25 Temmuz 2014 Cuma

Terk Edilmiş Şehir

(Terk Edilmiş Şehir, Gölge E-Dergi, 76. Sayı, Ocak 2014, s. 46-59)

               Mardin’den Diyar-ı Bekr’e dağların arasından geçen eski bir yol uzanırdı. İnsanların tekinsiz fısıltılarla yâd ettiği eğri büğrü bir yol… Artukoğlunun Selçukoğlunun açtırdığı yoldan da eski, menzile tez varmayı dileyenlerin saptığı unutulmuş bir yol… O yolun orta yerinde dağların böğründe adı unutulmuş, terk edilmiş bir şehir vardı…

            Şam’dan kalkıp gelen deve kervanlarının, Diyar-ı Bekr’den inen çerçi katırlarının, dervişlerin, âşıkların, öşürcülerin, onlardan da evvel paşa kapularıyla tüfekli derbentçilerin, ak börklü ehl-i örf çerilerinin çiğnediği herkese ayan yolun yanında, dağların ortasından geçer diye kısa sayılan üstünü otlar ve söylenceler bürümüş bir kestirmeydi yol. Ancak namını işiten hiçbir yolcunun yolunu düşürmek istemediği bir yerdi ki yolun ağzından geçerken bile sus pus olup kafalarını eğerek geçerlerdi. Namını bilmeden o yola sapanlar, terk edilmiş şehrin sokaklarından geçip gidenler ise anlatılan söylencelere yenilerini ekleyen korkulu hatıralarla ayrılırlardı. Yolda kadimden yolcuların ruhlarından arta kalan korkulu anıların, kanlı eşkıya söylencelerinin tesiriyle bir soğukluğun bulunduğunu söylerler ardından kimin yaptığı oturduğu bilinmeyen şehri anlatırlardı. Adını çoktan unuttukları ya Dikranlılardan ya Süryanilerden kalma kasvetli konaklar, harap bahçeler, baykuş namelerinin süslediği ıssız sokaklar ve ortasındaki koca kule… İnsanların bilinmez bir nedenle elini eteğini çektiği, cinlerin perilerin yuva bellediği, ejderlerin ve akreplerin bekçilik ettiği kadimden kral mezarlarını soymaktan çekinmez haydutların girmeye çekindiği kapısı hep örtülü o şehrin sadece ortasından geçip giderler, arkalarındaki uğultulara, gıcırtılara dönüp bakmadan yoldan biran önce çıkmaya bakarlardı. Ezkaza bir pencere gördükleri hangi Ermeni beyinin altın takılarla süslü güzel kızının hayaletini, bir bahçede güya kendince bir türkü mırıldanır Süryani hanımın hayalini ve kuleden insanları seyrettiği söylenen Dicle teknelerinin yelkenleri misali kocaman saçları olan peri kızını anlatır dururlardı.

            Dönemin Diyar-ı Bekr paşasının acayip hayallere meftun bir oğlu vardı. Garp memleketlerinde tahsil gördüğü senelerde akranları ilim ve fenle uğraşırken o kalkıp edebiyata meyletmişti. Ancak bu çelebilerin muasır felsefi ve siyasi edebiyatı değildi, ecnebilerin acayip mekânlar ve tuhaf insancıkların etrafında anlattığı ecinnili, kanlı dehşetli, kocakarı masallarından halice kıssalardan mülhem “gotik” mevzusu ile hemhâldı. Edebiyat cemiyetlerinde hor görülüp geriye itilen, kimsenin adını dahi zikretmediği bir türde hem okuduğundan hem yazdığından dolayı aşağılanır, “Boş işlerle uğraşıyorsun azizim!” denilerek insanların sayısız akıl vermelerine o kalırdı. Babası Diyar-Bekr’e fermanla gönderildiğinde ardına takılıp gelmiş, İstanbul’un iğneleyiciliğinden taşranın bilinmezler âlemine sığınmıştı. Hayatta yegâne emeli “gotik” nevinden acayip kıssalar yazmak, bunun içinde nedensiz bir melankoli arayışı içinde olmasıydı. Paşa oğlu olup her türlü imkâna haiz olduğundan ruhuna ilham üfürecek melankoliyi bulamadığını düşünürdü. Ta ki yolu bir gün Diyar-ı Bekr’de taş sokakların arasında rastladığı eski bir kahvehaneye düşene kadar…

            Ömrü Frenk memleketlerinde geçtiğinden, Fındıklı’daki köşkünden Beyoğlu’nun birahanelerinden öteye pek çıkmadığından mütevellit ona arada bir denk geldiği ahşap evlerden daha değişik gelen taştan yapısıyla bu kahve ve renkli camları dikkatini çekmişti. İçeriye girdiğinde senelerce aradığı ilhamı bulduğuna kanaat getirdi. Duvarlarda asılı yılan bedenli rengarenk pullu cam altı Şahmeranları, birden fazla suretiyle nakşedilmiş cinlerin anası Şehretünnar’ın baş köşeye asılmış siluetini, adı yabancı köylerden binbir çeşit inci boncuğu, kalyondan Zümrüdüanka’ya başka cam altı tasvirlerini, bakır fincanları, gümüşten yüzükleri ve köstekleri ilk defa görmüş gibi seyretti. İlgisini en çok çeken ise insanların konuştukları olmuştu. Beyoğlu’nun ışıltılı âlemlerinden çok farklıydı anlattıkları. Tılsımlı definelerden, lanetli gömülerden, geceleri kendiliğinden çanların çalındığı terkedilmiş kiliselerden, yolda gulyabani görmüş kervancılardan bahsediyorlardı. Senelerdir aradığı şeylerin yanı başında, bu denli yakınında olmasının şaşkınlığı içerisindeydi. Bulunduğu yerden bir-iki adım uzaklaşsa demek ki önüne hikâyeleri için aradığı sayısız ilham dökülecekti. Her gelen yolcunun anlattıklarının öylesine tesirinde kaldı ki onların bu define koruyucusu yılanlara, dağ diplerinde uyuyan ejderlere ve çölde gezinen cinlere olan kesin inançları, masallar âleminde yaşar hallerine özendi. Ah ne vardı bu anlatılarla büyüyebilse, onlara dokunabilse?

            İnsanlarla konuştuğunda aksanlarından anladığı kadarıyla başka hikâyeleri olup olmadığını soruyordu, dinlediği her hikâyeyi de anlayabileceği şekilde yanında bulundurduğu defterine yazıyordu. İlk başta bu yaptığından ötürü insanlar onu padişahın hafiyelerinden biri sanmıştı ancak her hikâye dinleyişinde şeker bulmuş çocuk gibi sevindiğini gördükçe daha fazla şeyler anlatmaya başlamışlardı. Hikâye anlatmadık yolcunun kalmadığına kanaat getirince biran önce hikâyelerini yazmaya başlamak üzere kahveden çıkmaya niyetlendiğinde ihtiyar kahveci “Terk Edilmiş Şehir”in hikâyesini dinleyip dinlemediğini sordu. Bunu duyan paşa oğlu yeniden sedire kurulup kahvecinin anlattıklarını dinledi. İnsanlar tarafından uzun süre önce terk edilen şehri, insanların ürperdiği yolu, acayip sesleri duyar duymaz tüm yazdıklarını unuttu. Aradığı en büyük ilham kaynağına ulaşmıştı. Tekinsiz ve iç karartan binalar ve hatta en çok merak ettiği göründüğü söylenilen hayalet güzeller ve peri kızları… Üstüne bir de şehrin Mardin yolunda olduğunu öğrenince yerinde duramadı. Sabah vakti erkenden yola çıkmayı kafasına koydu, tekinsiz hikâyeleri orada yazmak için…

            O gece hiç uyuyamadığından sabahı bekledi. Sabah ezanı okunurken sadece defterini ve yanında hep taşıdığı Amerika’dan getirttiği dolma kalemi haricinde Osmanlı usulü divit okka takımını da yanına alıp, odasındaki kandille birlikte vali konağından ayrılıp üzüm bağlarına giden Süryani bağcıların arasına karışıp şehrin asırları devirmiş surlarından dışarıya çıktı. Mardin’e inen çerçi katırlarının peşine takılıp dağ yollarından patikalarından ilerledi. Çerçilerin korkulu hallerini görünce terk edilmiş şehre yaklaştığını anlattı. İhtiyar kahvecinin anlattığı şekilde ıssız, üstünü otlar bürümüş, kayalık bir boğaza giren patikaya saptığında çerçiler dilleri döndüğünce onu vazgeçirmeye çalıştıysa da onları dinlemeden şehrin yolunu tuttu.

            Bir müddet sonra dağların kalbine kurulmuş kayıp şehri uzaktan gördü. Uzaktan uzağa şehrin beyaz taşları üzerinde parıldayan gün ışığını ve kahvecinin korkuyla anlattığı kilise kulesini seyretti. Şehrin kapılarının ardına kadar açık olduğunu görünce öylesine yürüyüp geçti. Harap sokaklara bakınıp çınlayan sesini dinledi. Ürpertici ancak yalnız ve hüzün dolu bir hali vardı. Harap bahçeleri gezerken, boş şarap fıçılarını ve yalnız sandalyeleri gördükçe bir nice ilham doluştu zihnine. Baykuş sesleri bile kulağına şarkı gibi geliyordu. Hele o terk edilmiş kilise! En son oraya bakacaktı. Ondan evvel güneş tepeye yükselene kadar şehrin tüm evlerini, konaklarını dolaştı. Onlardan kalan duvar resimlerine, camları çatlamış Şahmeran tasvirlerine, eşyalara dokundu. Gözünü kapatıp mezar sessizliğini ve baykuş uğultularını dinledi. Girdiği iki katlı bir köşkün balkonundan hem dağları hem ıssız şehri görüyordu, kilise kulesi ayan beyan karşısındaydı. İran şairlerinden Hakanî’ye atfedilen ve Tursun Beg’in Fatih Sultan Mehmed’in Kostantiniyye’ye girdiğinde Bizans’tan yadigar Ayasofya’ya bakarak okuduğu rivayet edilen “Bûm nevbet mî-zened ber tarêmi Afrasyab! Perdedâri mi-küned der kasr-ı Kayser ankebût!” beytini mırıldandı. “Baykuş Afrasyab’ın kulesinde nevbet vuruyor! Örümcek kayserin sarayında perdedarlık ediyor!” Ah! Şu manzarayı görseydi de öyle okusaydı Sultan Mehmed, görseydi de öyle kaleme dökseydi Hakanî! Oturup kendisi yazdı, cinler sultanının mehteranı baykuşların ötüşleriyle vurdukları nevbeti, her köşkte her bahçe harabesinde kendisini karşılayan asırların tozunu tutar gibi görünen perdedarlık eden örümcekleri tasvir etti. Ardından bu çok beğendiği konaktan ayrılıp esrarını merak ettiği kilise kulesinin yolunu tuttu.

            Koca binanın önüne geldiğinde bunun bir kilise olduğunu ancak uzun süre önce bir konağa dönüştürüldüğünü gördü. Üstündeki melek tasvirlerinden, kabartmalardan anlaşılıyordu. Ancak çan kulesindeki çan sökülmüştü ve girişten bakıldığında içeride ev eşyaları görünmekteydi. İçeriyi gezdiğinde kilisenin sunağının dahi bırakılmadığını gördü. Duvarlara asılı bazı paslı kılıçlardan buranın kadimde konağa çevrildiğini anladı. Kuleye tırmanana dek sanki asırlar geçti…

            Paşanın oğlunu günler sonra Mardin’in bağlarında buldular. Giyiminden yabancı olduğunu anladılar, vali paşanın oğlunun kaybolduğunu öğrenince haber verdiler. Paşa oğlunu bulduğunda ölü bulmayı yeğledi. Karanlıktan, şarkı söyleyen baykuşlardan, ters ayaklı peri kızlarından bahsediyordu. Toptaşı Tımarhanesi’ne gönderildi çift süvari jandarmayla yaylı içinde, vali paşa üzüntüsünden verem olayazdı…

            Mardin’den Diyar-ı Bekr’e dağların arasından geçen eski bir yol uzanırdı. İnsanların tekinsiz fısıltılarla yâd ettiği eğri büğrü bir yol… Artukoğlunun Selçukoğlunun açtırdığı yoldan da eski, menzile tez varmayı dileyenlerin saptığı unutulmuş bir yol… O yolun orta yerinde dağların böğründe adı unutulmuş, terk edilmiş bir şehir vardı…  O şehir asırlar da geçse yeni kurbanları bekleyecekti…

SON

Mehmet Berk YALTIRIK -7 Aralık 2013 – İstanbul

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder