25 Temmuz 2014 Cuma

Lanetli Harabeler

(Lanetli Harabeler, Gölge E-Dergi, 66. Sayı, Mart 2013, s. 78-81.)

            Bu yaz tatilimi uzun süre sonra dedemlerin kır evinde geçirmeye karar vermiştim. Küçüklüğümde neredeyse her yaz tatilinde oraya sık sık giderdim, ancak dedemin vefatının ardından gidiş gelişlerim uzun süreliğine aksamıştı, neredeyse anılarımdan silinmişti. Tarlaların ve koruların arasındaki o evi, sık ağaçlıklardan oluşma koruları, koruların arasında belli belirsiz görülen eski harabeleri, ev yıkıntılarını hayal meyal hatırlıyordum. Hem sakinliği için hem de anılarımı yad etmek adına, o tatilimi bir müddet geçirmek adına hazırlıklarımı yaptıktan sonra yola çıkmıştım.

            Ana yolun epey uzağında, köylerin ve tarlaların gerisinde, tek katlı mütevazı bir kır eviydi. Evde yıllardan beri dedemin kardeşi olan, hepimizin “Hala” diye hitap ettiği büyük halam kalmaktaydı. Kocasının köyünde kaldığından tatillerde ara sıra yanımıza kalmaya gelirdi. İşi nedeniyle eniştemle pek görüşememiştik. Halamın çocukları olmadığından zaman zaman dedeme bakmaya gelirmiş, en son dedemin vefatının ardından eve yerleşmişti. Aile üyelerimiz çok farlı şehirlere taşındığından uzunca bir süre birbirimizden ayrı düşmüştük. Yıllar sonra ilk defa büyük halamı da görecektim. Kır evine giderken çocukluk hatıralarım yeniden canlanmıştı. Çocukluk zamanlarımda, bu tarlalarda, ağaçların altında az dolaşmamıştım, az hayal kurmamıştım. Ancak aklıma çocukluktan beridir hatırlamadığım ve hatırlamaya ihtiyaç duymadığım başka hatıralar da zihnime üşüşmüştü. Civardaki koruluğa ve harabelere ilişkin ürkütücü şeyler anlatılırdı. Güneşin altında defalarca anlatıp, gece olduğunda yorgan altında korkudan titreyerek karanlıklarda gezinen şeyleri hayal ederdik…

Ağaçların altında gezinen cinlerin, perilerin hikayeleri anlatılırdı. İnsanların eski köylerden kalma ev yıkıntılarında ve daha eski harabelerde geceleri tuhaf sesler duyup, kaynağı meçhul ışıklar gördükleri söylenirdi. Çocukluğumda sırf neye benzediklerini merak ettiğimden, korkmama rağmen geç saatlere kadar harabelerin civarında ve o koruda dolaştığımı hatırlıyorum. Cinler neye benziyorlardı, gerçekten ayakları ters miydi? Periler anlatıldıkları kadar güzel miydi? Peki ya her gece cin düğünlerinde ışıklar saçan, duyanı delirten şarkılar çığırıp, hora tepen kalabalıklar neye benziyordu? Tüm bu çocukluktan kalma saçma hatıralarım canlanmıştı.

Yeniden görmek için can atıyordum.

Öğleden sonra kır evine vardığımda, büyük halamla hasret giderip birkaç lokma bir şeyler atıştırdıktan sonra, biraz civarda dolaşacağımı söylediğimde tıpkı çocukluğumda olduğu gibi akşam vaktine kalmamamı tembihlemişti. Çocukluğumun düşlerle geçmesinde onun da hatırı sayılır bir yeri vardı. Çocukluğu burada geçmiş olan ve benden yıllar önce buralarda gezip dolaşan büyük halamın anlattıklarını civar köylerdeki ve evlerdeki çocuklara az anlatmamıştım. Koruların arasında dolaşan tuhaf varlıklar, harabelerdeki mezarından gece kalktığı söylenen Rum padişahının kızı gibi olur olmadık şeyleri arkadaşlarıma anlatır, gece olunca ben de onlar gibi korkulu düşlerle geçirirdim geceyi. Yine aynı hikayeleri duymak tekrar çocukluğuma döndürmüştü beni.

Halamın tembihine uyacağımı söyledikten sonra kır gezime başlamıştım. Asırlık ağaçların altında dolaşmak hakikaten insanda başka bir diyarda dolaşıyormuş hissi yaşatıyordu. Gün ışığını kapatan, zemini kapatan sarmaşıklar ve ağaç yapraklarıyla burası usta bir ressamın elinden çıkma gibiydi. Çocukluğumdan aşina olduğum ufak bir gölün yanından geçtiğimde, o yeşil yosunlarla kaplı bataklığı görünce fotoğraf makinemi yanıma almadığıma pişman olmuştum. Korunun hemen bitiminde çok eskiden kalma bir köyün kalıntıları başlıyordu. Taş duvarların tekinsiz yapısından çocukluğumda da pek hazzetmediğimden evlerin civarında çok dolaşmayarak doğrudan harabelerin olduğu yere gitmiştim.

Harabeler korudaki ağaçların ve çalıların istilasına uğramış eski bir yerleşim yeriydi. Bizans dönemine ait sarmaşıklarla kaplı sütunların, bazı bina parçalarının ve yeraltı mezarlarının bulunduğu eksantrik bir yerdi. Pek bilinmediğinden fotoğrafçıların dikkatinden kaçmış saklı bir cennetti. Ancak gece vakti pek bulunmak istemeyeceğiniz türden bir cennetti. Gündüz gözüyle her biri hüzün fışkıran o yapıları bir kere akşam vakti görmüştüm. Hayaller kurmaya heves etmeyen birisi için bile tehlikeli derecede sanrılarla ve tekinsizlik hissiyle doluydu.

Halamın bahsettiği Rum padişahının kızı olduğunu söylediği mezar da buradaydı. Gün ışığı alan bir dehlize, taş merdivenlerden indiğimde kapağı kapatılmış o lahdi de görmüştüm. Lahdin üzerine çizilmiş bir genç kadın figürü nedeniyle halamlar burasının bir prenses mezarı olduğunu düşünmüş ve bununla ilgili bir hikaye uydurmuş olduğunu düşünüyordum. Mezardan çıktıktan sonra, tam karşısında yer alan hafif bir yükseltinin üzerindeki taş bankların olduğu saklı bahçeye yürümüştüm. Çocukluğumda bu saklı bahçeye pek sık gelir, gün boyu hayaller kurardım. Etrafı duvarlarla çevrili, içinde türlü çeşit ağaç ve çiçekler bulunan, antik dönemden taş oturakların bulunduğu bir yerdi.

Oraya varıp taş banklara oturup sessizliği dinlediğimde kuş cıvıltılarının duyulmaması garibime gitmişse de buna çok takılmamıştım. Ağaçların arasından sızan belli belirsiz gün ışığı altında burasının çok farklı bir güzelliği vardı. Bıraksalar ömrümün kalanını orada geçirebilirdim. Ancak kesinlikle geceye kalmadan…

Nasıl olmuşsa uyuya kalmıştım. En başta tuhafıma giden o sessizlikten olmalıydı. Sessizliğin sanki insan kulağıyla fark edilemeyecek bir tınısı vardı. Sanki büyülü bir ninniydi. Hayvanları bile uyutabilecek kudrette, keçi ayaklı kadim dönem cinlerinden kalma efsunlu bir ninni…

Gözlerimi açtığımda zifiri bir karanlıktı ilk gördüğüm. Havanın serinliğiyle neredeyse buz kestiğimi fark ederek soğuktan uyuşmuş ellerimi ovalayarak etrafıma bakındığımda saklı bahçede olduğumu gördüm. Güneş çoktan batmıştı ve ben halamın tembihini uyku yüzünden unutmuştum. Şimdiden içimde büyüyen tarifsiz bir dehşet duygusu vardı. Gözlerim karanlığa alıştığında, bahçenin ortasındaki kadim çınar ağacına tünemiş bir puhu kuşu ile göz göze gelmiştim. Ateş kızılı gözleriyle beni seyrediyordu. Ötüşünde uğursuz bir tını vardı. Bir an önce eve dönmek için bahçeden çıktığımda gördüğüm şey karşısında aklımı kaybedebilirdim. Ağaçların arasından sızan ay ışığı altında, harabelerin arasında gezinen gölgeler görür gibi olmuştum. Sanki gerçek ile hayal alemi arasında, karabasanı eksik olmayan bir kabusun içerisindeydim.

İlk başta hayal gücümün bir oyunu sanmıştım ancak sonradan gördüğüm bir şeyin en az benim kadar gerçek olduğunu söyleyebilirdim. Ay ışığı, lahit bulunan mezarın girişini ayan beyan aydınlatıyordu ve oradan çıkmakta olan şeyi gördüğümde gözlerime inanamamıştım. Çukur gözlerinden kanlar akmakta olan, sıçrayan kanlardan yer yer rengi solmuş beyaz bir kefene sarılmış, mumyayı andıran iskeletimsi bir kadın cesedinin, sallana sallana mezardan çıktığını görmüştüm. Kuru kafayı andıran suratında, dişleri ay ışığında tekinsizce parıldıyordu. Nasıl ayaklarımda güç bulup koşarak oradan kaçtığımı hatırlayamıyorum. Korudan geçerken de beni bazı gölgelerin izlediğini söyleyebilirdim. Beni izleyen bir şeyler vardı, korkunç, tiksindirici şeyler. Ömrümün en unutmak istediğim gecesini yaşıyordum.

Kır evine varıp kapıyı yumrukladığımda büyük halam dışarı çıkıp beni azarlayarak eve almıştı. Eniştemin geldiğini söylemişti. Evin büyük odalarından birini geçtiğimde dehşet anlarımın bitmediğini anlamıştım. Salonda yer sofrasının başında, iri yarı bir adam oturuyordu. Kıllı vücudu ve kuyu dibini andıran gözlerinden ziyade, çarpık çurpuk ayaklarıyla oturmasından anladığım kadarıyla ayakları tersti. Yer sofrasında kirli teneke kapların içerisinde duran çiğ et parçalarını kemiriyordu. Biraz dikkatli bakınca bunların insan parçaları olduğunu görmüştüm, o kadar ufaklardı ki bunlar çocuklara ait olmalıydı, kanlı canlı, hayat dolu çocuklara.

Büyük halam suratında daha önce görmediğim tüyler ürperte bir sırıtmayla eniştemin elini öpmesini istediğinde, o korkunç mahluk elini bana doğru uzattı. Aralarında deri parçaları ve pislik birikmiş siyah tırnakları olan o çarpık elinin avuç içi tarafından yukarıya doğru ters tarafa baktığını görünce korkudan olduğum yerde donup kalmıştım.

Korkunç mahluk şeytani bir iştahla, tiksindirici bir şekilde eti kemikten sıyırırken çıkan o iğrenç seslerin eşliğinde beni süzmekteyken, en son gördüğüm şey halamın elinde duran baltayı hızla başıma indirmesiydi…

SON
Mehmet Berk Yaltırık
11 Ocak 2013 – İstanbul

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder