1 Mart 2012 Perşembe

Kampüs

(İlk Yayınlanışı: Kampüs, Gölge E-Dergi, 32.Sayı, Mayıs 2010, s. 18-24.)

Yaşadığım şeyi tam olarak karşılayabilecek bir kavram bulamıyorum. Kelimelerle oynayarak olmayan entelektüel eğilimlerimi göstermeye çalışmıyorum, sadece durumumu en iyi anlatabilecek kelimeyi bulmaya çalışıyorum, böylece belki de yaşadığım tuhaflığı anlatmaya başlamadan önce konu hakkında aklınızda yaşadığım şeyle ilgili daha açık düşünceler uyandırabilirim. Zira insanların bana hikâyemi her anlatışımda garip bir şekilde bakmaları ki bana mı hikâyeme mi şaşırıyorlar hiç bilemiyorum- bana oldukça sinir bozucu geliyor. Her şey uygarlığımızın yeni ulaştığı, ufak bir sınır şehrinde kurulmuş olan o üniversiteye girişimle başladı. Oradan uzak şehrimde, dershane ve lise arasında mekik dokuyan, test çözmekten neredeyse androidlere dönüştüğüm o yıllarda, ben ve yaşıtlarım için üniversite uzun süren dünya sınavının bitiminde varacağımız cenneti. Büyüklerimizin beklentisi, yaşlılıklarında onlara bakacak çocuklarının iyi kötü hayatlarını sürdürmek için büyük ihtimalle konu komşuya reklam etmek amaçlı bir üniversite diplomasıydı. Bizim beklentilerimiz ise daha farklıydı.
Yüzeysel felsefe bilgisiyle, aralarında fazla bir yaş farkı bulunmayan karşı cinse sarkmakta çekince görmeyen, nereden baksanız 80 doğumlu, fırsatçı ruhlu rehberlik hocalarının "kantin var karı kız kesiyorsunuz böyle" demesi ben ve yaşıtlarım için yegâne çekici şeydi. Bizim için ileride maaş alabilmekten ziyade o yaşlarımızda bir kız arkadaş bulabilmek daha önemliydi. (İlerleyen yaşlarda birincinin ikinciyi çektiğini savunmaya başlayacaktık) Bulunduğum ilçede güzel sayılabilecek kızlar genel de şehirde yaşayan araba sahibi eşraf çocuklarıyla çıktıklarından, bizim güruhtan arabasız ama eli ayağı düzgün olanlar da diğer kızları kaptıklarından, genelde boşta kalan biz olurduk. Bizden daha fırlama rehberlik hocalarımız, bu alandaki zayıflığımızı fark ederek, Türk filmlerindeki esas oğlanı kandırmayı amaçlayan kötü kadın karakteri gibi bize yaklaşarak sınavda derece yapanları kendi dershanelerinden çıkarmak amacıyla bizi daha iyi bir gelecek hayallerinden ziyade üniversite çayırlarında seken Melis'lere Ceren'lere güdülerdi. Öyle bir yaklaşır, öyle bir üfürürdü ki bize yalanlarını, fena olmayan bir fiziğe sahipseniz "Buradakiler erkekten anlamaz, orda kaparlar seni" der, benim de içinde bulunduğum yüzüne bakılmazlara "Orada kızlar iç güzelliğine bakarlar, zekâya bakarlar" der ve biz gereken gazı alarak tıpış tıpış testlerimizi çözerdik.
Başarısız olacağımızı, dolandırıldığımızı sonradan anlamıştık. Gerçi dolandırma söz konusu değildi çünkü öyle olmadığımızı bildiğimiz halde inanmayı tercih etmiştik. Gerçekler acıydı. İç güzelliğimiz Canlı Canlı'da manken seyretmekten ibaretti. Zekâmızı dünyanın öbür ucundaki futbolcuların performans ve transfer bilgilerini ezberlemek dışında, sadece telefon ve araba markaları ezberlemek, “damsız girilmez” yazılı salaş taşra disko ve barlarına sızma planları gibi alanlarda kullanırdık.  Yani fazladan bir özelliğimiz olmadığı sürece sıradan olacağımız için kızlara cazip gelmememiz normaldi ve bu konumda asıl dolandırıcı adayları bizdik. Sonradan bazılarımız Nietzsche, Boris Vian ve Kafka övmek gibi değişik sahtekârlık yöntemleriyle dolandırıcılık sanatını devamlı yoldan sürdürüp, kızla çıkana kadar “romantik isyankar”, kızı elde ettikten sonra “Aynalı Tahir”-”Polat Alemdar” melezi yaşam formları olmuşlardı. Ya da öğrenciler arası bir güzel kız dört adamlı rock grupları kurmuşlardı.
Her neyse konudan fazla sapmayalım. Ben aldığım gazla üniversiteyi kazandığımda arkadaşlarımın bana sevinç kisvesi altında gizli bir kıskançlıkla baktıklarını gördüğümde bir an içimden acaba bunların bedduası mıydı başıma gelen diye düşünmedim değil. Neticede tek kazanan bendim ilçede ve uğurlanırken sefere çıkan yeniçeri kadar mağrur geçmiştim otogardan.
            Uzun yolculuğum sırasında pek çok şehir, kasaba, dağ, otoban, bayır, ilçe ve köy görmüş, uzun yollardan, bir arabalı vapurdan ve bir köprüden geçmiş, gri gökdelenlerin arasından sıyrılarak sarı buğday tarlalarıyla çevrili düzlüklerle kaplı Trakya kırsalına gelmiştim. Bulunduğum ilçe kadar küçük bir şehre gelmiştim. Gideceğim üniversitenin kayıt büroları merkezde, asıl kampüs ise şehrin kuzeyinde, 3 km'lik bir yolun çevresinde kuruluydu. Merkezde kaydımı yaptırdığımda içim kıpır kıpırdı ve hayallerimi gerçekleştirmek üzere kampüsün yolunu tutmuştum. Kampüse gittiğimde oldukça büyük olduğunu fark etmiştim. 3 km’lik yolda, fakültelerin arası ormanlıktı ve birbirinden uzaktı. Benim yıllarımı geçireceğim yer en sondaki mühendislik fakültesiydi. Binalar yeni yapım olmalarına rağmen oldukça kasvetli görünüyordu ve adeta bir koru oluşturmakta olan ağaçlar bu kasvetli görüntüyü destekliyordu. Otobüsle içinden geçerken altında gezinen çiftleri gördükçe amacıma bir adım daha yaklaşmanın sevincini yaşadım. Dershane günlerimin hayaline bir adım daha yaklaşmış, “ağaç altında el ele gezengiller” familyasına katılmama ramak kalmıştı.
Otobüsten inip sınıfıma gelip bir Pelin yerine İbrahim'le karşılaşınca ilk anda içim burkulmadı değildi. İbrahim'de aynı duyguyu yaşamış olmalıydı. Bir süre daha bekledik. Hakan, Cevdet, Berke, Sungur, Selahattin, Alp, Ümit geldi ama Pelin gelmedi. Herkesin yüzü asıktı. O gece, kampüsün girişine yakın olan yurdun kantininde öğrenmiştim bölümümüzün mühendislik bölümü olduğunu ve bu bölümü genel de pek bayan adayların tercih etmediğini.      Grubumla toplandığımız odada yakınlaşmak amacıyla; "Abi orman var. Tam korku filmi havası gibi." diyerek geyik açmaya çalıştım ama giren olmadı. 90’larda cuma geceleri Star’da Fredy Krueger’larla,  Criters'larla, cumartesi geceleri Fright Night’la, pazar sabahları Show Tv'nin maceraperest çocukların başından geçen macera filmleriyle büyümüş biri olarak iyi gider diye düşündüm ama Pelin meselesine öyle sıkkındılar ki vazgeçtim.
 O sırada birisi İktisat fakültesinden ve kızlardan bahsedince, ertesi gün iktisatın kantinine gitmeye karar vermiştim. Benimle birlikte sürüsüne bereket rakibimin benle geleceğini az buçuk tahmin etmiştim. O sıralarda üst sınıflardan birisi "Giderseniz gündüz gidin, gece dolaşmayın." deyince hepimizin kafası bir anda ona dönmüştü.
90'ların fantastik filmleriyle büyümüş biri olarak bu üst sınıf öğrencisinde, filmin başında Transilvanya köylülerinin takıldığı meyhaneye girip baş karakteri korkutan, yağmurdan ıslanmış esrarlı hikâyelere vakıf ihtiyar Çingene havası sezmiştim. Bu adam sanki birazdan bana "İktisat'ta vampirler yaşar. Bunu al" diyerek bir haç verecek, köylülerde dua edip korkulu gözlerle bana bakacaklardı. Aynı geyik havasını ötekilerde yakalamıştı. O sırada başka bir üst sınıf "İnanmayın lan milletin uydurması!" deyip, ihtiyar Çingene tandanslı üst sınıf buna sinirle bakınca ciddi bir şeylerin olduğunu anladık. Hele inanç diyince iyiden iyiye kıllandık. Zira bu tür konuşmalar, genel de bizim bira içtiğimiz gecelerde ve kız öğrenci yurtlarında çevrilen cin peri muhabbetlerinde geçerdi.
Ama bir müddet sonra ikili gülmeye başlayınca kötü hazırlanmış, iğrenç bir çömez şakası olduğunu anladık. Kahkahalarla, bu muhteşem ikilinin iğrenç esprilerden daha soğuk şaka anlayışlarına gülerken bir anda içeriye yurt müdürünün girmesiyle kahkahalarımız kesildi. Bizzat odamıza gelmesi bizi biraz tedirgin etmişti. Ciddi bir şekilde bizden eskilere dönüp "Yeni gelen öğrencilerimize duyuruyu yaptınız mı?" diyince iyiden iyiye şaşırdık. Müdür bize dönüp "İktisat fakültesinin civarında gece dolaşmak yasaktır." dedikten sonra çıkmıştı. Üst sınıf öğrencisi odamızı terk ederken, "Nedenini söylemezler ama ben biliyorum hayalet geyiği işte." diyince inanıp inanmamak arasında bocalamıştım. Bir defa bağnaz kasabalı arkadaşlarımın bedduasına uğramıştım. Yaşadığım hayal kırıklıkları, sonrasında yaşayacağım şeyin yanında hiç kalacaktı.
Arkadaşlarımdan birisi “Belki de siyasi olaylar felan vardır?” dediğinde içimiz rahatlar gibi oldu. Yine de kendi adıma huzursuzdum. Hayaletten ve siyasetten bahsediyorlardı. Benim için ÖSS kadar olmasa da yeterince korkutucuydular. Yanımızda ki diğer üst sınıf mühendis adayı: “Bizde siyaset olmaz. En son edebiyatlarda iki kişi kapıştı, kapıştıkları kız yeşil paltoyla gezdiğinden siyasi dediler ama kız meselesi aslında.” dedi. Arkadaş grubumuzdan birisi “Ağaçlar altında yiyişmek varken kim siyasetle uğraşsın zaten.” deyince hepimiz içten gelen kahkahalarla, kendimizce şahane bu tespiti onaylamıştık. Özellikle ben otobüsle kampüsün içinden geçerken aklıma gelen “Sanki çoğalmamız için kasten tasarlanmış” konulu tespitimi hatırlayınca daha fazla gülmüştüm. Tespitimi arkadaşlarımla paylaştığımda gülmemiz çoktan bitmiş, tekrar boşluğa bakmaya devam etmişlerdi.
Detaylarla canınızı sıkıyor olabilirim ama hikâyemin daha iyi anlaşılabilmesi adına bu arka planı vermeliyim. Üst sınıf mühendislik öğrencisi, gülüşmelerimiz bittikten sonra: “Okulun adı çıkarda öğrenci gelmez diye söyleyemiyorlar. Hayalet felan var oralarda bir şeyler.” diyince biz tekrar korku ve merak sağanağına tutulmuştuk. O anda herkesin bana gülmesi ve benim ekipte sivrilmek istememden dolayı “Abi kesin iktisat kızlarına takılmayalım, av alanınızı daraltmayalım diye söylüyorsunuz değil mi?” dediğimde kimsenin gülmemesi ve üstüne üstlük “Müdür dedi ya lan!” uyarılarıyla karşılaşınca bu girişimlerden vazgeçtim.
Üst sınıf mühendislik öğrencisi bu sefer gözlerini bana dikerek “Vallahi nedenini bilmem var orada bir şeyler.” diyince, içimdeki Kristof Kolomb dürtüleri uyanıvermişti. Bu merakımı dindirmek istiyordum ve bunun için “Şatoya gitmeyin vampir var!” türevi köylü propagandalarından daha gerçekçi bilgilere ihtiyacım vardı. Odadan çıkarak ortak kantine indiğimde bizi uyaran o görece daha ciddi mühendislik öğrencisinin yanına giderek bu tip olaylara çok meraklı olduğumu ve bu olayı da bana anlatmasını istedim. İsteklerim size garip gelebilir, nitekim hayaletlerden bahseden o mühendislik öğrencisi bile garip karşılamıştı. Gerçi bizler Sadettin Teksoy’la büyümüş, Reha Muhtar’la dişiyle uçak çeken adamları tanımış bir kuşaktık ama bu tür bir istem bizim için bile fazlasıyla garipti. Mühendislik öğrencisi, “garip ama gerçek”, “metafizik ama gerçek”, “görenler var”, “çarpılan oldu” konulu rutin üç harfli muhabbeti girizgahını yaptıktan sonra “hayaletin” öyküsünü anlatmaya başladı.
“Hangi sene, hangi öğrenci bilmem. Bu hikâyeyi biz bizim üst sınıflardan duymuştuk, onlarda kendi eskilerinden dinlemişler. İktisat’a bir kız geliyor. Burada görülenlerden daha güzel olduğu söyleniyor. Ama öyle böyle değil, sanırsın Liv Tyler tipinde elf. Bu kızın etrafında millet pervane. İstemeden not verenler, otobüste yer verenler, kantinde günaydını iyi geceleri nasılsını eksik etmeyenler gırla! Erkeklerin arasında dönen tek geyik konusu bu kız. Karıncaların çiftleşmesinden, eriyen kutuplara hangi konuyu açsa millet, laf dönüp dolaşıp bu kıza geliyor. Hatta öyle ki o dönem tarih öğrencilerinin arasında sürekli geyiği dönen Fatih’in sakalı mevzusunda bile konu gelip bir şekilde bu kıza kilitleniyor. Haliyle kız kıskançlık odağı oluyor. Diğer kızlar bununla muhabbet kurmuyorlar. Erkeklerle de takılmıyor. Bakımlı, güzel ama sessiz, sakin bir tip. Sevgilisi felan yok. Fakültede kantin masalarının kimisinin üzerinde birer birer türlü çeşit araba anahtarları, çeşit çeşit cep telefonları, kimi masalarda da taksitle alınmış Niçe serisi, Kafka serisi kitaplardan kalın komünizmle ilgili kitaplar görülmeye başlıyor, anlayacağın herkes de bir kapışma ortamı. Velhasıl kelam kızın gelişi hem dengeleri hem yengeleri alt üst ediyor, huzur felan kalmıyor. Neyden sonra millet umudunu kesmeye başlıyor, diğer kızlarla az biraz muhabbetlere girmeye başlıyor bu. Kız neden yalnız takıldığını anlatıyor bunlara. Söylediğine göre buna çocukluktan beri tutkun bir sevgilisi var. Kız yüz vermiyor, bu onu rahat bırakmıyor. Kızın sevdiği kişilere musallat oluyor. –Fısıltıyla söyledi bunu- Üç harflilerdenmiş bu sevgilisi. Kızın daha önce sevgilisini öldürmüş felan. Millet ikiye ayrılıyor. Kimi diyor bu kız yabani milleti uzaklaştırmak için uyduruyor, kimi de diyor üç harfliler gerçektir bu kız da var bir şeyler. Sonuçta kız bir şekilde terk ediliyor. Herkes herşeyi kabulleniyor. Neyse o aralar finallere doğru kimyadan bir çocuk gidip kıza açılıyor. Manken gibi bir şey derler onun için kız ilk başta istemese de sonra kabul ediyor. Hem erkekler hem kızlar kıskançlıktan çatlıyor. “Neden ben değilim” diye kafayı takıyorlar. Bir gün artık hangi kem gözlünün nazarı bilinmez çocuk kaza geçiriyor. Her yeri yanıyor, kızdan ayrılıyorlar. Millet bu üç harfli geyiğine sardırmaya başlıyor. Kıskaçlık var ortada. Kızı çekiştiriyorlar da çekiştiriyorlar. Kız da herhalde nazar değmesin diye gidip çirkin bir çocuğa teklif ediyor. Çocuk o gece heralde heyecandan kalp krizi geçirip ölüyor. Ertesi gün ölü bulmuşlar. Gidip başka bir çocukla konuşuyor, çocuğa araba çarpıyor felan bir sürü şey. Kız günden güne soluyor, bitiyor. En son her gece sürekli ağladığını söylüyorlar. Bu kızın korkusuna odayı bile terk ediyorlar. Kız çaresiz. Adı uğursuza çıkmış. Dahası sevgilisi sürekli peşinde. Kızların kaldığı C bloğunda sürekli bir şeyler oluyor. İsmi “C” diye “Cin Bloğu” diyenler revaçta. Bir süre sonra hikâyeler tüm okula yayılmaya başlıyor tabi. Gerçeğini doğrusunu bilmem, kız bir gün intihar ediyor. İktisat’ın orada büyükçe bir çınar ağacı var onun dibinde bilekleri kesilmiş bir halde buluyorlar. Kimi sevgilisi öldürdü diyor. O gündür bugündür geceleri o kızın hayaletinin o civarlarda görüldüğünü söylerler. Artık gerçek mi psikolojik mi bilmem. Bir-iki çarpılan da oldu. Mevzu bu işte.” dedi.  Hikaye  bittiğinde soluğum kesilmişti. Bu tür şeylere inanan biri olduğumdan anlatılanlar bana doğal olarak daha da korkutucu gelmişti. Diğer günlerde geceye kalmadan iktisat fakültesi civarında zaman geçirdiğim oldu ama gündüz vakti bile o anlatılan ağaçların altından geçerken tıpkı mezarlıkmış gibi şarkı söyleyerek geçiyordum. Sene sonunda doğruydu. Bir-iki çıkma macerası atlatmış, el ele ağaç altında dolaşma familyasından olmanın artık sıradanlaştığını hissettiğimden bırakmıştım. Tipik üniversiteli yaşantısını sürdürüyordum. Bir müddet sonra tarih bölümünden bir hocanın “Cin peri inanışlarının aslı astarı şamanizm döneminden kalma boş inanışlar” gibisinden yorumuyla gece gezmesem bile hayaleti unutmuştum. Dede Korkut'un ve kamların yaşamadığı bir yüzyılda perilere ve cinlere inanmak, birazda kantinde çevirdiğimiz yarı agnostisizm yarı ateizm kokan inanç muhabbetlerimizden dolayı etkisini yitirmişti.
Aylardan Nisan'dı çok iyi hatırlıyorum. Bir gün fakültede dersimiz bir hayli uzamış, akşama kadar fakültede kalmıştık. Sınıftakiler ders bitiminde birer birer yurda dönerken ben  hocadan ders notlarımla ilgili görüşler alırken konuşmamız bir hayli uzamıştı. O arabasına atlayıp evine doğru gittiğinde ben karanlığın ortasında fakülte korusunun başlangıcında yalnız kalmıştım. Yürüyerek gidebilirdim, arada iki buçuk kilometrelik bir mesafe olmasına rağmen yürüyerek köye gidip gelen birisi olarak yorucu gelmezdi. Üstelik hava serindi. Ama içimdeki o kırsal, eski inanışlarımın tesiriyle içimdeki ilkel korkular kıpırdanmaya başlamıştı. Cadde boyunca yol  ışıklandırılmış olsa da iki taraftaki ağaçlar ve araya giren kasvetli, karanlık binalar beni fazlasıyla korkutuyordu. Otobüs durağında bekleyip ikinci öğretim olmamasına rağmen son kalan bir otobüse yetişebileceğimi düşünmüştüm. Gerçi henüz ikinci öğretim bölümleri olmadığından bu saatlere pek otobüs kalmazdı ama ben yine de şansımı denemeyi  tercih etmiştim. Sabah kadar bekleyebilirdim çünkü o korunun ortasından geçmek pek cesaret edebileceğim bir şey değildi.
Ne kadar beklediğimi bilmiyorum. Yolun ilerisinde otobüs farlarını fark ettiğimde neredeyse sevinecektim. Eski tip, geniş camlı otobüslerdendi. Durağın önünde durur durmaz bindim. Okul içi ücretsiz olduğundan şoförün yanına gitmek yerine arka taraftan binip cam kenarına oturdum. Şoför ben bindikten sonra bana “Senden başka gelecek olan var mı?” diye sordu. Epey bir zamandır beklediğimi ama gelenin gidenin olmadığını söyleyince kapıları kapatıp otobüsü çalıştırdı.
Otobüsün içinde olmama rağmen karanlık korunun görüntüsü beni korkutmaya yetiyordu. Bir süre sonra kasvetli iktisat binasını görmemle korkum daha da artmıştı. Çocukluğumda yaşadığım otobüs yolculuklarını hatırlatmıştı bana. Araç hızla giderken, göz yanılgısı nedeniyle büyük elektrik trafolarının ve ağaçlarının yürüdüklerini zanneder yol boyu korkardım. Aynı hisleri yıllar sonra şimdi yaşıyordum. Sanki karanlık korudan biri ya da bir şey fırlayacakmış gibi geliyordu. Özellikle iktisat binasının önünden geçerken bu korku daha da büyümüştü. Otobüsün içinde olmama rağmen kendimi güvende hissetmiyordum. Daha önce hiç hissetmediğim tuhaf bir duygu vardı içimde. Havada belli belirsiz bir sis vardı sanki. Bu bana garip gelmişti. Otobüse binmeden önce bu kadar yoğun bir sisi fark etmemem neredeyse imkansızdı. Tam siste değildi ama tuhaf bir hava vardı, camlar belli belirsiz buğulanmıştı sanki.
Biraz ileride fakültenin tam karşısında, yolun kenarında beklemekte olan bir karaltı gördüm. Otobüs yavaşladı ve ağır ağır karaltıya yanaştı. Caddeyi aydınlatan lambalardan birinin altında soluk yüzlü, oldukça uzun boylu bir kızın beklediğini gördüm. Otobüs  durup kapısı açıldığında kızın yüzünü daha detaylı gördüm. İçeriye dolan serinlik tüylerimi ürpertmişti. Ama tüylerimi ürperten şey sadece serinlik değil, kızın görünümüydü. O an için saçmalıyor olabilirdim ama önceden dinlediğim cin-peri öyküleri kafamın içinde dönüyordu. Korkularımın etkisiyle otobüs duraklarında beliren askerler, yolda görülen kesikbaşlar, gelin şeklinde mezardan çıkan hayaletler, köy basıp gelin kaçıran hortlaklar ve bir nice öykü aklımda kendine özgü bir gerçekliğe kavuşmuştu. En yakın sınıf arkadaşımı bile görsem o korkulu ruh haliyle cin veya peri zannedebilirdim. Otobüs bekleyen kızın görüntüsü belki de bana o yüzden tuhaf gelmişti. İktisat civarında o kadar dolaşmama rağmen yüzü bana hiç tanıdık gelmemesi de cabasıydı. Ama daha önce görsem de bu kadar garipserdim.
Kızın boyu uzun değildi fazla ama değişik bir duruşu ve heybeti vardı. Tarif edemeyeceğim kadar güzeldi. Gece rengi saçları ve gece rengi ifadesiz gözleri, solgun teni ve zarif duruşuyla kendisine bakan herkesi büyüleyebilirdi. Ama yine de tekinsiz bir havası vardı. Kız sallana sallana sanki dengesi bozulmuş bir şekilde yürüyerek otobüse bindi. Bu yürümesi bana oldukça garip gelmişti. Kız otobüse biner binmez kapı kapanmış ve otobüs hareket etmişti. Kız şoföre doğru yürümeye başladığında hikayemin heyecanlı kısmı başlamıştı. Şoför daha tam hareket etmeden ani bir fren yapmış ve ben frenin etkisiyle öne sendelemiştim. Şoförün, yaşına başına bakmadan bir kadın gibi çığlık atarak şoför mahallinin kapısını açarak kendisini fırlatmasına şaşırmıştım. Kızın yürümesindeki garipliğin nedenini de o an anladım. Kızın ayakları tersti. Şoförün atlamasından sonra bana dönmüştü. Yüzünü gördüğümde içimdeki korku beni neredeyse öldürebilirdi. Soluk suratında olabildiğine şeytani bir gülüş ve gözlerinde kıpkızıl bir parıltı vardı. Gece vakti insanın odasında bir karaltı görüp korkuyla kafasını yorgan içine saklaması gibi bir histi yaşadığım. Arka kapıya attığımda kendimi kapının kapalı olduğu gerçeği ancak kapı yumruklarıma rağmen açılmayınca kafama dank etmişti. O an nasıl aklıma geldi bilmiyorum hemen eğilip acil durum kolunu aradım. Korkunç varlık sallana sallana bana yaklaşıyordu. Kolu çevirince kapı açıldı bende kendimi dışarıya fırlattım.
Dışarısı otobüsten daha fenaydı ve birden ışıklar sönmüştü. Şoförün nereye kaçtığı belli değildi. O karanlıkta otobüsün içinden çıkan korkutucu kızı gördüm. Şekli daha da tuhaflaşmıştı. Boyu normalden birkaç kat daha fazla uzamış, saçları yerleri süpüren, koca gözlü, koca kafalı, uzun tırnaklı bir yaratığa dönüşmüştü sanki. O korkutucu sırıtması suratında sallana sallana bana yaklaşıyordu. Korkudan ayaklarım uyuştuğundan kıpırdatamıyordum. Bir anlık gelen cesaretle koşmaya başlayarak korkutucu varlıktan uzaklaşmaya çalıştım. Korkutucu varlıkta koşarak peşimden geliyordu. Yurda belki bir kilometrelik mesafe vardı ama ben içimdeki korku duygusuyla mesafeyi göz ardı ederek koşmaya başladım.
Gözüm bir anlığına ormandaki koruya kaydığında korkudan aklımı yitirebilirdim. O ters ayaklı kız beni ormandan takip ediyordu ve o korkutucu sırıtmasıyla beni seyrediyordu. Tüm sinirlerim altüst olmuştu. Sinirden ağlayabilirdim.
Zaman nasıl geçti ben nasıl dayandım bilemiyorum. Yurdun girişini gördüğümde ağladığımı hatırlıyorum. Son gücümle yurdun kapısındaki güvenlik kulübesinin önüne geldiğimde içerideki görevliler dışarı çıkıp kollarıma girdiler. Nefes nefese kalmıştım. Soru soruyorlardı ama onları anlamıyordum. Betim benzim atmış olmalıydı zira yüzümü gören “Hayalet görmüşe dönmüş”, “Bir şey görmüş” türünden yorumlar yapıyorlardı. O anı iyi hatırlıyorum. Bir an uzaktan o kızı sallana sallana gelirken gördüm. O anda bayılmışım. Kendime geldiğimde yurdun revirinde etrafımda bir sürü kişi bana bakıyordu. Sağlık görevlisi ne olduğunu sorduğunda diğerleriyle beraber bir an siniri krizi geçirdiğim yalanını söyleyip başımdan savdım.
Odama çıkıp yatağıma uzandığımda bile bu kez arkadaşlarım bana bakıyorlardı. Gerçeği biliyor gibiydiler. Bana daha önce hikayeyi anlatan üst sınıf öğrencisi odaya gelip “Onu gördün di mi?” diye sorunca onlara bütün hikayemi anlattım. Bana atom bombasından galip çıkmış adam gözüyle bakıyorlardı. Daha önce görmediğim bir gariplik vardı yüzlerinde. Üst sınıf öğrencisi diğerlerine bakıp “Artık söyleyelim mi” diye birbirlerine sordular. İçimi tekrar bir korku kaplamıştı. Üst sınıf öğrencisi kapıyı örttükten sonra bana döndü. Ne duyarsam ne görürsem korkmamamı söyledi. Korku bir kez daha benliğimi ele geçirmişti. Oda arkadaşlarımın ayakları tersti. Ama onlardan bu kez fazla bir korku duygusu hissetmiyordum. Üst sınıf öğrencisi bana sırlarını anlatacaklarından ve bundan kimseye bahsetmeyeceğimden bahsetsem bile deli damgası yiyeceğimden söz etti. Bende kabul edince üst sınıf öğrencisi başladı anlatmaya:
“İntihar eden kız olayı gerçektir. Ama gördüğün hayaleti değildir. Hayaletin kılığına girmiş bir ifrittir. Bizden daha güçlüdür. Ona gücümüz yetmediğinden hayalet hikayesiyle insanları oradan uzak tutarız. İşin içinde, sizin deyiminizle üç harfliler olduğunu öğrenirlerse dualara başvurmaya kalkarlar. Bizim içinde zor olur burada barınamayız. Gördüklerin akrabalarımdır. Diğerleri gibi insanoğlu'ndan kaçtık ve burayı yuva tuttuk.”
“Bu üç harfli öykülerinin ortak noktasıdır genelde. Neden yurtlarda yaşıyorsunuz?”
“Bazı insanlar, senin gibileri biraz fazla duyarlı bizleri görebiliyor. Her iki insandan birisi yani. Bu yüzden kendi şeklimizle kendi alemimizde gezdiğimizde bizi görebiliyor ve dualara başvurabiliyorlar. Bu istediğimiz bir şey değil. Dolayısıyla insan kılığında döneme göre suretimizi değiştirerek asırlarca yaşıyoruz. Tüm dünyada böyle. Varlığımızı sürdürebilmemizin tek dayanağı budur.” dedi. Durumu oldukça garipsemiştim. Yıllarca geyiğini çevirdiğim, korktuğum üç harflilerle yurtta odamda oturmuş sohbet ediyordum. Üst sınıf öğrencisi sözlerini sürdürdü: “Gece yurtta gezerken bizi görürsen ayaklarımıza bakma. Artık bizi gördüğüne göre korkmana gerek yoktur. İnsanlardan yerimizi ve sırrımızı saklamamız lazım.”
“İnsanlardan neden bu kadar çekiniyorsunuz? Onlardan güçlü değil misiniz?” diye sordum. Umutsuz gözlerle bana baktı: “Dediğin gibi olsa biz değil sen bizden saklanırdın.” dedi.
Son iki yılımı yurtta bu üç harflilerle geçirdim. En sevdikleri şey bizim gece üç harfli muhabbeti yaptığımız gibi onlarında gündüz beş harfli -insan- muhabbeti yapmalarıydı. Böylece yurtlarda, kampüslerede görülen üç harfli olaylarının (gizlenmek için en uygun yer sık sık değişen yüzler) ve kantindeki, iktisattaki kızlar geyiğini çeviren (eskiden saraylardan kız kaçırdıkları sihirli günlerden kalma bir alışkanlığın kalıntısı), agnostisizm geyiği çeviren (ne kadar inançsız o kadar az dua) insanların sırrını çözmüştüm. Onlarda bizim kadar çoktular ve bizden farklılardı. Kendilerini gizliyorlardı. Onlarla iyi arkadaş olduğum söylenemez ama onlardan çok şey öğrendim. Beni sevmiyorlardı ama nefrette etmiyorlardı. Onlarla daha çok zaman geçiriyordum. Uzun yaşadıklarından dolayı bir hayli bilgiliydiler. (Her fakültenin tarih bölümlerinde rastlanılan ve tarihi olayları çok iyi bilen o bir iki öğrencinin sırrını herhalde çözmüşsünüzdür artık) İnsanlar gibi ölüm gerçeğiyle daha erken yüzleşmediklerinden dünyayı bizden daha iyi anlıyorlardı ve bir şekilde bizden daha çok eğlenir gibi bir halleri vardı. (Doğru bildiniz, o her esprisine güldüğünüz muhabbeti güzel olan öğrenciler) Birde her hallerinden tuhaf oldukları bu dünyaya ait olmadıkları anlaşılıyordu. (Evet bunu da bildiniz sınıfınızda illaki bulunan hareket ve davranışlarına anlam veremediğiniz marjinaller)
Üst sınıf öğrencisi üçüncü senemde şekil değiştirmeden önce bir sohbet sırasında şöyle bir şey geçmişti aramızda. Dostane değildi bir düşmanın, ötelerden birinin ihtarıydı.
“Dünya insanların algıladığı şekilde vardır. Bizim bile algılayamadığımız varlıklar vardır. Sen kalabalıklar görüyorsun oysaki insanlar seni kendi kendine konuşan bir deli zannediyor. Sen bizi görüyorsun, onlar insanken görebiliyor, insan olarak algıladıkları için. Sence bu denklemde hangimiz gerçek?”



SON

Mehmet Berk Yaltırık
24 Nisan 2010 Edirne

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder