6 Haziran 2012 Çarşamba

Uçan Adamın Sırrı-“Üniversiteli Genç Dedektifler Sherlock ve Watson’ın Maceraları”




Uçan Adam... Ne maceraydı ama... Bu olayı çözdüğümüz günü hiçbir zaman unutmam. Güne Sherlock’la kaldığımız bekâr evinin kapısının yumruklanmasıyla başlamıştım. “Derse gitmeyelim bugünlük yatalım hafız!” diyerekten uyumaya çalışırken kapıyı çalan öküze küfrederekten fırlamıştım yataktan. O sırada düşünmedim değil. Acaba karşıdaki kızlardan biri bi' yardım mevzusuyla alakalı kapıya mı dayandı? Holmes görünürde yoktu. Kapı hala yumruklanıyordu. Kızlar nazik varlıklardır böyle kapı çalamazlar diye düşündüm ama bir umut diyerek banyoya daldım. Saçıma şekil vermeye çalışırken ben, kapı hala yumruklanıyordu. Holmes piyasada yoktu. O güzel kızı ben kapacaktım ilk defa Pelin’lerle Zerrin'lerle hemhal olacaktım. Kapıya koşup açtım. Karşımda Pelin yerine ev sahibi Hacı Sermet dikilmekteydi. İçimden küfürü basıp kaderime isyan ettim. Şu kapıyı bir gün şu karşıdaki Pelin ya da onun öbür bayan arkadaşlarından birisi çalmayacak mı? Biz hep sapık Cemil’le ve Hacı Sermet’le mi hem hal olacağız?

Hacı lakabını taşısa da aslen hacı olmayan Sermet amca kirayı istiyordu. İki ay birikmiş borç vardı. “Vericez aya üçünü birden” dedim. Dinlemedi bir türlü. O sırada Holmes’ün sesini duydum içeriden. Sermet amcaya parayı getireceğimi söyleyip salona geçtim. Salona geçince tekrar isyan ettim kadere. Ben kapı önünde Sermet Amca ve onun tükürükleriyle muhattap olurken, Holmes kanepeye kurulmuş, eline kalın bir kitap almış, ağzında piposu karşı tarafta balkonda çamaşır asan Pelin’i kesiyordu. “Ne biliyorsun belki kitap okuyor gerçekten adam, dedektiflik falan yapmış zamanında?” diyebilirsiniz. Bende size Holmes’ün elindekinin ters tutulmuş Mukavemet kitabı olduğunu, pipoyu sırf artistik olarak kullandığını söylerim, siz de benimle bir olur: "Resmen sansarmışsın Holmes!" derdiniz.

        Holmes’a Sermet Amca’nın kapıya dayandığını ve kirayı istediğini söyledim. Ama faydasız lavuk ne derse beğenirsiniz: ”Oh Watson! Şu güneşli Edirne sabahında tatsızlığın ne lüzum var? Hadi dışarı çıkıp ihtiyar kemiklerimizi ısıtalım. Hatta Palmiye’de oturup birer sütlü çay içerek tabiatın bu müthiş güzelliğini kendimizce kutlarız!” dedi. Kaderime osurayım ki benim asıl talihsizliğim bu adamla tanışmamdır. Ne Hacı Sermet’in varoluşunun getirdiği huzursuzluk hissi, ne Cemil’in “bana fakülteden gız ayarlayın la” serzenişleri, ne benim her seferinde Pelin’i görüşüm ama onun beni göremeyişi... Hiç birine yanmam Holmes’un en basit bir olayı sanki kraliçenin tahta çıkış töreni gibi anlatmasına yandığım kadar. Dedektif misin süpermarketlerde satılan aşk romanı yazarı mı anlayamadım ki? Ben kira diyorum adam sütlü çay diyor tabiat diyordu. Anne sözü dinlememin bedeli olabilir. Annem “Bu çocuğu gözüm tutmadı. Konuşması acayip cinli perili mi ne?” dediğinde dinlemeliydim ama olmadı. Her ortak kantin masalarında başlayan ve ayrı eve çıkma macerasıyla son bulan fakülte dostluklarının başına gelenler bizi de bulmuştu. Ben anladım ki konuşması boşuna değil, Pelin’e iş atıyordu aklı sıra! Allah'tan Pelin içeri girdi de Holmes ters tuttuğu mukavemet dersi kitabını bir köşeye fırlatarak can sıkıntısıyla bana döndü:”Dostum hayatımda Bay Sermet kadar paragöz birini görmedim. Bu adam sanki Moliere’in Cimri’sinden çıkma, adeta bir Comedia Del Arte karakteri. İskoçyanın eski feodal asilzadeleri bile paragözlükte bu adamın eline su dökemez!” Sertçe sarstım Holmes’ü: “Holmes tatavayı bırak adam para para diye kapıya dayandı şunun parasını ver sabah sabah kafamızı kertmesin!” dedim. Holmes ellerimden kurtulup tekrar koltuğuna geçip Pelin’lerin evi süzmeye başladı. “Lan ne faydasızsın! Ben para diyorum sen ne diyorsun? Bende 20 tl var önümüzdeki haftaya kadar para yok çıkarsana parayı!” dedim. O sırada Hacı Sermet daldı içeriye. Sağa sola bakınarak, tükürüklerini saça saça bağırdı: “Evin a…. k… zaten! Para mı versenize lan!” Adamın sinirden gözü dönmüştü. Holmes ayağa kalkıp buna dönüp olanca ukalalığı ve ekâbirliğiyle sırıtarak: ”Sevgili Bay Sermet, kiranızı elbette ödeyeceğiz. Asil bir İngiliz olarak size şerefim üzerine söz veriyorum. Ayrıca ayaklarınızı kanepeye uzatıp ılık bir ıhlamur içmenizi tavsiye edeceğim zira sinirleriniz fazlasıyla gergin azizim!”

Holmes’ün züppe serzenişine sinirlenen Hacı Sermet benim her zaman yapmak istediğim şeyi yaparak Holmes’e yumruk savurdu ama yumruk maalesef hedefini bulamadı. Holmes o sırada Hacı Sermet’in yanından adeta piknikte sevimli bir şey görmüş aşırı tezcanlı kız misali sekerekten cama doğru koştu. Hemen Sermet’e döndü ve sanki Hamlet’i amcasını bıçaklarken görmüş gibi artistik bir şekilde: “Sevgili dostum Sermet, inanmıyorum doğrusu sana. Hayır, hayır bu ihtiyar yürekte hala genç bir delikanlının kalp kıpırtıları duyuyordum. Yoksa kulaklarım yalancı mı bana karşı?” diye deli gibi konuşmaya başladı. Her ne kadar ben Holmes’ün banyo sonrası kulağındakileri bornoza saçarken bile yarım saat bu faaliyeti Truva kuşatması destanını anlatır gibi anlattığından dolayı artık ona alışsam da Hacı Sermet deli görmüş gibi bakıyordu Holmes’e. Bana döndü: “Ne ayak lan bu? Ne diyo böyle?” dedi. Ona dönüp: “Vallahi o hep böyledir. Bizim fakültede otogarda Edirne’nin kuru ayazını yiyip delirdiğine dair bir hipotez var.” dedim. Holmes atıldı: “Hadi dostum yürek çarpıntılarını inkâr etme. Şu an karşı dairedeki öğrenci bayanların perdesi açık ve bornozlar var üzerlerinde. Sanırsam ılık bir sabah duşu almışlar. Ama üst kattan daha iyi görünürler heralde.” dedi. Bunu duyan yıllarını boş arsalarda ve düğün evi önlerinde kız keserek geçirmiş Hacı Sermet bal gibi anlayarak fırladı çıktı. Holmes o anda bana dönüp “Hadi şu ihtiyar keçi tekrar gelmeden evden çıkalım biran önce ve şu ılık sabah güneşinin tadını çıkaralım” dedi. Denyo gibi laf söyleyemeden ayakkabıları giyip Holmes’ün ardından dışarı çıktık. 

Hacı Sermet’e yakalanmadan merdivenlerden usulca inmeye çalışırken bir alt katımızdaki dairenin kapısının biz tam önünden geçerken açılmasıyla, hayatımzın Tayfun Güneyer’in korkunç senaryolarını andırmasına lanetler yağdırdım. Kapıyı açan bizim sapık komşumuz Cemil’di: “Sherlock, Watson napıyonuz? Ehe..ehe… Şişt hacı sizin fakülteden bana kız ayarlasınıza la? Akşama bira da içeriz bak yapın kardeşinize bir kıyak!” Müzmin bekâr ve pislik bir şahsiyet olan Cemil sürekli olarak bizle bira içmek için takılan ama kendi abazanlığını ikimiz üzerine empoze ederek kız götürmeye uğraşan acayip bir insandı ve ona kız bulmanın imkânsızlığını bir türlü anlamıyordu. Ne ben ne Sherlock onu hiç ciddiye almıyor ve bunu ona hissettiriyorduk ama yeminli kütük komşumuz Cemil bizi zerre sallamıyordu. Üniversitenin cennet ve içinin de hurilerle dolu olduğu, içerisindeki kızların uyuyan güzel gibi taliplerini beklediğine inanan şehir efsanelerinin sayısız kurbanlarından sadece birisiydi.

Sherlock birden ona dönerek olanca acayipliğiyle: “Ah Cemil bira davetin açıkçası bizleri aşırı derece onore etti. Bu davetini kırmak dünya üzerindeki bütün leydilerin kalbini kırmak gibi olacak ama maalesef hayat bizlere hiç şefkatli davranmıyor. İşlerimizi başımızdan aşkın ve kader bize yorulmayan karıncalar misyonunu yüklemiş durumda. İzin verirseniz davetinizi başka bir zaman ertelemek istiyorum. Ah kalbim böylesine müteessir etmek istemezdi sizleri ama kader yollarımızı bir kere…” Ben: "Sonra abi ehe mehe... Sonra ehe!" falan diyerek aşağıya çektim Holmes’ü. O sırada içeride Cemil’in “Ama benim adım Elvan Dalton, Ben gezerim balkon, balkon, Gelirde koynuna girerim ama kobrayı dolarım boynuna” adlı şarkıyı çığıran cep telefonu ötmeye başladı da kurtulduk.

Holmes’ün ağır aksak adımlarıyla çarşıdan aşağıya, Ayşekadın’a doğru yollanmıştık. Holmes’ün kemiklerini ısıtma bahanesiyle, benimde az biraz insan görüp sosyalleşme ümidiyle cafelere doğru yürüyorduk. Bayram öncesi olduğundan pek insan kalmamıştı ve beni de siniri basmıştı. Evde Hacı Sermet’in saldırılarına rağmen karşı taraftaki kızlarla kesişmek varken ve koca şehirde bir öğrenci bile kalmamışken deli öpmüş gibi iki sap cafelere gelmemizin sinirleri vardı üzerimde. Holmes’ün aklına uyduğuna pişman olmuştum.

Acele adımlarla herhangi bir kafeye girdik. Holmes sütlü kahve istedi ben ise oralet. Gelmelerini beklerken içeriye en büyük yardımcımız ve yegâne haber kaynağımız Sedat girdi. Sedat, Serhat Birlik’te muavinlik yapıyordu, bu yüzden çoğu şeyi duyup öğreniyor ve bizi nice polisiye olaydan haberdar ediyordu.

“Şerlok abi gene olay var bea!” diyerek kendine has tezcanlılığıyla muhabbete girişti. O sırada garson da gelmişti. Sedat çay istedi. Sherlock sütlü kahvesini höpürdetip ben düz çayımı içerken Sedat’tı dinliyorduk: “Şerlok abi bi aga var, Edirne’nin başına musallat olmuş. Geceleri damlarda geziyü, balkonlarda kadınları korkutüyü, bi nene korkusundan bayılmış...” Sherlock kahvesinden bir yudum aldıktan sonra gülerek: Ah sevgili Sedat, bu anlattığın adeta bir vodvil. Hatta televizyonda Alasya-Akpınar ikilisinin müthiş bir şekilde canlandırdığı Kasımpaşa Canavarı komedisini andırıyor.  Fakat biz bu olayla ilgilenemeyiz.” diye karşılık verdi. Ben de Sedat da şaşırmıştık. Sherlock Holmes’ün hiçbir vakadan ölüm tehlikesi olmasına rağmen vazgeçmediğini biliyorduk. “Niye bea dedektif muabbeti işte çözemeycen mi?” dedi. Sherlock olanca yavşaklığıyla sırıtarak: “Sedat kendin söyledin ben dedektifim. Ahlak zabıtası değil. Bunu yapmak polisin işi ve ben eminim ki bunu yapabilecek bir sürü kişi vardır” dedi. Sedat: “Ama dağa çok sizin oralarda dolaşıyümüş” deyince, Sherlock’la ben ikimiz aynı anda birbirimize baktık. İkimizin de aklında uyanan imge Pelin'ler olunca ister istemez işi almıştık.

Sedat’a gece bize gelmesini söyledikten sonra Sherlock’la birlikte cafeden çıkıp tekrar eve doğru yürümeye başladık. Sherlock’la yürürken ne yapacağımızı sordum. O kadar karışık bir mesele olmadığını gece nöbet tutarak hırsızı yakalamanın yeterli olacağını söyledi. Bunca yıllık bir dedektiften, karısını “faredir fare” diye teskin eden koca tepkisi görmek beni biraz şaşırtmıştı. Sherlock’la birlikte nedenini bilmeden sanayi orta kapıya sapıp içeriye girdik. Sherlock’a baktığımda gözle görülür bir değişim gördüm. Sanki bir beyefendi gibi değil de internet cafe baskınına giden Polat Alemdar özentisi gençler gibi yürüyordu. Ondaki bu değişim beni şaşırtmaya başlamıştı.

Bir marangoz atölyesine girdiğimizde olay sanki biraz netleşiyor gibiydi. Öyle bir içten “Selamınaleyküm usta!” deyişi vardı ki sesindeki külhani çınlamadan ben bile ürperdim. Marangoz, İngiliz görünümlü bu yağız Anadolu delikanlısını selamladıktan sonra bizim kırk yıllık Sherlock Holmes: “Usta bana tam adam dövmelik bir meşe sopası istiyoz. Manita mevzusu var da!” diye gürledi. Sherlock’taki değişimin sırrı anlaşılmıştı. Artık bunu gören İngiliz dedektifi falan demezdi. Bildiğin “bar basan bizim mahalle delikanlısı”na dönüşmüştü. Usta gözlerini parlatarak: “İş uzun sürer gençler bir çayımı için...” diyerek bize tezgâh arkasında kaynayan çaydan verdi. İşte bu noktada gözlerime inanamadım. Sherlock çayı sanki Londra’lı değilde yağız bir Erzurum genci gibi kıtlama içiyordu. Ben yanında babasıyla gezen çocuk gibi mahzun kalmıştım.

Namus meselesini duyan marangoz sanki Fatih’in tahtını tamir edermiş gibi şevkle işe girişti. Bir süre sonra meşe sopasını bize uzattığında Sherlock sopayı alıp adeta bir holigan gibi meşe sopasını stat polisinden saklamak istercesine pantolonunun kemer kısmına sıkıştırıp paltosunu kapattı. Dışarı çıktığımızda içten içe bir barzonun doğduğunu hissediyorduk. Eve giderken biraz sakinledi ama sopayı hala belinde tutuyordu.

Apartmana girerken Hacı Sermet’e rastladık. Tam kira diye ağzını açacaktı ki bunu gören Holmes meşe odununu belinden çıkardı. Hacı Sermet gıkını çıkaramadan gerisingeri merdivenlerden yukarı kaçtı. Eve girer girmez Sherlock’un pijamalarını giyip dolaptaki biralardan birini açıp radyoyu açarak Pelin’lerin camına bakan yere oturduğunu gördüm. Radyoda Damar Fm’den Cengiz Kurtoğlu’ndan “Okul Yılları”nı dinliyorduk. Bir yandan bira içerken, üstüne bir de sigara yaktı. Koca Sherlock Holmes Cengiz Baba eşliğinde bira içip karşı camdan Pelin’lerin evi kesiyordu. Yılların dedektifi artık evrimini tamamlamıştı. O artık türlü esrarlı cinayetleri çözmek yerine “çıkışta kapışmaya” gidecek, cinayet mahalini incelemek yerine düğün evlerinin önünde bira içip gelinin bekâr arkadaşlarını kesecekti. Çay saati gelince sütlü çay içen adam artık boş arsada bira içip uzun saçlı öğrencilerin önüne bira şişesi fırlatacaktı. Şimdiden özlemiştim edebiyat parçalayarak, yavşakça konuşmasını.

            “Ne bakıyosun lan artiz?” diyerek bana bağırınca kendime geldim. Gözleri vahşi bir hayvanın parıltısını andırıyordu. O korkuyla odaya doğru koşmaya başladım. Arkamda bir şangırtı hissettim. Boş arsadan bira şişesi fırlatma ayinini ilk bende denemeye başlamıştı. “Dursana lan dümbük!” diye ergen öfkesine tutulmuş gibi bağırıyordu. Arkama bile bakmadan odama girip kapıyı kapattım. Anında kilidi çevirip ardına yatağı dayayıp n'olur n'olmaz diye odamın camını açtım. Acil durum halinde bu potansiyel manyağın eline geçmektense kaldırımlara yapışacaktım.

            Sherlock Holmes, kapıya dayanıp yumruklamaya başladı. Arada da “Aç lan kapıyı!” diye bağırıyordu. Korkudan yatağımın altına sinip baba dayağından kaçan fırlama gibi beklemeye koyuldum. Uyuya kalmışım. Bir süre sonra da Sherlock gitmiş. Ne oldu ne bitti akşam oldu, hava karardı. Kapı sesine uyandım. Yatağın altında uyanınca ilk elde garipseyerek çıktım. Akşam olduğunu ve evin karardığını fark ettim. Sherlock’la karşılaşma riskini göze alarak kapımı usulca açıp koridora çıktım. Karanlık. Salonda da ışık yoktu. Duyduğum derin horultuya bakılırsa sızmış olmalıydı. Kapıyı açtım. Gelen Sedat’tı. “Gel dediniz geldim aga er türlü mevzuya varım!” dedi. Sessiz olmasını söyleyemeden Sherlock yanımıza geldi. Alkolden kan çanağı olmuş gözleri ve sinirli bakışlarıyla Sedat bile şaşırdı. “Abiye ne içirdiniz?” dedi. “Kız meselesi fazla kurcalama Sedat!” dedim.

Sherlock ayağında eşortman, terlik, sırtında gömlek meşe odunuyla it uğursuz avına çıkmış esnaf gibi sokağa fırladı. Sedat’la ardından yetiştik. Bize bakarak: “Çatıda beklersek gelmez, o yüzden tavanarasında pusçaz sonra vericez meşeyi, vericez haydarı!” dedi. Ondan sonra gözleri arkaya kilitlendi. Apartmana doğru bağırdı: “Cemil! İki kasa bira kap gel!” dedi. Bunu Pelin’lerin apartmanının önünde söylediğinden ebedi hayallerinin gerçekleştiğini sanan Cemil tam üç kasa birayla geldi. Mahalleli bize bakıyordu. Efsanevi Sherlock Holmes, bu kez olayı üç kasa bira ve taze yapılmış meşe odunuyla halledecekti. Sedat’a dönüp biraları yukarı çıkarmasını söyledi. Sonra da Cemil’e döndü: “İstiyosan bizle takıl uçan sapığı bulup dövücez! Bu arada gözündeki parıltıyı görmedim sanma. Pelin’lere gitçez sandın di mi? Bak lan atkestanesi! O kız artık dünya ahret bacındır! Göz ucuyla baksan, o camdan göründüğünde balkona çıkarsan mutfak perdesini boynuna dolar aşağı sallandırırım seni tamam mı lan ibiş!” dedi. Cemil süklüm püklüm geri döndü.

Saatler geçip gidiyor, Holmes aldırmadan bira üstüne bira içiyordu. Bir kasa, iki kasa derken tüm biraları tüketmesi bizi feci halde korkutmuştu. Yaratık gibi, hayvan gibi biri olup çıkmıştı Sherlock. Şimdiden kirli sakalları çıkıyordu goril sütü içince goril postuna bürünen Turist Ömer gibi.

Geceyi yırtan bir çığlık sesiyle sanki üç kasayı bitiren kendisi değilmiş gibi ayağa fırlayan Sherlock meşe sopasını çekip çatıya çıktı. Bizde peşinden koştuk. Az ilerde siyah bir karaltı gördük. Balkonun birine dayadığı merdivenden çıkmaya çalışıyordu. Sherlock uçan sapığa doğru yakası açılmamış küfürler savurarak koşturdu. Atmaca gibi tepesine bindi. Ağız burun sopayla girişmeye başladı kafasındaki maskeyi çıkarmadan. Tüm mahalle seslerimizi duyup bize bakmaya balkonlara doluşmuştu. Oldukça komik bir durumdaydık. Atletli, sopalı bir dedektif ve yanında baba dehşeti izleyen iki kişi. Eğer İngiliz polis teşkilatı şu halimizi görse bize verdikleri “gönül kartlarını” geri alırlardı. “Holmes, dur meraktan öldük! Bari yüzünü aç kim olduğunu görelim?” dedik ama Sherlock adamı dövmeye devam ediyordu: “Gerek yok açmaya bizim Cemil bu!” dedi.”Sabah telefonunda çalan şarkıyı duyduğumda, bugün Sedo’nun dediklerini duyunca aklımda böyle pazır gibi birleşti. Buraya geleceğini biliyordum!” dedi ve yüzünü açtı. Hakikaten Cemil’di bu! “Abi boş ver bırak polise götürelim orada versinler cezasını!” dedim. Holmes beni hiç tınmadı. Biraz geriledi. Cemil’e pis, pis bakmaya devam ediyordu. Birden “THİS İS KALEİÇİ ULAAAN!” diye bağırarak Cemil’e attığı tekmeyle onu aşağıya yuvarladı.

Edirne’nin uçan sapığı, Batman’in madara ettiği Jack Nikılsın gibi yerde yatıyordu. Sevdiği kızı tehdit eden tehlike ortadan kalkınca o eski İngiliz geri dönmüştü sanki. Aşağıya indiğimizde bizi hala camdan seyredenlerden olan Pelin’e bakarak: “O adi yaratık hak ettiği cezayı bulmuştur matmazel bu geceyi dilediğiniz gibi huzurla geçirebilirsiniz!" dedikten sonra apartmana girdi. Şovunu yapmanın rahatlığıyla yatağına geçip sızmaya başladı. Ben de evde kötü günler için zulaladığım bir şişe şarabı açtım. Damar Fm zaten ayarlıydı, radyo açık kalmıştı. Açık unutulmuş perdelerin ardından Pelin’lerin evi seyretmeye başlattım. Radyodan Nejat Alp’in “Arkadaşım” şarkısı çalıyordu. 
                                                                     
SON

8 Aralık 2008 - Edirne 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder