30 Mayıs 2012 Çarşamba

Ucube (Distopya-Bilimkurgu)


                               (Resim Korku Sitesi'nin Facebook sayfasından alınmıştır.)

                                                                       1

Kahvaltı masasında, televizyonda konuşan propaganda spikerinin belli belirsiz sesi, hilkat garibesi görünümlü Koray’ın kulağında çınlıyordu. Batı Anadolu’da bir şehir asilerin eline geçince Düzenin Savaşçıları atom bombası kullanarak şehri yok etmekte çekinmediklerinden, Batı Atlantik İttifakı’ndan “Bu insanlık dışı bir şey” türünden bir açıklama gelmesi nedeniyle, spiker Düzenin Savaşçıları’nı savunuyordu.
Koray televizyondaki ayakta kalabilmiş karanlık binalara, hararetten dolayı üst üste kanalizasyon kanallarına doluşup kızararak can vermiş insan cesetlerine baktı. Görüntülerin birinde bindiği salıncağın zincirlerine sarılmış, kararmış bir çocuk cesedi vardı. Rüzgârın etkisiyle tıpkı canlıymış da can sıkıntısından yavaşça sallanıyormuş hissi vermesi Koray’a garip gelmişti.
Koray dışarıdan bazı sesler duyunca masadan kalkıp, dışarı baktığında havanın güneş doğmasına rağmen siyah bulutlardan dolayı kararmış olduğunu gördü. Müstakil evlerinin bulunduğu tepeden aşağıdaki yola ve şehre baktı. Bazı binalar yıkılmıştı ama geneli iyi durumdaydı. “Üçüncü Dünya Savaşı” (2020-2042) bitmesine rağmen, 2056’da patlak veren iç savaş halen sürmekteydi ve Dünya Savaşı’ndan daha yıkıcı olmuştu. Üstelik bu savaşlar yüzünden bir ucubeye benzemesi kendi açısından daha yıkıcıydı.
Evlerinin ilerisinde bir grup “Düzenin Savaşçıları”na mensup infaz memuru gördü. İnfaz memurlarının subayı olan ve siyah paltosunun üzerinde çeşitli madalyalar taşıyan bir adam, siyah bir atın sırtında, önünde sıralanmış, elleri bağlı yedi asiye idam kararını okuyordu. İnfaz memurları onların etrafında dizilmiş psikopatça sırıtarak korkuları gözlerinden okunan asilere bakıyorlardı. 
Asilerin önünde ortalama bir insandan biraz daha uzun ucu sipsivri tahta kazıklar çakılmıştı. Bu bizzat başkanın emir verdiği bir infaz biçimiydi. Hem asiler acı çekerek ölüyor hem de insanlar ibret alarak asilere katılmaya korkuyorlardı. Başkan Vlad Drakula’nın kazık metoduyla psikolojik savaşta ne kadar basmakalıp olduğunu kanıtlarcasına asılmayı yasaklamış kazıklamayı emretmişti.
Düzenin savaşçıları şeflerinin bir el hareketiyle asileri debelenmelerine aldırmayarak ekip arkadaşlarıyla beraber kaldırarak hepsini kazığa geçirmeye başladılar. Koray bu tür görüntülere artık herkes gibi alışmıştı ama infaz korku filmi izlemek gibi zevk veriyordu ona. Asiler kazığa geçirilirken ölüleri mezarlarından kaldırtacak denli korkunç sesler çıkararak bağırıp silkiniyorlar ve yavaşça kazığa geçiyorlardı. Bedenleri tahta kazığın üzerinde kayarken infaz memurları yüzleri şehvetten kızarmış bir halde seyrediyorlardı.
Koray donuk gözlerle manzarayı seyretmeye devam ederken duyduğu silah sesiyle irkildi. Sesi duymasının ardından subayın yere yıkıldığını gördü. Pencerenin yan tarafına bakınca mezarlığın yirmi yıllık mezarcısı olan babasını gördü. Mezarcı elinde tuttuğu çifteyle eski zaman zeybekleri misali dikilmiş intikam isteyen hırslı gözlerle düzenin savaşçılarına bağlı idam mangasını süzüyordu.
İnfaz memurları yanlarında asılı bulunan makineli tabancalarını doğrultup eve doğru ateş açınca Koray camdan çekilip kahvaltı yaptığı masanın altına sindi. Masa örtüsünün şeffaflığında babasının koşarak odaya girdiğini ve odanın kapısında beliren infazcıları gördü.
Birkaç el seri kurşun sesinden sonra babasının kanlar içinde yere yıkıldığında Koray’ın beyni uğulduyordu. Ağlamak istiyordu ama ağlayamıyordu. Beyni “Mantıklı düşün. Birazdan senide öldürecekler bir şeyler yapman lazım!” diyordu sanki. Korkunun soğukluğu tüm bedenini kaplamıştı. Babasının hala yerde can çekiştiğini gördü. Adamlar şarjör değiştirirken o anda elini masanın üzerine uzatıp el yordamıyla duran bıçağı aldı. Onu gören adamlar “Kıpırdama!” diye bağırırken aldığı bıçağı yerde yatan babasının sırtına sapladı. Korkuyla titremesine rağmen adamlara dönüp: “Yüce başkanımızın gücüne karşı gelen herkes ölümü hak etmiştir!” dedi.
Adamlar şaşkınlıkla karışık bir hayranlıkla çocuğa bakıyorlardı. Çünkü bugün babasını kendi elleriyle öldüren bu çocuk yarın başkanının emriyle tüm dünyayı öldürebilecekti. Ama Koray’ın içinden durum bambaşkaydı. Dışarıdan bakınca sinirden titreyen, ideolojisine sadık bu çocuk içinden ağlıyordu. Babasını kendi elleriyle öldürmesinden mesul zehirli gözyaşları içine akıyordu.  
Kendini affetmeyebilirdi ama adamlar onu kendilerinden sayıp öldürmeyecekti. Hem babasını bıçaklamasa bile zaten ölecekti. Koray neden ölmeliydi ki? O yaşamayı seçerek en akıllıca şeyi yapmış ve zaten ölmüş olan babasını, öldürerek hayatta kalmıştı.
Adamlar ona hep birden selam çakıp girdikleri gibi çıktılar. Koray babasının cesedine baktı. Ağlayacağını zannediyordu ama içinde üzüntüden eser yoktu. Sanki askerlere karşı rol yapmıyordu da gerçekten tüm istediği buymuş gibi sakince babasının cesedine bakıyordu. “Baba mesleğini hiç yoktan devam ettirmeli.” diyerek babasını gömmeye karar verdi. Herkesin vicdanının çoktan yok olduğu bir zamanda fazla anormal bulmamıştı hissettiklerini.

                                                              2

Ruhsuzca cesedi evin dışına kadar taşıyıp gömmeyi bitirdiğinde saat öğlene yaklaşmıştı. Eve dönüp içeriyi temizledikten sonra üstünü başını değiştirip duşa girdi. Duştan sonra giyinip dışarıya çıktı ve hala kapkaranlık olan gökyüzüne bakarak yıkık şehre doğru yürümeye başladı. Yolda ilerlerken bir an geriye dönüp kazıklanmış asilere ve babasının mezarına baktı. Evde ekmek olmadığı için karneye bağlanmış günlük ekmek istihkakını almak için ekmek kuyruğuna girmesi gerektiğini hatırlayıp adımlarını hızlandırdı.
Şehirdeki çeşitli yerlerde kazıklara dikilmiş asilere ve asilerin duvara yazdıkları siyasi yazılara bakarak her zaman geldiği fırına geldi. Ekmek fırının önünde beklerken aklına tekrar babası geldi. İçinde hafiften bir hüzün vardı ama kendisini sürekli,  nükleer saldırılardan etkilenerek bir ucube gibi doğduğu için “senden bi “halt” olmaz gulyabani sıfatlı” diyerek aşağılayan babası için ağlayamazdı. Gulyabani sıfatlıydı belki ama kazığa geçirilen o sarışın kız güzel olduğu halde ölmüşken Koray gibi gulyabani sıfatlı biri yaşıyordu işte. Babası bir ”halta” yaradığı halde kendi kendini öldürmüşken Koray hayattaydı. “Babama kanıtlamışımdır herhalde kendimi.” diye düşünüyordu.
Günlük ekmeğini aldıktan sonra biran önce evine dönmek için yolunu kısaltarak ara sokaklarda ilerliyordu. Birden arkasından birilerinin koştuğunu duydu. Bu sessizlik ortasında ne olduğunu anlamak için döndüğüne siyah kar maskesi takmış siyah paltolu orta boylu birini fark etti. “Bir asi!” diye düşünürken siyahlı kişi elindeki silahı Koray’ın kafasına dayadı. Koray iki eliyle ekmeğini sımsıkı tutarak asiye baktı. Asi sert bir sesle “Beni sakla! Yoksa seni öldürürüm” dedi namluyu bastırarak. Koray evine doğru yürüdüğünde o da silahı ensesine dayadı ve diğer eliyle Koray’ı sırtındaki tişörtün kapüşonundan tutarak iteledi.
Arka sokaklarda, devriyelerden saklana gizlene mezarlığın yanındaki eve vardılar. Koray’ın evinin yakınlarındaki kazıklara dikili asilerin yanına geldiklerinde bir an durdu asi. Üzerinde sinekler uçuşan asi cesetlerine baktı. Koray’da hareketsiz cesetleri seyrediyorken sarışın asinin gözlerine baktı. Kazığın üzerinde can vermiş asinin buz mavisi gözlerinin önceden görmüş gibiydi.
Asinin itelemesiyle eve doğru tekrar koşar adım yürüdü. Asi kapıyı açıp içeri girdikten Koray’ı koridordan geçirip sabah babasını öldürdüğü salona geçtiklerinde bıraktı ve kendini kapının yan tarafında duran koltuğa attı. Silahını indirmişti.
Koray sakince asini karşısına oturdu ve asiyi incelemeye başladı. Birden böyle rahat davranmasına şaşırmıştı. Asiyle göz göze geldiğinde buz mavisi gözlerle karşılaşınca irkildi. Asinin gözleri, kazıkta can veren asinin gözlerini andırmasının yanında Koray’a tanıdık geliyordu.
Koray asiyi seyretmeye devam etti. Zihninde, asinin kendisini öldürmesi ya da infazcıların kendisini bir asiyle yakalayıp kazığa geçirmesi hakkında paranoyalarını düşünürken, asi bir anda maskesini çıkardı ve uzun kızıl saçları omuzlarına dökülürken, Koray bu manzarayla beraber savaştan önceki bir kollegium[1] anısını hatırladı. Anı denmezdi, ufak bir an sayılırdı belki ama onun için asırlara bedeldi.
Okulun merdivenlerinden inerken bahçeye baktığında, ağaçların ortasında onu görmüştü. Tıpkı eski hikâyelerdeki orman perileri gibiydi. Kızıl saçları rüzgârda salınırken, o buz mavisi gözleriyle arkadaşlarını süzüyor ve büyüleyici gülümsemesiyle etrafına masal perileri gibi ışık saçıyordu. Her kollegiumda varolan bir tipti. Başarılı yani bol madalyalı, çalışkan, güzel ve popüler sıradan bir kollegiumluydu ama Koray için o kadar da sıradan değildi. O anda Koray’ın kafasında eski bir masal kitabı canlanmıştı. Güzel ve çirkin’in öyküsünü anlatan masalı anımsadı.
Ama o sırada kafasında daha başka bir masalı kendi yazmaya başlamıştı. “Gulyabani ve Peri Kızı” diye. Büyüleyici peri kızına âşık olan korkunç görünümlü bir gulyabaninin aşkı canlanıyordu kafasında.
Düşünceleri birden bölünüyordu Koray’ın. Merdivenin son basamağından yuvarlanarak yere düşüyordu ve gözleri kararıyordu bir anlığına. Kulağında çınlarken kahkaha sesleri o güç bela yerden kalkmaya çalışıyorken, o anı bir anıya çeviren bir mucize gerçekleşmişti. Birisinin Koray’ı kolundan tutup onun kalkmasına yardım ettiğini görmüş ve yardım edenin peri kızı olduğunu gördüğünde, içinden o anın bitmemesi için ruhunu Şeytan’a satabilmeyi istemenin ne demek olduğunu anlamıştı.
Peri kızı bir kaleyi bile çökertebilecek denli sihirli bakışlarıyla Koray’a bakarken, Koray heyecandan ruhunu kolayca teslim edebilirdi. İnsanın tüylerini ürperten melodik sesiyle dile gelmişti peri kızı “Canın yandı mı?” diye. Konuşamıyordu Koray, konuşmayı unutmuş gibiydi. Kelimeler süvari baskınına tutulup kaçmış piyadeler gibi firar etmişti zihninden. “Yok” diyebilmişti sadece. Peri kızı o büyüleyici gülümsemesini takarak dolunay kadar güzel yüzüne, salınarak geri dönmüştü kadim ağaçlar arasındaki sihirli yurduna.
Bu “büyülü an” son bulsa da, Koray’ın zihninde akmakta olan başka büyülü anlarda vardı. Bir seferinde bir ölüye bile hayat getirebilecek insanın içine işleyen bakışlarla Koray’ın mezar toprağı kadar karanlık gözlerine bakarak “0,5 ucun var mı?” demiş, o anda Koray kaderine küfretmişti çünkü o hala grotesk bir şekilde 0,9 uç kullanıyordu. Yine “Yok” diyebilmişti sadece ve bu büyüleyici anda böylece bitmiş, ateş saçlı peri kızı salınarak kaybolmuştu. Bir günde genel deneme sınavı olmuş ve ateş saçlı peri kızının arkasına denk gelmişti. Test çözmek yerine saatlerce saçlarını seyretmiş ve sonunda bu peri kızının saçlarının, aşklarına karşılık bulamayan talihsiz âşıklarının yüreklerine bir mızrak misali saplanarak onların kanlarıyla kızıla döndüğüne hükmetmişti. O günden sonra “kan saçlı peri” demeye başlamıştı.
            “Kan saçlı peri kızı İncila” diyordu ona.
Varlığını kaybetmiş, yaşam sebebini onda bulmuş ama “gulyabani sıfatlı” bir platonik olduğundan hep kaçınarak kalbine saklamıştı İncila’yı. Üç yıl geçen uzaktan beraberlikte bu aşkı ölmemiş aksine Zümrüdüanka kuşu gibi her gece Koray’ın yüreğindeki küllerinden aşk şerbeti gözyaşlarının damlamasıyla yeniden doğmuştu. Uykusuzdu geceleri zira her gözünü kapatışında buz mavisi bir çift ölümcül göz görüyordu Koray. Rüyalarında hep İncila’yı arıyor, yanına gelip ona kavuşunca cesaret edip konuşamıyordu. Belki de gerçek yaşamıyla rüyalarının kesiştiği tek gerçeklik buydu.
            İncila, Koray’ın aşkından habersiz birileriyle “çıkarken” ve her “çıkması” gözyaşlarıyla sonlanırken Koray uzaktan seyrederek kan saçlı peri kızını ondan daha fazla ağlıyor ve isyan ediyordu. Neden böyle “tuhaf” yaratılmıştı Koray? Kan saçlı peri kızını ağlatan kalpsizlerin suratı melekler gibi ışıldarken sahte gülüşlerle, Koray’ın kalbinin ışığı neden maskeleniyordu zebanileri andıran suretinin korkunç karartısında? Gulyabani gibi değil, beyaz atlı prens gibi çıksa peri kızının karşısına ne olurdu? İçinde fırtınalar kopuyordu. Koşmak, sarılmak ve “Artık gözyaşı pınarları boşuna saçılmasın gözlerinden, gülüşündeki ışığın ebediyen yanması için kendimi cehennem ateşlerinde yakayım” demek geliyordu içinden ve her seferinde zebani çehresi geliyordu aklına, engelliyordu Koray’ı kara büyüye tutulmuş gibi. Böyle geçen günler mezuniyetle bitmiş üzerinden iki yıl geçmiş ama Koray hala unutamamıştı kan saçlı peri kızını. O sırada ne yapılan ihtilal, ne ölenler, ne savaş hiçbir şey umurunda değildi. Kollegium arkadaşlarının çoğu kâh düzencilerin yanında kâh direnişçilerin yanında can vermişti. Ama o hep okulun popüler perisi İncila’yı düşünmüştü.
            İşte şimdi karşısında duruyor, buz mavisi gözleriyle, Koray’ın mezar toprağı karası gözlerine bakıyordu. Mezuniyette erkek arkadaşının arabasına binip giderken İncila’nın ardından bakmış ve o kan kızılı saçları bir daha nasıl ve nerde göreceği ihtimalini hayal etmeye başlamıştı. Şimdi karşısında oturmuş, Koray’a ölüm karşısında olduğundan daha beter bir heyecan yaşatıyordu. İncila gergin bir tavırla yalnız yaşayıp yaşamadığını sordu.
Koray hemen cevap vermedi. Aklında o anda başkasına sapıkça ama kendisine masumane gelen eski bir hayali canlanmıştı. İncila’nın kollarında bir tiyatro sahnesi gibi can vermekti gizli hayali. Yalnız yaşamadığını ve direnişçilere katılan babasını öldürdüğünü anlatarak ve kafasına kurşunu yiyerek sevdiği kızın elinden ölümü tadıp bu gizli hayalini gerçekleştirebilecekti.
Ama bunu yapmak yerine o anın büyüsünü yaşayabilmek için başka bir yalan düşündü. Kıza zaten bunca yıl platonik aşk yaşayarak yalan söylemişti, bu yüzden başka bir yalanın zararı olmazdı. Hatta duygu sömürüsü yaparak vicdanına mastürbasyon yaptırabilir ve İncila’dan bunca yılın acısını çıkarabilirdi.
İçindeki intikam meleğinin çağrısına kulak veren Koray, İncila’ya bakarak: “Bu sabahtan itibaren yalnızım. Babamla yaşıyordum. Evin aşağısında şu kazıklara dikilen gençleri görünce av tüfeğini kapıp infazcılara saldırmış herhalde. Öldürdüler. Ben yoktum. Silah seslerine uyandım. Kapının önünde yatıyordu.” dedi.
Koray duygu sömürüsünü pekiştirmek için ağlamaya başlamıştı. Soğuk ve karanlık gecelerde gözyaşları akmamıştı gözlerinden İncila için ama şimdi hıçkırarak ağlıyor ve yalnız kalmış talihsiz genç rolünü oynuyordu. İncila’nın bakışlarını görür görmez sarsılarak ağlamaya devam etti. Artık vicdan mastürbasyonu aşamasından geçmiş, yıllarca kendisine acı çektiren kan saçlı peri kızını duygusal işkenceyle geçmişinin intikamına tabi tutuyorken İncila bu işkenceden habersiz, oturduğu yerden hüzünlü gözlerle Koray’ı seyrediyordu.
            İncila ayağa kalkıp Koray’a yöneldiğinde Koray’ın kalbi duracak gibiydi. İmgelerinin hâkimi masallar ecesi lütfedip ona yönelmiş ve - yanına oturup kollarını onun boynuna dolayıp, kafasını omzuna yaslayıp onunla birlikte ağlamaya başlamıştı.  
Koray hayalinde bile kurmadığı bir şeyi yaşamaktaydı. Kan saçlı peri, ilk kez kendisi için gözyaşı döküyordu. Artık işkence safhasını geçmiş, doğrudan zafer safhasını yaşamaya başlamıştı Koray. İncila ise bu duygusal tuzaktan habersiz Koray’ın kâh deforme olmuş iğrendirici ellerini tutup, kâh saçlarını okşayarak sakinleştirmeye uğraşıyordu. Koray içten içe seviniyordu ama ağlamayı sürdürüyordu. Yalnızlığının hükmünü taşıyan bu işkenceyi bitirmek istemiyordu.
Ama ne zamanki İncila Koray’ın başını koynuna yaslamıştı, o zaman Koray sevilenin kendine has kokusunu iliklerine kadar çekerek kendine gelebilip intikam meleğini kovarak işkenceye son vermişti. İncila onun saçlarını okşarken: “Yalnız seni ağlatmadılar. Savaş yetmiyormuş gibi bir de başımıza ölüm ve işkence saçıyorlar. Eski günler geride kalmış olabilir ama gelecek henüz yaşanmadı ve onu biz şekillendireceğiz. Her şeye rağmen direniyoruz. Bu karanlığa son verip yeni bir dönemi başlatmak senin ellerinde, bize katılırsan başka çocukların babalarının ölmesini engelleyebilirsin.” dedi.
            Koray’ın zihni bulanmıştı bir anda. Kan saçlı peri kızı dediği platonik aşkını, duygu sömürüsüyle kandırmasına üzülüyorken ve kızın kendi acılarını ajite edip onu saflarına çağırmasıyla asıl kötülüğü İncila yapıyorken, neden vicdanı sızlıyordu yaptıklarından dolayı? Acı çeken insanların sıkıntılarından nemalanmak kendi yaptıklarından daha az mı aşağılıktı?
            Eskiden olsa Koray bu teklifi kabul ederdi ama şimdi aynı duyguları yaşamıyordu. Eskiden içinde küçükte olsa bir umudu vardı. İncila’nın karşısına çıkışının tesadüf olmadığına ve bir gün mutlaka aşkına karşılık vereceğine inanıyordu. Ama yıllar geçtikçe umudu ölmüş, dünya çoktan tersine döndüğü halde onun kendi duygularına karşılık vermeyeceğini anlamıştı. İncila’yı doyasıya görüp, karşılıklı bir-iki dakikalığına da olsa konuşmuş hatta sarılmıştı ve bu onun kalbindeki acıyı biraz olsun dindirebilmişti.
Yine de Koray,  her şeye rağmen onun peşinden gitmek, sadece seyretmek ve yakın olmak istiyordu. Kendisinden önceki dönemlerde yeryüzünde yaşamış diğer platoniklerden farklı değildi istedikleri. İncilâ’nın gözlerine bakarak: “Seninle geliyorum” dedi. İncila kafasını sallayarak yerinden kalkıp pencereden dışarıya baktı. Koray’a dönerek: “Hava kararmaya başlıyor. Sokağa çıkma yasağı zamanı gelmeden sığınağa gitmeliyiz.” dedikten sonra, birlikte evi terk ettiler.

                                                           3

Dışarı çıktıktan sonra İncila, ileride dikili duran kazıkların üstündeki cesetlere bakarken Koray onları tanıyıp tanımadığını sordu. İncilâ gözünü cesetlerden ayırmadan “Sadece Hüma’yı tanıyorum. Diğerleri öteki bölgelerden olmalı. Bizim kollegiumdandı hatırlarsın belki.” dedi. Koray hatırlamadığını söylediğinde bir kez daha olumsuz yanıt vermenin acısıyla kendine küfretti.
İncila, Hüma’nın cesedine hayranlıkla bakarken Koray’a anlatmaya başladı: “Saçları ne güzel değil mi? Aslında orijinal rengi bu değil o yüzden tanımaman normal. Siyahtı saçları. Gece gibi masmaviydi sanki. Daha güzel görünüyorsun, değiştirme felan demiştim. Direnişin başladığı zamanlardı. Sevgilisi öldürülmüştü. O da o yüzden katılmıştı direnişe. Katıldığı gün sarıya boyatmıştı. Demişti ki “Siyah saçlarımla yas tutmamı bekleyenlere inat, aydınlık günler gibi sarı saçlarımla bir gün bile ağlamadan canımın yarısını alanlardan intikamımı alacağım.” Dediği gibide yaptı. Çok can aldı. Bir gün dedim ki “İntikamını aldıktan sonra yas tutmaya devam edecek misin? Saçların hep aynı mı kalacak”. “O dokunamadıktan sonra artık onları açığa çıkarmanın bir anlamı yok.” dedi Hüma. Dün yakalandı ekibiyle beraber. Sonu burada bitmiş demek ki.” diyerek yokuş yola doğru hızlı adımlarla yürüdü. Koray onu takip ederken “Azılı bir direnişçi olduğu halde, şu acaip zamanda bile saç modeli üzerine nutuk verebiliyor. ” diye söylendi içinden.
Karanlık şehre doğru yürürlerken hava da hafiften kararmaya başlamıştı. Sağ kalabilen insanlar aceleyle evlerine doğru koşturuyordu. İncilâ Koray’a dönerek fısıldadı: “Dikkat çekmememiz lazım. Sevgilimmiş gibi davran. Elini ver ve gülümse” dedi. Koray şaşkınlıkla ve sevinçle “Dikkat çekmez mi gülümsemem” diye söylendi. İncila “Karanlığa rağmen gülümseyebilmek sadece âşıklara mahsustur” dedi buruk bir gülümsemeyle.
Koray’ın o an hissettikleri daha önce hiç yaşamadığı, tatmadığı ve sadece âşıklara özgü olan, midede tuhaf kasıntılara yol açan bir histi. İncila’nın elini tutmayı düşlerinde görmek bir yana, hayal bile edemezken şimdi gerçek hayatta böyle bir şeyi yapabilmek garip geliyordu Koray’a. Kafasında türlü fikirler uçuşurken İncila elini tutunca Koray’ın zihnindekiler bir anda uçtu ve Koray’da onlarla beraber kanat çırptı. O andan itibaren Koray için her şey anlamını yitirmişti. Adım atıyor ve safça gülümsüyordu ama bunları fark etmeden yapıyordu. O artık konuşmaya bile çekindiği platonik aşkının elini tutan mutlu bir insandı. Kendisini ilk defa bir insan gibi hissediyordu. Geçtiği yerlere ve sokaklara bakmadan yaşadığı anın heyecanıyla yürürken “Emrediyorum size kıpırdamayın!” seslerini ancak İncila’nın sarsmasıyla kendine gelerek duyabildi.
Arkalarından “Durun!” sesleri geliyor, insanlar kaçışıyordu tıpkı İncilâ’yla kaçıştığı gibi. Koşarak iki yanda savaştan önceki zamanlardan kalma beton apartmanların birbirine yaslandığı bir çıkmaz sokağa girdiklerinde soluk soluğa durakladılar. Koray’ın içini yeniden ölüm korkusu kaplamaya başladığında, İncila Koray’ı sertçe sarsarak: “Dikkat çekmeyelim dedim o kadar tuttun idam mangası infazcılarına bakıp gülümsedin! Bizi öldürecekler şimdi!” dedi.
İncila’nın elini tutmanın verdiği cesaretle Koray içinden gelen tüm dürtülere ilk kez boyun eğdi ve Azrail’in inceden duhul ettiği o vakitte gözlerini, kan saçlı peri kızının buz mavisi gözlerine dikerek, kendinden emin bir şekilde, ama korkak bir çocuk edasında koy verdi kendine göre yılların yükünü taşıyan “Seni seviyorum.” cümlesini.
 İncila donup kalmıştı. Ölüme bu denli yakınken böyle bir itirafı işitmek üstelik bunu ucube görünüşlü bir ucubeden duymak ona garip ve itici gelmişti. Ama ucubenin gözlerindeki çaresizliği görür görmez İncila gülümsemeye başladı. Koray şaşkınlıkla onun buz mavisi gözlerine bakmaya devam ederken Koray’ın göreni iğrendirebilecek ellerini tekrar tutarak ona yaklaştı. Ağzından herkesin bildiği bir aşk şiirinin dizelerini tamamlarcasına çıktı o Koray’ın hayallerinde bile duyamadığı kelime: “Bende seni seviyorum.”diye.
Koray zamandan ve mekândan koparak eskinin şamanları gibi ruhsal bir kendinden geçme halinde, rüyalarında bile göremediği bir hayali yaşamaktaydı. Kızın gözlerinde kendini gördüğünde aklına bir anlığına infazcılar geldi. Şu an tehlikede olduklarını ve kendi yaptığı bir hata yüzünden İncila’nın zarar göreceğini anladı. Ama ne var ki o rüya anında bu sadece gelip geçici bir düşünceydi. 
İncila’nın gerçekte düşündüğü ise ucube olmasına rağmen ölmeden önce mutsuz bir çocuğu mutlu etmekti. Ölümün kol gezdiği o vakitte Koray’a son kez bir yalan söylemiş ve onun mutluluğunu seyretmeye başlamıştı. Ama Koray hiçbir zaman bu düşünceleri öğrenemeyecekti.
Sessizliği sonlandıran bir silah sesi tüm rüyayı bitirmekle kalmamış, vurduğu tekmeyle rüyayı kâbus uçurumlarına yollamıştı.
Koray gözlerini yalancılıkla suçlasa da birebir gerçeği yaşadığını biliyordu. Kan saçlı peri kızının saçlarında bu kez gerçekten kan vardı ve saçlarından daha kızıldı. İncila gözlerini kapatmadan bir süre Koray’a baktı ve kanının sıçradığı duvara doğru kırılan bir dal parçası gibi düştü.
İncila gözlerini kapatmaya tenezzül bile etmeden bu karanlık dünyadan göçüp gitmek üzereyken son gördüğü şey Koray’ın infazcılara dönüp “Abi sağ olun kurtardınız beni bu asinin elinden” demesi oldu. İhanetin karanlık hançerini doğrudan tatmayı kaldıramadığından İncila’nın ihanete uğramış ruhu, gözyaşı ve kanla kirlenmiş bedeni terk ederek gökyüzüne kanat çırptı.
Koray sevdiği kızı bir anda silip atmış infazcılara dönerek can korkusuyla söylediği yalanın etkisini görmeye çalışıyorken, içlerinden birinin sabah babasına kurşun yağdıran infazcılardan biri olduğunu gördü. İnfazcılar grubunun ortasında duran, üzerinde pek çok alamet ve nişan bulunan, ürkütücü görünümlü şeflerinin kendine baktığını gördü. Adam korkunç gözleriyle kendisine bakarken ve tüm namlular Koray’a doğrultulmuşken şef yanındaki infazcıya dönerek “Rol kesiyor şerefsiz, ölüm çukurlarından birine atın bunu!” diye gürledi.
İki infazcı Koray’ı kollarından tutarak çıkmaz sokağın çıkışına doğru sürüklediler. Koray sürüklenirken karşı koymak yerine hayatta kalmak için kendisine yabancılaşıp yaptığı şeyleri düşünüyordu. Tek isteği herkes gibi bu cehennemde yaşayabilmekti ama şimdi bir ölüm çukuruna gönderiliyordu.
İnfazcıların kazıktan sonra ikinci psikolojik bastırma taktiğiydi ölüm çukurları. Sokakların belli kısmına boyu bir adamdan biraz daha yüksek çukurlar kazılmıştı. Sağ yakalananlar buraya atıldıktan sonra kurşunlanıyorlardı. Bu son zamanda uygulanmaya başlamış bir yöntemdi çünkü Rusya’ya yakın savaş bölgelerinde ölülerin yürüdüğüne dair haberler geliyordu ve bu yüzden İnfazcılar arasında kazığa atılan direnişçilerin dirildiklerine dair bir söylenti vardı.
Koray karanlık çukura yuvarlanıp yüz üstü sert toprağa çarptığında acıyla inledi. Sırt üstü yatıp gözlerini açtı. Çukurun ağzındaki karanlık gökyüzünde dolaşan siyah bulutlara, sokak lambasının ışığı altındaki İnfazcıların karanlık siluetlerine ve parlayan silah namlularına baktı. Etrafına bakarak sığınacak bir yer aradı ama etrafında kara topraktan başka hiçbir şey yoktu. Bunca yıl babasıyla mezar kazmış olmasına rağmen ilk defa topraktan ve ölüm düşüncesinden korkmaya başlamıştı. Çaresizlik tüm ruhunu sardığında olduğu yerde kalakaldı. Son kez gökyüzüne bakıp kara bulutları gördüğünde çaresizlikten ağlamaya başladı ve ilk kez gerçekten kendisi için ağladığını fark etti.
Karanlık çukurun ışıksız kısmından bir elin ona doğru uzandığını gördü. Bembeyaz el Koray’ın iğrenç görünüşlü elini tuttuğunda Koray elin buz beyazlığında görünüşüne tezat sıcaklığını hissetti. Elin sahibi ışığın altına çıktığında kendisi gibi ağlayan bir kız olduğunu gördü. Koray kıza bakarken kız birden Koray’ı devirerek üzerine kapandı.
Koray ne olduğun anlamaya çalışırken yukarıdaki infazcıların çukura birini daha attıklarını gördü. Koray kafasını yanına çevirdiğinde bunun kan saçlı peri kızının cesedi olduğunu gördü. İncila’nın cesedi boş gözlerle Koray’a bakıyordu.
Koray son ihanetinin verdiği acıyla kafasını üzerine kapanan kızın koynuna gömdüğünde “Ateş!” sesini işitti. Çukura kurşunlar yağarken üstündeki kızın titreyerek can verdiğini ve ağzından boşalan kanların yüzüne aktığını gördü Koray. Ayaklarına isabet eden kurşunların acısıyla kavrulan Koray çoktan can vermiş kızın gözlerine baktığında o gözlerde gerçek canavarın yansımasını görmüştü.
Bir anda duyduğu jet uçaklarının ve füzelerin gürültüsüyle üzerindeki kıza daha da sıkı sarıldı korkuyla. İnfazcıların ateşi keserek kaçıştıklarını duydu. İnfazcılar “Nükleer saldırı!”, ”Rus uçakları!”, “Ölülerden uzak durun! Herkes sığınaklara!” diyerek birbirlerine bağırıyorlardı. Koray bu söylenenlere ilkin bir anlam veremedi ama üzerindeki ölü kızın bir süre sonra kıpırdanmasıyla korkutucu gerçeği gördü ve biyolojik savaşın karanlık sonuçlarıyla karşı karşıya olduğunu anladı.
Koray yan tarafına döndüğünde kan saçlı peri kızının da kıpırdanarak doğrulduğunu gördü. Sevgilisi İncilâ capcanlı karşısındaydı. Aklına eski inançlardaki kıyamet günü inançları geldi. Küçüklüğünde, babaannesinin söylediği“Günahlar artınca kıyamet zamanı gelip ölüler dirilecek.” Sözünü hatırladı. Duydukları ve eski zaman efsaneleri de yanındakilerle beraber diriliyordu. Çevreden gelen insanların çığlık sesleri ve çocuk ağlamaları, Koray’ın yanında ve üzerinde kıpırdanan cesetlerden bile daha korkutucuydu. “Kıyamet bu olmalı.” diye düşündü.
Koray korkuyla İncila’ya seslendi. Yaşayan ölü boş gözlerle ona baktığında onun İncila olmadığını anladı ve bu anladığı son şey oldu. Yaşayan ölüler, Koray’ın üzerine çullanarak, çığlıklarına aldırmadan dişleri ve tırnaklarıyla onu vahşice parçalamaya başlamıştı. Koray’ın gözleri kapanırken, acıyı bile hissetmemeye başlamışken tek duyumsadığı şey yüzünden fışkıran kanların ağzındaki bakırımsı tadı ve çukurun dışından gelen acı çığlık sesleriydi.

SON

Edirne - Aralık 2009


[1] O dönemde liseye denk eğitim veren eğitim kurumlarının genel adı.

2 yorum:

  1. Yanıtlar
    1. İlk hikayelerimden biridir, bir hayli acemilik barındırır. Ancak konusunu sevmiştim. Teşekkür ederim yorumunuz için :)

      Sil