1 Mart 2012 Perşembe

Penceredeki Kız

(İlk Yayınlanışı: Penceredeki Kız, Gölge E-Dergi, 31.Sayı, Nisan 2010, s.40-46. Yeniden blog için düzenlenmiştir.)
 

Gölge e-Dergi'deki hikaye için çizilmiş E. Gökhan "wishmaster6" Altun'un illüstrasyonları
 
           Aklımın pamuk ipliğiyle bağlı olduğu zamanlardı. İçinde bulunduğunuz gerçeklikten kopmadan önceydi. Karanlık bir dünyanın sırlarına şahit olmadan önce yaşamaya çalıştığım zor zamanlardı. Şimdiyse kendime lanetli demek bile iyimser kalır. Artık eskisi gibi “bunlar saçmalık” diyerek inanmama gibi bir alternatifim yok. İçimdeki sıkıntıyı ve her gece yaşadığım korkuyu benden başka kimse anlayamaz.
            Başlangıcı çok iyi hatırlıyorum. Aklımdan ben bile şüpheliyim ama hafızam eskisi gibi maalesef hala sağlam.  Güzel bir gündü.
            İçten içe hayatımın önemli bir dönüm noktasında bulunduğumu hissediyordum. Hayallerimi gerçekleştirmek üzere değildim belki, ama dört yıllık yorucu bir üniversite maratonundan sonra, istediğim bir bölümde ve istediğim üniversitede yüksek lisans başvurumun kabul edilmesi, uzun süren bir savaşın sonunda, barış imzalanmasıyla evine dönmekte olan bir askerin yaşadıklarıyla aynıydı sanki.
            Artık bana sürekli evlenme konusunda baskı yapan ailemden, okul yaşantım boyunca sürekli eğlence dürtülerine uyarak beni de kendilerine benzetmeye çalışan başarı düşmanı arkadaşlarımdan, gereksiz kadın erkek ilişki çatışmalarından uzakta, sakin bir sınır şehrine kendi hayatımı inşa etmek üzere gelmiştim. Daha liseden itibaren, normal ve tekdüze bir hayat yaşamamı öğütleyerek bana sürekli yüzeysel ve sıkıcı bir yaşam vaat eden yaşıtlarımdan ve onların sürekli davulun uzaktan gelen hoş sesi addettiğim seviyesiz kadın erkek ilişkilerinden kurtulmak için inşa ettiğim kale'm artık tamamlanmıştı ve ben yeni şehrimde, yeni evime taşınırken son taşı da koymuştum. İçeriye de başarılarıma düşman olacak, içten içe pasif, herkesi kendine benzetmeye çalışan vasatları almamaya karar vermiştim.
Onların bana şimdi vaat ettikleri şeyleri, nasıl olsa meşakkatli ve zor da olsa uzun yıllar sonra, çalışmalarımın bir neticesi olarak sosyal statümü yükseltip belli bir birikime ve servete sahip olduktan sonra doya doya yaşayabilecektim. Bizim gibi başarılı insanlara “inek” diyerek aşağıladığını zanneden ve hayatı yaşamamakla suçlayanlar, bir zaman sonra tembelliklerinin ve kıskançlıklarının bir sonucu olarak istemedikleri işlerde ve istemedikleri evliliklerle yaşamaya mahkûmlardı. Onlar hayatlarına küfrederken ben ektiğim ürünlerin semeresini almış olarak hayatı doya doya yaşayacaktım.
Üstelik onlar gibi geçici ve sonunda kötücül bir şekilde evliliğe çıkan sahte mutlulukları değil, tıpkı benim gençken yapamayıp onların yaptığı gibi gönlümün arzuladığı seçerek, onları kendime param ve sosyal statümle âşık edecektim. Bana bir zamanlar yüz vermeyen, beni aşağılayan o boş kafalı peri kızları, kollarımda içten içe benden nefret ettikleri halde sırf param için bana katlanırken onların iğrenme duygusunu bastırarak sevgili rolü oynamalarını büyük bir zevkle seyredecektim.
Bu yeni dönemim taşındığım bu eski apartman dairesiyle başlıyordu. Sokağa ilk girdiğimde diğer evler gibi kendi apartmanımında eski tipli, neredeyse yüz yıllık gayri Müslim mimari özellikleri taşıyan bir apartmandı. Semt olarak biraz kötü de olsa kira açısından bana oldukça kolaylık sağlayabilecek bir yerdi. Tüm eşyalarım daireme taşındıktan sonra hamallara ücretlerini ödeyip daireme çıkmış ve eşyalarımı kendi zevkime göre yerleştirmeye başlamıştım. Çalışma odamı apartmanın ön tarafındaki eski sokağa bakan odada  düşünmüş, kitaplıklarımı ve masamı oraya yerleştirmiştim.
Evin diğer odalarını kısa sürede yerleştirdikten sonra çalışma odama geçip bilgisayarımı kurmuştum. Akşamüzeri olmasına rağmen ailemden kalma alışkanlıklarla perdeleri kapatmama rağmen sokağı görebilmek için ve içeri hava girmesi için camlarımı açmıştım. Oda lambası yanmıyordu. Bilgisayarımdan çevirme çalışmamın olduğu sayfayı açıp, çevirmem gereken metni de önüme koyup çalışmama başlamıştım. Bir çok insana o kadar yorgunluğun ardından çalışmak yorucu gelse de benim için çalışmak dünyanın sorunlarından bir tür kaçış olarak geliyordu ve gerçekten dinlendirici oluyordu. Üstelik taşınma ve başvuru gibi işler hazırlamakta olduğum çalışmayı geciktirebilirdi. Savsaklama insanda kronik bir hastalık haline dönüşebilirdi. Ağrıyan kaslarıma ve yorulan gözlerime rağmen bilgisayarımın başına oturarak çeviri yapacağım metne odaklanmaya devam ettim. Osmanlıca yazılmış, eski olmasına karşın iyi korunmuş bir kitaptı. Tarihin karanlık dönemlerinde çeşitli felaketlerle yok olmuş efsanevi şehirlerle ilgili bir bölümden, gökten yağan yıldırımlarla yok olduğu anlatılan Abran'ın kurduğu Samerya'dan bahsediyordu. Bu denli iyi hatırlıyorum çünkü o an hiç unutamadığım bir şey yaşamıştım.
O sırada karşı apartmandaki bir camdan beni seyretmekte olan bir kız görünce ister istemez o tarafa bakmıştım. Gördüğüm şeyin hayal mi gerçek mi olduğundan emin değildim. Başta kız olup olmadığından da emin değildim. Çünkü aşırı derece yorgundum ve sahipleri çoktan ölüp gitmiş yüz yıllık binalarla dolu bir mahalledeydim. Her yatılı okul çocukluk anıları yaşamış, yurt muhabbetlerine arada bir karışmış biri olarak bilinçaltım cin-peri menkıbelerine aşinaydı. İster istemez hayal gördüğümü zannetim, zira yorgunluk ve hayal gücü birleşince insana böyle tuhaf akıl oyunları ve göz aldanmaları oynardı. Üstelik elimdeki el yazmasının kötü şöhretine de bu hayal oyunlarına neden olabilirdi çünkü bunu benden önce çevirmeye kalkışan asistanlar korkunç kabuslardan ve çeşitli psikolojik sıkıntılardan muzdarip olmuşlardı.
Tül perdenin ardından görebildiğim kadarıyla ve karanlığın izin verdiği ölçüde tekrar oturduğum yerden dışarıya, biraz da korkarak baktım. Bu tür saçmalıklara inanmama rağmen bir süre o karşı pencereyi seyrettim. Hiçbir şey görememenin rahatlığında tekrar çeviriye döndüm. Üzerinden kaç dakika geçti bilemiyorum.
Elimdeki metinde çöllerde saklanan şeytanlarla gökten gelen şeytanların savaşlarıyla ilgili bir efsaneyle ilgili pasajı çevirirken, karşı pencerede yeniden o kızın yanılsamasını gördüm. Bu kez korkuyu filan bırakıp tülün ardından bakmaya yeltenebildim. Karşı pencerenin ışıkları sönüktü ama birisi durmuş bana bakıyordu. Tam şeklini şemalini kestiremiyordum. Yerimden hızla kalkarak dışarıya baktım. Ay ışığı neredeyse güneşle yarışırmış gibi, tüm sokağı aydınlatıyordu. O aydınlıkta karşı cama baktığımda gördüğüm şeyin büyüleyici  güzelliği karşısında dilim tutulmuştu. Ömrüm boyunca dünyayı gezsem bir benzerini bulamayacağım güzellikte bir kızın karşı pencereden bana baktığını gördüm. Etraf o kadar aydınlıktı ki, karşı pencerenin yeşil kadife perdesinin önünde, kapalı camın önündeki o kızı tüm detaylarıyla görebiliyordum. Zaten sokak çok dardı, belki biraz uzansam oraya yetişebilirdim bile. Omuzlarına dökülmüş, daha önce görmediğim bir şekilde ve neredeyse beline kadar gelen, koyu şarap kızılı renginde saçları ay ışığı altında parlıyordu. Birer yıldız ışıltısını andıran  yeşil mi mavi mi olduğunu kestiremediğim ama bir kediyi andıran gözleri, neredeyse bir periyi andıran yüzü ve tam tarif edemediğim, ama bir şekilde ona zerafet kazandıran duruşu tüm algılarımı ve bilincimi esir almıştı. Özellikle bugüne değin hiçbir kadının üzerimde görmediğim sevgi dolu bakışları bana rüyadaymışım hissi vermişti. O zamana kadar hiç yaşamadığım bir şeyi yaşıyordum. Hareket etmeden bana bakarken bir insanı kahırdan öldürebilecek o gülümsemesini takınarak eliyle gelmemi işaret ediyordu. Beni kendisine çağırıyordu. Şimdi ki aklım olsa bile bu çağrıyı yine görsem yine koşardım. Belki kelimelerim kifayetsiz kalıyor ama o anın aldatıcı güzelliğini, ölüm getiren bir altın vuruşun insanı mest eden, ahmaklaştıran sarhoşluğunu günlerce anlatabilirim.
Bu ölümcül çağrıya daha fazla dayanamadan kendimi evden dışarı attım. Makus talihimin değiştiğini sanıyordum. Merdivenleri bir solukta inerek gecenin ayazıyla buz kesmiş sokağa fırladım. O eski apartmanın dış kapısına dayanıp ittirerek içeriye girmeye çalıştım ama kapıyı açamadığımdan geri çekildim. O büyüleyici güzellik aklımı almıştı bir kere. Kapıyı açmak için yan tarafımda duran apartman zillerinin bir kaçına birden basmaya başladım. Bir anda yaptığım şeyin manasızlığı ve çılgınlığı beni kendime getirdi. Bir kız uğruna daha önce yüzlerce kez eleştirdiğim sınıf arkadaşlarımın yaptıklarından bin kat gülünçtü yaptığım.
Geri çekilerek apartmana baktım. Tek bir ışık bile yanmıyordu. Sokağın diğer evlerinde ışıklar yandığı halde bu apartman karanlıktı. Bu halde binayı seyrederken ben bir elin omzuma dokunmasıyla korku içinde arkama döndüm. Oldukça yaşlı, taşra kıyafetleri giymiş bir ihtiyar bana bakıyordu. Apartmana neden girmek istediğimi sorduğunda kendisini ilgilendirmeyen bir mesele olduğunu söyleyerek adamı tersledim. Adam buna rağmen metanetini koruyarak o apartmanın epey bir zamandır boş olduğunu, kimsenin gidip gelmediğini, bu apartmanın miras olarak bırakıldığı birilerinin bir süre kaldıktan sonra gittiğini söyledi bana. Ona büyük bir şaşkınlıkla yanıldığını, orada oturan biri olduğunu söylediğimde bana inanmadı. Bir süre sonra da kendiliğinden çekti gitti, belki de beni deli zannetmişti tam bilemiyorum.
Adam gittikten sonra tekrar kapıya yüklendim tüm gücümle. Biraz zorlamadan sonra paslı demir kapı açıldı. İçeriye adımımı attığımda gözümün delemeyeceği bir karanlıkla ve havasızlıktan oluşmuş neredeyse nefes almamı engelleyecek iğrenç bir kokuyla yüz yüze geldim. Bir süre sonra gözlerim boğucu karanlığa alıştı. Ama o iğrenç koku hala burnumdaydı. El yordamıyla yan tarafımdaki duvarı yoklayarak apartmanın otomatiğini aradım. Bir süre boşu boşuna aramamdan sonra cep telefonumu çıkarıp onun ışığını yaktım.       Loş ışıkta apartmanın içi olduğundan daha korkutucu görünüyordu. Tavan olduğu gibi örümcek ağlarından dev bir perdeyle kaplanmıştı. Yerlerde kalın bir toz tabakası ve çer çöp vardı. Yerdeki bir gazete parçasına gözüm takılınca eğilip üstündeki yazıları okumaya çalıştım. Fareler tarafından kemirilmeden kalmış kısmında “Alman Ordusu, Polonya'ya Harb İlan Etti” yazısını okuyabildim. Bana biraz absürt ve komik gelmişti. Sanki yıllardır burada kimse oturmuyordu. Aklıma tekrar o kız üşüştü. Belki apartmanın sahibi oydu ve pek sık dışarı çıkan biri değildi. Belki de bu tip marjinalliklerden hoşlanan, Tim Burton hayranı tipik bir genç kızdı. Daha önce hiçbir Tim Burton hayranı genç kıza cazip gelmediğimden şimdi ki durum bana daha da ilginç gelmeye başlamıştı. Apartmanda yaşayan olmadığı gerçeğinden daha fazla hem de!
Cep telefonunun ışığında apartmanın otomatiğini aramaktan vazgeçerek pencerede gördüğüm o esrarengiz kızın  yanına çıkmak üzere merdivenlere yöneldim. Her katta tek kapı olduğundan işim kolaydı. Hızlı adımlarla tozlu merdivenleri çıktıkça burnuma çarpan kötü koku daha da arttı. Onun dairesinin bulunduğu kata yaklaştıkça o iğrenç koku ve içimdeki sebepsiz korkuda büyüyordu. Tarif edemediğim bir sıkıntı içimi kemiriyordu. Eski merdivenlerde çınlayan her adımımda kulağıma gelen sesler göze görünmeyen varlıkların kikirdemeleri gibi geliyordu kulağıma. Onun kapısına yaklaştığımda tedirginliğim daha da arttı. Sanki o kötü kokunun ve sebepsiz korkunun kaynağı orasıydı. Ahşap kapının önüne gidip biraz merak ve fazlasıyla korku hissiyle kapıyı çaldım. Birkaç defa daha çaldığım halde açan olmadı. Yorgunluğun etkisiyle hayal gördüğüme hükmederek boş olduğuna artık kesin inandığım apartmanı terk etmek üzere arkamı döndüm.
Bir anda içime işleyen ürpertici bir kapı gıcırtısı duyduğumda olduğum yere mıhlandım. Arkama döndüğümde ahşap kapının ağır ağır kendiliğinden açıldığını gördüm. Korkudan tüylerim adeta diken diken olmuştu. Bir canavarın ağzı gibi açılmış kapının ardındaki ürkütücü karanlığa baktım. Işığı oraya tuttuğum halde zifiri karanlığı seçemiyordum. Bana yabancı ve ürkütücü gelen bir havası vardı. Merakım her duyguma baskın geldiğinden içeriye adımımı attım. O iğrenç koku genzimi yakmaya başlamıştı. Daha önce görmediğim ölçüde korkutucu bir karanlık sanki gözümde birikiyordu. Bir süre sonra içerideki koridoru görmeye başladım. Gözlerim zifir karanlığa alışmıştı. İçimdeki tedirginliğe rağmen ilerlemeye başladım. Beni koridorun ucundaki odaya çeken gizli bir güç vardı sanki.
Yürürken duvarda asılı resimlere ve bazı eşyalara baktığımda gözüme her şeyin yabancı geldiğini fark ettim. Bu dünyaya ait değil gibiydi ve gerçekten korkutucuydu. Kasten mi yapılmıştı yoksa dehşetin ve bizim algılayabildiğimiz dünyanın farklı bir boyutuna mı aitti bilemedim. Delirmişte olsam orada gördüğüm şeylerin gerçekliğine kalıbına basarım. Resimlerde insana benzeyen ama insan olmayan varlıkların şekilleri vardı.  Bir kadın ve adam ayakta duruyordu, siyah beyaz bir fotoydu. Ayaklarının ters olduğunu ve gözlerinin boş boş baktığını gördüm. Yanındaki fotoda bir çocuk resmiydi. Hayatta görüp görebileceğim en korkutucu varlık resmedilmiş olmalıydı. Yılan derisiyle kaplı, acayip suratlı ufak bir erkek çocuğuydu. Başka bir resimde ise oldukça güzel bir kız duruyordu. Kızın ağzı ve elleri kanlıydı. Ayaklarının dibinde yatan hareketsiz çocuk bedenleri vardı.
Bunlara bir anlam verememişken eşyalar bana daha da bir garip geliyordu. Masa ve sandalyeler olması gerekenden daha küçüktü. Mobilyalar oldukça eski bir dönemin sanatını yansıtıyordu. Buradaki her şey eski ve bilinmeyen bir zamanın tanıkları olmalıydı. Ters ayaklı insanların ve korkutucu görünümlü bebeklerim olduğu tuhaf ve korkunç resimlerde arada gözüme çarpıyordu. Odanın önüne geldiğimde kalbim korkudan yerinden çıkacak gibiydi. Buna rağmen tüm cesaretimi toplayarak salon kapısını hafifçe ittirdim. Kapı kulak tırmalayıcı bir gıcırtı sesiyle ağır ağır açıldı. Ayışığı yeşil perdeden süzülerek tüm odayı aydınlatıyordu. Camın önündeki koltuğun üzerinde birinin olduğunu gördüm. Birisi olduğundan tam emin değildim. Cep telefonunun ışığını doğrulttuğumda gördüğüm şey karşısında dehşete kapıldım. İğrenç derecede korkunç bir ceset önümdeki koltukta uzanmıştı. Mide bulantımı bastırmaya çalıştım. Cesede baktığımda omuzlarına dökülmüş kızıl saçları ve kararmış silueti bana tuhaf bir şekilde tanıdık gelmişti. Bu bana camdan el sallayan kızı feci şekilde andıran bir cesetti ve ben gördüğüm şeylerin üstüne birde böyle bir durumla karşılaşınca kafayı yiyecek raddeye gelmiştim. Tüm mahallenin yeni gelen komşularına tuhaf eşek şakaları hazırladığı düşüncesi yerleşti birden aklıma. İçinde bulunduğum durumdan daha saçma olamazdı ya da bilemiyorum delirmeye yeni başlamıştım belki de.
Bu düşünceler aklımdan geçmekteyken biraz sonra gördüğüm şey beni korkudan öldürebilirdi. Cesedin ayan beyan kıpırdadığını gördüm. Gözlerini açtığını ve simsiyah gözleriyle bana baktığını. Ayaklarını kıpırdattığında ayaklarının resimdeki insanlar gibi ters olduğunu gördüm. Ayağa kalkmaya çalışırken bir anlık cesaretle odadan fırlayıp son anda kapıya koşturdum. Tam dikkat edemedim ama resimdeki varlıklarının hareket ettiğini ve iğrenç bir sırıtışla beni seyrettiklerini gördüm. Tam kapıya vardığıma ahşap kapının kendiliğinden korkunç bir gürültüyle kapandığını gördüm. Arkama döndüğümde ölümden kalkan şeyin ayaklarını sürüyerek koridordan üzerime yürüdüğünü görüyordum.
Bir şekilde ahşap kapıyı tekrar açıp dışarı fırladığımda son anda arkama baktım. Cep telefonumun ışığında, korkutucu zifir karanlığın içinde o yürüyen dehşet üzerime geliyordu. Korkunç, ters ayakları her adımda kukla gibi sarsılıyordu. Bir insanı rahatlıkla korkudan öldürebilecek yüzünde dehşetengiz bir sırıtma vardı.
Merdivenlerden aşağıya koşmaya başladım Karanlık bir dehlizi andıran merdivenlerden inerken onun ayak sesleri de yukarımdan tedirgin edici bir şekilde kulağımda çınlıyordu. Arkama baka baka koşarken önümü görmeden bir şeye çarpmıştım. Cep telefonumun ışığını yere tuttuğumda yerde ağlamakta olan bir çocuk gördüm. O resimde gördüğüm iğrenç görünümlü, tüylü bebeğe benzeyen bir yaratıktı. Kulaklarımı tırmalayan bir sesle ağlamaya başladı. Telefonumun ışığını bir anlık korkuyla yukarıya tuttuğumda ayaklı dehşetin sallana sallana merdivenden inmekte olduğunu gördüm. Bebeğin üzerinden atlayıp koşmaya başladığımda tam önümdeki kapı açıldı. Gördüğüm şeyden sonra aklım uçup gitmişti. Karşımdaki apartman dairesinin kapısının önünde iki tane kısa boylu, insan görünümlü sakallı varlık bana bakıyordu. Ayakları peşime düşen dehşet gibi tersti. Korkutucu bakışlarıyla beni süzüyorlardı.
Tüm korkuma rağmen arkamdan gelen dehşeti hatırlayarak, merdivenlere koşmaya başladım. Giriş kapısına geldiğimde arasından ayışığı süzen kapının gürültüyle kapandığını ve camlarının paramparça olarak aşağı indiğini gördüm. Kapıya koşup açmaya çalıştım. Ay ışığı tüm giriş katını dolduruyordu. Yürüyen dehşetin bana yaklaştığını fark ederek apartman kapısını zorlamaya çalıştım ama bir türlü açılmadı. Korkuyla geriye döndüğümde yürüyen dehşetin sallanarak merdivenlerden indiğini gördüm. Ay ışığının altında ayan beyan görüyordum onu. Aklımı yitirmeden önce son kez odamda okuduğum kitaptaki çöl şeytanlarıyla ilgili pasaj gözümde canlandı. Sanki bir anda ezberime ve beynime girmişti. “Ruhlarla beslenen çöl şeytanları.”
Korkudan birinin yardıma gelmesi için kapıyı tüm gücümle sarsıp bağırmaya başladım. O anda kontrolümü kaybedip çoktan delilik girdabına kapılmış, çığlıklar atarak olduğum yerde çırpınmaya başlamıştım. Dünyada yalnız olduğum gerçeği ilk kez bu kadar somut bir şekilde karşıma çıkmıştı. Geriye döndüğümde, ay ışığı altında o dehşetin bana yaklaştığını gördüm. Gelmesini istemiyordum. Gitmesi için yalvarıp bağırdım. Çaresiz bir şekilde bu kabustan uyanmak için çırpınıyordum ama bir türlü uyanamıyordum. Yürüyen dehşet bana sarıldığında ölümün soğukluğunu ve korkunun gücünü hissettim ve tüm acizliğimle onun karşısında ruhum diz çöktü. Korkudan bayılmadan önce hatırladım son şey dehşetin iğrenç çürüme kokusu ve dipsiz bir kuyu kadar karanlık gözleriydi.
Sabaha karşı sesler üzerine yapılan ihbara gelen polisler buldu beni. Beni gördüklerinde bir hayli şaşırmışlardı. 20'li yaşlarımda görünmeme rağmen saçlarımın beyazlamasından ve gözümdeki delilikten bahsediyorlardı. Bir anlam veremediler bana. Anlayamadılar derdimi. Anlatamadım derdimi. Şimdi o lanetli yerden kilometrelerce uzakta bir akıl hastanesinin sakinlerinden biriyim. Artık çevremde korkutucu şeylere pek rastlamıyorum. Sadece yanımdan geçip giden bazı şeyler var onlara alıştım. Ama her gece gözümü kapatışımda gözümdeki o korkutucu iki siyah göz, ve gölgelerden sallanarak gelecek olan yürüyen dehşetin hayali uykularımı kaçırtan kabuslar gördürecek denli gerçek.
Delirmeden önceki zamanlarımda okuduğum bir kitabın son pasajı geliyor aklıma şimdi istemsizce. “Drakula, Karpatlar'daki şatosunda değil, dünyanın en korkunç labirenti olan beynimizin kıvrımları arasında yaşıyor.”



SON


Mehmet Berk Yaltırık

8 Mart 2010, Edirne

1 yorum:

  1. Hocam karakterin resimlere baktığı sırada aklıma Cliver Barker'ın Undying' deki P.Galloway'in Covenant ailesinin portre resmine bakarken ki hali geldi. https://www.youtube.com/watch?v=ql3mBU88UWk

    Kentsel dönüşüm zamanında olaydı belediye apartmanı cinlere mındar ederdi.

    Güzel hikaye hocam beğendim. + rep

    YanıtlaSil