25 Temmuz 2014 Cuma

Bathori'nin Kabri

(Bathori’nin Kabri, Gölge E-Dergi, 77. Sayı, Şubat 2014, s. 77-80)

           Vaktiyle Al-i Osman mülkünün namlı cengâverlerinden sabık serdengeçti ağası Arapkirli Saçlı Mahmud yanında gezer seçme leventleriyle Vilayet-i Budin’e ayak basmıştı. Ta Acem cenkleri esnasında tanış bulunduğu Peçevi İbrahim Efendi’nin hayli geçkin yaşına rağmen adını duyar duymaz yanına gittiği Arapkirli Saçlı Mahmud, onun kılavuzluğunda serhaddin aşılmaz seddi İslam mülkünün kalelerini ve palankalarını gezer olmuş, şöhretli beylere ve paşalara konuk olmuştu. Yaşı yetmişi geçtiğinden kılıcını kınına sokup oturacağına: “Bu vakte değin Acem mülkünü gözettik, bir de küffar diyarını görelim!” diyerek yanındaki seçme yiğitleriyle uzun bir yolculuğa çıkmıştı. Lakabını veren saçları gençliğindeki gibi omuzlarına dökülmekte, pala bıyıklarını kulak arkasına attığı kulakları küpeli kendine has bir kimseydi. Kocamış olmasına karşın on dokuzunda yiğit gibi at sırtında, denk geldiği eşkıyayı korkunçluğundan pek bir şey yitirmediği meşhur narasıyla kovalayarak ta bu yana kadar gelmişti.

            Akıncılık geleneğini tek başına sürdürmüş, ömrü cenklerde geçmiş biri olduğundan ne yana varsa yiğitliğiyle pehlivanlığıyla ünlü kimseleri tanımak, cenk hikâyelerini kendilerinden işitmek isterdi. Budin mülküne geldiğinde Peçevi İbrahim’e: “Bu yanın en nâmdar cengâveri kimdir?” diye sormuştu. Peçevi: “Şimentorna Sancakbeyi Gazi Seydi Ahmed Paşa derler bir yiğit vardır” demiş ve şöhretini hikaye etmişti: “Benâm ciridçidir. Balaton gölü kenarında küffar tarafına akına çıkar nice kimseyi mateme salmış bir yiğit kimsedir. Cirid oyununda Sultan İbrahim Han’ın musahiblerinden birini attığı ciridle istemeden öldürmüş birini de yaralamış. Sultan İbrahim o anda katlini emretmiş ama diğer musahipleri engel olmuş, “Aman sultanım! Hala at sırtında deli ejder gibi gezinir, bir elinde gaddare bir elinin altında dizim dizim hıştlar durur çok âdemi helak eder!” demişler. Yine de sultan ikna olmayıp katlini emretmiş, at boynuna yapışıp Hasbağçe’den çıkıp bir köşede saklanmış Neyden sonra sultanımız affedip Siyavuş Paşa’nın yanına çaşnigir deyip koymuş, burada sancağın tutup küffara sayısız çapul salmış. Bir seferinde de beş yiğit ile Pirespirim Kalesi’ni basıp kale kumandanını göğsünden hışt-ı pehlivani ile vurmuştur. Cirit atar gibi fırlattığı mızrağın kumandanın iman tahtasını delip geçtiğini esir küffar kapudanları yeminlerle söylemiştir. On yedi küffar kellesin kesip kaleden çıkanda peşlerinden top atılmış, üç yüz küffar atlısı peşlerine düşmüştür. Pusuya koyduğu altmış atlısı ile geri dönüp saldırmış, yüz ellisini kırmış, yüzünü kapudanlarıyla esir etmiş, ellisi firar etmiş. Sayısız at, silah ve yüz esirle İstolni Belgrad’a gelende Siyavuş Paşa zatına ihsanda bulunmuş. Kanije, Budin ve Eğri serhatlerinde namı büyüktür!” Koca Saçlı Mahmud böyle bir yiğidin namını işitince: “O vakit tez yanına varalım, cenk hatıralarını bir de kendinden işitelim!” diyerek hep birlikte Şimentorna sancağına at sürmüşlerdi.


Şimentorna önlerine geldiklerinde tozu dumana katarak gelen atlıları gören serhad yiğitleri dikkat kesilip “Küffarın kolcusu mudur?” diyerek tüfenglerini ve dahi oklarını hazır edip Paşa’ya yaklaşan atlıları haber ettiler. Paşa her daim yanı başında bekler musahibi ve de sakisi olan, Edirne Kaleiçi’nde meyhanecilik ederken bir kavgaya karışıp kendini serhadde bulan, Paşa’nun kapusunda bekler başı telli yiğitlerin en meşhuru Edirneli Ejder Mustafa’yı önden gönderip atlıların ahvalini sual etti. Kendisi de onun peşinden ancak görünmeden metris kapısına varıp bekledi. Ejder Mustafa doru atıyla kalenin kapılarından ayrılıp Saçlı Mahmud’un atlılarına doğru tozu dumana kata kata ilerleyince Saçlı Mahmud’un atının dizginlerine asılmasıyla peşindekiler de durdu. Ejder Mustafa atlılara seslenip “Hey!” diye bağırdığı sıra, Saçlı Mahmud da meşhur narasını koyuverdi. Nara metris duvarlarında yankılandığında güngörmüş gazilerden cenge her an hazır delikanlılara her birinin tüyleri diken diken oldu. Şimentorna ahalisi metris duvarlarına çıkıp: “Bu işitilen tövbe haşa İsrafil Aleyhisselamın üflediği Sur m’ola? Kıyama gelmiş Zaloğlu Rüstem Pehlivan’ın narası m’ola?” diyerek atlıları seyre koyuldular. Seydi Ahmed Paşa dahi şaşırıp yanındakiler: “Bunca sene cenk sahrasındayım böyle nara vallahi işitmedim. Kim ola bu heybetli koca?” dedi.

Ejder Mustafa Saçlı’nın atlıları önüne varınca duraladı. Türlü kılığa bürünmüş pehlivanları süzdüğü sıra gözü Saçlı Mahmud’un kendine has görünüşü takıldı. İhtiyar görünürdü lakin yüzündeki kılıç yaralarını görüp de “beybaba” demeye kimsenin dili varmazdı.  Yanındakilerinin ve kendisinin tepeden tırnağa silahlı olduğunu görünce temkinle sordu: “Hayır mısın şer misin gazi baba? Ne yandan gelir ne yana gidersiniz?” Atını öne süren Peçevi’yi görünce tanıdı. Peçevi, Ejder Mustafa’ya seslendi: “Dosta hayır düşmana şerdir babayiğit! Acem mülkünü vuran serdengeçti ağalarından Saçlı Mahmud’dur!” Peçevi’yi sesinden tanıyan ve Saçlı Mahmud’un namını da evvelden ondan dinlemiş olan Seydi Ahmet Paşa metrisin kapısından geçip onların yanına at sürdü. Saçlı Mahmud’un önüne varıp: “Peçevi Efendi! Özdemiroğlu Osman Paşa’nın vefatını fırsat bilen Safevi şehzadesi Hamza Mirza Tebriz’i kuşattığında düşmanı geri süren, cenk narası bir saatlik yerden işitilen, düşman içine lağım kazdırıp sayısız esir alan, kılıcını hasmına belden vurup gök zırha bürünse dahi ikiye bölen bir Saçlı Mahmud anlatırdın demek bu gazidir!” diyerek adamlarına gelenleri karşılamalarını söyledi.

Şimentorna’nın orta yerindeki küffardan kalma kalede toplaşan gaziler yiyip içerek cenk türkülerinin ve hikâyelerinin eşliğinde koyu bir muhabbet harladılar ki her birisinin anlattıkları her birisi şevke geldi. Kızarmış kuzuların, keçi peynirinin ve Macar şarabının ziyadesinin konduğu sofralar, hanendeler ve sazendelerle şenlendi, köçeklerin oyunuyla toya döndü. Seydi Ahmed Paşa ile Arapkirli Saçlı Mahmud’un yiğitleri arasında sayısız cengin hatırası yâd edildi. Kimi Safevilerle vuku bulan dağlar arasındaki cenklere hayret etti, kimi de Nemçe kalelerine yapılan baskınlara hayret etti. En sonunda mevzu Seydi Ahmed Paşa ile Saçlı Mahmud’un yiğitliğine geldi. Rumeli gazileri Acem’den gelenlere: “Beş şahbaz ile küffar kalesine dalmak ve dahi küffara aman vermemek az bir iş midir? Şüphesi Seydi Ahmed Paşa’mızın üstüne yiğit yoktur!” derken Saçlı Mahmud’un yiğitleri de: “Bu yaşına değin cenk sahrasından el ayak çekmemiştir, buraya gelirken yolda atlarımız çatlamıştır, yedi defa at değiştirmekten keselerimiz boşalmıştır o yine at sırtından inmemiştir. Bu az bir iş midir?” diyorlardı. Seydi Ahmed Paşa baktı yiğitleri münakaşaya girecekler araya girdi: “Bre siz ne söylersiniz? Bu koca, güngörmüş gazinin yiğitliği üstüne laf edilir mi? Kılıç vurmasıyla cevşenli cengâverleri helak etmiş bu yiğidin üzerine söz söylenir mi?” Saçlı Mahmud bu övgünün altında kalamazdı, kendisi de onu övmek istedi,: “Bizim kılıcımız keskinse de Seydi Ahmed Paşa’nın da cıda savurması, hışt fırlatması yanında ehemmiyetsizdir. Biz Acemi hudutta tutmuşsak o da Nemçe’yi bu yanda tutmuş. Namımız belli, şanımız belli,” dedi ve ihtiyarlığın da tesiriyle ağzından: “Yarıştıracaksınız yiğitliğimizi değil cesaretimizi yarıştırın!” deyiverdi.

O bunu der demez yiğitler arasında “Hangimizin ağası daha cesur?” münakaşası vuku buldu. Kimi her birinin kale basmasını, hangisinin daha cesur olduğunun böyle anlaşılabileceğini söyledi kimi de “Bunlar krallara dehşet salmış, şehzadeler esir almış yiğitler. Ondan ala ne var? Meğerki kimsenin cesaret edemediği, korkulu bir işe kalkışsınlar!” dedi. Bu ikincisini kabul ettiler. Peçevi İbrahim Efendi her ikisinin de gözü kara kimseler olduğunu bildiğinden her birinin delice bir işe kalkışmasından endişeleniyordu. Kimsenin başı belaya girmesin diye sahte bir cesaret imtihanı düşündü, kimsenin burnu kanamadan bu çekişmeden sıyrılmalarının yegâne yoluydu. Birden aklına bir fikir geldi ve “Hunîn yahud Kanlı Kontes’in ocağına dek gidelim. Korkmadan gidip gelen cesaretini ispatlar!” deyiverdi. Gaziler ve yiğitler “Gavurun beyini hanımını zikretmenin vakti midir?” der gibi baktılar. Seydi Ahmed Paşa ve Saçlı Mahmud, Peçevi’yi tanıdıklarından onun beyhude yere söz söylemeyeceğini biliyorlardı ancak Kanlı Kontes bahsinden onlar da bir mana çıkaramamışlardı. Beyden hükümdardan korkmaz bu güngörmüş gaziler korka korka bir kadından mı korkacaklardı?

Paşa: “Bre kâh Nemçe’den kâh diğer illerden yetmiş kont, bey tanırım? Bu dediğin kimdir ki adını duymamışızdır?” diye sorunca Peçevi cevap verdi: “Ecsedli Bathori Erszebet’i derim. Meşhur Nadajdi Ferenc’in zevcidir.” Paşa sanki eski bir ahbabını hatırlamış gibiydi: “Nadajdi Ferenc’i görmedim ama namını duydum. Hem senden hem buralılardan duydum. Çok savaş görmüş. Zamanında Deli Arslan diye bir yiğit on yedi yaşındayken daha atının eğerine mıhlamış mızrakla kaba etinden ama cengâver kimseymiş, Macar beyleri evvelden en meşhur cengaverlerinin namına içeceklerinden hep onun namına kadeh kaldırırlarmış. Lakin cenk meydanında değil hastalanıp öyle ölmüş diye anlattı bize Nemçeliler. Ancak hanımını hiç işitmedim.”
“Nemçe’den Erdel’e dek o uğursuz hanımın lakırdısını edecek bir gavur bulamazsın da ondan. Zira ondan ziyadesiyle korkarlar!”
“Bre ölü kadının nesinden korkarlar? Ne diye “kanlı” derler?
“Paşam bu lain kadın yaşlanmaktan ziyadesiyle korku duyup gençleşmeyi arzulamış. Gençleşmek için de genç kimselerin tövbe estafurullah kanlarıyla hamam edip yıkanırmış. Bu aşüftenin kalesini bastıklarında seksen masum köylü kızının cesedini bulmuşlar ancak Erdel köylüleri altı yüzden fazla kişinin öldüğünü söylerler. Bunu alıp ailesinin oturduğu Csejte Kalesi’nde bir kuleye hapsedip kapısına duvar örmüşler, bir yemek deliği hariç delik kalmamış. Yıllar sonra duvarı yıkıp kuleye girdiklerinde kontesin cesedini bulmuşlar, evvel oraya gömmüşler. Ancak ahali bu melun kadın hortlamasın diye huzursuzlanınca ailesinin ata yurdu sayılan Ecsed’deki aile türbesine gömülmüş. Türbenin olduğu yer bir uğursuz koru imiş ahaliden kimse oradan geçmeye cesaret edemez imiş. Halen geceleri kalkıp kan içmek için dolanır imiş! Ecsed buraya bir hayli uzaktır ben kalkıp gidemem ancak cesaretini kanıtlamak isteyen kalkıp gitsin!” Rumeli gazilerindeki gözle görülür bir ürperme hali Acem gazilerinin tuhafına gitti. Anadolu’nun cinlerine perilerine aşina bu yiğitler Rumeli ahalisinin aşina olduğu upirlere, vampirlere, hortlaklara dair pek bir şey duymadıklarından korku da beslemiyorlardı. Seydi Ahmed Paşa’nın dahi geleli birkaç sene olan bu topraklarda hem korkulu hikâyelere hem de fırtınalı havalarda yanından geçtiği kabirlerden gelen insandan aşrı acayip seslere aşina olduğundan bir çekincesi vardı. Lisan-ı münasip ile Saçlı Mahmud’u: “Hiç gereği yoktur. Cesaretimize âlem şahitlik etmiştir, ispatı da namımızdır. Ben senin cesaretini de kabul ederim, yiğitliğini de ancak cazu, hortlak taifesiyle eylenmek olmaz!” diye ikaz etse de Mahmud’un deli damarı tutmuştu: “Ben kendime korktu dedirtmem paşa! Kalkın hele gaziler, varalım cazunun üstüne!” diyerek Acem cenklerinin yiğitleriyle birlikte hem kaleden hem de Şimentorna’dan çıkıp gitmişti. Acele varmak için atları değiştire konaklaya evvela Budin’e, oradan da Egri’ye geçti. Sora sora günler sonra “Bu yanda ne gezerler?” dercesine kendilerine bakan Erdellilerin vilayetindeki Ecsed’e vasıl oldular.

Ecsed nam kasabaya vardıklarında güneş çoktan batmıştı. Kasabanın kümesten hallice hanına inip yanlarındaki hem Türkçe hem Macarca bilen kılavuza “Bathori’nin Kabri”ni sordurduğunda köylülerin korkuyla birbirlerine bakıp: “Nyirbator’da! Nyirbator’da!” demeleri üzerine oranın bu yerin de batısında olduğunu öğrenince boşu boşuna oraya dek gelmelerine hayıflanıp Nyirbator’a indiler. Baykuş seslerinin eşlik ettiği bulutların tepelerinde gezindiği aysız bir gecede, tarif edilen aile türbesini buldular. İçlerinde fazlasıyla ürperme olsa bile Rumeli gazilerinin ağzına laf düşürmemek adına harap haldeki aile türbesinin kapısını kırıp içeriye girdiler. Kılavuz ilkin girmeye korktuysa da Saçlı Mahmud yakasından sürükleyerek zorla içeri sokmuştu onu. Kılavuz boş bir mezar yerini göstererek kontesin buraya hiç gömülmediğini dili döndüğünce anlatmaya, lahdin kapağının bile burada olmadığına işaret ederek başka tarafa gömüldüğünü söylemeye çabaladı.

Kılavuz ile Saçlı Mahmud boğuşurken dışarıdan atlarının çılgınca kişneyip sağa sola kaçıştıklarını işittiler. Sesler yüzünden kapıya dönüp baktıklarında ise bir anda kapının önünde sırtı bükülmüş kambur bir kadının göründüğünü sandılar. Kadın birden kaybolunca ne olduğunu anlayamayıp hayal gördüklerine hükmettiler ancak tuhaf bir ihtiyar kadın kahkahası duyduklarında akılları başlarından gitti. Saçlı Mahmud: “Akılları sıra hemşehrisini korur bu kocakarı!” diyerek tek başına çıkıp bakında. Bulutların arasından belli belirsiz sızan ay ışığında biraz uzaktaki bir koruluğun içinde belli belirsiz beyazlar içinde bir kadın silueti görür gibi olunca duraksadı. Adamlarını da yanlarına alarak koruya yönelmek istediyse de adamlar betleri benizleri solmuş bir halde korkuyla koruyu gösterip korkunç görünüşlü ihtiyar kadından bahsederek emrine ayak direttiler. Mahmud cesaretinden ödün vermediğini kanıtlamak istercesine: “Topunuz bir adam etmezsiniz!” diyerek tek başına koruya daldı.

Kara kuru ağaçların ve dikenli dalların arasında yürüyen Saçlı Mahmud kılıcını çekerek karşısına çıkacak ilk şeyi ikiye biçmek için sağa sola bakındı. Korunun az ilerisinde beyaz elbiseli bir kadını görünce: “Kimsin?” diye gürleyerek kadına yöneldi. Kadın işveli bir şekilde ona yaklaştıkça elinin ayağının tutmaz olduğunu hissetti. Kadın mermer kadar soğuk elleriyle Mahmud’un kılıcını kavramış ellerini tutunca istemsizce ürperdi. Kadın ellerini açar açmaz kılıcını yere düşürdü. Kıpırdayamadığını anlayınca korkuyla zevk alma hali arasında kaldı. Kadın suratını onun suratına doğru yaklaştırdığı sıra bulutlardan sıyrılan ay ışığı altında çürümüş suratı, taşra çıkmış dişleri ve ateş kırmızısı gözleri görünce aklı çıktı.

Kocakarı siluetindeki bu yaratık ürkütücü sırıtmasıyla ona yaklaşıp sivri dişlerini boynuna yaklaştırırken Saçlı Mahmud’un dehşetli çığlıkları korudan yükselen ötücü gece kuşlarının kanat seslerine karıştı. Acem hududunun gazileri arkalarına bakmadan kasabadan dışarı kaçarlarken kanat seslerinden ve çığlıktan ürkerek elleriyle kulaklarını kapattılar…


SON

Mehmet Berk Yaltırık
25 Aralık 2013 – İstanbul


2 yorum: