3 Kasım 2012 Cumartesi

Gamzedeyim Kime Yazıldı?

(Bu hikaye daha önce Gölge e-Dergi'nin 53.sayısında Şubat-2012'de yayınlanmıştır.)


 
Bu acayip hikayeyi, ilk defa üstat Reşad Ekrem Koçu’nun Göztepe’deki evinde dinlediğimizde korkudan tüylerimizin diken diken olduğunu hala hatırlarım. Ben ve bir iki ahbap, akşamcılık adetini bildiğimiz üstat ile önceleri Beyoğlu’nda birkaç yerde takıldıktan sonra sohbet ede ede Göztepe’ye kadar gelmiştik. Tarihi konulardan bahsediyorduk ve bu sohbeti kimsenin gönlü yarıda bırakmaya elvermediğinden, üstadında sohbetten zevk alması üzerine evinde demlenmeye devam etmiştik.
Gecenin ilerleyen saatlerinde elektriğin kesilmesi üzerine gaz lambalarını yakarak sohbeti sürdürmüştük. Yine takribi aynı saatlerde şiddetli bir fırtına patlak vermiş, arada bir şavkıyan yıldırımların bıraktığı gölge oyunlarıyla birlikte sohbet konusu giderek tarihteki acayip olaylara ve esrarengiz mevzulara kaymıştı. Kimi Topkapı sarayında geceleri duyulan zincir seslerinden kimi de Yedikule zindanlarındaki korkulu seslerden bahsetmiş, katledilen şehzadelerin ve cariyelerinin ruhlarının görüldüğü dehlizlere ve zindan kalıntılarına, yeniçeri hayaletlerinin görüldüğü Galata tarafındaki Kanlı Hendek civarındaki söylentilere, Topkapı’nın Şimşirliğindeki periler divanına, tekinsiz evlere bir nice garip mevzu konuşulmuştu.
Herkes kendi eski evinde, çevresinde yaşadığı, duyduğu olayları anlatmaya başlamıştı. O sırada bizi olanca vakarıyla dinleyen üstat bir anda sanki bir sırrını ifşa edermişçesine gözlerini bize dikip herhangi bir tuhaf olay yaşamadığını, ama elinde buna dair sağlam bir kanıt olduğunu söylediğinde gayri ihtiyari ona dönmüştük. Acaba bizimle alay mı ediyordu?
Gözlerinde hiç olmadığı kadar derin bir ciddiyet, yüzünde ise kinayeden eser yok. Olayın ne olduğunu sorduğumuzda, tuhaf bir vaka olduğunu aslında bir şekilde meyhane şarkılarıyla haşır neşir olmuş herkesin bu olayı andığını, bildiğini ama asıl hikayeyi bilmedikleri için sıradan bir vakanın hikayesi sandıklarını söyledi. Böyle söyleyince iyice tuhafımıza gitmişti. Hem garip, tabiat üstü bir vaka olsun hem de türkülerde anlatılıp dilden dile yayılsın?
Tarih dersleri sırasında ya da edebiyat sohbetlerinde, divan şairlerinin bazen bir şekilde bir peri kızını görüp ona şiirler yazdıklarını iddia ederdik, duyardık ama sadece bir batı itikat olarak görmüştük. Acaba böyle bir husus muydu? Öyle ya meyhane şarkılarında söylenecek hem de garip bir olaydan bahsedecek kesin peri kızı görmeyle alakalı bir mesele olmalıydı. Üstada bu fikrimi belirttiğimde bana kısmen haklı olduğumu, ama görünen şeyin maalesef bir peri kızı olmadığını söylemişti. Bize bu hikayeyi kendi hocası merhum Ahmet Refik Altınay’ın aktardığını, hatta el yazısıyla not alarak kendisine bıraktığını söylemişti. O da bu olayı yaşadığını söyleyen merhum muharrir gazetecilerden Ahmet Rasim’den dinlemiş, hatta bir kısmına tanık olmuş. Ahmet Rasim’den hiç böyle acayip bir mevzu işitmediğimiz için bırakın işitmeyi okumadığımız için ister istemez ilk başta inanamamıştık. Ahmet Rasim’den böyle bir acayip olay anısı, hem de bunun şarkılara türkülere konu olması ne demekti?
Bizim şaşkınlığımızı gören üstat, meddahtan meddah tam bir hikaye anlatıcısı idi ki, merakımızı pekiştirmek için birden bire: “Şimdi size muharrir Ahmet Rasim, merhum bestekarlardan Tatyos Efendi, eski Aksaray kabadayılarından Onikilerin reisliğini yapmış Arap Abdullah ile birlikte İstanbul sokaklarında mezardan dönme bir hortlağı kovaladıklarını söylesem?” diye lafı koy vermesin mi? Üstat bizi alaya mı alıyordu? Yoksa yeni bir hikayesini mi anlatacaktı? Biri muharrir, biri bestekar diğeri kabadayı birbiriyle alakasız üç kişi hem de İstanbul’da hortlak kovalasınlar?

Her bir isim mazimizin hatıralarında derin akislere neden olarak birer birer suretleri, anlatıları gözlerimizin önüne getirirken üstat ayağa kalkarak elinde gaz lambasıyla odayı terk ederek evinin merdivenlerini tırmanarak solup giden bir hayal gibi karanlıklarda kayboldu. Yıldırım seslerinin gürültüsünün haricinde, arada bir gelen gıcırtıların ona mı yoksa asırlık eve mi ait olduğunu anlayamadık.
Üstat karanlıklar içinden gelip tekrar yerine oturduğunda kucağında işlemeli ahşap bir mücevherat sandığı taşımaktaydı. Ahşap işlemeli sandığı önümüzdeki sehpaya bırakıp kapağını açtı. İçinde sararmış solmuş bir mektup ve bir kaç fotoğraf durmaktaydı. Üstat: “Bunlar bazı nedenlerden ötürü benim İstanbul Ansiklopedisi’ne eklemediğim resimlerdir. Kabadayı Arap Abdullah’ın bilinen tek fotoğrafı da bunların arasındadır. Bu mektupta vakayı anlatan notlar vardır. Resimlere bakın ama gördüklerinizi unutun!”
Gazyağının ışığında baktığımız bu fotoğrafları gördüğümüzde tüylerimiz diken diken olmuştu. İlk resim yanmış bir harabeye aitti. Arkasında Arap harfleri eski Türkçe ile “Madam Bela’nın Oteli ve Meyhanesi, Leblebici Şaban Sokak, Karaköy” yazmaktaydı. İkinci resim ise daha eski bir dönemde çekilmiş, tepesindeki Frenkçe tabelada “Bela’nın Yeri” yazmakta olan bir işletmenin fotoğrafıydı. Önceki resimdeki harabenin eski hali olmalıydı. Üçüncü fotoğraf yine bir harabe fotoğrafıydı. Tulumbacıların gözüktüğü, kazma kürekle toprak kazmış gibi üstleri başları kararmış bu insanların ayaklarının altında insana ait çeşitli türlü iskeletler, kurukafalar bulunmaktaydı.
Bu noktada hatırımıza bir dönemin İstanbul kabadayılık hatıralarına geçmiş bir vaka gelmişti aklımıza. Meşhur Madam Bela’nın oteli ve meyhanesi. Emrinde çalıştırdığı birbirinden güzel Leh dilberlerini kullanarak kandırdığı avanakları oteline alıp içirip eğlendirdikten sonra onları öldürüp soyan cesetlerini de binanın bodrumuna gömen meşhur Madam Bela! İstanbul’un kabadayılarına, kaldırım kurtlarına kök söktüren ama kırkına rağmen yirmisinde kız gibi gösteren Madam Bela! Gazinosunda kumar oynatan, otelinde haydutların, korsanların takıldığı, rıhtım balozlarının en görkemlisinin sahibesi Bela! Beyoğlu Canavarı lakaplı Bıçakçı Petri’yle bile düşüp kalkmış Madam Bela! İşte bu fotoğraflar o dehşetli batakhaneye aitti.
Dördüncü fotoğrafı ise nasıl tarif edebileceğimi halen bilemiyorum. Korkunç ve tuhaf bir hale ait, acayip bir fotoğraftı. Kazılmış ve içindeki tabutun kapağı açılmış bir gayrimüslim mezarı, mezarın içinde tahnitlenmiş gibi kuruyup kanı çekilmiş, uzun kollu ve sivri tırnaklı, beyazlar içinde bir kadın cesedi kalbine kazık çakılmış. Başı yok. Baş tarafında duran çarmıhın tam önünde ise kesik baş duruyor. Gözleri korkunç bir şekilde bakarak açık kalmış, saçı başı dağılmış, canavar gibi dişleri gözükmekte olan bir kadın başı. Fotoğrafı tuhaf hale koyan elbette ki sadece bu vahşi görüntü değildi, etrafında toplanmış hatıra fotoğrafı gibi resim çektiren insanlardı.
Resimdeki yüzlerin biri hariç hepsi yabancıydı. Haçın arka tarafında bir Ermeni papazıyla, bir mahalle hocası duruyordu. Onların hemen sağında yaşlı olmasına rağmen dinç görünen, kara kuru görünüşlü, sırım gibi, kafası traşlı, elmacık kemikleri çıkık, seyrek bıyıkları iki taraftan sarkan, ayağında çizme, sırtında sako, başında fes, belinde Trablus kuşak, elinde tespih eski mahalle kabadayılarını andıran bir adamdı. Resmin öteki yanında ise tek tanıdığımı kişi olan Ahmet Rasim’di. Hafif kilolu, bıyıklı, kıvırcık saçlı, gözlüklü haliyle birebir gençliydi. Mahzun bakışlı, pos bıyıklı, tıknaz, kısa boylu, elinde bir çekiç tutmakta olan solgun görünümlü bir adamın koluna girmişti. Üstat kabadayı kılıklı olanın meşhur Arap Abdullah, Ahmet Rasim’in koluna giren mahzun bakışlı adamın ise Tatyos Efendi olduğunu, 1913 Ocak ayında Uzunçayır Ermeni Mezarlığı’nda çekildiğini söyledikten sonra anlatmaya başladı:

            “Bu hikayeye ve bu fotoğraflara nasıl ulaştığımı merak ediyorsunuz değil mi? Mekanı cennet olsun, merhum hocam Ahmet Refik bey anlatmıştı bu olayı. Fotoğrafları toplayan da o’dur. Bir tek Madam Bela’nın fotoğrafını bulamamış, hattı zatında bulamazdı zaten. Hortlak kısmının suretleri ölmeden aslına dönmez, ne resme ne sinema perdesine suretlerini ölmeden aksettirebilmek kabil değildir. Ama bu mezarda, kafası vücudundan koparılmış bulunan zavallı o’dur. Kendisi olaya katılmamış, ama olaydan sonra Tatyos Efendi’nin cenazesinin kaldırıldığı vakit Ahmet Rasim anlatmış olayı. Ondan sonra bu resimleri toplamış ama üstü kapalı tehdit edilmiş bunları açıklamasın diye. Rahmetli bana olayı mütareke senelerinde aktarıp resimleri de emanet etti. Sırasıyla anlatalım. Efendim esasen bu fotoğraftaki şahısların aslen ne cadıcılıkla ne hortlaklıkla ilgisi yoktur. Evet Dr. Resuhi bey’in bir dönem “Batıl İtikadlar” isimli eserinde cadıcıların bahsi geçer ancak bu şahısların bu tip netameli, tekinsiz işlerle bir alakaları yoktur. Ahmet Rasim dediğiniz muharrir, siyasetçi hem de gazeteci. Arap Abdullah desen mütekaid kabadayı, eskinin kulağı kesiklerinden, kocamış kaldırım kurdu. Tatyos Efendi dedikleri bir garip bestekar, insanın gönül telini titreten eşsiz bir sanatkâr. Bu üçü aslen birbirini doğru dürüst tanımaz etmez. Ahmet Rasim zaten Tatyos Efendi’nin yegane ahbabıdır. Bir tek Abdullah’ı bunlar eskilerden olduğundan tanır, Abdullah’da sadece Tatyos Efendi’yi tanır bazı meclislerde görmüş kendisini. Ne ise günün birinde Tatyos Efendi ince hastalığa tutulmasına yakın İstanbul alemlerinde meyhanelerde her daim çalınıp söylenen meşhur “Gamzedeyim Deva Bulmam” şarkısını yeni bestelemiş. Meyhanelere yıldırım gibi düşmüş, çalan, söyleyen, içen, demlenen herkes şarkının özünde gizli o hicranı, ayrılık duygusunu yaşamada. Şarkının asıl manasını insanlar “gamzede” sanır, yani derbeder, sıkıntılara gark olmuş manasında. Aslında “gamze”dir, kastedilen şarkıyı yaktığı güzeldir. Bunu Ahmet Rasim üstat bir şekilde anlamış, meclislerde çok sık görülmüyor genelde meyhanelerde zaman geçiriyormuş Tatyos Efendi. Elini ayağını sazdan sözden çekmiş, zaten çevresi de yokmuş. Arayıp soranı olmazmış pek. Ahmet Rasim sordurmuş öğrenmiş, o tarihlerde Kadıköyü’nde bir Yılanlı baloz vardı, Todoraki diye biri işletirdi oraya gidip geliyormuş. Ahmet Rasim bir gece gidiyor, bakıyor adamcağız orada bir köşeye çökmüş, mezesiz yemeksiz sade şarapla demlenmede. Sağlığı kötülemiş, kan öksürür. Çekmiş bunu köşeye derdini sormuş, kendisine şarkı yazdıran derdin nedenini. Tatyos Efendi iki mırın kırın ettikten sonra rakıyı alınca dili çözülmüş başlamış anlatmaya. Bir ahuya tutulmuş zavallı. Şair kısmı hayali yârin, kantocuların, tiyatro şarkıcılarının boyuna boşuna gözüne saçına şiirler yazmışlar, şarkı yazmışlar, yalandır onlar tek gerçek onun gamzeleridir, kan çanağı gibidir, gören gördüm diye ölür görmeyen pişmanlıktan ölür demiş. Kimdir bu dedikçe aşkından kadını tarif ediyor. Kara saçlı, kömür gözlü, ak gerdanlı, şöyle güzel böyle melek ama illa ki kan kırmızı gamzeleri. Adam körkütük aşık! Ahmet Rasim soruyor kimdir bu gidelim konuşalım, sanatkar adamsın, bestelerin dillerde. Hele son şarkını bir duysa, kendisine yazıldığını bilse bu yaştan sonra dünya evine girersin be adam diye dostuna destek olmuş. Ama Tatyos Efendi, nasıl diyor ecnebiler platonik bir sevgi besliyor. Karşılık beklemeden yani. Çulsuz, yalnız, unutulmuş bir bestekarı kim sevsin, bugüne kadar kim sevdi diyor. O sırada meyhaneye kim girse beğenirsiniz? Arap Abdullah. Yıllardır ortalıkta yok, Merdivenköyü’nde oturur diye bir rivayet var. Meyhanede karşılaşıyorlar, o civardan geçiyorken uğramış. Çökmüş ama hala dinç. Ahmet Rasim tanıyor kendisini. O da Tatyos Efendi’yi tanıyor tabi. Bir şekilde konuşmuşlar, hal hatır sormuşlar. Gazete okumaz Arap Abdo tanımaz Ahmet Rasim’i. Ahmet Rasim sormuş hemen Onikiler’den Arap Abdullah mı diye. Eskisi gibi kurumlanmasından eser yokmuş. Vakti zamanında bu ihtiyarladığında, daha Aksaray’dayken Fatih’in efendi kabadayılarından Ahmet diye bir çocukla kapıştı, çocuk bunu alaşağı edince, tüm genç kurtlar kocamışın tepesine üşüşmesin, postu deldirmeyim zaten Sultan Hamid gitti paşalığımızda yalan oldu diye elini eteğini çekiyor kabadayılık aleminden. Zaten ne Onikiler kalmış ne Aksaray kabadayıları hepsi yeniyetme, gelmiş Merdivenköyü’ne. Zaten bir ayağı çukurda konağını satmış parasını yiyor. Arap Abdullah Tatyos’un orada bulunduğunu duyarak gelmiş. Gamzedeyim Deva Bulmam’ı dinleyecekmiş kendi sesinden. Eski kabadayı, bazı meclislerde bulunmuş. Tatyos’ta dertlenmiş, başlamış okumaya. Bir ses varmış, zaten kilise korosundan yetişme, birde Gamzedeyim’i okuyor yer de meyhane. İçen bir daha içiyor, dertlenen, efkar basan sürüyle. Abdullah’ta Ahmet Rasim’de kadehleri ardınca yuvarlıyor. Abdo eski kabadayı ya, anlıyor durumu soruyor Ahmet Rasim’e, kız meselesini öğrenince Tatyos Efendi’yi teskin ediyor. Eski kurt felan ama kaçın kurası gerekirse saçından sürür anasının koynundan kaçırırım diyor. Tatyos kadının kimin nesi olduğunu bilmiyor ama nerede oturduğunu biliyormuş. O yakada imiş. Şimdi yıkıldı, o tarihte ayaktaymış Uzunçayır Ermeni Mezarlığının yan tarafında bir kagir ev varmış orada. Abdo duyunca şaşırmış, o evde oturan yok demiş, önünden çok geçtim ışık yanmıyordu. Demiş Tatyos, olur mu efendim pencereye çıkar her gece, ben bir kere tesadüf ettim, aylardır evinin önünden geçerim utangaçtır geceleri çıkar hep demiş. Kadın kimdir necidir kimse bilmiyor. Gece meçe demeden gidiyorlar Uzunçayır’a. Ev hem boş hem harap. Akşam pazarından kalma çürük çarığı toplamış kocakarılardan biri üç adamdan şüpheleniyor, ne yaptıklarını soruyor. Konak boş diyor, mezarlıkta gezen hayaletten bahsediyor. Abdo şüpheleniyor. Geceyi bekleyelim ben pirelendim diyor. Gece olunca Tatyos buz kesiyor, bir pencereyi gösteriyor. Hakikaten güzel mi güzel bir kadın var. Hayal meyal duruyor. Abdo’da buz kesiyor. Madam Bela bu diyor. Bu yaşta kalması imkansız diyor. İlkin hatırlamıyorlar ama Bela’nın oteli dediğinde hatırlıyorlar. Sultan Hamid devrinin başlarında kırkındaydı, şimdiye yetmişi görmüştür bu böyle genç olamaz der. Ahmet rasim’de ekler, bu Bela otel işlettiği zamanda bile genç gösterir, yirmi yaşında göstermez miydi? O an anlamışlar vakayı. O cesetlerin ölümlerin nedeni de çıkmış ortaya. Balkanın urumelinin kan içer hortlağı olmasın? Abdo hem kabadayı hem alkol almış, çekiyor keskiyi narayla basıyor konağı bunlar da peşlerinden. Konakta kimse yok. Mezarlıkta görüyorlar kadını oraya gidiyorlar. Mezarlığı o saatte korkular içerisinde, dua ede ede geziyorlar. Abdo diyor, Bulgar külhanlarının töresidir cadı varsa, hortlak varsa tepelemek elden gelir. İsimsiz bir mezar buluyorlar, üstü kanlı. Onun olduğunu anlıyorlar. Sabaha karşı tekrar geliyorlar. Tatyos yanlarında, inanmıyor olanlara. Öldü ölecek. Şeriata aykırı diye mahalle imamıyla, bir Ermeni papazı çağırıyorlar. Tanık etsin diye birde fotoğrafçı çağırıyorlar. Kadına aşık diye, töre gereği Tatyos çıkardıkları hortlak cesedini kalbinden kazıklıyor. Resim çekiliyor. Sonradan Tatyos o sene öldü, Abdullah cihan harbini göremeden göçtü. Mütareke yıllarında konuyu ve topladığı resimleri hocama veriyor Ahmet Rasim. Kendisi yazmak istemiş ama bazı kara cübbeli adamlar gelmiş, mevzu bilinmesin istemiş, tehdit etmişler bunu, o da saklamış. Hocamda sakladı. Siz de unutun. Velhasılı kelam. Tatyos Efendi’nin son şarkısı “Gamzedeyim”dir. Mart’ta vefat etti kendisi dertten. Cenazesine kimse bulunamadı da on-onbeş kişi topladı öyle kaldırdı cenazeyi Ahmet Rasim. Demişti ki: “Gamzedeyim şarkısı Tatyos’un ömrünün hasılasıdır, yani neticesidir.” İşte o şarkı aslında hortladığı bilinen, kan emici bir hortlağa yazılmıştır ki ben bundan acayip, bundan garip vaka ne duydum ne de işittim…”

SON         

Mehmet Berk Yaltırık        

 10 Ocak 2012 – Edirne

4 yorum:

  1. Eğer bu hikaye gerçekten böyle aktarılmışsa vay halimize. Ben daha abdestsiz uyuyamam.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Şükürler olsun ki ürpertili satırlardan oluşan kurgu bir öykü :) Şarkının kasvetli halinden ilham alarak yazmıştım... Yorumunuz için çok teşekkür ederim.

      Sil
  2. Böyle mükemmel bir şarkı için böyle inanması çok güç bir öykü ile adlandırılması bana ilginç geldi... şaşırdım...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hayal gücü mevzu bahis olunca insan olmayacak kurguları, düşleri kurcalayabiliyor. Metinden kurgu olduğu anlaşılabilecek bir hikaye olduğu için bir uyarı yazısı babından bir açıklama eklemedim :)

      Sil