3 Ağustos 2018 Cuma

Varkolakların Gecesi-Bölüm 15


Uzaktan uzağa işitilen köpek ulumalarını dinleyen Engin, tüylerinin ansızın diken diken olduğunu hisseti. Bu his inceden esen yelden kaynaklanmıyordu. Orada, o sokak ortasında kendinden başka birinin daha olduğunu hissediyordu. Çok azının ışığı yanan daireler, sokak lambalarının kısmen sönük oluşu, çığlık atsa dahi sesini duyuramayacak bir karanlığın tam ortasında olduğunu düşündürüyordu. Üstelik Abdülharis’in gözlerinin önünde yaptığı hareket ve çok yakınlarda Varkolaklardan birinin dolaştığını söylemesi korkusunu perçinliyordu. O tek başınaydı. Sarımsaklar, dualar aklını kaybetmekten, delilikten nasıl koruyacaktı? Karşısındaki dehşetleri sinema perdesinden, bilgisayar ekranından, roman sayfalarından seyretmiyordu. An be an karşısındaydılar.
            Nereye gittiğini bilmeden Yaren’i bulmak ümidiyle hızlı hızlı yürürken kendi kendine sordu. O gece oturmasa, pencereden Varkolakların karanlık sırrın görmese ne olurdu? Eski hayatını kaldığı yerden yaşayabilir miydi? Bu habislik bir ur gibi en nihayetinde tüm şehri sardığında yine karşılaşmayacak mıydı? “En azından huzur içinde ölebilirdim” diye düşündü. Sonra vazgeçti. Kabir kaçkınlarının ortalıkta gezindiği bir gerçeklikte ölüm aradığı huzuru verebilir miydi? Tüm bunları düşünürken Yaren’i kurtaramama ihtimali çöreklendi zihnine. O tek başınaysa Yaren’i hangi sokakta bulacaktı? Kurtarabilecek miydi?
            Üzerine çöken gamın kasavetin hayli anormal olduğunu bir anda fark etti. Sanki bir şey görüşünü kapatıyor, mücadele arzusunu, iradesini engelliyordu. Bir an duraksayıp derin derin nefes alıp düşünmemeye çalıştı. Zihnine uzanan, üzerine çöken ağırlığı hissediyordu. Karanlık bir köşe başında hayal gibi bir siluetin belirdiğini gördü. Sanki küçük bir çocukken bir anda yetişkin bedenine bürünmüştü. Siluet kendisine ağır adımlarla sakin sakin yaklaşırken Engin üzerine tuhaf bir uyuşukluğun çöktüğünü hissetti. Danica saçlarını savurup işveli bakışlarla onu süzerken dehşeti ve arzuyu aynı anda yaşıyordu. Kadının cazibesi bir an için her şeyi unutarak ona ve uyuşukluğa teslim olmasını fısıldıyordu adeta. Sonradan Muzaffer’in hikâyelerini anımsadı. Vampirlerin kurbanlarını bu şekilde uyuşturarak saldırdıklarına ilişkin tasvirler zihninden akıp geçti. Cebindeki sarımsakları çıkarıp Danica’ya doğrulttu. Hortlağın yüzündeki arzulu ifade kaybolmasa da duraksadı. Sakin sakin konuştu: “Sevgilin bize katıldı Engin. Yanına gitmek istemez misin? Özlemedin mi onu?”
            “Yaren’e dokunduysanız sizi gebertirim!”
            “Sakin ol. O burada. O bizimle mutlu. Sen de mutlu olmak istemez misin?”
            Engin tam hortlağın üzerine yürüyeceği sırada karanlıkların içinde, Danica’nın yan tarafında bir siluetin belirdiğini gördü. Saçlarını ve yürüyüşünü seçebildiği kadarıyla bu Yaren’di. Gördüğünün hayal mi gerçek mi olduğunu anlayamadığından kıpırdamadı. “Engin!” diyerek kendisine yaklaşmayı sürdürünce sesini tanıdı. Ancak yine de kendisine tuhaf geliyordu. İçinden ona koşup sarılmak gelmiyordu. Yaren sokak lambasının altına vuran ışığa geldiğinde Engin yüzünü ayan beyan gördü. Danica misali arzuyla ve donuk gözlerle kendine bakması tuhafına gitmişti. Birden: “O mutluluğu heba etmeyi bilir ancak!” diyerek Danica’nın belirdiği köşeden çıkıp geldi Çağıl. Engin, onun da donuk bakışlarından ve ağır hareketlerinden hareketle bir tuhaflık olduğunu sezinliyordu. Mesafeyi koruyarak seslendi: “Onun yanında ne işiniz var? Öleceksiniz!”
            Çağıl sırıtarak yaklaştı: “Sen yaşadığını mı zannediyorsun?”
            Engin elindeki sarımsağı gayrı ihtiyarı Çağıl’a doğrultunca, vaki olmasından endişe duyduğu için aklının ucundan dahi geçirmediği o korkunç gerçekle yüz yüze geldi. Çağıl yüzünü ekşiterek birkaç adım geriledi. Yaren de kaşlarını çatmış, sinirli bakışlarla Engin’i süzüyordu. Danica elini uzatarak konuştu: “Bize katıl Engin. Sana sonsuz sevgi ve sıcaklık sunabiliriz. Yapman gereken tek şey üzerindekileri bir kenara atıp kollarımıza gelmen. Korkma Engin…”
            Kız arkadaşının ve Çağıl’ın boynundaki yara izleri görünmese de elbiselerinde bir miktar kan vardı. Engin sarımsakları bu sefer Danica’nın suratına uzatarak: “Asla!” diye haykırdı.
            Bir anda sokak boyundaki lambalar anında karararak ortalık göz gözü görmez bir karanlığa büründü. Danica ateş kızılı gözleriyle Engin’e bakarak tıslar gibi konuştu: “O zaman öl Engin!” Diğerlerinin de gözleri tıpkı onun gibi parlıyordu. Karanlığa rağmen yüzlerinin değiştiğini, sivrilmiş dişlerinin çenelerine doğru uzamış vaziyette olduğunu az çok fark edebiliyordu Engin. Danica, sağında Çağıl, solunda da Yaren olduğu halde ona yaklaşmaya başlamıştı. Kızıl gözleriyle öfkeli iblisleri andıran karaltılar sarımsağa rağmen kararlı adımlarla Engin’e doğru adım adım ilerliyorlardı. Korkudan boğazının kuruduğunu hissediyor, koşmak istediği halde korkudan uyuşan ayakları üzerinde ancak güç bela durabiliyordu. Bir anda sokağın öbür ucundan, arka tarafından nara misali yükselen bir peyda olunca nefesi kesildi: “Tek durasın Varkolağın avradı!”
            Hortlakların gözlerindeki arzu ve isteğin bir anda yerini korkuya bıraktığını gördü Engin. Ateş kızılı gözleriyle Engin’in arka tarafına bakıyorlardı. Yürümüyorlardı. Korkulu varlıkların üzerine gelmesini neyin engellediğini merak eden Engin kafasını çevirdi. Muzaffer’in hikâyelerinde ve makalelerinde okuduğu ürkünç hortlak tasvirlerinden biri kanlı canlı arkasında dikilmekteydi. Abdülharis’in ateş kızılı gözleri ayan beyan görülüyordu. Uzun saçlarından ve paltosundan tanımıştı onu. Ancak normalden farklı olarak kolları sanki dizlerine dek uzundu, bu haliyle siyah beyaz korku filmlerinin unutulmaz figürlerini andırıyordu.
            Abdülharis avına yaklaşırcasına üç hortlağın üzerine yürümeye başlayınca Danica haykırdı: “Burada başkası yoktu. Sen kimsin?”
            Paşa’nın yüzünde tiksindirici bir sırıtış peyda oldu. Dişleri bıyıklarının altından belli oluyordu: “Bulgar memleketinde iyi tanırlar beni. Sen nasıl tanımadın hayret? Ağabeyin olsa tanırdı muhakkak!”
            Danica hiçbir karşılık vermeden bir anda geriye doğru atılarak gölgelere karışıp kayboldu. Çağıl’la Yaren de onun peşinden atılıp kayboldular. Engin hala korkusundan güç bela nefes alıyordu. Abdülharis’e döner dönmez sokak lambalarının yeniden yandığını, paşanın normal görüntüsüyle arz-ı endam ettiğini gördü. Engin’in elindeki sarımsaklara bakıp söylendi: “İndirebilirsin. Benim ne olduğumu görüp sindiler. Bana kolay kolay dokunamazlar. Sana da…”
            Engin sarımsakları yeniden cebine tıkıştırırken gözyaşlarını sildi: “Yaren… Çağıl… Ele geçirmişler. Onlar gibilerdi…”
            “Vaktimiz var. Onları kurtarabilirsin. Ama onlardan evvel kurtarmamız iktiza eden başka biri var.”
            “Başka biri mi?”
            “Ben öteki varkolak da buradadır sanıyordum. Koklaya koklaya gidip yuvalarına baktım, orada göremedim. Bunlarla geziniyordur diye düşündüm ama burada da çıkmadı.” Engin’in yüzüne saf saf baktığını gören paşanın yüzünde müstehzi bir sırıtma peyda oldu: “Bu kızcağızla oğlanı ele geçirip senin gelmeni beklediklerine göre öteki Varkolak, Muzaffer’in peşinde demektir. Evini biliyor mu?”
            Engin yutkundu: “Daha da kötüsü paşam. Yanlışlıkla evine davet etmişliği var…”
            Abdülharis’in yüzü cenge tutuşan pehlivanlar misali kasıldı: “Kırcaalili misafirperverliğini yanlış kişilere harcamış. Yetişmezsek fena. Bunlarla cenge girerken cadıcıyı kaybetmek istemem! Takatin yettiğince koşar mısın fayton mu çevirirsin sana kalmış!”
            “Yaren?”
            “Tek başına hiçbir şey yapamazsın. Ancak cadıcıyı koruyup üzerlerine varırsak onları durdurma ihtimalimiz artar…”
DEVAM EDECEK

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder