2 Mart 2012 Cuma

Kanlı Maça Kızı

(İlk Yayınlanışı: Kanlı Maça Kızı, Kayıp Rıhtım, Aralık – 2011, Maça Kızı,
http://oyku.kayiprihtim.org/kanli-maca-kizi-wyern/)

(Haziran ve Temmuz 2010’da Gölge-E Dergi’de yayınlanan “Kanlı Peri Kızı 1-2” isimli hikayelerimden esinlenerek yazılmıştır.)
            Güneşin tüm ihtişamıyla parladığı bir gündüz vaktinde bile, en korkunç kabuslarıyla yüzleşmiş aciz bir insan, gulyabanilerle dolu bir mezarlığın ortasındaymışçasına ürperebilir. Kalabalıkların ortasında, sevgililerin doluştuğu cıvıl cıvıl bir kafedesindir belki ama zihnine bulaşmış iğrenç derecede eski ve tuhaf şeyler seni huzursuz etmektedir. Öyle bir şeyle yüz yüze gelmişsindir ki uygarlığın ve modernliğin ortasında, küf tutmuş ve çürümüş şeylerin zamanının gerçekleriyle karşı karşıyasındır.
Benim gibi bedbaht ve aciz bir edebiyat meraklısının sonu bu mu olacaktı? Hayalperest dimağların kalemlerinden çıkma tuhaf bir ölüm. Köy odalarında ve yurt köşelerinde anlatılan korkulu hikayelerden birisinin parçası olacağımı hiç düşünmezdim. Fantastik edebiyatla alakam yoktur, görmediğim bir şeyi tasvir edemem zannederdim, cehennemi onun gözlerinde gördükten sonra bir anda durumumu tasvirlere boğmam bundandır. Aklımı ve hayallerimi aşan şeyler gördüm ve bunları yazıyorum. Yazdıklarımın ulaşıp ulaşmaması umurumda değil. Tek isteğim yaşadığım korku dolu anları kaleme almak ve daha sonra beklediğim otobüse binerek uzaklara gitmek. Ne ailemin ne geçmişimin beni bulup yeniden bu kasvetli şehre geri getirmesine engel olmak. Çünkü eminim ki sabahın başlangıcında, ışıklar altında oturduğum bu otogar bankında onun yuvasından uzakta olduğum halde, onun menfur ölüm uykusunda beklediğini biliyorum. Sanki hemen yanımdaymış gibi ürkütücü gözlerini üzerimde hissediyorum. Onun var olduğunu bilmek bile ne kadar uzakta olunursa olunsun, yeryüzünde yürüyenler için en büyük korku kaynağıdır. Asırlar ve ölüme meydan okuyan, en karanlık masallardan fırlayıp gelmiş bir varlık, onun gelişini haber eden o fal ve onun evinde bulduğum, şimdi elimde tuttuğum bu eski defterin sayfalarında yazanlar ve bulunanlar… Doğaüstü bir olay yaşayıp bunu sayfalarla ifşa edeceğim aklıma gelmezdi.
            Her şeyin başlangıcında, sıradan bir sınır şehrinde sıradan bir lise mezunuydum. Şehrin mezarlıkla kaplı tek tepesini ve radyo antenlerini gören, eski yerleşimlerle yeni yerleşimlerin arasında bir dershaneye gidip gelerek üniversiteye hazırlanan sıradan bir öğrenciydim. Karanlıkta duyduğum birkaç tuhaf hayvan sesleri ve geceleri duvarda gördüğüm şekilleri tuhaf şeylere benzetme dışında hatırı sayılır bir metafizik deneyimim olmamıştı. Dershaneden arkadaşlarla ders çıkışında gidilen bir kafede astroloji ve fal gibi, karşı cinsin inanmakta bir çekince görmediği konulardan açılmıştı sohbet. Daha doğrusu yine her zaman ki gibi yerel kültürden beslenen batıl inançlı arkadaşlarımın konuyu üç harfli muhabbetlerine (cin yazmakta beis görmezdim eskiden) getirmesi ve metafiziğe inanır mısın inanmaz mısın konulu tartışmaların ardından bu noktaya gelinmişti. Astroloji ve burçların karakter saptamaları gerçek mi bilemiyorum ama yıldızların ötesinden gelen dehşet şeylere son yaşadıklarımdan sonra en az adım soyadım kadar inanmaktayım. Muhabbet burçlardan sonra fala gelmiş ve gerçekten iyi olduğu söylenen Roman bir falcıyı övmeye başlamışlardı. Açık talihi ve yaklaşan felaketi sezinlemek konusunda söyledikleri o kadar övüldü ki sonunda hep birlikte kalkıp falcıya gidildi. Gerçekçi edebiyat üzerine yazıp düşünüyorsunuz ve materyalist eğilimlisiniz bir falcıya başlangıçta ne kadar güvenebilirdiniz? Ben de onlara gönülsüzde olsa katılmak zorunda kalmıştım.
            Şehrin eski evlerinin bulunduğu, birbirine dayanan Osmanlı döneminden kalma harabeleşmiş ahşap evler ve dışına beton sıva çekilmiş eskiden ahşap olan evlerle, sokak aralarında sıkışmış mezar taşları Osmanlıca yazılı altı-yedi mezar taşından ve tepelerinde dikilmekte olan birkaç selvi ağacından ibaret, orasına burasına evliya kabri sanılarak mumlar yakılmış, çaputlar bağlanmış sokak mezarlarının bulunduğu mahallelerden geçtik. Balkan kültürünün ve inanışlarının canlı bir hale yaşatıldığı sokaklardan geçtikten sonra tek katlı müstakil bir eve geldik. Kulübeden hallice, bahçeli bir evdi. Kapıyı açıp bizi bahçedeki geniş masaya davet eden orta yaşlı, sıskalaşmış hiçbir şekilde mahalledeki insanlara benzemeyen biriydi. Zaten yolda arkadaşlarımdan birinin söylediğine göre Romanya göçmeniymiş. Fala bakma metodu oldukça garipti. Elinde el yapımı olduğunu anladığım oldukça kıymetli sayılabilecek ve eski sayılabilecek bir iskambil destesi vardı. Çizimleri elle yapılmıştı ve tıpkı üniversiteli kafe meskunu genç falcıların ellerindeki tarot kartları gibi her bir figür farklıydı. Yani bu desteyle oynamaya kalkılsa, şekiller yüzünden neyin hangi kart olduğunu ilk bakışta anlayamazdınız. Sadece kupa, maça gibi belirli simgeler ve sayılar kenarına özenle çizilmişti. Desteden bir kart seçilmesini söyledikten sonra o kartı yorumluyor daha sonra tekrar karıştırmanızı isteyerek bir başka kart seçtiriyor, bu şekilde üç kart yorumluyordu. Üslubu ve konuşmasından, jestlerinde mimiklerine kadar korku filmlerinde gösterilen falcı-medyum tiplemelerinden daha gerçek, daha inandırıcı biri gibi görünüyordu, ister istemez etkisinde kalıyordunuz. Herkese sırayla baktı kimine sınavla ilgili kimine hayat beklentileriyle ilgili birçok şey söyledi. Başta inanmadığım için falıma bakmasına yanaşmadım ama baktıranların ısrarı üzerine eğlence olsun diye desteyi alıp karıştırdım. O sırada kadının bana bakışları değişmişti. Ya inanmadığımı anlamıştı ya da başıma gelecekleri erken sezinlemişti. Bir kart seçmemi söylediğinde destenin en üzerinde kalan kartı çekmiştim. Çektiğim kart maça kızıydı. Çizim şekline bakarak pekte tekin bir kart olmadığını anlayabilirdiniz. Kırmızısı koyu, neredeyse kanla çizilmiş bir maça kızı. Kumral, parlak saçlı ama kuyu gözleri ve ağzından kan damlar şekilde tasvir edilmiş. En korkutucu yeri o kuyu gibi bakan siyah biçimsiz gözleriydi. Kartın alt kısmında ise aynı tasvirin boyutlarında fakat kara kuru, kuyu gözlü, saçları dökülmüş ne ölü ne canlı diyebileceğim bir tasvirdi. İnsanda korkunç hisler uyandırıyordu. Falcının söyledikleri ise hala aklımdan çıkmıyor. Falcı kadın sanki kartın arkasında bir şeyler görmüş gibi, uçurumdan aşağı bakarcasına gözlerini dikmişti. Bir kadın gördüğünü söyledi. Kumral bir kadın görmekteymiş ve beni bir mutsuzluk beklemekteymiş. Bu kadının hükümet gibi olduğunu, belli bir çevresi ve malı mülkü olduğunu söyledi ama oldukça kötü niyetli olduğunu da belirtti. Sonra durup bu kartın başka bir anlamının da olduğunu söyledi. Geldiği bölgedeki Roman falcıların kart yorumlarına göre maça kızının anlamı bilinenden daha uğursuzmuş. Büyü, lanetlenme veya cin musallatı gibi anlamları varmış. Genel de beklenen bir tehlikeye yorulurmuş. Kart destesini tekrar karıştırmamı söyledi. Sanki maça kızından uzaklaşmak istercesine epey uzun bir süre kartları kardım. Üstten bir kart seçtiğimde istatistiğe ters bir şey olmuştu. Yine Maça kızı çıkmıştı. Kadın hiçbir yorumda bulunmayarak kartları bırakmamı söylemişti. Üçüncü karta bakmaya gerek duymamıştı. Bu ilginç tecrübe arkadaş arasında az biraz konuşuldu sonra unutuldu. Takribi iki gün sonra o şey sınıfımıza geldi.
            İğrenç bir yaratıktan bahseder gibiyim ama onu ilk gördüğümüzde bizi o aldatıcı, sahte güzellik illüzyonuyla kandırmasını bilmişti. Belki gerçekten nefes alıp yaşadığı zamanlarda güzeldi, belki ölümün ve ötesinin bile bozamadığı bir güzelliği vardı. Zaten onu korkutucu yapan temsil ettiği şeydi. Onu gördüğüm süre içerisinde belli bir nefret veya kin gösterisinde bulunduğunu bilmiyorum. İnsani duygulardan eser yoktu, insan değildi, doğası gereği öyle olmuş bir şeydi. Oldukça güzel olduğunu başlangıçta söylemiştim, ondan deli gibi korkmama rağmen onu düşünmekten kendimi alamıyorum. Bir insanın yeryüzünde görürken görüp görebileceği en görkemli şey de en korkunç şey de onda toplanmış gibiydi.
            Gündüz vakti olmasına rağmen oldukça bulutlu ve karanlık bir gündü. Sabah saatlerinde dershane hocalarından birinin yeni bir öğrencinin kayıt olup sınıfımıza geleceğini söylemesinden yarım saat kadar sonraydı. Hararetli bir matematik dersindeyken sınıfın kapısından içeri girmişti. İçerideki herkesin gözü aniden ona dönmüştü. Ortadan uzunca boylu, soyluymuş gibi görünen yüz hatlarına sahip, aşırı solgun renkli, sırtına kadar uzanan bal rengi saçlara sahip, yürüyüşü ve duruşuyla eski zaman soylularının kızlarını anımsatan birisiydi. Kesinlikle bu dünyaya ve bu zaman ait değildi. Hiç kimseyle doğrudan göz temasına yahut muhabbete girmeden bir köşeye geçmişti. Hoca sorduğunda yeni kayıt olduğunu ve adının Elif Hunaşamgil olduğunu söyledi. Soyadından yola çıkarak köklü bir aileden geldiği konusunda fikir yürüttüm. Ama bu civardan olmadığı kesindi. En azından ben çocukluğumdan beri yaşadığım bu küçük şehirde hiç görmemiştim. Eski İstanbullu, sosyeteye girememiş ama kendi içe kapalı ailelerden birinin kızı olarak tahmin ettim. Nasıl ki ailenin çizgisinin dışına çıkan eski hanedan üyeleri Bursa veya Edirne’ye sürülüyorsa günümüzde de bu eski zenginler ve asiller, sosyete yada magazine konu olan genç aile üyelerini bir süre olaylardan uzak kalması için Trakya veya Ege’deki çiftlik evlerine gönderirlerse Elif’in bu şekilde şehrimize geldiğini zannediyordum. Günler geçtikçe Elif’e dair öğrenebileceğim pek az şey olduğunu anladım. Hepimizin hayallerini süslediği bir gerçekti ve bazı gecelerde benim gibi diğer hemcinslerimin de rüyalarına girdiğini tahmin edebiliyordum. Özellikle ona daha ilk görüşte aşık olup köprü altlarında ve bahçe harabelerinde içmeye gidenlerde çoğunluktaydı. Aşırı derece kibirli gibi görünüyordu. Ama öyle açıktan değil gizliden gizliye ve sanki insanı hareketleriyle, konuşmasıyla, bakışlarıyla ezen bir hali vardı. Tam eski dönem asilzadelerini andırıyordu. Üstelik öyle bir güzelliğe, öyle bir cazibeye sahipti ki insan öyle birisinden hiçbir kötülük beklemezdi. Şehirde kaybolan gençlerden ve ezkaza bulunan cesetlerden böyle bir kızı sorumlu tutmak kimin aklına gelirdi ki?
Bizimle konuşuyordu ama çok fazla laf ettiği söylenemezdi. Oldukça ketum ve sakin bir yapısı vardı. Üstelik asosyaldi. Günlük güneşlik havalarda dershaneye gelmiyor, kapalı havaları tercih ediyordu. Biz bunu teninin hassaslığına yoruyorduk ama asıl mesele türünün güneş ışığıyla arasının iyi olmamasıydı. Bunu sonradan öğrenecektik. Geceleri de çok gezmiyordu hatta hiç rastlamıyorduk. Ne kafelerde, ne partilerde boy gösteriyordu. Kızların pijama partilerine bile katılmışlığı yoktu. Evle okul arasında gidip gelirdi. Özel hayatı yoktu, bilinen bir sevgilisi yoktu. Bir tek vakti zamanında Özel Saim Sırrıoğlu Lisesi’nde öğrencilik yaptığını biliyorduk. Oradan arkadaşlarımızın söylediğine göre Edirne’nin yerlisiydi ama geçen yıldan beri şehrimizde gören yoktu. Onu en eski tanıyan kişi liseden arkadaşıydı ve 2002’de Levent Uzun Kız Lisesi’ne giriş yapmıştı. O tarihten öncesinde okullarda pek gören yoktu. Dışarıda gören ise hiç yoktu. Hayalet gibi gelip gidiyordu. Kızın kaldığı yeri de bu vesileyle öğrenmiştik. Şehrin çıkışında anayolun sağında kalan büyük korunun ortasında bulunan, uzaktan sadece kule gibi tepesi görünen Hunaşamzadeler Konağı’nda kalıyordu. Dört köşe kulesi ve yanındaki gösterişli binasıyla Ortaçağ derebeylik şatolarını andırmaktaydı. Edirne’nin eskilerinden olduğundan yaşlı esnaflara, cami avlusunda gölgeleyen ihtiyarlara sorduğumuzda ailenin burada çok eskiden beri bulunduğunu öğrenmiştik. Doksanüç Harbi zamanında ailecek Balkanlardan gelmişler ve üç-dört katlı şato-kule karışımı bu kasvetli yapıyı dikmişlerdi. Oranın civarından çok geçmiştik ama ismini, cismini bu vesileye öğrenmiştik. Orası bizim için, gizemli prensesin yaşadığı kaleydi. Çevresinde o korkunç manzarasına rağmen tur atanlar vardı ve bazı odalar harici karanlık ve sessiz olduğunu söylüyorlardı. Zaten işin garibi yaşlıların söylediğine göre Hunaşamzadelerin sadece konak dolayısıyla ismi hatırlanıyordu. Ailenin son fertlerinin yaşadığını zannediyorlardı ama Cumhuriyetin erken zamanlarından beridir şehirde onlardan kimse görünmemişti. İstanbul’da zengin hayatı yaşadıklarını söylemişlerdi bize. Bu da sosyete rezaleti tezimi kuvvetlendirdiğinden internette onun adıyla bir araştırma yapmıştım. Okul kayıtlarındaki ismi dışında hiçbir şey yoktu. Vesikalık resmi bile yoktu, toplu fotoğraflarda çıkmış resmi dahi yoktu. Kurumlarda resim yeri eksik çıkıyordu. Böyle saklanmayı sevdiğine göre ailesi gibi gizlici ve ketum olması çokta garibime gitmedi. Aileyle ilgili de ulaşabildiğim tek şey Balkan ayanları arasında isimlerinin geçmesiydi. Edirne’deki ayan, eşraf ailelerini inceleyen bir doktora öğrencisinin tezinde bazı soyağaçları vardı. Hunaşamzade ailesinin soyağacına baktığımda birkaç isimle birlikte 1901 yılında, 18 yaşında vefat eden Elif hanım isimli birisi görünüyordu. Kız adını belki de o büyük halasından alıyordu. Sonradan onun o 1901 yılında öldüğü sanılan Elif olduğunu öğrenecektim. O zamanlar ne olduğunu bilmediğim için kızın ailesini araştırarak bir şeyler bulmayı ümit ediyordum. Kendisiyle yakından ilgilenen biri olarak rakiplerime fark atabilirdim. Ama ailesiyle ilgili bilgiler sınırlıydı. Doktora öğrencisinin çalışmasında bir çok ayan ailesinin son dönem fotoğrafları olmasına rağmen Hunaşamzade’lerin yoktu. Sonradan Elif’in ve onun soyunun fotoğraflarda görünmeyen bir tür olduğunu öğrenecektim.
Bu sırada Elif’in gerçekte ne olduğuna dair bazı şüphelerim onun gelişinden bir-iki ay sonra kendini göstermişti. Elif’in tuhaf bir samimiyet anlayışı vardı. Erkeklerle aşırı samimiydi ama samimiyetten kastım sevgili olmak değildi. Tuhaf bir flörttü. Birisiyle bir hafta çıkıyor sonra bir bahaneyle ondan ayrılıyordu. Sadece bizim dershaneden değil civar liselerden de böyle haberler geliyordu. Üstelik çıktıklarının bir-iki tanesi ortalıkta kaybolunca ister istemez kafamda bir şüphe baş göstermişti. Ayrıca çıktığı kişilerde belirgin bir depresyon ve ruh bozukluğu hali gözlemliyordum. O ceset haberini okuduğum güne kadar her şeyi kendi kurduğum paranoyam sanmıştım. Kaybolan eski sevgililerden birinin cesedi bulunmuştu. Kan kaybından öldüğü yazıyordu. Kaybolmaları da polis müdürü bu cinayete bağlamıştı. Organ mafyası ya da bir başka çete genç erkeklere musallat olmuş gibiydi. Sonradan öğrenecektim ki söz konusu kan kaybından ölen cesetlerse ve ortalıkta esrarengiz bir kız varsa, kimse güvende değildir. Çünkü şehirde geçen yılda benzeri bir-iki kaybolma vakası olmuş bir tane ceset bulunmuştu. İnternet haber arşivlerinde bulunuyordu. Elif’in son geldiği okuldan C.T. (17) ölü bulunmuştu. Çocuğun kanı çekilmiş gibiydi ve kanlarla öldüğü yere bazı harfler yazmıştı.  “Res...Bat....İt...Tar...i...Os..ağ..ki...ap”. Anlamsız görünüyordu ama giderayak bir şifre bıraktığını tahmin etmiştim. Üstelik öyle akıllıca bir şifreydi ki sanki öldürüldüğünde gazeteye en son gittiği yerin yazılacağını tahmin etmişti. Ölmeden önce kütüphaneye gittiği ve o gece kaybolduğunu yazmıştı gazete. Bende bu yazan harfleri alarak doğrudan il halk kütüphanesine gitmiştim. Gittim ama bin türlü ihtimal vardı, cümle olabilirdi, tek bir kitabın ya da birden fazla kitabın adı olabilirdi. Bozuk yazımı bahane ederek kütüphane görevlisine bu harfleri gösterdiğimde tarife uyan iki kitap uyduğunu söylemişti. İkisini de depodan çıkartıp getirmişti. “Batıl İtikadlar-Doktor Resuhi bey” ve “Tarih-i Osmanağazade” isimli iki kitaptı. Kitapların baş kısımlarında kurşun kalemlerle bazı notlar alınmıştı, ama yazılan sayfalar koparılıp alınmıştı. Tesadüfen olduğunu sanmıyorum, muhtemelen arkasında iz bırakmak istemeyen Elif yapmıştı. Sonradan bu paranoyakça düşünce ipuçlarım yetersiz kalınca yerini boş hayale bıraktı. Saçma sapan şeyler uydurmuş olmalıydım kendi kendime. Organ mafyası varken esrarengiz bir kız seri katillik yaparak mı genç erkekleri öldürecekti tam filmlik! Sonradan dünya üzerinde daha eski ve daha karanlık şeylerin dolaşacağına hükmedecektim.
Her şeyden vazgeçmiştim ve diğerleri gibi Elif’le daha fazla samimi olmaya başlamıştım. Belki biraz ketum biriydi ama karanlık bir yönü olamazdı değil mi? Bir gün nasıl estiyse bilmem bizi evine davet etmişti. Öyle parti daveti gibi değildi. Etüde kalmış iki-üç arkadaşla birlikte bizi davet etmişti. Bizde gitmekte bir sıkıntı görmeyerek otobüse binerek önce anayolda indik ardından da evine gittik. Hatta giderken saçma düşüncelerimi ortamda anlatarak sempati yaratmayı bile düşünmüştüm Elif nezdinde. Şimdi düşünüyorum iyi ki yapmamışım. Konağın zindanlarına zincirlenip Elif’in yeni kölesi olmak istemezdim doğrusu. Zaten yaşadığı ortamdan bile bir gariplik olduğu belliydi. Kurumuş ve devrilmiş ağaçlar, yer yer vıcık vıcık yeşil renkli balçıkların göründüğü ufak su birikintileri, yosun tutmuş duvar dipleri ve taş heykeller, ölü bir bahçe ve sarmaşıklarla kaplı kasvetli bir konak. Konağın arka tarafında kümbete benzeyen, ardiye gibi sadece kapısı olan bir taş bina. Birkaç kuzgun ve kötü bakışlı baykuş. Korku filmlerinden çıkma bir yer. Evin içerisi ise en az dışarısı kadar garipti. Yüzyıllık eşyalar, mobilyalar ve tablolar vardı içeride. Birkaç eski koltuk, duvarlara asılı kırmızı renkli kalın kadife perdeler, duvarlardan sarkan kılıçlar, hançerler, yatağanlar, baltalar, tabancalar, kalkanlar, ok ve yaylar, mızraklar ve bazı bazı miğferler ile tam bir müzeydi. Altın işlemeli yada kakma şamdanlar, sedef işleme kutular, billur kadehler ve daha bir nice şey de cabası. Bizi birkaç koltuk, yanan bir şömine ve üstünde kitap rafları bulunan, rafların üstünde büyükçe bir tablo. Ayakta durmuş, asil duruşlu, üzerinde Osmanlı tipi sırmalı kaftan, beli kılıçlı, eli topuzlu, kır renkli burma pala bıyıklı, ve garip bir şekilde uzun saçlı koca sarıklı bir paşa dedenin resmi duruyordu. Paşa'nın duruşu ve bakışları Elif'i andırıyordu ve oldukça ürkütücü görünüyordu. Gözleri çukur kalmış, enteresan bir tipti. Bu odada oturup sohbete başlamıştık ama beni sanki kitap raflarına çeken bir şey vardı. Elif kitaplara dikkat ettiğimi görünce kitaplara bakabileceğimi söyledikten sonra diğerleriyle birlikte bahçeyi gezdirmeye çıkacağını belirtti. Onlar çıkarken ben resme baka kaldım. Resim eski gibiydi, paşa dede diyordum ama yakın döneme ait değildi daha eski gibiydi. Elif resme baktığımı görünce ona dedesi olup olmadığını sordum. Aileden birisi olmadığını ama kendi ailesiyle bir akrabalığı olduğunu, saydığı bir büyüğü olduğunu söyledi. Resmin yan tarafında bazı yazılar vardı belli belirsiz ve buna dayanarak kim olduğunu sordum. Kendisi de bilmiyormuş, tek bildiği Romanya civarından bir derebeyi olduğunu, paşa dedesinin gelirken getirdiği yönündeymiş. Bahçeye çıkınca diğerleriyle içime bir kurt düştü ve neden bilinmez fotoğrafını cep telefonumla çektim. Daha sonra da kitaplara baktım. Sekiz-on tane vardı ve hepsi Osmanlıca’ydı. Bir tanesinin üzerinde çok fark edilmeyecek ölçüde ufak bir kan izi duruyordu. Bu dikkatimi çekince onu açıp baktığımda oldukça ince ve bazı sayfaları dolu bir kitap olduğunu gördüm. Yazıları günümüz alfabesinde yazılmıştı ve günlükten ziyade bir mektuba benziyordu. Kütüphanedeki kayıp kitapların sayfaları burada sapa sağlam günlüğün sayfalarında yazıyordu! Elif’in bile fark ettiğini sanmıyordum aksi halde bunu ortalıkta bırakmazdı. Kimse görmeden çantama attıktan sonra bahçede Elif’lere katıldım. Öyle çok akıcı bir sohbet dönmüyordu ama sırf Elif’in cazibesine yanında sabahlara kadar durabilirdik. Daha sonra ışıkların azalmaya başladığı akşam vaktine doğru eve doğru yollandık. Defterden kimseye bahsetmedim. Eve gider gitmez bilgisayarımın başına çökerek elimde duran karanlık sayfaları inceledim. Bunu yazan kişi Elif’in geçen yıl ki kurbanlarından birisi olmalıydı. Ölmeden önce bulduğu bu deftere son ifşaatını yazmıştı. Ama ifşaatı okumadan önce aldığı kitap sayfalarını okumaya başladım.
(Alıntıdır: Gölge-E Dergi, Temmuz 2010, “Kanlı Peri Kızı-2”’den)
Tarih-i Osmanağazade adlı Edirne şehir tarihinden bahseden kitapta şu kısımlar vardı:
"...Sultan Mahmud Han-ı Sani devrinde Rumeli memleketlerinde envai çeşit türedi ayanlardan biri vardı ki hepsinden daha zalim ve daha melun bir bey vardı. Perioğlu Kasım Bey derler Tuna nehri kıyısında, Vilayet-i Rusçuk'a bağlı Mezarhisar mevkiinin ayanı idi. Bu adamın zalimliğinin ve gaddarlığının ölçüsü hududu yoktu. Köylüden yok pahasına vergi alır, zulmeder, karşı geleni çekinmeden öldürürdü. Bu adama kimse karşı koyamazdı zira o civarda kendisi hakkında anlatıla gelen, aileden gelenlerin dahi kabul ettiği bir rivayet vardı. Rivayet o dur ki Kasım Bey'in babası Rüstem Beşe, bir gün Tuna'nın karşısına geçip Vilayet-i Eflak'ın (Romanya) ormanlarında avlanmaya gider. Malumunuzdur ki bu yöre insanı hortlaklara ve ecinnilere fazlaca itikad etmekte olup (inanmakta) demelerine göre iş bu ormanda Rüstem Beşe bir peri kızıyla bir şekilde münasebet kurar. Denilene göre fırtınalı bir gecede Rüstem Beşe'nin kapısının önünde bir erkek çocuk bulunur. Rüstem Bey o peri hadisesini hatırlayarak periden olma oğlunu kendi ailesine katar. İşte Perioğlu Kasım Bey budur ki lakabı burdan gelir, ailenin kendisi dahi bunu kabul eder. İnsan üstü bir yaradılışı bulunduğundan oldukça heybetli ve korkutucu görülen Kasım Bey'in bir yönü daha vardır ki insan olmadığının kanıtıdır bu rivayeti yöre papazından da dinlemişliğimiz vardır kan içmektedir. Bölgede devlete sırtını dayadığından kimsenin bir şey edemediği bu za
lim böyle kan içe içe bir asra yakın ömür sürmüştür. Ailesinden gelenlerde de bu lanetli hastalığın geçtiği ve onların insan olmadığı o yöre insanlarınca anlatılmaktadır. Bu nedenle o kan içicilere bu anlamda Farisi dilinde (Farsça) "Hunaşam" yani "kan içici, kan içen" denilmiş, o melun ailenin adı "Hunaşamzade" deyu kalmıştır. Bunlar Doksanüç Harbi'nde Edirne'ye gelerek, şehrin çıkışında bu isimle anılan konağı yaptırmışlar ve diğer aileleriyle buraya yerleşmişlerdir. Bu konağın lanetli olduğu ve civarda kaybolan insanların buranın yakınlarında kanları çekilmiş olarak bulunduklarına biz dahi şahitlik etmişizdir. Ama artık rüşvetten mi şeytanlardan ifritlerden yardım almalarından mı bilinmez bu lainlerin, bu melunların hakkından gelebilecek kimse çıkmamıştır. Ailenin üyeleri her ne kadar normal insan olduklarını söyleselerde bizce malumdur ki halkın bu itikadına bizde katılmaktayızdır, bu ailenin soyundan gelenler kan içmekle, periler soyundan geldikleri için lanetlenmişlerdi. Hangi sebeple olursa olsun bu aileden biri masum dahi olsa ölümden sonra hortlamaktadır."
Doktor Resuhi isimli birinin yazdığı “Batı İtikadlar” isimli kitaptan şu kısımlar vardı:
"Batıl addedilen "hortlak" efsaneleri, bugün bile hala Balkanlarda ve bilhassa Karpat dağlarıyla çevrili arazide meskun (yerleşik) bir çok insanlar tarafından derin bir imanla kabul edilmektedir.  Çünkü bu görüşle sabit olmuştur ki bilimin izah edememesine rağmen öldükten sonra yaşayan ve kan emen hortlaklar mevcuttur. Bugün dahi Romanya köylüleri buna inanırlar. Hortlakların bütün gıdasını kurbanlarının kanları teşkil eder. Bazılarının vampir dedikleri bu cins mahlukların köpek dişleri kan gördükleri zaman fevkalade sivrilir ve kurbanlarının şahdamarlarını açarak oradaki kanı emerler. Aynada yansımaları yoktur. Bir hortlağın kanını emdiği insan kadın olsun erkek olsun yeni bir hortlak namzedidir. (adayıdır) Bunlar tıp ölçülerine göre öldükleri halde geceleri mezarlarından çıkarak kanını emecek kurbanlar ararlar. Yarı insan özelliğini taşıyanlar gündüz vakti bulutları kontrol ederek insan gibi gezebilir. Kurbanları adeta hipnotize ve cezb ederek kendi kontrolleri altına alırlar. Hortlakları öldürmek hem çok kolay hem çok zordur. Onlara tabanca, bıçak işlemez. Bir hortlağı kesin olarak yok etmek için kalbine bir tahta kazık saplayıp kafalarını bedenlerinden ayırmak ve ağızlarına sarımsak doldurup tüm cesedi dualar eşliğinde yakmak lazım gelir."
Bizim Elif vampir miydi? Okur okumaz bana da saçma gelmişti. Romanya kökenliydi ve biraz garipti, hatta sonradan bulduğuma göre o tablo diye astığı resim belki mizah belki gerçek bir şeylerin göndermesi olarak tarihi Kazıklı Vlad Drakula’ya aitti. Bu kadar tesadüf üst üste olsa bile Elif vampir olamazdı. Sonra çocuğun yazdıklarını okumaya başladım. Bundan önce adını soyadını internete yazdığım çocuğun geçen Haziran ayından beridir kayıp olduğunu öğrendim. Çocuk Elif’in gelişini, Celal adını öğrendiğim çocuğun ölümünden yola çıkarak vampir olduğunu benim gibi çözmüştü. Hatta başka arkadaşları da ölümleri pahasına olsa çözmüşlerdi ama gördükleri halde ipucunda eksik bıraktıkları bir yer vardı. Ölümlerinin nedeni de bu olmuştu. Çocuk kendi elleriyle bir bilgi yazmıştı: “Bu cinler ve perilerin kılık değiştirmişine dedikleri vampirler, türlerine göre değişmektedir. Bazısı vardır Agval türünden gelir onlara “gul” denir, “gulyabani” misali mezarından çıkar yahut “albastı” olup lohusalara musallat olur. Bazısı ise Saali türü cinlerden olup, Sılat veya peri dedikleri, sihir yapabilen ve diğer cinlerin bile korktuğu büyücü dişi cinler olanların soyundan gelenler ise bir vampirden farklıdır. Değme Cadıcılar ve Hortlakçılar bile onlarla başa çıkamaz. Osmanlı tarihinde adı geçen Eflak Voyvodası Kazıklı Vlad için de halk arasında, dedesi Mircea’nın bu perilerden biriyle evlendiği için soyuna peri kanının karışıp, torunu voyvodanın ölümden sonra mezardan çıktığına inanılır.”
Çocukların atladığı şey buydu. Elif’in gizli bağlantısı. Elif aslında sadece bir hortlak değil, peri soyundan geldiği için belli güçler taşıyan oldukça güçlü bir türdü. Bu da onu diğer vampirlerden daha tehlikeli kılıyordu. Gündüz uyumasına gerek kalmıyordu. Üstelik en kuvvetli imana sahip birisi onu alt edebilirdi. Filmlerdeki vampir avcısına özenen bu gençlerin sonu ölümle bitmişti. Onun bir üç harfli olduğu gerçeğini göz ardı etmişlerdi. Burada ölenlerin isimleriyle o tarihlerde ölen çocukların gazetedeki isimlerini karşılaştırdım, mekan ve isimler uyuyordu. Şizofren birinin düşleri sanmıştım ilkin ama kibrinden dolayı arkasında çok ipucu bırakmış bir vampirle karşı karşıyaydım. Normalde ayna deneyini görsem bile inanmazdım ama başka kanı çekilmiş cesetler vakaları da yaşanmıştı. 1930’lara dek Edirne’de kaybolan cesetler sürmüş, sonraki günlerde yerel gazetelerden dökümlerini çıkarmıştım. 1931’de bir şekilde ardı kesilmiş. Sonra 2002 Eylül’e doğru yeniden bazı olaylar baş göstermişti. Şehirde küçük çocukları Yıldırım mezarlığına çağıran ve ara sıra kaybolan beyazlı bir kadından bahsediliyordu. Acaba bu Elif miydi? Bundan bağımsız başka garip olaylarda vardı. Yine liselerden kaybolan gençlerden bahsediliyordu. Kan hastalıklarından. Elif’in yeniden döndüğü tarihti bu. Okul kaydına başladığı tarihti. Çözemediğim iki nokta var halen. Birincisi Elif’in o Drakula resmi sadece bir mizah bağlantısı değildi. İnternete de düşmüş, Resuhi bey’in kitabında geçen o inanışlarda özellikle Drakula’nın dedesinin bir periyle evliliğinden dolayı vampirleştiği yazıyordu. Aralarında ya akrabasal ya türdeş bir bağ var. İkinci nokta ise şuydu. Kan emme olayları Eylül’de başgöstermişti ama Ağustos’ta verilen bir ölüm ilanı vardı. Kaybolan çocuklar olayının hemen başlangıcında genç bir kızın ölüm ilanıydı. Elif’i birileri 1930’larda ya kapatmış ya öldürmüştü ama 2002’de her ne olduysa bir şey onu diriltmişti. Bu noktayı aydınlatmak benim yapamadığımı yapıp bir sonraki avcı adaylarına kalıyor. Birde neden öğrenci kılığında gezdiği var. Bunları da bulamadım haliyle. Tabi bu defteri bulabilirlerse, yeni avcı adayları benim göremediğim noktaları görebilirler. Ben olayı garantilemek adına ayna deneyini bir şekilde tekrarlayıp müspet sonuç aldıktan sonra tekrar emin olmak için gündüz vakti, hava bulutluyken ve o dershanedeyken evine giderek aile mezarlığı olarak nitelediği kümbete girdim. Issız ve karanlık, yapış yapış güherçileyle kaplı ve tozdan, örümcek ağından geçilmez bir yer altı dehlizine indim. Aile mezarlığında on beş mezar vardı ki ikisi boştu. Bir tanesi ise lahit şeklinde yapılmıştı. Osmanlıca yazılışını gördüğüm Hunaşamzade Elif hanım yazmaktaydı. Eğer mezar doluysa tüm yazılanlar salakça bir uydurma olarak kalacaktı? Peki ya boşsa? Ayna deneyine rağmen yine de güç bela lahit kapağını açtığımda ne bir koku nede bir ceset bulmuştum. Hunaşamzade Elif hanım hortlayalı uzun seneler olmuştu ve aramızda geziyordu. Ya bir gün bana da musallat olursa?
Korkumu o da hissetmeye başlamıştı çünkü. Kokusunu alabiliyordu. Bende bir an önce ondan kurtulmak istiyordum ama nasıl yok edebilirdim? Bende deli olacağımı bile bile bir mail adresi açtım. Adımı gizledim ve “Maça Kızı” takma adıyla çoğalttığım bu günlüğün çekilmiş resimlerini belli yerlere gönderdim. Vampir fun klüplerine, avcı topluluğu olduğunu iddia edenlere, gizli bilim meraklılarına, okültistlere, wicca ve büyücü topluluklarına, dini forumlara gönderdim. Bir ciddiye alan olurda bu iblisi tepeler diye. Gülebileceğinizin farkındayım. Ama emin olduğum tek bir şey var. Tıpkı benim gibi bu konuyu araştıran birileri bir gün yine olacak. Çünkü Elif vampir olmasına rağmen genç ve tecrübesiz ve arkasında hep bir iz bırakıyor. Maça kızının bıraktıkları onu arayanlara yol olacak ve karanlık noktaları onlar çözecekler. Ben ise bunu çoğalttıktan saatler sonra başka bir yerde başka bir hayatta devam edeceğim. Bir sürü kişinin kanına giren o korkunç hortlakla ben bile yüz yüze geldiysem gerçek bir savaşçı muhakkak onun yoluna çıkacaktır.
SON
                             Mehmet Berk Yaltırık – 5 Aralık 2011 Edirne

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder