2 Mart 2012 Cuma

İsmini Hatırlayamadığı Çocuk

(İlk Yayınlanış: İsmini Hatırlayamadığı Çocuk, Def-i Hacet (Alt-Üst Kültür),  1.Sayı, Ocak 2012, ‘‘Zindan Masalcısı“.)
Gözlerini açtığında karanlığın tam ortasındaydı. Gözlerini açıp açmadığından bile emin değildi. Zamanın hangi diliminde olduğuna dair hiçbir fikri yoktu. Tek anımsadığı sonsuz karanlıktı. Başı alkolle geçirilmiş bir gecenin sabah ağrıları gibiydi. Kendine gelmeye başladığında bir sandalyede oturduğunu ve ellerinin arkadan kelepçelenmiş olduğunu hissetti. Korkuyla etrafına bakındı, çığlık atmak istedi ama boğazından gelen sadece susuzluğunun yutkunmasıydı. Uzun bir süredir burada olduğunu tahmin etti susuzluğuna dayanarak. Hafızasını zorladı. Hatırlayabildiği yegane şey yazlıkta olduğuydu. Kuzenleriyle plaja doğru giden sıradan bir kızdı. Bir akşam gezmesini hatırlıyordu sadece. Bayıltılıp kaçırıldığını tahmin etti aklına üşüşen üçüncü gazete sayfası hayaletleri belirirken kafasında. Organ mafyası? Tecavüzcüler? Kötü bir şaka?
Kıpırdamaya çalıştığında olduğu yerde sandalyeden ayrılamadı, ona kelepçeliydi. Sandalyenin yere sabitlenmiş olduğunu fark etti. Uyanan zihni ona karanlık korkusunu da hatırlatmaya başlamıştı, karanlığın içinde hareket eden tuhaf şeyler hayal etmeye başladı. O anda karanlığın içinden baykuş uğultusu gibi bir ses çınladı:
“-Çok zorlama yere sabitlenmiştir!”
Sesin kaynağını görebilecekmiş gibi karanlığın içine baktı. Tepesinde bir anda bir lamba yandı. Kirli sarı ampulün ışığı altında ilk başta gözleri kamaştı. Ampulden süzülen sarı ışık kızıl saçlarının üzerine parlıyor, ama odanın geri kalanını aydınlatmakta aciz kalıyordu. Gözleri ışığa alıştığında bile odanın etrafını göremedi. Sanki daha derin bir odanın aydınlatılmış bir parçasıydı. Karanlıklar içerisinde hareket eden bir gölgenin ardından ışığa doğru yaklaşan bir siluet fark etti. Kalp atışlarının gümbürtüsü duvarların ötesinden bile duyulabilirdi.
Parlak ışığa yaklaşan siluet tanıdık geliyordu kıza. Daha önce görmüş olmalıydı. Kirli sarı saçlar, çelimsiz bir vücut ve çirkin görünümlü gözleriyle hiç yabancı gelmiyordu. İsmini hatırlayamamıştı ama nereden geldiğini hatırlıyordu. Üç ay önce mezun olduğu lisesinde arta kalan hatıralarını deşeledi. Aynı lisedelerdi. Birkaç kez gözüne çarptığını, koridorlarda denk geldiğini ama hiç konuşmadığını hatırladı. Hatta aynı sınıfta olmaları lazımdı ama hafızasına hiç yer etmemiş, silik bir siluetten ibaretti. Gözündeki gözlükler ışık altında filmlerdeki Nazi doktorlarının gözlükleri gibi parlıyordu.
            İsmini hatırlayamadığı çocuk kendinden emin bir yüz ifadesi takınarak sordu:
            “-Görüşmeyeli nasılsın?”
            “-Burası neresi?”
            “-Çığlıklarının kimse tarafından duyulamayacağı bir yer.”
            “-Ne demek istiyorsun? Amacın ne senin?”
            “-Amacım, ilan-ı aşk. Duygularımı açığa vurmak.”
            “-Bırak beni gideyim! Bu yaptıklarını kimseye anlatmam yemin ediyorum! Ne yapmaya çalışıyorsun?”
            “-Sana zarar vermek istiyorum. Sana öyle şeyler yapmak istiyorum ki ben, senin hayatında unutulmaz bir yer edineyim. Hafızandan ve düşlerinden çıkmayayım.”
            “-Madem seviyorsun neden bunu yapıyorsun?”
            “-Beni unutmaman için. Beni görebilmen için. Şimdi hatırlamazsın sen, bundan birkaç ay önce mezuniyet gecesinde tam sana geliyordum. Sen beni görmeden masadan kalkmıştın. O an aklımda bir şimşek çaktı. Ben seni yıllardır takip ediyordum. Seninle ilgili her şeyi topluyordum. Takıntımdın. Ama sen beni hiç görmüyordun. Fark etmiyordun. Karşına çıksam ve doğrudan itiraf etsem bile dikkate almazdın. Daha romantik bir jest yapabilirdim ama hem sıradan olurdu hem yine unuturdun. Ben de tüm birikimimle burayı hazırladım. Beni unutamayacağın bu şeyi tasarladım.”
            Kızın  yalvarırken gözünden yaşlar boşanıyordu:
            “-Bana ne yapacaksın?”
            “-Doğrusunu söylemek gerekirse tecavüz. Ama vücuduna değil, beyninin kıvrımlarına!” diye yanıtladı soğuk bir ses tonuyla. 
            “-Benden intikam aldığını mı zannediyorsun?”
            “-Kendimi göstermeye çalışıyorum sadece. Sana adım adım kendimi ezberleteceğim!”
            İsmini hatırlayamadığı çocuk yeniden karanlıklara çekilerek kayboldu. Karanlığın içinden bazı gürültüler duydu. Korkuyu bu denli yakından hissetmemişti. Aklından geçen şey bunun bir kabus olması ihtimaliydi. Bileğinde hissettiği kelepçenin soğukluğu kendisinden daha gerçek geliyordu oysaki. Çocuk karanlığın içinden elinde oldukça büyük bir kafesle ışığın altına gelerek kızın biraz uzağına koydu. Kızın görebildiği kadarıyla bu büyük kafesin içinde bir kedi duruyordu. Bir süre sonra bunun kendi kedisi Kırçıl olduğunu anımsadı. Büyük kafesin içinde huzursuzca dolaşıyordu. Çocuk kediyi göstererek:
            “-En sevdiğin şey değil mi? Beş yıl önce henüz yavruyken almıştın. Sırdaşın, dert ortağın. Kalbinde kapladığı yer bana göre biraz fazla. Formata buradan başlamak lazım.”
            Kızın içindeki korku duygusu kafesteki kedi gibi huzursuzca ayaklanmıştı. Sandalyeyi zorladı tekrar. Çocuk tekrar karanlıkların içinde kayboldu. Geri döndüğünde elinde bir bidon ve çakmak vardı:
            “-İntikam sanıyorsun hala. Hayır, hayır intikam değil. Kalbindeki ve zihnindeki gereksiz boşlukları temizliyorum o kadar. Yolun sonunda sen özgürleşeceksin ve ben ebediyen senin zihnine yerleşeceğim.”
            Kızın yalvarmalarına rağmen bidonun içindeki şeyi kedinin üstüne boşaltmaya başladı. Kızın çığlıkları karanlığın içinde taş duvarlarda çınlıyordu. Çocuk kafesi ateşe verdiğinde zihninin iplerini elinden kaçırdı. Kafesin içinde yanık et kokusuyla ve dünya ötesi seslerle koşturmakta olan bir canlının ölüm seslerini işitmek daha ilk anda zihninden bazı şeylerin kayıp düşmesine neden oldu. Kedinin hareketsiz kalmasının ardından nefretini kusarmışçasına haykırdı:
            “-Böyle mi gireceksin kalbime? Sevdiğim şeyleri yok ederek sadece nefret kazanıyorsun! Senden nefret ediyorum!”
            “-İyi işte bu da bir şeydir. Sonunda beni görmeye başlıyorsun. Hazırsan bir sonraki adıma geçelim.”
            Çocuk yanmış kafesi tekmeleyip karanlıkların içine gönderdikten sonra kızın arkasına doğru yürüdü. Sandalyeye bağlı kelepçeleri çözdükten sonra tekrar kızın ellerini arkasından kelepçeledi:
            “-Bir sonraki aşamaya geçiyoruz. Sakın kaçmaya çalışma, yan odadaki şeylerle yüz yüze gelmek istemezsin.”
            Zaten karşı koyabilecek hali yoktu. Gördüğü dehşet manzarası karşısında beyni uyuşmuş gibiydi. Rüya hali gibi geliyordu ona. Birazdan yazlığının bir odasında uyanacaktı. Kırçıl’ın ayaklarına sürtünmesiyle uyanacaktı. Acayip bir kabus gördüğünü tüm kuzen arkadaş taifesine anlatacaktı. Ona şaşıracaklar, birkaç abuk espri yapacaklar ve gülüşeceklerdi. İsmini hatırlayamadığı çocuk, kızı kolundan tutarak karanlıkların içine götürdü. Gerisinde kalan ışık söndü. Başka bir ışık tam önündeki kapının altından sızmaktaydı. Bileklerine dolanan soğuk zinciri hissetti. Zincirin bir ucu ismini hatırlayamadığı çocuğun elindeydi. Çocuk kapıyı açtığında ışığın kapının hemen üzerindeki ufak lambadan geldiğini gördü. Çocuk zinciri duvardaki bir halkaya bağladı. Kız duvardan fazla uzaklaşamayacaktı.
            İsmini hatırlayamadığı çocuk bir başka ışığı yaktı. Odanın bir köşesini büyükçe bir tel örgü ayırmaktaydı. Tel örgü bir kafesti. Ardında uzun zincirlerle duvara bağlı üç korkunç pitbull duruyordu. Hırıltıları ve korkunç sesleriyle cehennem tasvirlerindeki tuhaf çizimleri anımsatıyorlardı. Kafesin hemen yan tarafında bir sandalyenin üzerinde ayakta dikilmekte olan birini gördü. Kafesin içindeki duvara zincirlenmişti. Böylece hareket ettiği an dengesini yitirip kafesin içine düşebilirdi. Ayakta dikilmekte olanı arkası dönük olduğu için ilk etapta anımsayamadı. Hala bir kabus gördüğünü varsayıyordu. Bir süre sonra onu da hatırladı. Okul zamanında her türlü sırrı paylaştığı, en yakın arkadaşıydı. Eğer tahmini doğruysa ismini hatırlayamadığı çocuk zihninde ve kalbinde en çok yer kaplayan şeyi bulmuştu. İsmini hatırlayamadığı çocuk yine soğukkanlı bir şekilde:
            “-Pitbull sevdiğin bir hayvan. Buradakiler pek sevilecek gibi değil. Günlerdir açlar ve bir insanı rahatça parçalayabilirler. Almak istiyordun, hoşuna gidiyordu. Hatta bir pitbulla gezmek, o cesaret duygusu tutkundu. Sevgililerini hep böyle tiplerden seçtin. Senin için korku yaratması takıntındı. Kalbinde en çok yer kaplayan şeylerdendi. İkincisi ise en yakın sırdaşın. Ya da kendi çirkinliğinden ötürü seni manipüle ederek yönlendiren, sevgililerine kadar kendisi seçip seni yönlendiren. Senin beynin. Sevginden kurtuldun. Zihnin ve tutkundan kurtulunca özgürleşeceksin.”
            İsmini hatırlayamadığı çocuk, sandalye üzerinde ayakta dikilmekte olan kızın yanına gitti. Onun durumu daha berbattı. İçinde bulunduğu şeyin gerçekliğine inanmış, kafesin içine düşmemek için çabalıyordu. Çocuğun arkasından itelemesiyle çığlıklar içinde tel örgünün ardına düştü. Aç köpekler kıza saldırıp onun bağırtılarına rağmen etini kemikte ayırdıkları sıra kapının oraya bağladığı kız ağzına gelen bütün küfürleri sıralıyordu. Çaresiz bir şekilde arkadaşına yardım etmek için kafese doğru koşuyor ama zincir yürümesine müsaade etmiyordu. En sonunda hıçkırıktan boğazı düğümlenmiş bir halde olduğu yere çökerek sesinin yettiği ölçüde yardım istemeye başladı. Arkadaşının çığlıkları çoktan kesildiği halde ondan daha acı ve daha bu dünyaya ait değilmişçesine canhıraş çığlıkları taş duvarları çınlatırken ismini hatırlayamadığı çocuk:
            “-İğrenç bir durum değil mi? O sürtük seni pitbullara sürüklerken, onlar seni parçalar kalbini kırarken her ayrılığında ben de böyle hissettim işte. Seni ağlatanları, parçalayanları yok etmek istiyordum, ama ellerim kollarım bağlıydı. Ben duvar diplerinden hiçbir zaman ayrılamadım.”
            “-Senden tiksiniyorum!”
            “-Nefretin kökleşti. Artık kalbinde benden başka bir şey kalmadı. Bir şey hariç. Onu da hallettiğinde özgürleşeceksin ve kalbinde bir tek ben kalacağım.”
            Kızın duvara bağlı olduğu zinciri çözdüğünde kız üzerine atıldı. İsmini hatırlayamadığı çocuk çelimsiz görünümüne rağmen deli kuvvetine sahip gibiydi. Işığı kapattığında güç bela karanlık korkusunu iyi bildiği kız hareketsiz kaldı. Kızı odanın bir köşesine sürükledi. Bir başka kapıyı açtı. İçeride pencereler vardı. Ardından ışık süzülen bir kapı var. Çocuk burada da lambayı yaktı. İçeride bir sehpa, sehpanın üzerinde bir silah vardı. İsmini hatırlayamadığı çocuk:
            “-Yolun sonuna geldin. Ben artık yokum. Buradan çıkarsam hayatım bitecek. Sana bir fırsat veriyorum. İntikam fırsatı. Beni öldürürsen üç saniye içerisinde bu silahla kurtulursun. Eğer ben seni öldürürsem…”
            Sözünü bitirmeye fırsat bulamadan kız onu yere yıkmayı başardı. Çocuk acı içinde yerde kıvranırken kollarını ayaklarından güç bela geçirerek kelepçeli ellerini öne aldı. Sehpa üzerinde duran silahı alıp çocuğun üzerine tutup defalarca ateşledi. İçinden beklediği bir kurtuluş bir huzur bulmaktı. Ama bu olmadı. İntikamını almasına rağmen gördüğü ve yaptığı şey karşısında delirecek gibiydi. O günden sonra günlerini akıl hastanesinde geçirmeye başlayan kız hiçbir şey söylemedi. Hatırladığı yegane şey, ismini hatırlayamadığı ama yüzünü unutamadığı çocuktu. Kalbinde ona beslediği nefretten başka hiçbir şey kalmamıştı. Zaman zaman kabuslarında buluştuğunda, sinir krizleri geçirerek uyanıp ruhuna lanetler okuduğu diğer delilerin ve hastane ahalisnin malumudur.
SON
Mehmet Berk Yaltırık
6 Nisan 2005 - Edirne

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder