25 Temmuz 2014 Cuma

Behiye Ana Türbesi

(Behiye Ana Türbesi, Gölge E-Dergi, 67. Sayı, Nisan 2013, s. 64-67)

Açık türbe dibindeki korkutucu asırlık servi ağacının dallarına bağırsaklarından asılı, deşilmiş karınlarından damlayan kanlardan ağacın dibi adeta deryaya dönmüş üç ceset, mezar taşlarını dahi ürperten rüzgarda tekinsizce sallanıyordu. Yanı başındaki kenar taşlarına dikili eğri büğrü mumlarla, demirlerine bağlı çaputlar ve kadimden kalma mezar taşı ile tuhaf görünümlü türbe insanın tüylerini diken diken ediyordu.

Türbenin etrafına dizilip ağaçtaki cesetleri seyreden polisler, cinai hadiselerin neticelerini seyretmeye meraklı ahaliyi etrafta göremediklerine bir hayli şaşkınlardı. Şaşırdıkları asıl durum ise ahalinin “belaya bulaşmayalım”, “şahit yazarlar” tavrından çok durumu kanıksamış gibi olayla hiç ilgilenmemeleriydi. Yoldan gelip geçenler, her gün ceset görür gibi dönüp bakmaya tenezzül dahi etmiyorlardı ki en olaylı mahallelerde bile, en basit yaralanma olaylarının etrafında insanların toplanıp film seyreder gibi kavga seyretmeleri olağandı. Zaten cesetlerin ihbarını yapan kişi de başka mahalleden olup tesadüfen buradan geçerken cesetlere rastlamıştı. Mahallenin bu acayip tavrı, en az vahşice işlenmiş cinayet kadar acayip gelmekteydi.

O taraflara yeni atanmış komiserin dikkatini çeken şey ise cesetlerden ziyade türbe ve etrafındaki evlerdi. Kentsel dönüşüm rüzgarının nasıl vurmadığına hayret ettiği kambur evler, asırlık ağaçlar ve surlar ile betonlar arasına sıkışıp kalmış bu ufak mahallenin tam göbeğindeki bahçeden hallice bir mezarlıktaki isimsiz türbeye baktıkça zamandan ve mekandan nasıl bu derece soyutlanabildiğine hayret ediyordu.

Cesetler ağaçtan indirilip adli tıp morguna gönderilmek üzere ceset torbalarına yerleştirilirken, komiser yardımcısı maktuller hakkında öğrendiklerini komisere tek tek anlatıyordu:

“Üçünün de sabıkası var ama kimse dokunamamış. Şuradaki tam psikopat… Sevdiği kız çok güzel, kendisine bakmaz diye kızı kaçırıp yüzüne kezzap dökmüş. Kız buna saldırınca kıza tecavüz etmiş. Aile baskı yapmış kıza millete rezil oluruz diye kız şikayetini geri almış. Bu da kurtulmuş. Onun yanındaki kızın birine talip oluyor. Kızın yaşı ufak, aile razı ama kız karşı çıkıyor. Kızı bununla aynı odaya kilitliyorlar, günlerce tecavüz ediyor. Kızın kardeşi anlatmış bunları suç duyurusunda bulunmuş. Sonra kıza şiddet uygulayıp davayı geri çektiriyorlar, tecavüze uğrayan kız intihar ediyor. Ortada yatan ayrı bir manyak… Sevgilisini kaçırıp öldürüp tecavüz ediyor. Ailesi varsıl, artık kızın ailesini neyle yıldırmışlarsa dava düşüyor, bu dışarıda…”
“Bunların birbiriyle bir bağıntısı var mı?”
“Tespit edemedik. Birbirlerini tanımayı bırakın, semtlerinden dahi geçmemişlerdir. Ancak üçü de bir şekilde tecavüz zanlısı ve benzeri bir vakada olduğu gibi burada ölü bulunuyorlar.”
“Benzeri vaka?”
“Yıllardır peşinde olduğumuz ve seri cinayet olarak tahmin ettiğimiz bir durum var. Bu civarda genelde böyle tecavüz zanlılarının cesedinin bulunduğu oluyormuş. Burada bizden önceki dönemler de dahil olmak üzere bu şekilde elliye yakın cinayet vakası varmış. Yalnız bu civarda, bu mahalde bulunuyor cesetler.”
“Failleri belli değil mi?”
“Bir zaman hiçbir şey olmuyor bazen birkaç yıl sonra bu civarda ceset bulunuyormuş. Çok araştırıp türbenin başına nöbetçi diktikleri bile olmuş ama kim oldukları bilinmiyor. İlk cinayet Cumhuriyet’in ilk yıllarına dek indiğinden bunlar birbiriyle bağlantılı mı bilemiyoruz.”
“İşlemleri halledildi mi?”
“Evet komiserim.”
“Tamam o halde. Siz gidin, karakolda yine bakarız.”
“Emredersiniz.”

            Polis arabaları ve ambulans yaşlı mahalleden uzaklaşırken, komiser mezarlığı seyre dalmıştı. Ezkaza sağda solda kalmış yosunlu ve devrik kitabelere, yerdeki kan izlerine ve yazılara bakmıştı. Üniversiteyi ezkaza tarih bölümünde okumuştu. Eski yazıları okuyacak denli iyi olsa da maddi durumu nedeniyle okulunu vakitlice bitirdikten sonra polisliğe başvurmuş, komiser yardımcılığı sınavını kazandıktan birkaç sene sonra da komiserliğe kadar gelmişti. Mezar taşlarına bakıp üzerindeki şekillere ve yazılara göz gezdirirken, kan izlerinin bir kısmının da kenarındaki taşlarda bulunan türbenin mezar taşına baktı. Kadın mezarıydı ancak taşın bir ucuna kılıç, bir ucuna yatağan şekli çizilmişti. Bir yeniçerinin hanımı mıdır diye merak edip yazıyı okuduğunda ise şaşırıp kalmıştı:

“Merhûme Ateş namı ile maruf Behiye binti Abdullah Hanım’ın nişane-i medfenidir. Kuşağında asılıydı kılıç ile yatağan, yiğit misali teheyyüb idi yok idi korkmayan, vakt-i leylde tüfeng atar kancıkların pususunda can teslim etdi, göçtü dâr-ı dünyadan.”,

Türbe belledikleri mezarın sahibesini merak edip, böylesine külhani yaşayan birinin nasıl olup da yatır kabul edildiğini düşünürken mezarlığa yaklaşan yaşlı bir kadın dikkatini çekmişti. En az mahalle kadar yaşlı, elinde tuttuğu ibrik ile sallana sallana yürüyen ihtiyar kadın gözlerini bir anlığına komisere diktiğinde, komiser ensesindeki tüylerin dahi diken diken olduğunu hissetti. Tanımlanamayan, ürkütücü bir havası vardı.

İhtiyar kadın türbeye yaklaşınca önce ağaç dibindeki kanlara bakmış, yüzünde nedeni belirsiz bir gülümsemeyle sırtını dönüp etrafı parmaklıklarla çevrili açık türbenin toprağına ibrikteki suyu boşaltıp dua okudu. Mezarlıktan çıkacağı sırada komiser kadını durdurdu.

“Teyze burası kimin türbesidir?”
“Behiye Ana’mızındır.”
“Taşta ne yazıyor?”
“Ne bileyim evladım, adı sanı yazıyordur herhalde.”
“Mezar taşında kılıç resimleri var. Hikayesi nedir?”
“Biz annelerimizden dinledik. Onlar da kendi analarından, onlar da büyük analarından dinlemişlerdir. Behiye Ana, çok acı çekmiş bir kadınmış. Sağlığında kendi gibi acılı birçok masumeye kol kanat germiş, korumuş. Kim niye yapmış bilinmez bir gün öldürmüşler kadıncağızı. İstanbul’un tüm kadınları gelip burada ağlamış, dua etmiş. O dualarla ölümünden sonra nasıl bilinmez geceleri gezer olmuş.”
“Nasıl yani?”
“Behiye annemize “Ecelyandı” derler. Ölümü esnasında aldığı hayır dualarından ötürü ölmemiş derler. Yılın belli zamanları kalkar, bir zalimin tepesine çöker sürükleye sürükleye buraya getirir bırakırmış. Her gece de kalkıp mahalleyi kolaçan edermiş. Ben anadan atadan türbedarımdır, her sabah gelir suyunu döker duasını okurum anamızın.”
“Olur mu hiç öyle şey? Akla mantığa sığar mı? Hem buraya polis nöbetçi koymuş, görse onlar görmez miydi?”
“Tüm mahalleye sor istersen evladım. Hepsi bilir. Gecenin kör vaktinde Behiye annemiz kabrinden çıkar mahalleyi gezer, bir nara atarmış ki sesini duyan rezil olduğu yerde ölüp kalırmış. Bazı geceler duyulduğunu söylerler, benim de işitmişliğim vardır. İtikadın yoksa gelir kendin bakarsın!”
“Bu cesetler de onun işi midir?”
“Öyle ya ne sandın? O bizim bekleyenimizdir, bekçimizdir. Polisler geldiği vakit biliriz yine bir zalimi haklamıştır!”

Kadın tıngır mıngır yürüyerek yokuş yukarı çıkarken, komiserin kafasında sayısız şüphe uyanmıştı. Mahallenin olaya ilgisizliği ve yaşlı kadının saçma sapan bir hikaye anlatması ona göre mahalleden birilerinin cinayetin zanlılarını tanıdıklarının ve koruduklarının göstergesiydi. Üstelik hiç tepki vermemeleri ve kadının gizliden kanları görünce sevinmesi, belki bilmediği daha başka cinayetlerin de delili olabilirdi. Komiser kılık değiştirdikten sonra gece türbenin civarına gidip bekleyecekti. Böylece mahallede, özellikle mezarlıkta gece bir hareketlilik olup olmayacağını kontrol etmiş olacaktı.

Yatsı namazının çoktan okunup sokakların cinlerin hakimiyetine geçtiği, mezar diplerine domuz yağlı muskaların gömülüp ayrılık ve aşk dilenen saatlerde komiser, büroya ait Toros’uyla mezarlığı gören bir yere park edip beklemeye koyulmuştu. Saatler geçtikçe mahalleden el ayak çekilmiş, hafiften bir sis çökmüş hiçbir ses işitilmez olmuştu. Sadece arada bir nereye tünediği belirsiz bir baykuşun belli belirsiz uğultusu duyuluyordu. Komiser mezarlığı seyrederken göz kapaklarının kapanmasına engel olamıyor, hafiften uykuya yenik düşüyordu ki sislerin arasında sabah gördüğü yaşlı kadını görür gibi olmuştu. Sisler kadını yutar gibi olunca arabasından inip o tarafa yöneldiğinde kadının sislere karışıp gözden yitip gittiğini sandı. Aynı kadını mezarlık tarafında görünce bu kez oraya doğru seğirtip, ağzında dualarla türbeye dek yaklaştı ancak ortalıkta sokak lambalarının ışıkları altında belli belirsiz süzülen sisler haricinde hiçbir şey yoktu.

Komiser yorgunluktan düş gördüğünü zannederek arabasına geri dönmek için hareket ettiğinde sokağın bir ucundan duyduğu ses onu olduğu yere çivilenmişti. Sokakların derinliklerinden, evlerin çürümüş tahtaları arasından, kabirlerden ve servi ağaçlarından gelen, aynı anda hem ölümü hem acıyı çağrıştıran korkunç bir sesti. Mezarlığa doğru yürüyen “şey”i gören komiseri, sanki ayaza tutulmuş gibi inceden bir titreme almıştı.

Yürüyen şey bir zamanlar insansa bile ölümüyle birlikte daha korkunç hale gelmişti. Ayakları yere basmıyordu, kollarına girmiş görünmez ifritler tarafından havada çekiştirilir gibi kayarcasına ilerliyordu. Üzerindeki kan lekeli kefeli, mezar taşları misal parıldıyor, ateş kızılı saçları tekinsiz gece rüzgârlarında dalgalanıyordu. Simsiyah gözlerine bakmanın imkanı yoktu. Devasa ejderlerin dipsiz gırtlakları misali insanın ruhunu yutar gibi bakıyordu gözleri. Hortlağın kocaman açılmış ağzından sayılan sararmış dişleri, sırıtır gibi sislerin içinden parıldıyordu.

Hortlak kollarından kalkmış gibi uçarcasına türbesinin önüne geldiğinde, komiser korkması için bir neden olmadığı halde neredeyse ağlayacaktı. Yatır demişti kadın ancak bu yatır olamayacak kadar korkutucu ve tekinsiz bir mahluktu. Komiser, onun vakti zamanında İstanbul’un düğümlere üfürür cadı karıların marifetiyle hortladığını nereden bilebilirdi ki? Yine de o “şey” komiserin suratına, vicdanının derinliklerini arar gibi baktı.

Ağzını açıp: “Sen kanun musun?” diye sordu. Sesinde tuhaf bir şekilde asırlardır acı çeken, işkenceye uğrayan, tecavüz edilen, horlanan, öldürülen, zulüm gören kadınların tınısı vardı. Sanki mahzun ruhlu kadınların hayaletlerinden ürkütücü bir koroydu hortlağa ses veren. Komiser usulca kafasını olumlu anlamda salladı. Hortlağın mide bulandırıcı çürük nefesi suratına çarpıyordu. Kaşlarını çattı: “Zavallılara, masumelere el uzatanlara sen dokunamazsın! Ben canlarını alırım! Zalimlerin kanunu da benim!” diye gürledi, ses kocamış mahallenin asırlık sokaklarında çınladı.

Sabaha karşı olay mahalline gelen polisler, komiserini konuşamadan olduğu yere çöküp titrerken buldular. Ne onlar anlayabilmişti bu hale nasıl geldiğini ne de komiser anlatabilecek durumdaydı. Ahşap evlerin perdeleri arasından muzaffer bir edayla gülümseyen ahalinin bakışlarına bir anlam veremedikleri gibi, komiserin türbeye korka korka bakmasının nedenini de hiç biri öğrenemeyecekti.

SON
                                                                                         Mehmet Berk Yaltırık
11 Şubat 2013 – İstanbul

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder