6 Haziran 2015 Cumartesi

Nebbaşın Bulduğu

           (Daha önce Gölge e-Dergi'de yayınlanmıştır)

        Lofça kazasında bir vakitler “Kör Lağımcı” ismiyle bilinen bir adam yaşardı. Asıl ismini, nereli olduğunu, tabiiyetini ne kendi ne başkası bilirdi. Çocukluğundan beridir yüzünün yarısı yanık olup tek gözü görmediğinden bu lakapla çağırırlardı. Hem Rumca ve Bulgarca hem de Türkçe konuştuğundan, Balkan dağlarının yücelerinde eğleşen haydutların kasık mancası avratlarından peydahlanmış “yadigar”larından biri olduğuna hükmedilerek, Varoşa mahallesi yakınlarındaki eski mezarlığın dibindeki bir kulübede yaşamasına müsaade edilmişti. Şehrin lağımcı uşaklarının yanına verilmiş, kâh lağım kâh mezar kazmış, bağlarda bostanlarda çalışarak hayatını kazanmış, “Kör Lağımcı” diye çağrılır olmuştu. Ahalinin verdiği yemeklerle karnını doyurur, kendisine verilen kulübede yaşayıp karın tokluğuna ömür sürerdi. İnsanlar Kör Lağımcı’ya acıyarak bakar, ne bir kap yemeğini ne de sadakasını eksik etmezlerdi ki lağım ve mezar kazmadığı zamanlarda baca açma, çatı aktarma, bahçe temizliği gibi işlerle uğraştığından geçimini bir şekilde sürdürürdü. Gerçi tek gözünün görmeyişi ve çirkin hali nedeniyle ona tiksinerek ve korkuyla bakarlardı ancak ele güne muhtaç garibanın biri olduğundan hoş görürlerdi. Çocukların görünce evlerine kaçıştığı, çeşme başlarında gören kızların kafalarını öbür yana çevirdikleri “Kör Lağımcı” yine de acımayla karışık bir saygı görürdü.


Çünkü hiç kimse onun gecenin kör karanlığında çevirdiği netameli işleri bilmiyordu. İşini ustalıkla yapıyor, iz bırakmıyor ve en önemlisi insanların duygularını istismar etmeyi iyi beceriyordu… Gün geceye dönüp el ayak çekilince “ölülerin etinden sütünden faydalanmak” diye söyleyegeldiği uğursuz fiiline koyulurdu Kör Lağımcı. Her mezarlığın girişini çıkışını bilip, kimin ne vakit gömüldüğünden haberdar olduğundan işini çarçabuk halleden, başkalarına rastladı mı saklanmayı bilen yahut kendisini acındırıp aseslere, bekçilere ihbar edebilen azılı bir nebbaştı. Dişlerden söktüğü altın ve gümüş haricinde, taze cesetleri de usturuplu bir şekilde mezarından çıkartıp hayvan etidir diye ucuzdan harabe dibi beygir kasaplarına satardı. Ölülerden sadece maddi olarak fayda ummazdı. Şayet etine dolgun, eli yüzü düzgün bir tazenin yahut yaşı geçkin ancak hala güzelliğini muhafaza edebilmiş bir hatun kişinin vefatını duyar duymaz gecenin en kör vaktinde gömüldüğü yere giderdi. O kara kukuletalı acayip heyula, mezarı özenle kazarak kefeni üzerinde tazeyi çukurundan çıkarıp en kirli emellerine alet ederdi. Kendisine hiçbir canlının bile isteye el sürmeyeceğinin bilincinde, ölünün mermer soğukluğundan zerre ürperti duymadan kabrinden çıkardığı cesetleri hendek kuytularına götürür sermayeymişçesine satardı. Tuhaf zevk sahibi günahkârlar, dokunulmaya tiksinecek görünüşte olan talihsizler onun daimi müşterileri arasındaydı. Daha sonra da sair hekimlere ve cerrahlara bu cesetleri: “Taze meftadır!” deyip, kadavra olarak satardı. İşini gecenin kör saatlerinde gördüğünden, o vakitlerde mezarlıklarda pek kimse olmadığından ahaliye yakalanma korkusu yoktu. Bekçiler ve asesler de kendisini mezarlıklardan mesul olarak tanıdıklarından ses etmezlerdi ki yöre ahalisinin batıl itikatları mucibince onlar da geceleri mezarlıklardan uzak dururlardı.

            Pek bir kimsenin vefat etmediği, Meyhaneci Tanaş’a da epey borçlandığı bir vakitti. Şehrin tepesinde toplanan kara bulutlardan şavkıyan yıldırımların ortalığı gündüze çevirdiği, yağmur damlalarının kubbelerin ve çatıların üzerinde tıpırdadığı bir gece vaktinde kulübesinde oturmaktaydı Kör Lağımcı. Eski bir battaniyeye sarınmış, kulübenin ortasındaki mangalı maşasıyla karıştırıyorken, gök gürültüsünü bastıran bir sesle kapısının çalındığını işitti. Pek geleni gideni olmadığından yağmur yüzünden çatısı akmış birinin kapısına dayandığına hükmedip kalkıp açtı. Şavkıyan bir yıldırımın anlık ışığında sırtındaki çivit renginde Selanik çuhasına sarınmış, çamura bulanmış çuhanın eteklerinden ayakları görünmeyen uzun boylu, ince yapılı birisini gördü. Evleri ve kulübenin yakınındaki mezarlığı gündüz gibi aydınlatan yıldırımın ışığına rağmen yüzünü göremedi, yalnız kuzgun ve karga kanadından tüylerle süslü bir sorguç taşıyan tuhaf bir serdengeçti kavuğunu seçebildi. Rumeli gazileri arasında düşman içine yahut kuşatılan kaleye önden giren fedailerin taktığı bu serpuş Kör Lağımcı’yı ürpertti. Gönüllü olarak “bayrak”lar altına toplanıp en ön saflarda cenge girdiklerinden “ölüm eri” olarak zikredilirlerdi ve serpuşlarındaki süslemeler,  tıpkı deli süvarilerinin tüyleri gibi belli cesaretlere, başarılara göre takılırdı. Karşısındaki adamın sorgucuna bakıp kim bilir kaç müsademeden sağ çıktığını, çivit rengi çuhanın üzerinde kim bilir kimlerin kanlarının kurumuş olabileceğini düşününce tüyleri diken diken oldu. Serdengeçti, sanki boğazını sıkarlarmış gibi hırıltılı bir sesle: “Kör Lağımcı sen misin?” diye sordu. Kambur korkuyla kafasını “Evet,” anlamında sallayınca ayaklarının dibine bir kese fırlattı. Şavkıyan bir başka yıldırımda sikkelerin parıltısını ayan beyan gördü. Serdengeçti hırıltılı sesiyle konuştu: “Yeniçeriyândan bir yoldaşımızı Tuna sazlıklarında haydutâna şehit verdik. Merhum Lofça’da gömülmek istediğini vasiyet eylemişti, cenazeyi at sırtında getirdim lakin rahmete yakalandım. Defnetmeye yardım ederler diye bir handa eğleştim, bu boranda çamurda bir kimse bulamadım. Seni söylediler, kabristana bakarmışsın. Masrafın karşılığında akçen de hazırdır…”

            Eline aldığı kesedeki akçeleri görünce gözleri parlayan Kör Lağımcı, keseyi kuşağına sıkıştırıp battaniyeyi sırtından attı. Duvara dayalı kazmasını küreğini kapıp serdengeçtiyle birlikte mezarlığa yollandı. Çamurlara bata çıka mezarlığa vardığında yanında yürüyen serdengeçtinin sessizliğine şaştı, kılıcının hançerinin şakırtısını duymadığından silahsız olduğuna hükmetmişti. Adama at sırtında taşıdığı mevtanın yerini sorduğunda atı hana bağladığını, mevtayı da tek başına mezarlığın içinde bir yere bıraktığını söyledi, ardından da: “Sen defnet, ben burada beklerim,” diyerek dikilmeye başladı. Ömrü mezarlıkta geçtiğinden fırtınalı havaya bile eyvallah etmeyen Kör Lağımcı, mezarlığın boş olan kısmına doğru yürüdü. Ağaçların karaltısına rağmen arada bir şavkıyan yıldırımların ışığında mezar taşlarının parıltısından topraktaki çakıl taşlarına değin birçok şeyi görebiliyordu. Biraz uzakta toprağın üzerinde yatan şeyi o zaman fark etti. Mevtanın yanına gittiğinde kirli yelken bezine sarılmış olduğunu fark etti. Yağmura çamura rağmen oracıkta bir mezar kazmaya başladı. Bir an içine cesedin görünüşüne bakma isteği düştü, eğer görünüşü bozulmamışsa hekimlerden birine gizlice satıp bundan da alacağı akçeleri görür gibi oldu.

            Kazdığı çukurdan güç bela çıkan Kör Lağımcı, yelken bezini çepeçevre saran ipleri çözdükten sonra açtı. İçindeki yaralı yüzü bir anlığına yıldırım şavkında görünce midesi kalktı. Türlü çeşit iğrençlikte mevta görmüştü, her birinin de çeşit çeşit ölüm şeklini görmüştü. Bunda doğrudan mevtanın suratına alaybozan saçmaları isabet etmiş, yüzün yarısını alıp götürmüştü. Nebbaş mevtaya bakarken bir başka yıldırım şavkısında mevtanın gözlerini açtığını görür gibi oldu. Cesedin gözleri hep mi açıktı yoksa o an mı açıldı diye düşünürken önündeki yelken bezi kendiliğinden hışırdamaya başlayınca yüreği ağzına geldi. Tam kendini “Rüzigardır be!” diye avutacakken yelken bezinden sıyrılan mevtanın gözleri önünde doğrulduğunu gördü. Yıldırımın şavkıyan ışığında ölünün ifadesiz gözünü ve yaralı yüzünü fark etti. Kendisi gibi kamburdu ve açığa çıkmış dişleri ürkünç bir sırıtmayı andırıyordu. Korkuyla gerilerken çukura düşen nebbaş, can havliyle üstüne akan çamur deryasına rağmen oradan da çıkıp mezarlığın derinliklerine koşmaya niyetlendi. Kafasını bir anlığına geriye çevirdiğinde ölünün ayağa kalkmış karaltısını fark etti. O anda denk gelen bir yıldırım şavkında ayakta dikilen şeyin, kendisini mezarlığa getiren “ölüm eri” olduğunu anladı. Serpuştaki karga ve kuzgun tüylerinin uçuşmasını görmek için ışığın bir kere daha şavkımasına ihtiyaç duymadı. Aynı hırıltılı ses sanki mezarlığın dört bir yanından geliyordu: “Kaçamazsın nebbaş efendi!”

            Karanlığın içinde Kör Lağımcı, serdengeçtinin kollarını açtığını gördü. Bir başka yıldırım şavkında ellerinin yere kadar uzadığını ve uzayan ellerinin toprağın üzerinde örümcek gibi hareket ettiğini gördü. Kör Lağımcı, gerisingeri dönüp koşmaya niyetlendi. Ancak ayak bileklerini kavrayan soluk parmakları hissedince yere yıkıldı. Serdengeçti direklerden uzun kollarıyla kendisine doğru çekmeye başlamıştı nebbaşı. Kör Lağımcı, yüzünü görebilme umuduyla serdengeçtiye baktığında şansına bir yıldırım şavkı daha denk geldi, ancak görebildiği sadece başındaki tuhaf serdengeçti kavuğuydu. Kazdığı çukurun başına gelince kendisine ulu çamlar kadar uzun görünen serdengeçti, nebbaşın üzerine doğru eğilip uzun parmaklarıyla bu kez boğazına doğru uzandı. Nebbaş bir başka yıldırım şavkında yosun lekeleriyle kaplanmışçasına kirli ve çarpık çurpuk parmakları, kirden sararmış uzun tırnakları görünce korkudan dili tutuldu. Serdengeçti bir eliyle kamburun yüzünün yanık olan tarafını kirli ve uzun parmaklarıyla sıkmaya başladı. Yarası ateşle dağlanmışçasına acı içindeydi kambur. Ağzından çıkan boğuk çığlıklar geceyi ve yağmurun tıpırtısını bıçak gibi keserken serdengeçti kafasını kendisine yaklaştırmıştı. Başka bir yıldırım şavkına rağmen “ölüm erinin” yüzünü göremedi ancak uzun saçları olduğunu hayal meyal seçebildi.

            Serdengeçti hırıltılı sesiyle: “Sana akıbetini gösterdim nebbaş!” dedi ve yüzünün yanık kısmını parmaklarıyla parçalamaya başladı. Kör Lağımcı güç bela kuşağındaki keseye ulaşıp ona geri uzatmaya çalıştığında içinden yüzüne soğan kabuklarının döküldüğünü fark etti. Gördüğü son yıldırım şavkı, “ölüm eri”nin biçimsiz ayakları ve suratına yaklaştırdığı çuha parçasıydı. Üzerindeki çuhanın ucunu nebbaşın ağzına tıkarken nebbaşın suratının yarısını koparıp almıştı. Nebbaşın can havliyle attığı çığlıklar boğazında düğümlenirken serdengeçti bu sefer boğazını sıkmaya başladı. Nebbaş kendinden geçmeden önce “ölüm eri”nin suratına baktı son kez. Yıldırım şavkında gördüğü son görüntü karşısında nefesi kesilmeden önce kalbi korkudan durdu.

            Alaca karanlık vakti ortalık sakinlediğinde dışarıya çıkan şehrin asesleri, Kör Lağımcı’nın bedenini bulmuşlardı. Boğazından dışarıya taşan yelken bezine ve parçalanmış yüzünü görünce korkuyla ürpermişlerdi. Nebbaşın son gördüğü şeyin eseri yüzünde saklıydı. Yüzü ölmeden önce korkudam öyle bir hale gelmişti ki yüzünün yarası bile daha az mide bulandırıcıydı…

8 Eylül 2014 – İstanbul

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder