1 Mart 2012 Perşembe

Kanlı Peri Kızı-2

(İlk Yayınlanışı:  Kanlı Peri Kızı-2, Gölge E-Dergi, 34.Sayı, Temmuz 2010, s.66-72.)

Raf numarasına göre kitapları ararken Doktor Resuhi Bey’in yazdığı "Batıl İtikatlar"ı buldum. Ayak üstü bir göz attığımda epey eski bir basım olduğunu gördüm. Adamın soyadı bile yazılmadığına göre muhtemelen soyadı kanunundan önce yazılmış ve sonradan çevrilmişti. İlk sayfasında Celal'in kurşun kalemle yazılmış el yazısından bazı notlar vardı. Bunu anlamıştım çünkü onun titrek el yazısını çocukluktan beridir görmüştüm. Otuz beş ve otuz altı sayfa numaraları yazılmış ve daire içine alınmıştı. Sanki gider ayak bunu anlayabilecek birilerine belki de en iyi arkadaşına bu şekilde bir ipucu bırakma fırsatı bulmuştu. Daha da acısı ona inanmadığım için,  belki de ölümüyle ilgili bu sırrı bu şekilde dolaylı yoldan bırakmayı seçmişti. Bu andan itibaren kendimi arkadaşımın intikamını almakla sorumlu sayıyordum. Notun üzerinde "sonra" kelimesi yazıyordu. İlk önce Tarih-i Osmanağazade'yi okumamı istiyordu. Biraz aramadan sonra o kitabıda buldum. Daha eski basım bir kitaptı belkide latin alfabesine ilk çevrilen eserlerdendi. Şehrimizin yerel tarihini anlatan bir kitaptı. Onda da altmış yedi ve altmış sekizinci sayfalar not alınmış ve daire içine alınmış bu sayıların üzerine "önce" notu alınmıştı.
            Esrarengiz olayların tam ortasında bulunmamın verdiği ruh haliyle, bana sıkıntı veren gölgelerden kaçarak kütüphanenin güneş alan bir köşesine oturup kitapları açtım. İlk önce bakmam gereken kitap olan Tarih-i Osmanağazade'nin istenen sayfalarını açtım. Altları kırmızı kurşun kalemle çizilmiş sararmış satırları okumaya başladım: "...Sultan Mahmud Han-ı Sani devrinde Rumeli memleketlerinde envai çeşit türedi ayanlardan biri vardı ki hepsinden daha zalim ve daha melun bir bey vardı. Perioğlu Kasım Bey derler Tuna nehri kıyısında, Vilayet-i Rusçuk'a bağlı Mezarhisar mevkiinin ayanı idi. Bu adamın zalimliğinin ve gaddarlığının ölçüsü hududu yoktu. Köylüden yok pahasına vergi alır, zulmeder, karşı geleni çekinmeden öldürürdü. Bu adama kimse karşı koyamazdı zira o civarda kendisi hakkında anlatıla gelen, aileden gelenlerin dahi kabul ettiği bir rivayet vardı. Rivayet o dur ki Kasım Bey'in babası Rüstem Beşe, bir gün Tuna'nın karşısına geçip Vilayet-i Eflak'ın (Romanya) ormanlarında avlanmaya gider. Malumunuzdur ki bu yöre insanı hortlaklara ve ecinnilere fazlaca itikad etmekte olup (inanmakta) demelerine göre iş bu ormanda Rüstem Beşe bir peri kızıyla bir şekilde münasebet kurar. Denilene göre fırtınalı bir gecede Rüstem Beşe'nin kapısının önünde bir erkek çocuk bulunur. Rüstem Bey o peri hadisesini hatırlayarak periden olma oğlunu kendi ailesine katar. İşte Perioğlu Kasım Bey budur ki lakabı burdan gelir, ailenin kendisi dahi bunu kabul eder. İnsan üstü bir yaradılışı bulunduğundan oldukça heybetli ve korkutucu görülen Kasım Bey'in bir yönü daha vardır ki insan olmadığının kanıtıdır bu rivayeti yöre papazından da dinlemişliğimiz vardır kan içmektedir. Bölgede devlete sırtını dayadığından kimsenin bir şey edemediği bu zalim böyle kan içe içe bir asra yakın ömür sürmüştür. Ailesinden gelenlerde de bu lanetli hastalığın geçtiği ve onların insan olmadığı o yöre insanlarınca anlatılmaktadır. Bu nedenle o kan içicilere bu anlamda Farisi dilinde (Farsça) "Hunaşam" yani "kan içici, kan içen" denilmiş, o melun ailenin adı "Hunaşamzade" deyu kalmıştır. Bunlar Doksanüç Harbi'nde Edirne'ye gelerek, şehrin çıkışında bu isimle anılan konağı yaptırmışlar ve diğer aileleriyle buraya yerleşmişlerdir. Bu konağın lanetli olduğu ve civarda kaybolan insanların buranın yakınlarında kanları çekilmiş olarak bulunduklarına biz dahi şahitlik etmişizdir. Ama artık rüşvetten mi şeytanlardan ifritlerden yardım almalarından mı bilinmez bu lainlerin, bu melunların hakkından gelebilecek kimse çıkmamıştır. Ailenin üyeleri her ne kadar normal insan olduklarını söyleselerde bizce malumdur ki halkın bu itikadına bizde katılmaktayızdır, bu ailenin soyundan gelenler kan içmekle, periler soyundan geldikleri için lanetlenmişlerdi. Hangi sebeple olursa olsun bu aileden biri masum dahi olsa ölümden sonra hortlamaktadır."
            Bu esrarlı ve insanı dehşete düşüren satırları bitirdikten sonra bu sayfaları dikkatlice kopartarak yanıma aldım ve sonra Doktor Resuhi Bey'in "Batıl İtikatlar" adlı kitabın notta yazılı duran sayfalarını açıp kırmızı kurşun kalemle çizilmiş satırları okudum: "Batıl addedilen "hortlak" efsaneleri, bugün bile hala Balkanlarda ve bilhassa Karpat dağlarıyla çevrili arazide meskun (yerleşik) bir çok insanlar tarafından derin bir imanla kabul edilmektedir.  Çünkü bu görüşle sabit olmuştur ki bilimin izah edememesine rağmen öldükten sonra yaşayan ve kan emen hortlaklar mevcuttur. Bugün dahi Romanya köylüleri buna inanırlar. Hortlakların bütün gıdasını kurbanlarının kanları teşkil eder. Bazılarının vampir dedikleri bu cins mahlukların köpek dişleri kan gördükleri zaman fevkalade sivrilir ve kurbanlarının şahdamarlarını açarak oradaki kanı emerler. Aynada yansımaları yoktur. Bir hortlağın kanını emdiği insan kadın olsun erkek olsun yeni bir hortlak namzedidir. (adayıdır) Bunlar tıp ölçülerine göre öldükleri halde geceleri mezarlarından çıkarak kanını emecek kurbanlar ararlar. Yarı insan özelliğini taşıyanlar gündüz vakti bulutları kontrol ederek insan gibi gezebilir. Kurbanları adeta hipnotize ve cezb ederek kendi kontrolleri altına alırlar. Hortlakları öldürmek hem çok kolay hem çok zordur. Onlara tabanca, bıçak işlemez. Bir hortlağı kesin olarak yok etmek için kalbine bir tahta kazık saplayıp kafalarını bedenlerinden ayırmak ve ağızlarına sarımsak doldurup tüm cesedi dualar eşliğinde yakmak lazım gelir."
            Okumayı bitirdiğimde beynim arı kovanına dönmüştü. Yeni bir dünyayla ve yeni bir alemle, metafizik dünyanın sınırlarıyla yüzyüzeydim. Beni anlamanızı istiyorum. Bugüne kadar benim için metafizik sadece bira içtiğimiz gecelerde kızları ve muhabbetteki arkadaşlarımızı korkutmak amaçlı anladığımız üç harfli öykülerinden ibaretti. Cinlerle perilerle yüzleşmeyi yeğlerdim. Ama bir vampirle karşılaşmak ve onun kurbanı olmak bana o an için inandırıcı gelmese de  oldukça korkutucuydu.
            Yazılı sayfaları yırtıp yanıma alarak kütüphaneden çıktım. Hem beni hem de şehri daha farklı tehlikeler beklemekteydi. Hunaşamzade'lerden birisi geri dönmüştü ve şimdiden bir sürü kurbanı olmuştu. Arkadaşımın intikamını almak ve belki de muhtemel kurbanları kurtarmak benim elimdeydi. Yine de ilk elde buna inanmıyordum. Kendi inançlarım ve internet çağının şafağında yaşamışlığım, bana okuduklarımı eski ve sıkıcı halk efsaneleri gibi geliyordu. Durumdan tam emin olamadığım için ve hala bu korkunç gerçeğe inanmak istemediğim için kütüphaneyi tekrar araştırdım. Vampirlerin varlığına dair aradığım delillere ihtiyacım vardı, kendimi ikna etmeliydim. Bir kaç tane son dönemde çıkan Twilight türevi vampir romanından başka bir şey bulamadım. Yalnız cin-peri hikayelerinden bahseden bir folklor eseri buldum. Peri soyundan gelme insanlardan bahsediyordu, yazılanlara bakılırsa bu benim karşısında olduğum vampir bu türdendi. “Bu cinler ve perilerin kılık değiştirmişine dedikleri vampirler, türlerine göre değişmektedir. Bazısı vardır Agval türünden gelir onlara “gul” denir, “gulyabani” misali mezarından çıkar yahut “albastı” olup lohusalara musallat olur. Bazısı ise Saali türü cinlerden olup, Sılat veya peri dedikleri, sihir yapabilen ve diğer cinlerin bile korktuğu büyücü dişi cinler olanların soyundan gelenler ise bir vampirden farklıdır. Değme Cadıcılar ve Hortlakçılar bile onlarla başa çıkamaz. Osmanlı tarihinde adı geçen Eflak Voyvodası Kazıklı Vlad için de halk arasında, dedesi Mircea’nın bu perilerden biriyle evlendiği için soyuna peri kanının karışıp, torunu voyvodanın ölümden sonra mezardan çıktığına inanılır.”
            Bu tozlu satırlar ve onların masalları gerçekmiş gibi anlatan havası beni biraz etkilemiş ve neredeyse üzerime kabus gibi çökmüştü. Kütüphaneden çıkıp evime döndüm ve bu etkiden sıyrılabilmek adına internet sitelerinde gezinmeye başladım. Mmporg oyunlarından kaptığım hatırı sayılır İngilizcemle bu kaynakları taramaya başladım. Dünyanın hemen her yerinde farklı isimlerde bu varlıkların adlarının geçtiğini görmem içimdeki korkuyu daha da körükledi. Üstelik bu araştırmalarımın ardından gece boyu cinler, periler ve metafizik bilgiler ve düşünceler kafamı daha da allak bullak etmişti.  O zamana kadar böyle garip olaylarla karşılaşmamışken şimdi birden bire vampirin tekiyle, üstelik onlardan en güçlülerinden biriyle karşılaşmak bana bir hayli saçma geliyordu. Ama girdiğim bir sitede okuduğum paralel evrenler ve gerçeklikle arası yırtılma teorileri kafamdaki tüm soruları yanıtlamış gibiydi. Cinler ve periler bize paralel bir boyutta yaşıyor olmalıydılar ki bir tanesi bizim gerçekliğimize geçmiş olmalıydı. Tam bilemiyordum.
            Yine de kendimce ispatlayamayacağıma göre, en azından tam ikna olmam için Elif’in aynalarda yansıması olup olmadığına bakacaktım. Kafamda bu planla ilgili tasarılar olduğu halde yattım. Yatmadan önce okuduğum yazılardan birine uyarak karabasanlara karşı saçma gelse de deneme amaçlı olarak bir iki parça sarımsak astım odamın penceresinin önüne. O gece karabasansız, deliksiz bir uyku çektim. Üstelik uzun süredir olmadığım kadar dinç bir şekilde uyandım. Okula kafamda planlarla giderken yolda Celal’in samimi olduğu, yine benim sınıfımdan Ali, Özkan ve Çağrı’ya rastladım. Bu tesadüfi bir rastlama değildi. Celal’in ölümüyle ilgili konuştuklarında, onlara kütüphaneye gidip gitmediklerini sordum. Yüz ifadeleri değişti.
            Ayak üzeri kütüphaneye gittiklerini ve benimle aynı sonuçlara ulaştıklarını söylediler. Celal ölmeden önce onları da uyarmış, ölümünden sonra onlarda kütüphaneye gitmişlerdi. En son ve görünüşe bakılırsa en dayanaklı kurbanı ben olduğum için benimle konuşmaya geldiklerini söylediler. Onlara durumdan haberdar olduğumu ve aynada yansıyıp yansımadığını görmek için ufak bir deneme yapacağımı söyledim. O anda Özkan çantasını açıp içinde duran kasaturayı gösterdi. Ali de tahta kazık ve çekiç. Bir miktar sarımsakta onda duruyordu. Çağrı ise ufak çapta bir satır taşıyordu. Bana vampir olup olmadığını tam öğrendikten sonra haber vermemi istediler. Şaka yollu olarak onlara silahlanacak kadar ciddilerse neden benim vampir testimi beklediklerini sordum. Vampirin varlığına inandıklarını ama tek şüphelinin Elif olmadığını, okuldaki çakma gotiklerden bile şüphelendiklerini söylediler. Bu görüşlerine katılmamazlık edemezdim ama ben başıma gelenlerden emindim.
Planlarını sorduğumda ise onlara haber verdikten sonra bir punduna getirip kıza dualarla saldıracaklarını söylediler. O kadar insanın içinde bunun tehlikeli olabileceğini söyledim. Kendilerini veya başkalarını yaralayabilirlerdi. Daha da kötüsü, Elfi’e yaranmak için müstakbel sevgili adayları şövalyece duygularla onları durdurabilirdi. Bunu onlarında düşündüğünü bu yüzden tuvalette kıstıracaklarını söylediler. Onlara araştırmalarımdan öğrendiğim kadarıyla Elif’in normal bir vampir olmadığı yarı peri olduğunu ve çok güçlü sayıldıklarını söyledim. Ayrıca bıçaklarının işe yaramayacağını söyledim. Onlarda bana bıçaklarını dualı okunmuş suyla yıkanıp tekrar okunduğunu söylediler. Yanlarında dua kitabı taşıyıp taşımadıklarını sordum. Bana tuvalette vampir avlamaya gireceklerini, “vampiri öldürmüşken duayla felan girdik diye birde çarpılmayalım” dediler. İşi şakaya getirmemelerini, Elif’in eski dedelerini bile kimsenin durduramadığını, en güçlü türden geldiğini, üstelik tuvaletin cinlerin yuvası sayıldığından Elif’in orda olduğundan daha da tehlikeli olabileceğini söyledim. Daha iyi bir plan yapabilirdik. Ama bu olmadı. Filmlerdeki gibi şafak vakti savunmasızken, tabutunu ortaya çıkarıp öldürebileceğimiz bir vampirde değildi, gece yaşaması bir yana sabah sekiz sularında bizimle okula geliyordu.
Okul da Elif’le buluştuğumda ona hiç bir şey hissettirmemeye çalıştım. Filmlerde insanların düşüncelerini okuyabildikleri söylenirdi ama yapabildiklerinin sadece insanların o anki duygularının ne olduğunu hissedebildikleri yönündeydi. Belki de herşeyin farkındaydı kim bilir? Bana çok garip göründüğümü sordu. “Garip” kelimesini ilk defa onun ağzından duyuyordum. Ona hala aşık olduğum için, ölmeden önce güzelliğini doya doya seyretmek istiyordum. İşte ne olduysa o an oldu. Öğretmenler odasının önünden geçiyorduk. İçerideki boy aynasının tam önünden geçtik. Farkettirmeden baktığımda bu dehşet karşısında bayılabilirdim. Celal haklı çıkmıştı ki sevgilim bir vampirdi. Aynadaki o yansımasız halini anlatamam. O duyguyu nasıl tarif edebilirim ki? Yanımdaydı, o soğuk ama güzel elleriyle ellerimi tutuyordu ama aynaya baktığımda orda hiç bir şey yoktu. Delilik gibi bir şeydi bu. O anda Elif’e bakış açım değişmişti. Hala aşıktım ama yanımda yürüyen şeyin metafizik gerçeklikten kopup gelmiş bir peri soylu vampir olması bana hem korkutucu hem ilginç geliyordu. Canlı bir efsaneyle yanyana yürümek gibi bir şeydi bu.
            Sınıfa girdiğimde yine farkettirmemeye çalışarak Çağrı’ya bakıp “Aynada yansıması yok” anlamında, onaylar mana da başımı salladım. Çağrı eliyle boğazını kesermiş gibi yaptı. Bir kez daha başımla onayladım. Tek sorun Elif’i bir şekilde tuvalete göndermekti. İçimde eski şüphe ve yarı düşünceli hal gitmiş, yanımdaki bu korku filminden fırlama canavarı yeniden masallara gömmek isteyen ihtiyar vampir avcısılarının kafasını yaşamaya başlamıştım. Arada bir dikkat çekmemek için tuvalete gidip geldiğini biliyordum.
Teneffüs zili çaldığında şaşırtıcı bir şekilde: “Lavaboya gitmem lazım” diyerek sınıftan çıktığında Çağrı’ya dönüp: “Şimdi gidiyor” dedim. Üçü sırt çantalarıyla sınıftan çıktılar. Bende peşlerinden gittim. Elif’in ikinci katta tuvalete girişinin ardından üçlünün çantalarından bıçak, satır ve kazıklarını çekip birbirlerine son kez bakıp içeri girdiklerini gördüm. Canavarın sonu gelmişti. Onların yanına gitmek yerine hiç alakam yokmuş gibi okulun bahçesine çıktım. Bir süre ona buna takılırken okulun kapısından Elif’in hiç bir şey olmamış gibi yanıma geldiğini gördüm. Aynı o soğuk ama etkileyici görüntüsüyle yeniden okulun bahçesinde arzı endam ediyordu. Acaba Çağrı’lar elde silahlarla yanlış tuvalete mi girmişlerdi? Girdilerse neden ben daha merdivenlerden inerken onların çıkışını görmemiştim? Sorularımın yanıtını bir çığlık  sesinde bulmuştum.
Elif’e bahçede kalmasını söyledikten sonra diğer bir kaç kişiyle beraber çığlık sesinin olduğu yere doğru koşmaya başladık. Merdivenlerden yukarı çıktığımda, Çağrı’ların girdiği tuvaletin önünde yere çökmüş, kriz geçirdiği için çığlık atan bir kızla karşılaştım. Arkadaşları kızı sakinleştirmeye çalışırken tuvaletin kapısından içeri bakanların korkuyla geri çekildiğini görüyordum. İnsanları geçerek tuvalete girdiğimde gördüğüm manzaranın iğrenç derecede korkunçluğu karşısında dehşete düşmüştüm. O görüntünün tarif edilemez korkunçluğunu anlatmaya gücüm yetmiyor ama gördüğüm şeyler aşağı yukarı şu şekildeydi. Tuvaletin zemini kan içinde, içeride yoğun bir kan kokusu var ve tuvalet kokusuyla beraber iğrenç bir koku hakimdi. Tepedeki floresanlara sıçramış kanlar ortamı koyu bir aydınlığa boğuyor ve arada bir iki damla kan düşüyordu. Yerde ise üç ceset duruyordu. Dünya üzerinde bu derece korkunç şeyler görmemiştim, yaşasam bile görebileceğimi sanmıyorum. Şimdi bile bu vampirin yuvasında aklıma geldi o tuhaf görüntüleride korkudan hala aklımı kaçırabilirim. Cesetler bembeyaz bir renk almış, silahları yerde, ağızları ve yüzleri yamulmuş, korkutucu bir şekil almış, ayaklar ve elleri çarpılmış, sanki yaramaz bir çocuğun kızgınlıkla kollarını söktüğü oyuncak bebeklere benzemişlerdi. Ayakları ve elleri tam ters bakıcak bir şekilde ters çevrilmişti. En korkutucu detay ise gözlerinin bembeyaz, sadece gözlerinin akı görünen deliler gibi görünmesiydi ki o bakışları gören birinin kolay kolay unutması mümkün değildi. İçeriye yoğun bir korku ve dehşet duygusu hakimdi.
Cesetleri ambulansla şehir morguna taşırlarken okul erken tatil edildi. Polisler soruşturmaya geldiklerinde, yanımda gelen Elif’i göstermeyi düşündüm biran için ama derdimi kime anlatabilirdim ki? Sonuçta cinler ve periler “kimse görmediği” için değil, “kimse görüpte anlatamadığı” için bu denli silikleşmiş varlıklardı. Dediğim gibi çıkmış, kendi mekanı olan tuvalette bir peri onları mahvetmişti. Gerçekten çok güçlüydü. Ama bir zayıf yönünü farketmiştim. Bir vampiri ancak onu seven birisi öldürebilirdi. Arkadaşlarımın intikamı ve geri kalan masumların kurtarılması artık sadece bana bağlıydı. Bu akşam halledecektim. Vakit akşam olmasına rağmen o uğursuz konağa gidecek ve o lanetli vampiri geldiği yere gönderecektim.
Evime döner dönmez aileme fark ettiremeden gerekenleri toplamaya başladım. Ufak sırt çantama bir adet keser, bir adet çekiç ve sonradan sivriltmek üzere bir iki tahta paçrası ve bıçak aldım. Babaannem'in dua kitabını ve bir adet Ku’ran-ı Kerim’i de almayı ihmal etmedim. "Sevgilimin" evine gideceğimi söyleyerek evden çıktım. Bana bir şey olursa belki orada bulurlardı. Yolda manava uğrayıp biraz da sarımsak aldıktan sonra karanlık Hunaşamzade Konağı'na doğru yollandım.
            Çıkmaya başlayalı bir ay olduğu halde onun evine ilk kez geliyordum. O lanetli konak ilk kez gözüme bu kadar büyük ve kasvetli görünüyor, uğursuz ve ürpertici detaylar gözüme batıyordu. Geniş, karanlık, kara kuru ağaçların gariban mezarlarından fışkıran kemik parçalarını andıran ağaçlar ve duvarsız bahçe. Zemin otlarla kaplı, kurumuş ağaçların birinde gözleri parlayan bir baykuş bana bakıyor. Ortada üç katlı, geniş, duvarlarının sarmaşıklarla kaplandığı, ışıksız penceleri olan kule benzeri bir konak. Konağın önüne gittiğimde demir kapıların önüne geldiğim zaman o ağır demir kapıların kulak tırmalayıcı, duyanı korkudan titretecek bir sesle açıldığını gördüm. İçim korkunun ateşiyle yanıyordu. Korkuyordum. Eşit ağırlıkta barajı bile geçemeyen bir genç olarak üzerime dünyanın sorumluluğunun yüklendiğini hissediyordum. "O" geldiğimi anlamıştı.
            İçeriye girdiğimde giriş salonunun mumlarla aydınlandığını gördüm. Neredeyse yüz yıllık eşyalar ve tablolar duruyordu içeride. Salonun diğer ucundaki sekiz kapı ve iki merdivenin ardında insanı ürperten derin bir karanlık bekliyordu. Işığın daha yoğun geldiği, yine bu ölçülerde olduğu bir salona girdim içimden sanki birisi bana seslenmişti. Salona girdiğimde boş olduğunu gördüm. Sadece birkaç koltuk ve duvarlarda asılı bazı silahlarla portreler vardı. Pencereleri yeşil renkli, yılların etkisiyle tozlanmış perdelerle sıkı sıkıya kapanmıştı. Duvara dayalı şöminenin üzerinde büyükçe bir yağlı boya tablo duruyordu. Ayakta durmuş, vakur, asil duruşlu, üzerinde Osmanlı dönemine ait eski tip gösterişli, sırmalı kaftan girmiş, beli kılıçlı, eli kamçılı, kır renkli burma pala bıyıklı, koca sarıklı bir paşa dedenin resmi duruyordu. Paşa'nın yüz hatları, duruşu ve bakışları Elif'i andırıyordu ama yine de korkutucu bir görüntüsü vardı. Gözleri sanki daha iriydi ve insanın ruhunun derinliklerine bakıyor gibiydi. Bu Hunaşamzadelerin aile büyüğü Perioğlu Kasım Bey'in resmi olmalıydı.
            -"Beni öldürmeye mi geldin?"
            Korkudan aklım çıkacak bir halde sıçrayarak arkama döndüm.      
            Elif tam karşımda duruyordu. Onun hala etkisi altındaydım. O güzel, kadife sesinin etkisiyle birden bire sanki taş kesilmiştim. Kurbanlarını yönetebildikleri doğruydu. Bir el hareketiyle çantamı yere bırakıp arkamdaki koltuğa adeta içi boş bir oyuncak bebek gibi düştüm. Elif hala gözümde büyüleyici görünüyordu ve ben ona hala aşıktım. O bir vampir olsa da onu ölümüne seviyordum. Üzerinde kendi gerçek dönemini yansıtan, eski saray kadınlarının giydiği türden koyu yeşil bir elbise vardı. Saç şekliyle, takılarıyla sanki karşımda bir Osmanlı prensesi duruyordu. Ona gücüm yettiğimce 1901'de hastalıktan ölen Elif Hanım olup olmadığını sordum. Başıyla onayladıktan sonra aramızda bir konuşma geçti. 
            -"Normalde seni cezalandırmam gerekiyor. Ama basit bir insan olarak senin yerinde bende olsam aynı şekilde davranırdım."
            -"Beni öldürecek misin?"
            -"Eğer ayağıma gelmeseydin öldürebilirdim. Sen diğer kurbanlarımdam faklısın. Onlar benim cazibe sihrime kapıldılar. Sen ise bunu görmezden geldin, kendi varlığını bana sundun. Diğerleri gibi bakmadın bana. Onlar benim ne olduğumu anlamadıkları halde sırf garip bulduklarından terk ettiler. Ama sen beni hiç bırakmadım. O yüzden seni ödüllendireceğim."
            -"Senin gibi mi olacağım?"
            -"Bu bir ölümlünün alabileceği en büyük hediyedir. Hortladıktan sonra eski özelliklerin kalmıyor gerçi anıların ve duyguların devam etse bile. Varlığını benimle paylaştığın için benim dışımda kimseyi sevemeyeceksin. Sana vereceğim hediye ölümsüzlükten de öte. Sana dünyada alabileceğin en büyük hediyeyi veriyorum. Sonsuz aşkı."
            Elif yerinden usulca kalktığında şeytani bir sırıtmayla yüzüme bakıyordu. Sivrilmekte olan köpek dişlerinin mum ışığına parladıklarını gördüm. Ellerimden tutup adeta bir çocuk gibi beni kaldırdı. Ona karşı koyabilecek gücüm yoktu. Kuvvetli bir büyünün etkisi altındaydım sanki. Beni usulca kollarıyla sardı ve dişlerini boynuma yaklaştırdı. İçimde ki hissi asla tarif edemem. Hem rüya hem de gerçeklik arasında durduğumu hissediyordum. İçimden hem seviniyordum hem de büyük bir korku duyuyordum. Korkuyla gözlerimi kapadım. Dişlerini boynumda hissediyorken beni yavaşça ısırdığını hissettim. Kan vücudumdan aktıkça ben başka bir rüyalar alemine doğru yuvarlandım. Karabasan çöktüğü zaman hem uyumak isterseniz tatlı bir uyku hissiyle hem de karabasan uyutmaz ya işte öyle bir histi yaşadıklarım.
            Bu ayin kaç saat sürdü bilemiyorum. Bir müddet sonra Elif'in usulca beni yere bıraktığını gördüm. Soluk mum ışığında kanlı dişleri ve kana bulanmış giysileriyle hala çok güzel görünsede sanki heybetli bir masal perisini andırıyordu. Görüntüsü biraz farklıydı o kadar. Gözleri tuhaf, beyazsız mavi bir renk almış, boyu biraz uzamış ve ayakları sanki ters dönmüş gibiydi. Korkutucuydu ama hala çekici ve güzel görünüyordu. O kadife, iç gıdıklayıcı efsunlu sesiyle:
            -"Uyanınca yanıma gelirsin."derken gülümsüyordu.
O kanlı dişlerinin, kanlı dudaklarının arasından parıldadığı haliye, bana korkutucu gelmediğini fark ettim. O kanlı görüntüsüne rağmen, hala benim "peri kızım"dı. Benim düşlerimin ve hayallerimin yegane sahibesiydi. Ölümden kalkmış, gecelere ait kan emen bir hortlak olarak yaşantımı sürdürsem bile, onun yanında olacak, onun varlığından huzur bulacaktım. Benim ona ait olduğum kadar, onunda bana ait olduğunu hissediyordum. Kanlı dudaklarıyla gülümsemekte olan Elif gölgelere çekildikten sonra bir süre yatar halde kaldım. Şöminenin üzerinde gördüğüm yarısı Osmanlıca yazılarla dolu bir deftere güç bela ulaşıp bunları yazabildim kalan kanlarımla olduğu şekilde. Bu notlar, kopardığım kitap notları kime ulaşır, kimlerin eline geçer bilemiyorum. Ama bunu okuduğuna göre gerekli uyarıyı almış olmalısın.
            Ölümün geldiğini hissediyorum. Artık bambaşka bir dünyaya adım atıyorum. Işıklar aleminden gölgeler alemine doğru uçuyorum. Yazacağımı yazdım zaten. Ölmeden önce yapmak istediğim son şey henüz insanken son kez aşkımın hayalini kurmak...

SON
Mehmet Berk Yaltırık
10 Mayıs 2010 – Edirne

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder