8 Kasım 2012 Perşembe

Ecelyandı Ateş Behiye

(Daha önce Gölge e-Dergi'nin 56. sayısında Mayıs-2012'de yayınlandı. Üzerinde belli bir düzenleme yapıldıktan sonra buraya konuldu.)

Gölge e-Dergi'deki hikaye için hazırlanan Mustafa Yaşar illüstrasyonu

Dünyanın garip halleriyle bunların hikayeleri, olayları pek çoktur. Bunlardan biri vardır ki vaka bütünüyle enteresandır. Yeniçeriler arasında yatıp kalkan, hamam külhanından yeniçeri odalarına bir nice kanlı vakalara karışan hem fettan hem cazgır Ecelyandı Ateş Behiye’nin hikayesidir.

Raviyan-ı ahbar ve nakilan-ı asara göre, Sultan Avcı Mehmed Han’ın saltanat yıllarında, tüm cihanda olduğu gibi esir kafileleri götürülür getirilirdi. Bilhassa Kırım’ın kuzeyindeki Nogay çöllerinden atlanan müteharrik atlılar kah Moskof vilayetlerinden kah Kafkas ellerinden, ak topuklu, ince belli, çeşit çeşit güzellikte dilberleri tutarlar, önce Kefe şehrine getirirler, içinden seçmeleri alınır İstanbul’un Avrat Bazarına gönderilirdi.
 
Behiye, işte bu esirlerden biri olarak pek ufak iken tutup getirilmişti. Endamıyla, salınışıyla daha o yaştan cihana bedel sayılı güzellerden olacağı anlaşılmış, gök gözlü, kan gibi kızıl saçlı bir kızcağızdı. Aslı nesli bilinmiyordu. Ahbapları Nogay çöllerinde at sürer Tatarlardan olanlardan, o tarihlerde çeşitli denizlerde tayfalık yapmış olanlara bir nice söylentiye göre kimi ya Çerkez olduğunu yahut Moskof olduğunu söylerdi. Behiye’nin tuhaf sergüzeştleri de ak topuklarının İstanbul’un çamurlu yollarına bastığı günden itibaren başladı.
 
Daha ilk gününde, konağın işlerini görmek üzere zenci halayık bakmaya giden, kendisi de kölelikten gelme, Şahsuvar Paşa’nın hanımı Çerkez Çeşmidil hanım’ın gözüne çarpmıştı Behiye. O tarihlerde daha ufak yaşlardan Çerkez halayıklar konağa alındıktan sonra, belli bir yaşın ardından konağın efendileriyle evlenmeleri bilinirdi. İşte böylelikle Behiye daha o gün satın alınarak Şahsuvar Paşa’nın konağına girmişti. İsmini de güzel ve alımlı olduğundan Çeşmidil Hanım koymuştu.
 
Behiye, kısa sürede lisanı öğrenmiş, konak işlerine el atmıştı ama bir kusuru vardı ki güzelliğiyle yarışırdı. Haylaz mı haylaz, haşarı mı haşarıydı ki ne büyük hanımın çimdikleri ne de zenci halayıkların maşaları onu yıldırmaz, Paşa’nın sütannesi olan Arnavutluk dağlarından kopup geleli asır olmuş gulyabani suretinde doksanlık Hatır Hanım’ın dayaklarına bana mısın demezdi.
 
Zamanı geldi, serpildi yaşı erdi. Konağın küçük beylerinden birisini, kendini çimdikledi diye dövdü. Nasıl becerdiyse ve eli artık ne kadar ağırsa küçük beyi bir hayli benzetti. Attığı dayağın mislini konak halkından yedikten sonra uslanır diye dehlize kapattılar. Ortalık durulduğu halde küçük bey durulmayıp yine bir gece vakti kızın koynuna girmeye kalkışınca husule gelen boğuşma, kendini korumak isteyen kızcağızın küçük beyin kafasını testiyle yarmasıyla neticelendi.
 
Yine dayak, yine tahkir, yine dehliz. Döşeklere düşen küçük bey geceyi göremeden canını teslim edince, Behiye de yeniçeri kolluklarının arasında önce kadı huzuruna çıktı. Suçunu üstelemeyince yine kollukların arasında Baba Cafer zindanının yolunu tuttu. Baba Cafer zindanı ki, kahir ekseriyette buraya Ramazan ayında İstanbul’un fuhuş ehli kötü kadınları konulur, bunun dışında pek bir kimse olmaz, cinayet işleyen yahut başka bir cürüm işleyen kadınlar tutulurdu.
 
Behiye de burada cazgırlığıyla nam yaptı, bir deli bela oldu kaldı. Ramazan zamanı gelince, cümlesi bıçak yarası taşıyan, gönlü ve mabadı yaralı fahişeler, feleğin çemberinden geçmiş bir nice yosmalar Baba Cafer’e toplandığında, ya kavgayla ya da şeytan bakışlarıyla Behiye’den yaka silkmişlerdi ki namı bu tarihlerde ayan olmuştu. Kızıl saçlarına binaen “Ateş Behiye” derlerdi. Behiye bir gece ne yaptı ne etti bilinmez kapıları tutar bekçilere güç getirdi zindandan firar etti, sokaklarda kalmaya başladı.
 
O tarihlerde Galata Hamamı’nda, külhanda yatıp kalkar oğlanların başında duran, onlarla kavgalara girip çıkan, zebellah cüssede bir adem ejderhası vardı ki Şişçi Tellak Mustafa derlerdi. Tellak Mustafa bir gece sokakta, ay ışığı altında Behiye’yi bir gördü pir gördü o anda aldı hususi odasına götürdü kapatması yaptı. Behiye hamam külhanındaki o odada yatıp kalkıyor, yeri geldi mi elinde satırla maşuku Tellak Mustafa’nun yanında kaldırım kurtlarına, sokak zorbalarına karşı sille tokat kavgalara giriyordu.
 
Bir gün bu kızcağız bıyığını balta kesmez, bir nice zorbayı haşereyi bıçağı altından geçirmiş namlı yeniçeri zorbalarından, padişah fermanıyla cellat kemendine girdiği halde, cellat bunun kafasını kesemeden ömrü nihayete erip kalp sektesinden öldüğünden ki kimi idam sırasında zorbayla göz göze geldiklerini o yüzden korkusundan öldüğünü söylerler, bir başka fermanla kementten kurtulan Cellatgördü Muhlis Ağa gördü. Kapıya bir yeniçeriyle haber bıraktı, belirlenen günde kapı önünde Behiye eşyalarıyla hazır olacak gelip alacaklardı.
 
O tarihlerde kabadayı kısmının aftosuna, manitasına göz koymak, el veya dil uzatmak cinayet sebebiydi ki namlarına leke sürmekten imtina eden bu adamlar öleceklerini bile bile bıçak altından rakiplerini geçirip saltanatlarını korumak için bıçaklı yumruklu kavgalara girerlerdi. Tellak Mustafa’nın gözü korktu, yeniçeriyi vursa ocaklılar sağ bırakmaz, Behiye’yi kapıya koysa sokak kurtlarının gözünde namı düşer, iki günde hacamat olurdu. Külhanbeylerinden biriyle Cellatgördü Muhlis Ağa’ya haber gönderdi. Kız için kapışacaklardı, ya karnı ya sırtı.
 
Taraflar gecenin ıssızında, yeniçerilerin zinadan kumara kanlı işleri için gelip gittiği, genelde kendi aralarındaki kanlı hesaplaşmaları gördükleri, bıçak düellolarını yaptıkları, Galata’da Büyük Hendek Caddesi dedikleri yerde bulunan o tarihlerdeki adıyla “Kanlı Hendek” dedikleri yere gittiler. Bıçaklar fora edildi, ilk yeniçeri zorbalarından beri adet olduğu üzere pelerin yahut camadan kola sarıldı. Tellak, yaşı ilerlermiş Muhlis Ağa’yı bir hayli terlettiyse de yılların sokak kurdu Muhlis Ağa ters bir hamlede Mustafa’yı devirip kulağını kesti. Rezil olan Mustafa tasını tarağını toplayıp şehirden çıktı, sırra kadem bastı.
 
Ateş Behiye de Muhlis Ağa’nın kapatması oldu, yeniçeri odalarına yerleşti. Her gece rakılı, çalgılı alemlerde, günlerini işüveşle geçiren Muhlis Ağa, ihtiyarlığı unutmuştu. Bir-iki yıl geçti, Muhlis Ağa yeniçerilikten zamanında mütekaid olmak istedi, yaşı da gelmişti. Ocağı bıraktı, Behiye’ye de nikah kıyacaktı. Ağa’nın eski hasımları, ona diş bileyenler ve karanlık köşelerde pusu kurmaktan çekinmez madrabazlar, "Bu mütekaid yeniçeriyi haklamanın zamanıdır" dediler.
 
Eski yaşamına tövbe etmek niyetiyle cami avlusuna giren Muhlis Ağa, günah dolu yaşamını kapının ardında bıraktığını sanıyordu ama yanılmıştı. Abdest alırken bir-iki hainin hançer darbeleriyle kanlar içerisinde yere yıkıldı. Erkek kısmından ve vaatlerinden yılmış Behiye, ya karnı ya sırtı diyerek, üç-beş birikmişiyle o tarihlerde hem fuhuş yeri olan hem kumar oynatılan Hranuş isimli bir kadının işlettiği batakhaneye kapılandı. Bela çıkaran olunca, değme erkeğe taş çıkartan Ateş Behiye ya silleyle ya bıçakla işini görürdü.

Günlerden bir gün, yeniyetme yeniçeri zorbalarından birisi, Hranuş’un evindeki kızlardan Kör Anika’yı kapatması yapmak istedi, kızı hamam yolunda dağa kaldırmaya ya da yaygın tabirle "çekip götürmeye" kalktı. Kızların başında duran Behiye’nin hışmından kurtulamadı dayağı yediği gibi yanındaki çakallarla birlikte sokakların ıssızına kaçtı.
 
Yeniçeriler, yoldaşlarıyla dalaştı diye, hem de Muhlis ağanın ölümüne sebep olduğunu düşündüklerinden Ateş Behiye’den hiç hazzetmezlerdi. Bir punduna getirip halletmeyi, defterini dürmeyi kurmaktaydılar kafalarında. Behiye’de başına gelebileceklerin farkında nereden bilinmez iki ucu keskin bir Acem kılıcıyla, başıbozuk askerinin kullandığı yatağanlardan tedarik etmiş, Mısır çarşısından yüklü bir pahaya ta Hint diyarının zehirli yılanlarının zehirlerinden getirterek silahlarını gün gece demeden bunların içinde bekletmeye başladı.
 
Bir gün yine bir hamam yolunda üzerine üşüşen bozguncuları zehirli yatağanıyla bertaraf etti, bu kavgadan da yüzgeri ettiler. Kılıcının dokunduğu adem ertesi günü göremeden ölünce bu onun ermişliğine yoruldu. O artık efsanelere karışmıştı ki İstanbul’un ilk kadın kabadayısı olarak nam salmıştı. Hayatının mecrasını bulan Behiye, namını sürdürmeye karar vermiş, nerede karısına zulmeden, kıza kızana tecavüze yeltenen, kadına el kaldıran görse veya duysa tepelemeye ant içmişti.
 
İstanbul’un değme zorbası, belalısı karşısında susta durmuş, sesini çıkarmaz olmuştu ama böyle nam sahibi biri olarakta sayısız düşman toplamıştı. Ateş Behiye’nin hasımları kendi yollarıyla yapamayınca dağlardan eşkıya getirip işi halletmeyi denediler. Para ve kadın vaadiyle, ta Sırp dağlarından adam kesmekten çekinmez üç-beş hayduk getirdilerse de Ateş Behiye’nin kılıcını eğemediler.
 
Kılıçtan yüz bulamayınca Celalilerin piri namlı Köroğlu’nun bile savaşmaktan çekindiği tüfenklerle, barutla işi halletmeyi kurdular. Ödemiş’in dağlarındaki kır kahvelerinde yolcuları koruyan, zora geldi mi dağa çıkan başıbozuklardan gelme tüfek tutar sarıcaları, sekbanları yoklayıp namlusuna mahir sekiz sarucayı şehre getirdiler ki ırzı kırık ve katil ruhlu bu adamlar böyle bir işi çocuk oyuncağı addederek kalkıp İstanbul’a geldiler.
 
Gece vakti oyun gereği Behiye’nin evinin civarında bir kadına güya saldıracaklardı. Çığlık seslerini duyan Behiye’ meydana iner inmez pustukları yerlerden ateş kusacaklar, saçmalarıyla kızcağızın canını cehenneme ısmarlayacaklardı.  O uğursuz gecede parayla tuttukları kadının birine tasallut oldular, kadın çığlıklarıyla ortalığı yıktı. Ateş Behiye pusudan habersiz evden çıkıp meydana yürüdü etrafa bakındı, kimsecikler yoktu. Tam belindeki yatağana davranacağı anda karanlık gecenin içinde, yağlı namlular şahi toplar gibi ateş kusmaya başladılar. Kolcu yeniçeriler daha o geceden oradan uzaklaşmışlardı ki her şeyi hazırlamışlardı. Ateş Behiye, saçlarındaki kızıla çalan kanlarla yere yığılınca gölgelerin içine karıştılar.
 
Behiye’nin ölümünün haberi İstanbul’a gülle gibi düştü, şehrin kadınları günler geceler boyu yasını tuttular. Ölüden çekinmez mezar kazan kadından yana ezelden beridir aç abazan taifesi bile onun mezarının yanından besmele okumadan geçemiyordu ki, bedeni bu dünyadan kalkınca meydan zorbalara kalmıştı. Yeniçeri zorbaları Hranuş’un evini basmış, sokaklardan kaldırdıkları birkaç masum kızcağızı da yanlarına katarak kafir kavimlerin sapkınlıklarına taş çıkartırcasına eğlenmeye koyulmuşlardı.
 
O gece İstanbul kadınlarının bedduaları ve duaları, gözyaşları yıldızlara ayan oldu. Şehrin dehizlerinde, Bizans’tan kalma harabelerinde, eski dede yadigarı beli bükük konaklarda yaşayan, İstanbul’un okur üfler cadı kadınları, vicdanlarının çağrısına dayanamadı. Ateş Behiye’nin kabrinin başına giderek okumaya başladılar. O gece genç, yaşlı, insan, cazu, acuze, kocakarı ne kadar kadın varsa ya dua ediyor ya beddua ediyordu.
 
Duayla bedduanın birbirini bulduğu anda Ateş Behiye’nin toprağını eşeleyerek çıktığına şahit oldular. Gözlerinde tuhaf bir ışık parlıyor, yıkanmasına rağmen kanlarının akıp bulaştığı kanlı, toprak lekeli kefeni ay ışığında mermer mezar taşları gibi ışıldıyordu. Sanki iki dev kollarının altından yapışmışta ayakları altından sürür gibi havada uçarcasına Hranuş’un evine varmıştı Ateş Behiye. O kefenli, kanlı, ateş gözlü hortlağın halini gören zorbaların şekli şemali değişti, ağzı yüzü eğildi. Kimisine inme indi, kimisi korkudan sekte-i kalp geçirdi. Tam o anda konağın ışıkları söndü, rüzgarlar ve ay ışığı altında parıldayan kefenli ölünün görüntüsü her birini korkudan delirtti. Sabah horozları öterken Behiye geriledi, kabrine geri girerek toprağını örttü.

Behiye’nin hortladığı haberi İstanbul'u karıştırdı. Her şeye rağmen güzel ve alımlı o kızın, ölümü bile güzelliğiyle etkileyerek geri döndüğüne inandılar ve ölü olduğunu bilseler bile bu dünyadan çekip gittiğini kabul edemediler. Söylentiler ve hikayeler aldı başını yürüdü. Eceli bile etkileyen hatta aşkından deliye döndürdüklerini anlattıkları Behiye’nin namını bu vakıya nispetle “Ecelyandı” yaptılar, ecel bile aşkından yanmıştı, o aşkın hararetine toprağı eşeleyerek zorbaların ümüğüne çöktüğünü söylüyorlardı.
 
İstanbul’un ilk ve son kadın kabadayısı Ecelyandı Ateş Behiye’nin halen karanlık sokaklarda gezindiği, ateş kızılı gözleri ve saçlarıyla göründüğü zalimi helak edip, kadınlara el kaldıranlara, karısına kızına zulmedenlere göründüğü rivayet olunmaktadır.

SON

Mehmet Berk YALTIRIK

15 Nisan 2012 – İstanbul

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder