25 Temmuz 2014 Cuma

Muhannes

             (Muhannes, Gölge E-Dergi, 78. Sayı, Mart 2014, s. 16-19)

             “Şu hızlı hızlı gelen Andon mudur?”
            “Bu yağmurda boranda Çengi Nadya olacak değil a? Geçidin ağzını beklerdi nicedir. Gelişinde bir hal var ama dur bakalım!”

            Tepelerine düşen su damlaları üstlerindeki yamçılardan aşağıya damlayan, martinleri filintaları yamçılarının altında, kukuletaları ve bıyıkları sakalları ıslanmış idamlık eşkıyalar kayaların saçağında ateş etrafına toplanmışlardı. Dört meşum karaltının kimisi tütün kaçakçılarının “ayakbastı haracı” namına verdikleri sarmaları tüttürmekteydi. Andon düşe kalka çalıların dikenlerin üzerinden geçip: “Silah basina! Silah basina! Ela vre! Üstünüze mezar topraği serptiler? Hey! Basimiza devlet kusu kondu vre!”
            Çetenin gediklilerinden Uzun Veli cevabını bilirmiş gibi sordu: “Ne oldu be Andon! Bu fırtınada gebersek tepemize alıcı kuş çökmez, devlet kuşu yolunu şaşırıp da buralarda ne gezecek?”
            “Yola girmis yaldizli fayton gördüm! Na bu yana gelir!”
            “Ülen Andon ülen Andon! Yeter ki bir karaltı görme, gör ki ne göründü gözüne!”
            “Kalkin vre! Osmanli faytonu gelir derim hala çene çalarsiniz!”
            Bozdoğanlı Abdi bir anda ayağa kalktı: “Ya cebi dolu tüccarın biri rahmeti fırsat bilip şehre yollanmışsa? Eşkıya milletini eksik akıllı yerine koyup kendince oyun etmek ister belki? Durmak zamanı değildir ağalar. Varalım keselim yolunu!”

            Abdi’nin sözleri Veli’nin aklına yatınca ayağa fırladı. O kalkar kalkmaz diğerleri de ayağa kalkıp silahlarına davrandılar. Geçidin en dar en kancıklığa müsait kısmına doğru koşturup yolu tuttular. Bir vakit sonra toprak yolu döven nalların ve atların sırtında şaklayan meşin kırbacın sesi duyulmaya başladı. Gök gürültüsü yeri göğü inletirken Uzun Veli’nin namlusundan çıkan bir kurşun faytoncunun oturduğu yerdeki tahtaya isabet etti. Faytona değil de tepesine doğru nişan alan eşkıyalar da birbiri ardına silahları boşaltınca arabacı atları deli gibi kamçıladı. Dar geçitte faytonu çevirmeye imkân olmadığından eşkıyaların kurşununa aldırmadan yarıp geçmeyi düşündü. Ancak Uzun Veli arabacıyı bacağından kurşunlayınca arabacı yere yuvarlanarak çamurların içine gömüldü. Eşkıyalardan biri atlardan birini vurunca yere düşen ata takılan faytonun duraksadığını gördüler.

Fayton tamamen durunca pusu kurdukları kayalıklardan geçide inen eşkıyalar arabacıyla faytonun başına üşüştüler. Yağmur kesilmeye yüz tuttuğu sıra arabacı çamurun içinde debelenerek eşkıyaların ayaklarına kapanmaya niyetlendi: “Affedin ağalarım beylerim! Taşıdığım mühimdi o yüzden durmamazlık ettim kıymayın canıma!” diye yalvardı. Uzun Veli tepesine dikilerek mavzerini arabacının suratına dayadı: “Ben kurşun attığımda dursaydın kimse canına dokunmazdı. Madem dur ihtarıma uymadın kanın helaldir!” diyerek tetiği çekti. Kanlar çamur deryasına karışırken arabacının üstünü başını yoklayarak köstekli saatiyle tütün tabakasını cebine attı. Çıkan para kesesini Andon’a emanet ettikten sonra faytona yöneldi.

Uzun Veli faytona yanaştığı sıra süslü kapının açıldığını gördü. Çifte tabancalı fedai çıkar diye tüm namlular kapıya döndü. Veli haykırdı: “Hey! Sakın silahına davranmayı düşünme, Zaloğlu Rüstem olsan kevgire dönersin Allah’ıma! Yavaş yavaş dışarı çık!” Faytonun içinden yere sırmalı kemerinin bir yanında revolver bir yanında püsküllü süvari kılıcı sallanan, nakışlı altın işlemeli, göğsü nişanlı madalyalı yaşlıca bir adam indi. Abdi adamı işaret ederek: “Vallahi de paşadır bu! “ deyiverdi. Ne zamandır susan Topal Cemşit alaylı alaylı konuştu: “Seni görende anadan doğma saraylı zannedecek. Şehri bir defa o da zindan deliğinden görme Abdi, paşayı ne bilecek? Softanın zenginini görse yaldızlı sarığına aldanır da padişah zanneder bu!” Abdi paşanın dibine kadar sokularak omzundaki püsküllü sırmalı omuzlukları gösterdi. “Ben firar etmeden önce bizim başımızda na böyle paşa vardı. Omzu sırmalı Osmanlı paşası oradan bilirim!” Süslü elbiseli adam yutkunarak: “Ben mutasarrıf paşayım babayiğitler. Bir müşkülümüz vardır bırakın yolumuza gidelim!”

Uzun Veli keyifle sırıttı: “Demek mutasarrıf paşasın ha? İdam hükmümüzü veren, jandarmaya kolcuya: “Gördüğünüz yerde basın kurşun!” diyen sensin demek?” Sırtındaki yamçıyı yere atıp cepkenini çıkarıp tüfeğiyle bir başka eşkıyaya verdi. Paşanın üzerindeki sırmalı kemeri çıkardıktan sonra kendine taktı. Sırmalı, madalyalı üniformasını üzerinden çıkarttırıp önünü iliklemeden kendi üzerine geçirdi. Tüfeğini eline aldıktan sonra adamlarına döndü: “Şimdi ben mutasarrıf paşayım. Dağların mutasarrıf paşası!” Ardından mutasarrıf paşaya dönüp belinden revolveri çektikten sonra başına doğrulttu: “Sen de eşkıyasın! Sefil bir eşkıya! Hükmünü verdim! Öleceksin!” Abdi korkuyla seslendi: “Aman Veli ağa! Osmanlı’da oyun çoktur ilişmeyelim bu paşaya. Parasını malını soyup salalım gitsin. Mutasarrıf paşayı soydular diye dağlarda namımız yürür, çalıkakıcı diye bize burun kıvıran zeybekler bile imrenir! Ama vurursak kötü…”

Topal yine alaylı alaylı konuştu: “Lan Abdi ne korkarsın? Paşa’yı vursak namımız daha ziyade yayılmaz mı?” Abdi sertçe çıkıştı Topal’a: “Bu Topal’ın aklıyla iş yapılmaz. Ben köylüyüm ama yirmi şehirliden evla akıl bende. Paşa’yı vurursanız civar memleketlerde ne kadar jandarma, zaptiye varsa peşimize düşer. Hele padişahın kulağına giderse bir elinde ferman bir elinde Kur’an eşkıya tepelemeye yeminli beli kamalı Çerkez, Arnavut paşalarını gönderir üstümüze! Çakırcalı Ahmet Efe’den beter oluruz!” Veli gülerek karşılık verdi: “Biz firari olduğumuzdan devletten etraftan haberimiz yok tabi. Devletin elinde asker yok ki bu paşayı jandarmasız korumasız dağ başlarına salabiliyor. Bizden başka kimseler yoktur bu civarda!”

            Mutasarrıf paşa titreye titreye karşılık verdi: “Devletin elinde jandarmadan bol ne var? Gel gör ki bir tanesi bile bizimle gelmeye cesaret edemedi.” Uzun Veli: “Neden korktular?” diye sorduğu vakit faytonun içinden at kişnemesiyle eşek anırtısını andıran, kuyruğuna basılmış kedi misali acayip bir çığlık sesinin yükseldiğini duydu. Sesi işiten ve geçitte yankılanışından ürken eşkıyalar da korkudan adeta taş kesildiler. Paşa suratında korkulu bir yüz ifadesiyle faytonu işaret etti: “İşte bu yüzden! Sesi duydukları an emrimi dinlemeden dağıldılar.” Uzun Veli silahı yeniden mutasarrıfın başına dayadı: “Bu ne acayip hayvandır da böyle bağırır? Ne taşırsın da jandarmalar savuşup gitmiştir?” Mutasarrıf Paşa suratında meydan okuyan bir sırıtmayla: “Kendin baksana!” diye karşılık verdi. Uzun Veli revolverin horozunu kaldırdı: “Ne taşıyorsun paşa!” Mutasarrıf paşa sertçe çıkıştı: “Oğlumu! Yahut oğlum sandığım şeyi! Karımı öldüren şeyi! Kadı efendi: “Belki kurtarmak ihtimali vardır. Bozdoğan’da bir deli imam vardır ona götürün!” dedi, oraya gidiyorum! Bizi bırakırsanız sizi affederim, isterseniz jandarma yazdırırım!”

            Uzun Veli: “Anlarız şimdi!” diyerek Andon’a seslendi: “Andon! Bak arabaya ne vardır?” Andon temkinle faytona yanaştı. İçeriye eğildikten sonra: “Boş. Bir köşede ağzı bağlı çuval var!” dedi. Mutasarrıf paşa: “Dur açma sakın!” diye üzerine yürüyünce Veli revolveri gözünü kırpmadan ateşledi. Paşa yere yığılırken: “Gör ki ne Frenk şeytanlığı vardır içinde. Sırf çuvala el uzatmayalım diye! Aç çuvalı Andon!” diye emretti. Andon faytonun içine girdiğinde sırtı dışarıdan görünüyordu. Bir anda “Yüce Hristos! Diabolos! Diabolos!” çığlık atarak faytonun içine yıkıldığını gördüler. Ayaklarını sanki boğuluyormuşçasına çırpıyor, birilerinin elinden kurtulmaya çalışıyordu. Daha korkunç olan ise kudurmuş bir insanı andıran tuhaf hırıltılar ve arada bir nükseden ağlama ile çığlık arası tuhaf sesti. Bir süre sonra o tuhaf ses kesilip ayaklarını çırpmayı bırakınca Uzun Veli revolveri karanlık faytonun içine doğrultarak: “Vurun! Öldürün!” diye haykırdı. Eşkıyalar faytonun içine doğrulttukları silahlarını birbiri ardına ateşlediler. Barut kokusu ortalığı kapladı, gümbürtülerinden dağlar taşlar inledi, namlulardan yükselen dumanlar dört bir yanı sardı. Andon’nun cesedi bile delik deşik olmuştu. Uzun Veli revolveri havaya kaldırınca ateşi kestiler. Abdi söylendi: “İçerideki her kimse çoktan gebermiştir. Kertenkele gibi yere yapışır diye birkaç el tabana, tepeye tünemiştir diye tavana sıktım kurşunu. Ejderha olsa sağ çıkamaz!”

Eşkıyalar her şeye rağmen temkinle yaklaşarak Andon’un ayaklarına yapışıp çektiler. Ceset çamur yığının içine sırt üstü düştü. Andon’un bembeyaz tenini, sağa sola kaymış eğrilmiş ağzını yüzünü, yuvalarından fırlamış gözlerini, tersine dönmüş ayaklarını ellerini görüp ürperdiler. Hiç biri onun bu haline bir anlam verememişti. Faytonun içinden acayip bir hırıltı sesi gelince korkuyla birkaç adım gerilediler. Karanlığın içerisinde bir şey hareket ediyor gibiydi. Cemşit tüfeğini omzuna asıp: “Dokuz canlı it! Hakkından gelse gelse bizim çifte su verilmiş gelir!” diyerek kuşağından bıçağını çekti. Faytonun kapısına yaklaştığı sıra gözleri faltaşı gibi açılıp türlü küfürler saça savura kayalara doğru koşmaya başladı: “Allahını seven kaçsın! Allahını seven kaçsın!”

            Kimse ilkin ne olduğunu anlayamadı. Ancak faytonun kapısında belli belirsiz bir çocuk görününce şaşkınlıkla duraksadılar. Çırıçıplak bir çocuktu. Faytonun kapısında inip önlerine yürüdüğü sıra ayan beyan gördüler. Ayakları üzerinde yeni yeni yürümeye çalışan bir bebekti, ancak gözleri kuyu dibi gibi simsiyah, ağzı yüzü eciş bücüş kimi yeri maymun gibi kıllı acayip bir bebekti. Abdi: “Muhannes bu!” diye haykırdı. Uzun Veli dâhil hiç biri camii medrese kıyısından geçmek bir yana dursun mevlûda bile gitmemiş olduklarından dediğini anlayamamıştı. Abdi’nin sesi saraya tutulmuş gibi titremekteydi: “Hocalar anlatırdı dedikleri buymuş. Abdestsiz besmelesiz gerdekten doğan cin çocuklarıdır derlerdi! Tövbe estağfurullah gerdeğe karışırlarmış da böyleleri doğarmış!”

            Bir anda yeri göğü inleten bir inleme duyuldu. Ne hayvana ne insana ait olmayan bir ses: “Yavruuum! Evladıııım!” diye adeta kayalarda çınlamaktaydı. Topal Cemşit’in bir anlık arkasına döner dönmez korkuyla yere çömelip saçını başını yola yola ağladığını gördüler. Parmaklarıyla arkalarındaki kayalıkları gösteriyordu. O yana döndüklerinde her birinin kanları çekildi saçları dimdik oldu. Gözlerine inanmasalar da kulaklarına gelen adım sesleri kendileri kadar gerçekti.

            Eşkıyaların gördüğü son şey kayalardan aşağıya doğru koca koca adımlarıyla inmekte olan bir dudağı yerde bir dudağı gökte bir heyula olmuştu. Kocaman ağzını açıp: “Oğluuuum! Evladııım!” diye uluyan, acayip sesiyle yüreklere korku salan insan azmanı bir ecinni…
           
SON
Mehmet Berk Yaltırık

24 Ocak 2014 – İstanbul

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder