddi hesabı yokmuş ki, Balkan yörelerinden geldiği için bir hayli batıl inançlı olan Öküzebinmez, büyücüleri sihirbazları ve falcıları koruyup kollar, sanat ve ilim sahibi hüddamlara dokunmaz onların gadrına ve gazabına uğramamak için onlara ilişmezdi. Yaşlılığının da şafakta sökün etmesi ile birlikte eskisi kadar cinayet ve tecavüz etmese de soygunlarından geri durmaz, nereye gitse talan ederdi. Ne paşanın ne eli kılıçlı beli tüfekli yiğitlerin hakkından gelemediği bu uğursuz eşkıya, böylece mal ve para alması karşılığında ırza cana dokunmamış “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” zihniyetini haklı çıkarırcasına ahaliyle arasında görülmez bir antlaşma akdetmişti. Hiçbir kimse yoktu ki bu şakinin eceliyle ölmeyeceğine inansın. Ne kurşun işler ne kılınç çalar, kendi gibi çeteyi dağıtır sancakbeylerinin paşaların müfrezelerini kolcularını sindirir yaman ve acar bir hayduttu. Soyu Balkan vilayetlerine dayandığından, buradan gelen göçmenler arasında anasının veya babasının hortlaklar, cadılar, upirler soyundan geldiğine inanılır, bu nedenle kurşun ve kılıç işlemez derlerdi onun için. Tüm kötülüğü bundan bildiler.
Lakin bu eşkıya öyle beddualar almış, öyle kişilerin kanına girmişti ki günahlarını taşımaya deve kervanları bulunsa sayıları kafi gelmezdi. Zira eline beline kuvvetli, zalim, yaman hem de korkusuz bu eşkıya canı çekse sarayında padişahı bile basıp tüm ahaliyi sindirip tahta geçeceğine inanırdı. Başına geleceklerden habersiz bu eşkıya sanıyordu ki, cihanda kimse kendisine güç yetiremez, ne kurşun ne kılıç ne hastalık ne beddua ayağını kaydıramaz. Aslında tüm bunların nedeni, muhtemelen kaderin bir tecellisi olarak hem ecelini hem de belasını başka bir şeylerin, daha ötelerden bir varlığın elinden bulacak olmasıydı. Hüküm vakti gelene kadar, vadesi dolana kadar kendi sonunu getirecek olan korkunç sona doğru ömrünü talan ve tecavüzle geçirmeye devam etti. Yeryüzünde çatmadığı adam kalmamış bu deli eşkıya en son öyle bir şeye çatmıştı ki yaşamı bir nice eşkıyaya, hayduta ibret olmuştu. Hangi dağ köyü bilinmez köyün birisinin namını ve zenginliğini işitmişti. Her eşkıya gibi ona bağlı casuslarıyla her köyden, zenginlikten, gelip giden tüccardan haberi olur adamlarıyla ona göre hareket ederdi. Mezardan leş çıkaran çakallarla ayı kovalar kurt sürülerinin uluduğu, beşikteki bebelerle eşikteki gelinleri kapıp göklere çıkaran kartallarla akbabalarının uluştuğu, eşkıyaların eğlendikten sonra kafalarını kesip kayalıkların üstüne fırlattıkları cesetlerin tepesine üşüşmüş baykuşların ve puhuların ötüştüğü, cinlerin perilerin padişahlığı zamanında dikildiğine inanılan devasa kale duvarlarının ve sütunların, lanetlenerek taşa dönüşen insanların suretlerinin bulunduğu yücelerden bir dağın ıssız bir köşesinde, mağara ağzında yakılan ateşler başında ziyafet çekiyorlardı. Yalnız kendisine görünür casusunun geldiği haber edilince ejderha misali üzerine çöktüğü taze masumenin üzerinden kalkarak kirli urbasını sırtına geçirip kirli sakallarını kaşıyarak yakaladığı bitleri pireleri haklaya haklaya ziyafete çökmüş adamlarının arasından geçerek kendisini bekleyen casusun ağzından dinledi köyün hikayesini. Koyun sürülerini dinledikçe ağzını şapırdattı, balları, yağları, peynirleri duydu, pekmezleri ve yastık altında saklanan altınları ve süslü işlemeli kumaşları, Hint ülkesinden gelme ipeklileri duydukça avuçlarının içi kaşındı. Köydeki gökçe gözlü gelinleri, ak gerdanlı kızları işittikçe iştahı kabardı. Adamlarına emir verdi, geceye kalmadan köye varmak için kılıçlarını tüfeklerini alıp atlarına binerek kayaların üstünden atlaya atlaya vadilere indiler. Kara haber misali hiçbir yere sapmadan uğramadan köyün yolunu tuttular. O sırada Öküzebinmez Abdülharis ve çetesinin yolunu tuttuğu köyde düğün hazırlığı vardı. Başka bir köyden damat alayı, gelini almak üzere eşekleri, atları ve develeriyle köyün meydanına durmuş, davullu zurnalı şenlik yapılmaktaymış. Tam gelinin evden çıkıp damadın atına bindirileceği sırada kızılca kıyamet kopmuş. Gökgürültüsü misali tüfekler birbiri ardından patlarken, kılıçlarını abalarını savura savura köyün dört bir yanından gözü kanlı eşkıyalar meydana doğru ilerlemişler. Tarifini kulaktan kulağa duydukları Öküzebinmez’i görür görmez dünya gözlerine zindan olmuş, yüreklerine korku düşmüş. Eşkıya önüne geleni vura yıka herkesi meydana toplamış, girdiği evlerden ne kadar erzak varsa, ne kadar altın, yükte hafif pahada ağır ne varsa yüklenmişler. Damat alayının sürülerine ve çeyizlerine dahi el koymuşlar. Ganimetleri yüklenince her biri kendi gözüne hoş görünen görçek kızları, gelinleri, oğlanları ellerini bağlayıp sürükleyerek çıkarmışlar. Bu sırada damat Öküzebinmez’e saldırmış, gelini fırsat bilip ağlaya ağlaya köyden kaçmış. Öküzebinmez bir deli fırtına, bir bela yağmuru tek tokatta damadı yere yuvarlamış, gözü kanlı adamları kılıçlarıyla hançerleriyle akbaba gibi damadın başına üşüştüğünde atına atlayıp gelinin ardına düşmüş. Gelin can havliyle kaçarken, Öküzebinmez alıcı kuş gibi insan eti çiğnemeye alışmış gaddar atıyla gulyabani gibi sallana sallana düştü kızın peşine. Tüfeğini doğrulttu “Kaçma!” diye böğürdü, dağlar taşlar inledi, köylülerin ağlamalarına karıştı sesi. Şeytan dürttü, asıldı tetiğe gece saçlı, gök gözlü gelinin akça elbisesi al kızıl kana boyandı. Gelin devrildi düştü olduğu yere. Öküzebinmez, ki zalimin önde gideni gaddar kere gaddar zerre acıma duymadan gerisingeri köye döndü. Köylülerin gözündeki korku daha bir büyümüş, hepsinin beti benzi atmıştı. Zaten elleri hep silahta gezen, yanındaki gözü kanlı yoldaşından bile kuşkulanan, her şeyden şüphelenen, taştan topraktan havadan bile bir mana çıkaran eşkıyalar köylülerin bu korkulu hallerinden şüpheye düştüler. Uğursuz bir şeylerin kokusunu almışlardı, atları bile huzursuzlanmış gibiydi. Öküzebinmez köye girdiğinde köyün ihtiyarlarından biri bağıra çağıra ağlamaya başladı. Diğer köylülerde onunla birlikte dövünüyordu. Eşkıya onların bu hallerine şaşırmış, kendilerinden değilde gelinin ölümünden korkmalarına anlam verememişti. İhtiyarlardan biri bağırdı: “-Be hey ahmaklar! Bizim başımıza olmadık işler açtınız, canımıza ırzımıza kast ettiğiniz yetmedi de başımıza birde cin belasını sardınız! Sizde bizde kurtulamayız artık, cinlerin şeytanların şerrine uğrayacağız! Bu kız cinlidir! Bunun annesi nikahtan evvel hamile kalmıştır. Dağlarda kırlarsa çok yalnız gezerdi, bir gün kayboldu önce cesedini ardından kapı önünde bebesini bulduk. O gün bugündür o kıza kim hased ettiyse kim kötü gözle baktıysa ecinnilerin gazabına uğradı. Ya çarpıldı, ağzı burnu yamuldu, ağzı ters döndü yahut işleri rast gitmedi, ocağı dağıldı. Köye girip çıkan, şenlik yapan ecinninin haddi hesabı yoktu. Kızı gelin gönderip kurtulalım dedik, bir öksüz kızcağızdı. Akşam ezanından sonra alayı dışarı uğrar, ecinni akrabaları gelip sizi bulur!” diyerek bütün hikayeyi anlattı. Öküzebinmez her ne kadar cinden periden tırsıntı duysa bile, namına halel getirmemek için etkilenmemiş gibi yaptı. Alacaklarını aldıktan sonra bazı evleri ateşe verip köyden ayrıldılar. Bazılarını yaktılar. İnsanlar korkunç çığlıklar atarken vadiyi dolduran kesif et kokusunun altında geldikleri gibi dağlara döndüler.
Akşama doğru sofralar kurulmuş, şaraplar akmış, kazanlar kaynamış. Eşkıyalar aleme koyulmuşlar. Kahkahaları, kızların çığlıkları, etlerin cızırtıları birbirine karışmada, bir kızıl alem tertiplenmede. Öküzebinmez o gün dinlediği korkulu hikayenin etkisiyle ne bir şeyler yiyebildi ne bir kıza ilişebildi. Atlar kadar huzursuzlanmış, huzursuzluğu adamlarına da sirayet etmesin diye sofradan kalkıp kendi şahsi mağarasına çıkıp yirmi türlü ayının tilkinin postundan yapılma yatağına çöküp, üstüne başına kürkleri çekip uyumaya çalışmıştı. Mağarada ateş yandığı halde üzerinde nedensiz bir üşüme ve huzursuzluk havası vardı. Aklına yıllar öncesinde Belgrad kalesinde kaldığı dönemlerde, gecenin köründe sarhoş yoldaşlarının birbirlerine anlattıkları korkulu hikayeler üşüştü. Mezarından kalkanlar, evlerin mahzeninden gelen uğultular, ormanlarda gördükleri kefeni uçuşan ölüler, dağ yollarındaki ıssız köylerden gelen şenlikler ve ışıltılara dair anlatılar, kendi çocuklarının kanını içenler, mezardan çıkardıkları taze cesetlerin kemiklerini kemirmekte olan şiş göbekli tuhaf yaratıklar, ismi gece anılmaması gereken bir nice uğursuz ve tarifsiz varlık, her biri aklından heyulalar sürüsü gibi geçip gidiyordu. Böyle düşünerek uykuya dalmıştı, sabahın olmasını istiyordu. Bir türlü huzura ermediğinden uyuyamadı içinde tarifsiz bir sıkıntı vardı. Ne oldu ne olmadı sanki mağarada biri peyda olmuşta kendisine sesleniyormuş gibi tuhaf bir ses duydu. Gözlerini araladığında mağarasında beyaz giysilere bürünmüş birinin gölgeler içinde beklediğini gördü. Rüya mı gerçek mi olduğunu anlayamadan o beyazlı kişinin mağaradan usulca çıktığını görünce, ne olup olmadığını anlamak için korkusuna rağmen yatağından çıkarak mağaranın dışına çıktı. Kayalıkların tepesinde beklemekte olan beyazlı birisi vardı kendisini çağıran.
Sadece kendisinin anladığı bir lisanda sesleniyordu ve sadece kendisi duyuyordu. Korkulu bir halde adım adım beyazlıya yanaştı. Ay ışığı altında gördüğü şey karşısında neredeyse aklını kaçıracaktı. Gündüz vakti kurşunla öldürdüğü gelin capacanlı karşısındaydı. Üstünde beyaz elbisesine saçılmış kızıl kanlar ışıl ışıl parlamakta, siyah saçları üzerinde ay ışığı şavkımaktaydı. Kızın gözleri değişmişti. Gök rengi değil, fersiz, ışıksız kapkara kömüre kesmişti gözleri. İfadesiz, duygusuz, bomboş bir kuyu ağzı gibi Öküzebinmez’in gözlerine bakıyordu. Koca eşkıya havaleye tutulmuş gibi titriyordu. Korkudan dili tutulmuş, çığlık bile atamıyordu. Kız upuzun kollarını ona doğru uzatıp konuştu:
“-Toprak attılar üstüme! Toprak gözlerimi kapattı, boğazıma doldu! Çıkar beni! Çıkar beni!”
Öküzebinmez bilinmezlerin demine devranına çoktan karışmıştı. Uçuşan beyaz elbiseli kızın ardından düşe kalka kayalardan aşağıya indi. Eşkıyalar başlarının yaptığından habersiz, aleme eğlenceye devam ediyorlardı. Derken her biri başka yerden sesler duyarak mağaralardan dışarıya uğradılar. Sanki dağ taş dile gelmişti, sadece kendilerinin duyabileceği lisanlarda konuşmaktaydı sesler. Mağaranın dışında bekleşirken üstlerine başlarına pisliklerin atıldığını, taşların toprakların atıldığını gördüler. Ömürlerinde zerre ellerini göğe açmamış adamlar medrese softaları gibi binbir duaya yakarışlara başladılar. Ay ışığı altında kayalıklara attıkları ölü oğlanların, kızların parçalanmış cesetlerinin ağır aksak yürüyerek kendilerine yaklaştıklarını gördüklerinde akılları başlarına gitti. Dağların ıssızında perilerin ve devlerin gazabına uğradılar.
Ertesi gün dağ civarında pek çok deli gördü köylüler. Eşkıya olduklarını bildikleri adamı delirmiş gördüklerinde şaştılar. Hiç biri akıl sır erdiremedi. Gözlerinin feri kaybolmuş, korkun şeyleri, tuhaf öyküler mırıldanmakta olan eşkıyaları ya boğup öldürdüler ya da taşlarla kovalayan köy delileri haline soktular. Meşhur Öküzebinmez’in ölüsünü en son bastığı köyün yakınlarında gördüler. Canına kıydığı taze gelinin mezarının başında ağzı yüzü kaymış, rengi solmuş bir tuhaf halde buldular. Boğularak öldürülmüş, boğazına ölü gelinin kanlı elleri yapışmıştı. Hortlak gelinin gadrına uğrayan eşkıyaların hikayesi, nesilden nesile anlatıldı. Öküzebinmez’in korkulu hakikatini duyan nice büyük eşkıyalar, efeler cinlerin ve masumların bedduasına uğramamak adına o ara yüce dağlarda toplanıp “eşkıya” ve “zeybek” töresini kabul ettiler, mazluma el kaldırmamaya, tacize soyguna el uzatmamaya yemin ettiler o dur ki nerede bir zalim eşkıya çıksa ya kurşunla ya bedduanın gadrıyla helak oldu.

SON
Mehmet Berk YALTIRIK
20 Ekim 2011 – Edirne

4 yorum:

  1. Ciddi birikim isteyen tarihi detaylarla sağlamlaştırılmış mükemmel bir öykü.

    Psikopatoloji hakkında birçok bilgiyi de barındırıyor içinde. Zâhir karşısında zerre korku üretmeyen amigdala özürlü bu sürüngen tabiatlıların, bâtın ve bâtıl karşısında nasıl da yorgan altına sinmiş veled gibi kuyruk kıstığını edebiyat içinde ilim, ilim içinde edebiyatla tekrar gösteriyor bize.

    ve sonunda dinsizin hakkından kendi imansız korkuları geliyor. "korktuğuna uğramak" son durağı oluyor.

    başarılar dilerim, psikopatik hikâyelerin devamını dilerim. ben bu kara adamlardan acayip doping alıyorum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Eyvallah sağolasın :) Çoğu hikaye için makale, tez karıştırdığım oluyor. Şart olmasa da hikayenin tadını arttırıyor, insanlar havasına giriyor. Yorumun için çok teşekkür ederim. İnşallah bu ayarda hikayelerle okurlarla buluşmaya devam edeceğim.

      Sil
  2. -Sırf merakımdan bakıyorum ama korku anlayışının mizahtan farklı olmadığını anladım kimisine korkunç ürkütücü gelen kimisine çok sıkıcı klişe gelebiliyor,abartıyı normal hayatımda da sevmediğimden midir bilinmez korkuda da abartıyı yaratıklı hortlaklı canavarlı hikayeleri sevmem,daha kısa ve basit olması her zaman daha akılda kalıcı olur her konuda,bir örnekse

    Teyzem her müslüman evladının aşina olduğu mevzu bahsi geçen üç harfli zatlara karşı işsizliğinden olsa gerek (şuan benim yaptığım gibi) merak duyuyormuş,12,13 yaşlarımda annemle bir gece yarısı sohbetlerine isteyerek kulak misafiri olmuştum.Daha o sıralar bile şimdi de olduğu gibi ya hatunlu yada korkulu hikayelere ilgi duyuyordum.Teyzemin o vakitlerde durumları çok iyi idi hatta baya iyiydi.Neden olduğunu hala anlayamadığım bir sebepten bu gitmiş,evi için bolluk bereket muskası yaptırmaya.çok uzatmayayım hanımların fal büyü merakı çok olur,e bununda mezhebi geniş belli ki,nereden bulduysa artık cinci teyzenin biri buna bir muska vermiş,muska diyorum ama dua gibi bir şey artık adını siz koyun,neyse yaşlı teyzeciğim iyiliğinden mi saflığından mı yoksa işgüzarlığından mı bilmiyorum ama bizimkine bir hafta bu muska sende dursun bir hafta sonra kesinlikle bana getir demiş.Tabi bu kesinlikle kelimesindeki gizem benim meraklı teyzemi baya bir etkilemiş ki anlatırken bile ağzının suyu akıyordu.Cinci teyze eğer sen getirmez isen bir haftanın sonunda birisi gelip bunu senden alır demiş,bu telkin bizimkini iyice gaza getirmiş,duayı bolluğu bereketi dünyevi arzuları unutup,bu gitmiş eve hafta sonu gelecek olanı beklemeye.Oturduğumuz odanın kapısının yanında ışık düğmesinin arkasına tıkaçlamış duayı,kimseye de belli etmemiş (bu arada hatunların bu kadar psikopat cesaretli olmaları bana ayrı endişe veriyor).Neyse gel zaman git zaman bir hafta dolmuş,buda pusuya yatmış her an biri gelecek diye,O malum gece eniştemi kuzenleri öpüp yatırmış,açmış tvyi gece programları (o sıralar gece kırmızı pointli filmler aşırı revaçtaydı) izleyip çekirdek çıtlatır iken odanın kapısı çok hafif açılmış,hani açılsam mı açılmasam mı diye ikilemde kalmış,teyzemin beklediği an gelmişti zira tüm hafta bunu bekliyor özellikle muskayı sahibine götürmemişti.İnce uzun kara kuru bir el sanki kendisi koymuş gibi kapının yanındaki düğmeden çekmiş almış muskayı ve kaybolmuş.Teyzem apar topar kalkmış odanın kapısını açmış,evi dolaşmış aramış taramış ama kimseyi bulamamış,sonra bizim cinci teyzeye uğramış,teyze buna kızmış benle oyun mu oynuyorsun diye falan filan sonra teyzenin parasını verince keyifler yine yerine gelmiş.Çok korkunç bir hikaye değil fakat hayatı boyunca bu tarz şeylerle ilgilenen kadının sadece bu kadar kısa ve net bir olayı olması bana açıkçası o sıralar çok inandırıcı gelmişti.Kimisi her gün yaşadığını söyler kimisi hikayenin kahramanı olur,gerçeğe çok uzak olduktan sonra isterse ölüp ölüp dirilsin.Bunun gibi bir iki hikayem daha var hepside basit ve kısa ,tabi hikaye anlatmak da ayrı bir olay ama o bende yok :) neyse çok uzattım iyi günler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yorumunuz için teşekkür ederim. Dediğiniz gibi kısa ancak kısa türden hikayeler de var ama ben biraz daha uzun, tarihsel detaylarla bezeli hikayeleri daha ziyade seviyorum. Bir sonraki paragrafı düşünürken sıkılmıyorum yazarken. Bir de basit hikayeler beni kurguya daha ziyade yönelttiğinden istesem de yazamıyorum. Kısa hikaye denemelerim olsa da pek farklı denemeler çıkaramıyorum. Tarzım haline gelmiş demek :)

      Sil