20 Eylül 2012 Perşembe

Perili Hamam




          Babamın amcasının vefatının ardından tüm aile bizim evde toplanmıştı. Dedemle aralarında çok önceden vuku bulan bir anlaşmazlık sonucunda akrabalarımız ve biz Trakya kırsalının dört bir yanına dağılmış, kimimiz köylere, kimimiz gelin aldığı kasabalara yerleşmiş, bir kaçımız şehirlere göç etmişti. Ailenin büyük bir kısmı mal kavgasından ötürü birbirine küskün, her biri kocalarının kumarda, karıda yediği paraların akıbetini paragöz akrabalarına bağlayan, her toplanmada kavganın gürültünün eksik olmadığı bir aileydik.
Babasından kalan malları kardeşinin iç ettiğini söyleyen dedem sağken, büyük amcamla haliyle kimsenin görüşmesine izin vermezdi ama en fazla mal mülk de onda olduğu için mirasçısı olabilmek adına gizliden gizliye büyük amcama ziyaretlerimizi sürdürürdük. Dedem vefat edince büyük amcama yapılan ziyaretlerin, toplu yemeklerin sayısı da haliyle artmıştı. Her birimiz üzerime düşecek mal payından, gelecek paralardan bahsediyor, babamlar onlara kalan arazilerin üzerine dikilecek sitelerden gelecek paraların hayalini kuruyordu. Akrabalarımız evimiz şehirde diye, noterlikte miras mektubunun açılması için bizim evimize gelmişti, mal taksimatından sonra dağılacaktık.
Babamlar eve geldiğinde babam hariç hiç kimsenin yüzü gülmüyordu. Anlaşılan büyük amcam da o çok konuşulan servetini, ya içkide ya kumarda ya karıda kızda yemişti. Amcamlardan birine eski model bir traktör düşmüştü, onu bırakmış büyük amcam. Öteki amcama ise oldukça ufak bir arazi kalmıştı ki ta sınırın bir ucunda atsan atılmaz, satsan satılmazdı. Babama bıraktığı şey ise belki de elinde kalan yegane servetiydi büyük amcamın. Bulgar sınırı yakınlarında bir kasabanın tarihi hamamıydı. Varlığını daha önce hiç duymamıştım ama herhalde eski bir hamam olduğundan satamamış elinde kalmıştı.
Akrabalar boynu bükük evimizden ayrılırken baban ayağının tozuyla satış işlemlerini başlatmıştı. Tarihi olduğu için bazı sorunlar çıkabileceğini söylüyordu hiç yoktan amcamların haset edip satış işine engel olup malı mülkü yok paraya kaptırırız diyerek elini çabuk tutmuştu. İşlemler halledilene dek bir sorun çıkmaması için ne olur ne olmaz benim birkaç günlüğüne hamama gitmem gerekiyordu. Amcamın da elinde son kalan yer olduğu için buranın bir odasında yatıp kalktığı hamama birkaç günlüğüne göz kulak olacaktım.
Yanıma belli bir miktar para veren babamlar, birkaç parça eşyamı da aldıktan sonra beni köy minibüslerinin kalktığı durağa yolladılar. Ufak, sarı minibüslerden birine binerek sallantılı bir yolculuğun ardından şehre oldukça uzak bir kasabaya geldikten sonra, buraya ait bir büfe, telefon kulübesi ve çardaktan oluşma minibüs durağından eski bir minibüse binerek asıl gideceğim kasabanın yolunu tuttum. Minibüse benden başka binen biri yoktu ki yaşlı bir amcanın yanımdaki tek kişilik koltuğa oturduğunu gördüm. Bana bakıp herhangi bir tanıdıklık emaresi göremeyince selam verdikten sonra kimlerden olduğumu sordu. Büyük amcamın adını verince onu tanıdığını, geçen gün kasabada toprağa verdiklerini söyledikten sonra onunla ilgili anılarını anlatmaya başladı. Amca eski defterleri kurcalarken minibüs çoktan hareket etmişti.
Büyük amcam hovarda, kalender bir adammış. Bugün kazandığını ertesi gün harcar, kumardan kazandığını kadınlarla âlemde yer, bazen kavga dövüş kumar borcu tahsil edermiş. Pek çok malını mülkünü bu yolda sattıktan sonra elinde avucunda çok az şey kalmış sonunda da vefat etmişti. Ona büyük amcamdan kalma malların çetelesini döktükten sonra sahip olduğu hamamın durup durmadığını sordum. Yüzünde belli belirsiz bir endişe hali gördükten sonra bana hamamın sağlam olduğunu hatta büyük amcamın son birkaç yıldır evini de sattıktan sonra o hamamda kaldığını söyledi. Cabbar Ağa Hamamı diyorlarmış. Hamamı elinden çıkarabilseymiş kendisine ev alabilecekmiş ama bir türlü satamamış, diğer çürük çarık döküntüler gibi bu hamam da elinde kalmış.
Hamamı niye satamadığını sorunca ilkin yanıtlamadı sonra biraz üsteleyince anlatmaya başladı. Büyük amcamın bu köyle bir alakası yokmuş önceleri. Hamamın sahibi Çolak Rıza diye biriymiş ki kumarda büyük amcama borçlanınca burayı devretmiş. Ondan öncede hamam şehirde oturan Cabbar Ağa’nın akrabalarından mı soyundan mı birine aitmiş. Büyük amcam da bir süre burayı uzaktan işletmeye çalışmış ama adam bulamamış, elinde öylece kalmış. En son birkaç yıl önce mallarını elinden çıkarıp arada sırada yolu düştüğü bu kasabaya tamamen yerleşmiş. Burayı da satmak niyetindeymiş ama kimseye satamamış.
Amca sürekli lafı döndürüp dolaştırıyor sanki bir şeyleri saklamaya çalışıyordu. En son yine üsteleyince anlatmaya başladı. Dediğine göre hamam periliydi! Hakkında da kulaktan kulağa anlatılan bir hikâyesi vardı. Bir hayli eski dönemde o kasaba başta olmak üzere civar köylerin sahibi Cabbar Ağa’nın oğlu bir peri kızına tutulmuş, derdinden deliye dönmüş. Cabbar Ağa hekimlere hocalara paralar dökmüşse de kimse çare bulamamış. En son köylerden birinde bir cadı karı bulmuş, oğlunu kurtarmasını istemiş. Cadı karı okumuş üflemiş perinin basmasından kurtarmış oğlanı ama bu seferde istediği parayı alamayınca Cabbar Ağa’nın başına musallat etmiş ecinnileri. Cabbar Ağa eteklerine düşünce cadı karının bu kez bir hamam yaptırıp kendisine vermesini istemiş. Cabbar Ağa bu hamamı yaptırmış, ama bani olarak cadı karı yerine kendisi sahiplenince cadı hamama tılsım koymuş. Hamamın ecinni taifesinden geleni gideni eksik olmazmış ki pek insan gitmediğinden yıllardan beridir kapalıymış.
Kasabaya vardığımızda hemen girişe yakın bir sokak başında hikayelere, rivayetlere konu olan hamamın önünde minibüsten indim. Eski tip hamamlardan hiçbir farkı olmayan, fazla büyük sayılamayacak yapıya babamın verdiği anahtarlarla girdiğimde yan tarafta ahşap bir kapı dışında karşımda iki ahşap kapı bulunmaktaydı. Yan taraftaki ahşap kapının üst tarafındaki sigortaları açtıktan sonra o kapıyı açtığımda burasının muhtemelen hamamın girişindeki görevlinin kaldığı oda olduğunu gördüm. İçerideki gazete parçalarına, şişelere ve yatağa bakılırsa en son büyük amcamın burada kaldığını, burada vefat ettiğini anlamıştım. Diğer kapılara baktım. Bir tanesi hamam kısmına açılıyordu giyinme odalarının ardından geçildiğinden, etrafta mermer kurnalar vardı. Mermerden bir havuz vardı kurnaların ortasında. Her nasılsa içinin suyu doluydu. Tepedeki deliklerden gün ışığı içeriye süzülüyordu. Öteki kapı ise aşağıya inen karanlık merdivenlerdi, oranın da ışıklarını açtıktan sonra indiğimde burasının hamamın külhanı olduğunu gördüm. Bir zamanlar odunlar burada yakılmaktaydı, hamamın altıydı. Bu sessiz haliyle ve arada bir duvarlardan gelen şıpırtı sesleriyle tüyler ürpertici bir hali vardı gün ışığı altında bile.
Kasabaya çıkıp kalacağım zamana kadar peynir, ekmek, domatesten oluşma nevalemi aldıktan sonra bir ufak rakıyı da alıverdim. O korkulu yerde tek başıma kalacaksam hiç yoktan telefondan şarkı açardım, rakıyla kafamı tütsülerdim. Alışverişimi tamamlayıp hamama bıraktıktan sonra ne olur ne olmaz bir durum olur, insanları tanıyayım diye kasabanın kahvesine girdim. Hoş beşten sonra bana dönen meraklı gözler hamamda kalacağımı öğrenince bu sefer üzerimden hiç eksik olmadı. Hamamın satış işlemlerden bahsettiğimde her biri bana hamamı satmanın kolay olmayacağını, perili bir hamama kimsenin kolay kolay para vermeyeceğini söylediler. Korkumu bastırmak için cesaretim varmış gibi insanların boş inançlı olduklarından, hamamda tesadüfen birkaç göz yanılması yaşadıkları için cinli sandıklarını söyledim. Karşılığında sürüsüne bereket anlatı üzerime yağdı. Orada görülen ufak boylu, ters ayaklı, sakallı varlıklardan bahseden, geceleri hamamdan gelen sesleri duyduğunu söyleyen bir nice insan… Hatta bir kısmı hamamda kalmamın tehlikeli olacağını söyleyerek kendi evlerinde kalabileceğimi söylemişlerdi ama tuhaf bir cesaret duygusuyla onları reddetmiştim. Sanki onlara karşı bir şey kanıtlamak istermişçesine daha fazla yanlarında kalıp sinirlerimi bozacağıma gider içerim diye hamama geri döndüm. Bakkaldan birkaç şişe daha bira aldım, en kötü ihtimal korku bastırırsa kendimi sarhoş eder, sabahına ayılıp eve bir şekilde geri dönerdim.
Hamama vardığımda annem aradı. Babamın evrak işlemlerini hallettiğini, hatta bir alıcı bile bulduğunu benim hamamda kalmama gerek olmadığını söyledi. Tekrar dışarı çıkıp minibüs aradım bir ihtimal geri dönerim diye ama kasabada minibüsün olmadığını, sabaha dek gelemeyeceğini öğrendim. En sonunda biraz tek başıma kalır kafayı çeker sonra sabah dönerim diye hamamda kalmaya karar verdim. Üstüme yol yorgunluğu çöktüğünden, üstünde büyük amcamın vefat ettiği gerçeğini aklımdan uzaklaştırdığım yatağın üzerinde uyuya kaldım.
Uyandığımda etrafım zifiri karanlıktı. Kaynağı belirsiz bir korkuyla kalkıp ışıkları açıp kapatmayı denediysem de sigortanın arızalandığını düşünerek cep telefonunun ışığında dışarıya çıkıp gece karanlığında bakkala giderek dükkan kapanmadan birkaç tane mum aldım. Bir tanesini girişe yaktıktan sonra kalanlarını yedek niyetine bırakıp üç tane mumu odanın farklı kısımlarına yerleştirdim, kapıyı kapattım. Karnım acıkana kadar eski gazetelere bakarak oyalandıktan sonra saate baktım. Bir hayli geç olmuştu ki yatsı ezanının okunduğunu işittim. İçimdeki korku biraz daha şiddetlenmişti. Sabah ezanına dek cinlerin ortalıkta gezineceği düşüncesi tüylerimi diken diken ediyordu. Bir kez daha anlamıştım ki tarif edilemeyen şeylere duyulan korku, bilinen ve tanıdık şeylere duyulan korkudan daha beterdi.
Bir müddet daha gazetelerle oyalandıktan sonra nevalemi hazırlayıp, rakıyı açıp ufaktan demlenmeye başladım. Telefonumun radyosunu açtığımda bir Bulgar radyosu haricinde hiçbir yeri çekmediğini görünce telefondaki şarkıları açarak kendimi alkole bıraktım. Müzik ve alkol beni biraz teskin etmişti sanki. Ne oldu ne bitti birden bire hamam tarafından duyduğum bazı sesler beni kendime getirdi. Müziği kapatarak sessizliğe kulak kabarttım. Sesler yine gelmeye başladı. Sanki insanlar yürüyormuş gibi adım sesleri geliyordu giriş kısmından. İçimi kemiren korkuyu bastırarak bir mum yakarak kapıyı açıp dışarı baktım. Kimseler yoktu, sesler kesilmişti. Kapıyı örterek yeniden yatağa oturup bu kez müziğin sesini açmayarak sadece bekledim, belki alkol zihnimi bulandırmıştı. Tam sessizliğe alıştığım sırada bu sefer bir su sesi gelmeye başladı. Bozuk bir musluğun neden olduğuna kendimi inandırmaya çalışarak ve zihnimi tuhaf hayallerden kurtarmak için yeniden elime bir mum alarak odadan dışarı çıktım. Hamam kısmından geldiği için oraya yöneldim. Kapıya elim dokunur dokunmaz sus sesinin kesildiğini ve içeriden takunya seslerinin geldiğini işittim. O korkuyla bağıra bağıra odaya geri döndüm. Kapıyı örterek önüne bir sandalye koydum sanki seslerden korunabilirmiş gibi.
Kendimi toparlayıp akıl sağlığımı korumalıydım. Zihnimi tuhaf psikolojik etkilere kaptırmamak için cesaretimi toplayıp elimde mum odadan çıktım. Tüm korkunçluğuna rağmen giyinme odalarını geçerek hamama girdiğimde kimsenin olmadığını gördüm. Tam geri dönüp giyinme odalarından çıkacaktım ki beyaz bir şeyin sanki bir giyinme odasına girdiğini hayal meyal görünce aklımı kaybeder gibi oldum. Hiç telaşa kapılmadan odalara bakmadan kendi odama giderek yeniden kapıyı kapattım. Sanki an be an deliriyordum. En iyisi sabaha kadar sızıp kalmamdı ama korkudan elim rakı bardağına uzanamıyordu bile. O korkuyla belki de büyük amcamın korkulu sesler eşliğinde can verdiği yatağının üzerinde olduğum yerde büzülüp kaldım. Yine sesler geliyordu ama artık aldırmıyordum. Sular açılıp kapanıyordu, takunya sesleri duvarlarda çınlıyordu, alışmış gibiydim. Ta ki sessizliğin ortasında odamın kapısı vurulana kadar.
Dünyadaki deliliğinin yegane sebebinin korku olduğundan şüpheniz olmasın. O an yaşadığım dehşet, kapımın ardında cisim bulabilecek bir heyulanın hayali yatağın içinde beni olduğum yere mıhlamıştı. Yine de kendimi deliliğin kollarına bırakamazdım. Kalkıp kapımı bir hışımla açtım. Kimsecikler yoktu. Kapıyı örtüp yatağa oturdum. Nereden geldiği bilinmez esintilerle oynaşan mum alevlerini seyrettim bir süre. Hamam sessizdi. Bir anda odamın kapı kolunun aşağı inerek kapının kendiliğinden açıldığını gördüğümde ise duyduğum tek şey kendi çığlık sesimdi. Korkudan mı bilinmez uyuşmuş ayaklarımın üzerinde güç bela durmaya çalışarak dışarıya çıktım. Etrafıma korkuyla bakındıktan sonra tam odama dönecektim ki aşağıdan gelen bazı insan sesleri mi hayvan seslerimi olduğu bilinmez sesler işittim. Sanki hamamın külhanından yukarıya doğru taş merdivenlerde birileri koşup duruyordu.
Odama dönerek kapıyı örtüp arkasına sandalye dayayarak yatağa çöktüm, olduğum yerde hatırlayabildiğim duaları okumaya başladım. Odamın kapısının yumruklanıp kapı kolunun hareket ettiğini gördüğümde kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Kulaklarımı kapatıp bağıra bağıra dua okurken yatakta olduğum yere çöktüm kaldım. Ne oldu ne bitti sesler kesildi. Kendimi toparladığımda telefonumu aldım. Yaşadığım o korkudan sonra odadan dışarıya çıkamazdım. Telefondan ailemin gelip beni almalarını da isteyemezdin nasıl açıklayabilirdim ki yaşadıklarımı? Onun yerine internete bağlanarak sabah ezanının okunacağı saate baktım. Bu yöreye en yakın yerin saatini öğrendikten sonra kulaklarımı kapatıp yatağa uzanarak sabah kadar dua ede ede bekleyecektim. Yine sesler geliyordu. Bu kez hamamın ve öteki odaların kapıları sanki sinirli biri tarafından şiddetle açılıp kapanıyordu. Aşağıdan külhan tarafından bağırtılar geliyor, bazı eşyalar duvarlara fırlatılıyormuş gibi gürültüler geliyordu.
Ne oldu ne bitti bir ara tüm bu sesler kesildi. Bambaşka bir ses duymaya başladım. Ömrüm boyumca duyamayacağım güzellikte seslerdi duyduklarım. Sanki içeriye kızlar girmişte onlar gülüşüyorlarmış gibi neşeli sesler hamamı dolduruyordu. Kalktım yerimden korka korka kapıyı açtım. Kimse yoktu. Giriş kapısının üstündeki camlara baktığımda havanın alacakaranlık olduğunu, sabah ezanı vaktine yakın olduğumu anladım. Yine de dışarı çıkmak yerine hamamdan gelen sesler dikkatimi çektiğinden korka korka oraya yöneldim. Sanki gece boyu çarpıp çarpıp kapanan kapılar bunlar değilmiş gibi yanlarından geçip hamamın yarı açık kapısına vardım. Kapıyı açar açma gördüğüm şeye anlam verememiştim. Havuzun kurnasının başında suyun içinde birbiriyle gülüşen üç kız vardı. Huzur verici sesleri ve eşsiz güzellikleriyle eşi bulunmaz bir manzaraydı. Ama bir tuhaflık gözüme çarptı o an. Kızların siyah saçları o kadar uzundu ki neredeyse havuzun tamamını kaplıyordu. Kolları gözüme çarpmıyor, sanki kanatları varmış gibi görünüyorlardı. Peri kızı olduklarını hükmedip dua okuduğum sırada birisi beni gördü sonra ötekiler de bana bakmaya başladı. Kızgın gözlerle bana bakarak suyun dibine dalıp sanki devasa saçlarının arasında kayboldular.
O anda sabah ezanı okunmaya başlayınca gözümü havuzdan ayırarak odama döndüm. Eşyalarımı toparlayarak kapısını kilitlemeye gerek duymadan hamamdan çıktım. Durağa gidip minibüsü beklerken namaza giden kasabalıların garip bakışlarına şahit oldum. Kızların kızgın bakışları hala aklımdaydı ki gidip cemaatin arka saflarında namaza durduğumda aklımdan silmeye çalışıyordum. Cemaatten kimse bana namazdan sonra ne olduğunu gelip sormadı, bakışlarında gördüğüme göre zaten biliyorlardı. Minibüs gelir gelmez bindim, hareket ettiğinde perili hamamın önünden geçerken gözlerimi yumdum. Eve geldiğimde ben de bir gariplik olduğunu anlamışlardı ama çok üstüme varmadılar, sokağa çıkmadım doğruca odama gidip huzurlu bir uyku çektim.
Uyandığımda yüzümde bir sürü saç olduğunu gördüm. Gözlerimi açtığımda ise yatağımın boydan boya saçlarla kaplı olduğunu, bunların göğsümde oturmakta olan peri kızının uzun saçlarına ait olduğunu gördüm. Son gördüğüm şey ince parmaklı elleriyle ben çığlık atamadan boğazıma sarılıp nefesimi kesmesi ve gözlerindeki kızıl öfkeydi.

SON

14 Ağustos 2012 – İstanbul

Not: Bu hikâyenin ilham kaynağı, Özkul Çobanoğlu’nun “Türk Halk Kültüründe Memoratlar ve Halk İnançları” (Akçağ Yayınları-Ankara 2003) isimli kitabının 86.sayfasındaki bir anlatıdır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder