27 Ağustos 2012 Pazartesi

Korkuya, Fantastiğe Meylim (İtirafname)



Bu yazı bir itirafnamedir. Amatör bir yazarın, daha yolun epey başlarında kaleme alması gerektiğini düşündüğü için yazdığı bir itirafname. Yarın bir gün olur da "Ben niye bunları yapıyorum" dersem eğer, okuyup yine özüme dönmemi sağlayacak olan hatırlatma notu. Biraz da kalemdaşlarımla sır paylaşma... Olur ya bir gün haritasız, pusulasız kalırım ya da kendimden utanırım: "Sen işte busun, ister kabullen ister kabullenme" kabilinden bir uyarı da olabilir.

Normal şartlarda "bakın ben şuyum, buyum" türünden söylemler insanlara itici gelir. Ama ben anormal şartların mahlukatı olduğumdan beni mazur göreceğinizi düşünüyorum. Bana birisi kalkıp "Bilader sen ne ayaksın?" dese "Korku, fantastik yazarım abi" derim. Eskiden de derdim, internete bulaşmadan önce. Kendimi bunlarla tanımlayabiliyorum çünkü. Çevremdeki her kişi de böyle kabullenmiştir. 

Kimi güldürmeyi sever, kimi yazdıklarıyla duyguları okşamayı, kimi sesiyle büyüler, kimi herhangi bir vesile ile ilgi odağı olmayı... Ben korkutmayı sevdim kendimi bildim bileli. Sokaklarda anlatırdım hikayelerimi, çimenlerin üzerinde park köşelerinde, izbe taş köprülerin ve balkon altlarının kuytusunda. Tanıdık tanımadık yüzler olurdu. Tanımadığım yüzler bile sırf korku muhabbetlerinden ötürü tanış çıkardı benimle. 

Niye peki?

Daha çocukluğumda başladı bu tutku. İlkokul arkadaşlarım halen beni garip muhabbetlerle hatırlar. Bir dolu mevzuya bulaştım gerçi ama hala hatırlatan bir şeyler varsa buydu. İnsanların gece yatarken akıllarına getirip battaniyeye sarılabilecekleri bir anlatının suretimden daha korkutucu olabileceğini kavrayınca işe daha ciddi bulaşmalı diyerek yazma işi başladı, internetti, blogdu, Gölge'ydi derken habre debre yol aldım...

Kökeni filmlere kitaplara dek iner. Eğer sizden halk anlatılarını ve efsaneleri esirgemeyen bir dede ve nineyle daha çok zaman geçirmişseniz, televizyonda çıkacak korku filmini bekleyip ertesi gün bir heyecanla bunu ilk bulduğunuz kişiye anlatmak gibi bir dürtü geliştirdiyseniz bu sizde tutku olur. Ezkaza alışveriş merkezlerinde denk geldiğiniz Stephen King ve R.L. Stine'ın Goosepumps kitaplarıyla kıtkanaat bir ortamda korku edebiyatına heves etmişseniz her korku, fantastik anlatısı sizin gözünüzde önemli bir yer tutar. 

Peki niye tutkuya dönüşür? Çünkü sizin için özel bir yeri vardır. Çoğunluğa hitap etmezdi önceleri yani okur kitlesi, izleyici kitlesi belliydi. O yüzden şimdi "biz marjinaldik edebiyatı" algılanmasın ama o dönem hakikaten ben internete bulaşana kadar kendi yakın çevremde bu konulara meyilli insana pek rastlamamıştım. Talihim öyleymiş. Gerçi şimdi de çok farklı değil hala bu türleri, bilimkurguyu, korkuyu, fantastiği alt tür olarak görenler, "uydur uydur yaz saçmalığı" olarak nitelendirenler yok mu? Maalesef var ve eskiden emin olun daha saldırganlardı.

Meşhur Barbara Cartland vardır 80'ler öncesinin Twilight etkisi yaratan aşk romanlarının yazarı. Bunun bir kitabı geçmişti elime, mevzu Romanya'da geçiyordu, çingeneler vardı ve İgor isminde bir prens. Sırf mevzu vampirlere, büyülere kayar diye okumaya devam ettim ve ilerleyen sayfalarda mevzunun Yalan Rüzgarı'ndan hallice olduğunu görünce daha fazla okumadım. Okul zamanlarımda fantastik yerden yere vurulur, hocalarla tartışılır tavsiye ettikleri dönem yazarları okunur. O dönemin pembe serileri, gençliğe hitap ettiği düşünülen anlatılar bunlar ismini, zikretmeyeyim hani vardı ya "bu büyükler beni anlamıyor", "onunla nasıl çıkarım" türevinden anlatılar? Onları okumam söylendi okudum. Okuduğum ve saçma olduğu nitelenen fantastik kitaplardan daha fantastik bir dünya tasavvuru vardı o kitaplarda. Yine de aşağılayamam onların da bir okuyucu kitlesi var ve elbette yazılması lazım ama ben neden normal olarak nitelendirilmek için onları okumak zorundaydım? Niye başka bir alternatif mümkün değildi? Sonra tarihi romanlara yönlendirdiler "artık ciddi şeyler oku" diye. Bana önerdikleri haremli, sevişmeli, burnuna kadar oryantalist anlayışa batmış, hayal kere hayal anlatılardı. Elbette herkes belgesel misali gerçek şeyler yazmak zorunda değil kurgu yazabilir ama onların kurgusu normalize ederken farklı bir kurguyu yeğledim diye ben neden anormalize ediliyordum? Gece film izleyip ertesi gün bunu birisine anlattığımda neden o kişi başka popüler bir diziden ya da maçtan bahsediyordu? Ha izlenmez mi, elbette izlenir onun da zevk alanı kitlesi farklı iyi de niye tek seçenek olarak o sunuluyor? 

İşte daha o dönemlerden kenara itilme vardı, bu da ben de bir tutku, bir iptila başlattı haliyle.

Yazma olayı? O benim her yazar gibi elbette kendimi ifade etme yolum ama bu çok sonraları öncelik kazanacaktı. Çocukluk dönemi diyelim, 18 yaş öncesi dönemde filmleri kitapları okurduk, anlatıları dinlerdik bunlar bir süre sonra taşma yapıyor. Ne yapacaksın? Korku hikayesi her zaman anlatılmaz ya ki onda da ne film ne kitap heyecanla anlattırmazlar, korkulu üç harfli menkıbeleri isterlerdi. E ne yapacaksın? Oyuna vururduk. Oyun canlandırması ki genelde elde tahta kılıç kapışma. Bu da 13-14 yaşlarına dek sürer, o yaşlardan sonra  "kızlara rezil oluruz" korkusuyla o tahta kılıçlar geldiği yer olan fırıncının bahçesine geri döner. Sokaklar dardır, sizden beklenen kafelerde caddelerde fink atmak ya da başarılı bir insan olmaktır. İkisinde de başarılı olamayan ben ne yaptım peki? Yazıya vurdum kendimi, oyunla hikayeyle yaptığımı yazıyla yapmaya başladım. Önceleri gizli kaldı, sözlü anlatım geleneğinin gölgesinde. Sonradan arkadaş tavsiyesi üzerine blog ve şans eseri bana başka başka kapılar açan editör, yazar, çizer, şair abilerim, ablalarım, arkadaşlarım... 

Peki niye sevdin korkuyu fantastiği derseniz onun cevabı yoktur. En azından ben bilmiyorum. Bu pek karşılık beklenen bir tutku değil. 

Hani para kazanma deseniz, para için girişilecek bir iş değil. Ha para kazanılır elbette ama hikaye anlatma tutkusu, şarkı söyleme gibi sahneye çıkma dürtüsü gibi bir şey, bir kere bulaştıysanız tarifi mümkün olmayan bir meyillenme başlar. 

Kişisel ün, kariyer deseniz, korku-fantastik-bilimkurgu yazarları elbette medyada bahsedilir ancak belli bir alan ihtiva ettiğinden okur ile yazar arasında pek fark yoktur. Ben kitaplarını ayıla bayıla okuduğum yazarlarla görüşmeye gittiğimde onlarla yaptığım sohbetleri kırk yıllık tanıdığımla zor yapmışımdır. Yani bizim camiada okur ile yazar arasında bir ayrım yoktur, hattı zatında herkes kendini en başta okur olarak görür. Okunmaya değer bir kitap, bizim için bir rakipten çok yeni bir hayal dünyasının kapılarını aralayacak olan anahtardır. O yüzden bizde çoğu yazarın roman taslaklarını öykü projelerini öteki çok önceden beri bilir, desteğini esirgemez. Yani kör ego mevzuları pek olmaz o yüzden pek ün, şan, şöhret için yapılacak bir şey değildir bu korku, fantastik mevzular yazma. Ha tanımadığım insanlar gelip "baba ne korkuttun" dese elbette belli bir havaya girme olur illa ki ama hiç bir zaman da korku yazıp meşhur olayım beklentisine girmedim. Hayal kurmayı seviyorsanız bunun hayali tatlı gelir ancak, gerçeğinden bile caziptir.

Erkek iseniz otomatikman "Kızlara hava atma amacı" olarak görebilir dışarıdan bakan birisi. Ne günümüz koşullarında ne önceki zamanlarda korku anlatılarının kız tavlama amacı olarak kullanıldığını zannetmiyorum. Korku filmi izlerken sarılmasını umabilirsiniz, cin-peri muhabbetleri açıp korkutarak o gece yanınızda kalmasını sağlamayı umabilirsiniz ama korkulu, fantastik anlatılarla yanınızda tutabileceğinizi pek sanmıyorum. Elbette istisnaları vardır ama korku yazdınız diye kimse boynunuza atlamaz. Hele ki benim gibi aşk meşk mevzularından uzak, sıfır aforizma içeren, farazi fantastik macera içeren metinler yazıyorsanız hiç şansınız yoktur. Orta Çağ Anadolu'sunun düşünsel yapısını etkilemiş mutasavvuf bir şairin "aşk" anlayışını, normal sıradan aşk anlayışımızla aynı zannetme eğilimi günümüzde ağır bastığından, Temel'in kontes fıkrası'ndaki unsurlar pek yoksa "ay ne güzel yazmışsın" demezler.

Sözün özü bu tutku başka bir tutku başka bir merak. Her şeyden önce kişinin kendini yegane ifade etme yolu. Cem Yılmaz'ın Bir Tat Bir Doku isimli gösterisinde nasıl güldürdüğünü soranlara kabaca "insanları güldürme gibi bir dürtü, ilgi" olarak nitelendirmişti. O kendisini mizah ile ifade ediyor. Sezen Aksu müzik yapıyor, bu onun tutkusu çünkü kendini bu şekilde ifade ediyor. Benim gibi sıradan bir insan da hikaye yazıyor, kendini tuttuğu takımla özdeşleştiriyor, tavla oyunununda rakiplerini yenmeyi seviyor kendini bunlarla ifade ediyor. Sevdiği işi yapan bir insanın başarılı olması gibi bir şey bu. Adam başarılı olduğu için başarılı değildir, sevdiği işi yapıyordur çünkü o şekilde ifade edebiliyor hayatta kendini. Aferin alsa da almasa da o işi yapar, o öyle anlatıyor derdini gizliden. Doğu Yücel, kendisine gelen "daha gerçekçi şeyler yaz" eleştirisine kulak asmadı, Yiğit Değer Bengi bilgisayar mühendisliğinden mezun olduğu halde Eski Çağ tarihine yöneldi, Galip Dursun kod yazdığı kadar hikaye alanında kalem oynatıyor. İhsan Oktay Anar sadece sınav kağıdı okuyup, fotokopilerden soru sorarak geçiremez miydi ömrünü? Bram Stoker niye uykudan uyanır uyanmaz bir vampir öyküsü kaleme aldı? Aklınıza gelebilecek sürüsüyle yazar, çizer, bir alay insan neden bunları yaptı ve yapıyor? Çünkü bizim kendimizi ifade etme şeklimiz bu. Hayatı yorumlaması, insanı, olayları, duyguları hatta siyasi gelişmeleri bile eleştirmesi, anlatması, hatta ve hatta kendi hayatını sorgulamasının bir yolu bu. Garip gelecek belki ama bu insanların tutkusu hikaye anlatabilmek. Biz de kendimizi bunlarla ifade ediyoruz. 

Dolayısıyla benim korkuya bulaşmamın nedeni, amatör bir kalemin karanlık anlatılara bulaşmasının nedeni bu. Tarih okurken o çoktan ölmüş şahsiyetleri ve olayları fantastik bir gözle anlatmak, farklı kurgular yazmak. Çağan Dikenelli gibi tarihi sokaklarda eciş bücüş mahlukatları koşturmak, Göktuğ Canbaba gibi hem yerel mitosu hem dünya mitosunu kurcalamak.   

Peki başka türlerde yazamaz mıydım? Daha göze hitap eden şeyler yazamaz mıydım? Geniş kitlelere hitap edebilecek daha sade şeyler yahut belli bir kitlenin gereğinden fazla önem atfedip putlaştırdığı, kendisiyle özdeşleştirdiği karamsarlı, aşklı metinler?  

Yazamazdım. Belki ileride ego olur başka şey olur kalkıp "İşte herkes anlayamaz benim yazdıklarımı" türevinden bir söyleme kalkışırsam istesem benim bile bunları yazabileceğimi söylerim ama bu uyarı notu, hatırlatma vursun kafama kafama: Yazamam. 100 roman da yazsam ben yine de kalkıp iş olsun bir tane bile kalkıp bu türde bir şey yazamam. 

Niye? Çünkü kendimi bunlarla ifade edemem de ondan. Çünkü ben hiç bir zaman aforizma yazamam, duygularımı tam yansıtamam, çekingenliğimi metine dökerek okuyandan aferin kazanamam. Bu ayrı bir meziyet, yazan gayet güzel yazar ama ben yazamam. Twitter'da bile hiç bir zaman insanların yüzlerce kere paylaştığı bir söz, tespit bulamam. Yazdığı romanın karakterlerini herkesin facebook'ta twitter'da paylaştığı, kendisiyle özdeşleştirdiği birisi olamam. Çünkü hiç bir zaman meziyetim bu olmadı, kendimi bunlarla ifade edemedim.

Korku hikayelerinde paylaştım esprilerimi, tutkularımı, itiraflarımı. Yaşadığım acı tatlı olayları yaratıkların, canavarların, peri kızlarının, eli kılıçlı delilerin kompozisyonunda itiraf edebildim. Benim karakterlerim aforizma olacak sözler, facebook'un hakkımda kısmında yazılacak kelimeler sarf edemezler zira ben sarf edemem. Fantastik edebiyatın, bilimkurgunun, korkunun öteki sayıldığı bir toplumda yazdıklarımla aferin bekleyemem.

Ama benim meziyetim başka türlü. Ben insanların sıkıldığı tarihi bir olayı fantastik bir mevzuymuş gibi anlatabiliyorum. Aşk acısı çeken bunu romanlarında ölümsüzleştirir, ben onları bilinen manada "ölümsüze" çevirip daha farklı korkuları dillendiriyorum. 

Belki yarın bir gün pişman olurum, "niye böyle şeyler yazmadım" diye kendi kendime abuk bir mecraya saparım. Bir tür hikaye bu. Hep gelecekten gelen adam mı uyarır geçmiştekileri, deli bir tarihçinin hikayesinde de geçmişten gelen adam gelecekteki adamı uyarır böyle işte. 

Geleceğe not; Pişmanlık duymamalıyım. Ben kendimi bunlarla ifade ediyorum. İnsan kendinden ne kadar kaçabilirse ben de o kadar kaçabilirim. O yüzden hemen bilgisayarda yeni bir dosya aç ve korkularını deşelemeye devam et... 


27 Ağustos 2012 - İstanbul

Ek: Korku öykülerine nasıl bulaştım?



19 Ağustos 2012 Pazar

Kan Banyosu

(Def-i Hacet dergisi için "Zindan Masalcısı" adıyla yazdığım ikinci öykü. Sakal Fanzin'in 2. sayısında Aralık 2013'te yayınlandı.)



Gecenin kör bir saatindeydim. Zaman ve mekanın da kör bir noktasında. Saatten geçtim hangi yıl aralığında bile olduğumu bilmiyordum. Birkaç eski arkadaşla barda başlayan bir alkol seansı, ardından her nasılsa dolaşılmaya çıkılmış yaşlı bir sınır kentinin sokakları. Tarihin gençliğinden kalma ahşap konakların, kıyıda köşede kalmış yosunlu mezar taşlarından oluşma harabelerin arasından geçtik. Tam da o malum ve bence fazla arabesk duvar yazısındaki “Bugün yeni bir meyhane keşfettim tam mezarlığın karşısında. Bir gün beni arar da bulamazsan ya o meyhanedeyim ya da meyhanenin karşısındaki mezarlıktayım” dizelerini andırırcasına onca eski şeyin arasında yeni bir meyhane keşfetmiştik. O küçük şehirde böyle bir ayrıntıyı nasıl yakalayamadığımızı tartıştık çakır keyif halde. Küçük şehir diyerek her yerini bilirim zannediyorsun ama illa ki gözden kaçan bir şeyler oluyor.


Üstelik bu meyhane pek yeni gibi görünmüyor. Ahşap, asır devirmiş koca karı gibi iki büklüm bir eski evin dışında kapalı camlar. Tepesinde paslanmış eski bir levha: “Samatyalı Kirkor ve Mahdumları, Zincirli Meyhane, 1906’dan beri” Oldum olası severdik nostaljiyi. Sonuçta sözde folklorik döşemeleri olan çakma kafelerde kafaya fes takıp meyveli nargile içmekle tarihe geri döndüğümüzü sanan, fotoğrafını çeken genç bünyelerdik.  Böyle bir mekan zannetmiştik ama girdiğimizde hakikaten eski dokusunu tuhaf bir şekilde korumuş gerçek bir meyhane ile karşı karşıyaydık. İnsanlar garip görünüyordu, sanki bu zaman ait değillerdi. Dev bira fıçıları, toprak küplerde rakılar, şaraplar ve tavandaki kör lambalardan sarkan tozlar, örümcek ağları. Kasvetli duvarlar, içerisinde her bir masada dağılmış, plaktan Tatyos Efendi’nin “Gamzedeyim”ini dinleyen kasvetli, bedbaht insanlar. O kadar eski bir mekandı ki mahzenindeki boş şarap fıçılarında II.Abdülhamit devrinden kalma örümcekler olduğuna kalıbımı basardım.

Tuhaf bir çekiciliği olan o mekanda ne kadar kaldım bilmiyorum. Arkadaşlarım da kalkıp gitmişti. Kah masadakilerin eşlik ettiği kah sadece plaktan gelenleri dinlediği o mekanda biraz durup, o kasvetli ortamın isli duvarlarında kendi hayatımın muhasebesini yaptıktan sonra kalktım. Meyhaneciye parasını öderken arabam olup olmadığını sordu. Olmadığını söyleyince, yürüyerek gideceksem caddeyi takip etmem gerektiğini söyledi. Mezarlık tarafından ayrılmadan devam etmeliymişim, gölge felan görürsem korkmamalıymışım felan. Eski meyhaneciler böyledir yeni müşterisinin bile hatırını hoş tutar ki ayağını kesmesin.

Çıktım mekandan alkollü kafaya bana upuzun görünen, gecenin tüm karanlığını sanki tepesine toplamış, hışırdayan servi ağaçları ve eski yeni mezar taşlarıyla dolu o mezarlığın dibinden dibinden yürümeye başladım. Havada ağır bir sis tabakası vardı böyle 1930’larda geçen gangster filmleri gibi. Neredeyse sislerin içinden eski model bir araba gelip geçecek, eski tip silahlarla meyhaneyi tarayacaklar.

Yüksek alkolün verdiği etkiyle o sisli havayı her şeye yorabilirdim. Öyle tuhaf bir havaydı ki, o ağır sis tabakasına rağmen bazen sanki sisler inceliyor ve tepede parlayan ay ışığı tuhaf ışık oyunları sahneliyordu gözlerimde. Sisli havada ay olur mu, ay ışığı varsa sis niye kesif gibi duruyor kafam meteorolojik mevzuları anlayamayacak kadar bulanık. Bir yandan da meyhaneci korkma morkma diye kafama tuhaf düşünceler sokmuş, inceden tırsıyorum. Tamam uyarıyorsun da birader, durduk yere aklıma gecenin bu saatinde “üç harfli” hayaller, hikayeler getirmenin manası ne?

Sallana sallana yürüyorken ben, aklıma gelen gözlerimin önüne düşüyor. Mezarlığın içinden, çıkış kapısına doğru ilerleyen bir siluet var. Alkolün bulandırdığı zihnimle ne olduğunu algılamaya çalışıyorum. Meyhaneye gelen sakin mi, mezar hırsızı kovalayan bekçi mi, yolunu şaşırmış tinerci mi? Öyle ya normal bir insanın bu saatte mezarlıkta ne işi olur?

Silueti seçmeye başladığımda bunun bir kadına ait olduğunu gördüm. Genç gibi görünüyordu. Bu saatte ne işi olabilirdi? Saldırıya mı uğramıştı, delirmiş miydi? Kaybettiği bir yakının hasretine mi dayanamamıştı. Aklıma gelenler normal ihtimallerdi. Ama karşımdaki şey normal bir ihtimal olamazdı. O sisin seyreldiği ve selvi dallarının ay ışığına izin verdiği ölçüde gördüğüm kadarıyla üstü başı kan içerisindeydi. Yaralanmış gibi yürümüyordu. Sakin bir şekilde, bu tekinsiz mekanı gezmeye gelmiş gibi kendi halinde, aheste bir şekilde kapıya doğru yürüyordu. Kanlar sanki bir tiyatro ya da balo için özel olarak hazırlanmış gibi duran sade görünümlü, beyaz renkli basit elbisesinin üstüne sıçramış gibiydi.

Söylencelerdeki kanlı kefeniyle kabrinden fırlamış hortlakları andırıyordu. İnsanın aklına o saatte o mekanda öyle tuhaf fikirler geliyordu ki. Yıllar öncesinin televizyon haberlerinden aklımda yer etmiş mezarlıkta ayin yapan, kedi kanı içen satanist gençler, cinnet geçirip kocasını karısını doğrayan reality şov manyakları, birde son dönemde edebiyat ve müzik dünyasındaki ehlileştirilmiş pembe gotizm soslu karanlık aşklara yelken açan gençler. Korku unsurlarını ateş etrafında canavar ve iblis tasvir eden şamanlardan değil, ekrandan televizyondan internetten öğrenen tuhaf bir zamanda yaşıyorduk, her şey olabilirdi.
Genç kadın mezarlığın paslı demir kapısından geçerek kaldırıma oturdu. Durup onu seyretmeye başladım. Solgun görünümüne rağmen oldukça etkileyici görünüyordu. Sırtına kadar uzanan parlak siyah saçları, tuhaf görünümlü gözleri ve duruşu bu saatlerde yalnız gezmesini gerektirmeyecek kadar farklı kılıyordu onu. Ama öyle bir detay vardı ki hiçbir tecavüzcü ya da gaspçı ona yaklaşamazdı. Kanların geldiği yer onun ağzıydı. Beyaz ten, koyu kan ve siyah saçlar, tezat oluşturuyordu. Korku filmlerinden çıkıp gelmiş gibi. Acaba insan mı? Yoksa üç harfli mi? Zihnim hayal mi gördürüyor bana?

Diyelim ki insan bu saatte ağzından akan kanlarla mezarlıkta işi ne? Diyelim ki cin-peri neden kalkıp kaldırım taşına oturuyor? Diyelim ki hayal aldatması, neden bu kadar gerçekçi duruyor?  Bana dönüp baktığında tüylerimin ürpermesi neden bu kadar gerçek? O buz mavisi gözlerindeki korkutuculuk neden? Suratında hem yorgunluk hem de dehşet alametleri taşıyan bu genç kadının sırrı ne?

Suskunluğunu sürdürdü. Önüne baktı bir an, sonra dönüp: “Tabutuma bir el atar mısın?” diye soruverdi. Benim mi kafam güzel, kadın mı ne dediğinin farkında değil? Tabut mu dedi? Tabutuma el atar mısın şifre miydi? Sarhoş olunca insanın soruları artıyor, doğru cevap sayısı kadeh sayısıyla orantılı hale geliyor, ben daha birine cevap yetiştiremeden binbir soru geliyor aklıma. Soruyu tekrarladı: “Mezarlığın içinde tabutum var, taşımama yardım eder misin?”

Tövbe bismillah! Kamera şakası desen değil, pembe mezarlı pembe iskeletli gotik klip çeken üniversite öğrencisi değil, nedir bu kadının esbabımucibesi? Suratına salak salak bakmayı sürdürünce: “Korkma organ hırsızı değilim. Sana bir kötülüğüm dokunmaz. Bana ait bir tabutu, mezarlığın ortasındaki eski evin mahzenine taşır mısın?”

Tüm gücümü toplayıp mezarlık levazımatçısı olup olmadığını sordum. Boğazından elbisesine kanlar bulaşmış, tabutlu bir kadına sorulabilecek en mantıklı soruymuş gibi! Kadın bir süre suskun kaldıktan sonra: “Vampirim ben…” diyerek merakımı gidermesi pekte beklediğim bir cevap değildi. Şaka mı bu? “Sahici vampirim. Dişlerime bakabilirsin.”

Deli bu deli! Ulan kanlı kanlı mezarlıklarda geziyorsun, tabut var dişin var vampir sanıyorsun kendini! Ama bu tepkimi dışa yansıtmamalıyım. Eskiler deli kısmının suyuna gitmeli, ne dese “he” demeli derler ya, ben de kadının suyuna gidiyorum. Deli, oyuncu, hayal, ya da hiçbir şey insansız bu mekanda başıma ne kötülük gelebilir ki? Bir şey olursa anında kaçarım hem. Ama önce deli peşime takılmasın diye değini yapmalı. Ben suratına bakarken birden ayağa kalkıp ağzını açtı. Boyu fazla uzun değildi ama ay ışığında parlayan sivri dişlerini görebiliyordum. Protez olmalı, plastik olamayacak kadar sahici duruyordu.
Delinin peşinden girdim mezarlığa. Hakikaten dediği gibi büyük, parlak siyah renkli bir tabut var girişte. Baş tarafındaki pirinçten yapılma tutma sapına kirli bir urgan bağlanmış. Urgandan tuttum, içi boş olduğu için fazla ağır olmayan tabutu sırtlandım o kanlı kadının ardından mezarlığın karanlıklarına daldım. Alkollü bir zihne her şey mubah ve makul gelebiliyordu, biri çıkıp “Sırtında tabutla işin ne be adam?” dese cevap veremezdim ama öyle bir kafa benimkisi. Yürürken bir yandan sırf laf olsun diye muhabbete girdim kadınla:
“Kaç yaşındasın?”
“Henüz genç sayılırım. Sizin ölçülerinize göre bile.”
“Nasıl düştün?”
“Efendim?”
“Nasıl vampir oldun yani. Bir gece vakti odandan içeri Doğu Avrupalı bir soylu mu girdi, etliye sütlüye karışmaz vejetaryen bir vampir mi buldun kendine?”
“Ben de şans olsa mezarlık köşelerinde sürter miydim? Lordmuş, ideal sevgiliymiş, kontmuş hikaye bunlar. Pek filmlerdeki gibi değil hayat.”
“Hayat?”
“Kısmen hayat. Isırılmayla vampir olunmuyor. Öyle olsa koloni kurardım kendime. Çok az insan ısırıldıktan sonra dönüşebilir galiba. Tek başımayım o yüzden. Biraz önce beslendim, tabutu buraya taşıyana kadar pek gücüm kalmadı doğrusu.”
“Nasıl vampir oldun peki?”
“Gençken çok bakımlı birisi değildim. Yani güzeldim ama içime kapalı biriydim, ailemin muhafazakar yapısı da var tabi. Sonra güzelliğimi keşfettim. Bunu kullanabileceğimi. Üniversitede popüler bir dünya kurdum kendime. Notlarını sömürdüm insanların ellerimi tutabilmeleri karşılığında. Kendimden daha aşağı seviyelerde olanlarla çıktım, onların o imkansız aşkı yaşayan duygularını sömürebilmek ve egomu beslemek için. Daha popüler olanlarla takıldım ve aniden ayrıldım. Başarılı öğrenci kisvesiyle hem ailemi hem okulumu sömürmeye başladım. Vampirliğim ta o yıllara kadar gidiyor yani. Bir gün benden daha güzel birini görünce, yerimi korumak için çareler aradım. Bu sefer beni elde etmelerine karşın, yaşlı ve zengin erkeklerin paralarını sömürdüm. Baharatlardan, otlardan yapılma kremler, güzellik merkezleri, dünyanın bir ucundan getirilen zayıflama ilaçları vesaire.”
“Ohoo! Sana bakarsak bu hayatta yanımız yöremiz vampir kaynıyor desene?”
“O zavallılardan hiç biri benim içimdeki hırsı, karanlığa kapılmada gösterdiğim cesareti anlayamaz! Ben içimdeki hırsı takip ettikçe daha farklı bir yol keşfettim güzellik için. Tarih araştırdım. Güzellikleriyle imparatorları padişahları parmaklarında oynatan, makyajın yahut kadınlığın sırrına ermiş kadınları okudum. Kleopatra, Hürrem Sultan, Mata Hari!”
“İzlediğiniz tarihi dizilerden, okuduğunuz tarihi romanlardan belli. Ya aşk ya entrika seversiniz. Hakaret olarak algılama ama ne tabut taşımak, ne vampir olduğunu söylemen garip gelmezdi de, kalkıp Cevdet Paşa’nın “Osmanlı Tarihi”ni okudum desen dünyada inanmazdım doğrusu.”
“Kadın düşmanıyız galiba?”
“Sana mahsus bir şey değil, şahsi algılama. Maalesef hayatımda senden öncede bazı vampirler tanıdım da.”
“Neyse dediğim gibi tarih okurken bir güzellik formülü elde ettim. Elizabeth Bathory diye bir Macar soylusu. Beş yüze yakın genç bakireyi öldürüp onların kanlarında banyo yapan, onların kanlarını içen kanlı kontes. Bu şekilde gençliğini koruyabileceğini düşünüyordu.”
“Sende buna inandın?”
“Araştırdım öncelikle. Kimya ve tıp kitaplarına daldım. Kanın yapısını ve güzellik verip vermeyeceğini.”
“İşte izafiyet teorisini bu yüzden bir erkek buldu zaten.”
“Seni bir kadın çok mu üzdü?”
“Vampirlerden bahsediyorum ben daha çok. Ama tabi, deneyleriyle insanlığı aydınlatırken radyasyona maruz kalarak hayatını kaybeden Marie Curie ve kütüphanesinden alınarak hunharca öldürülen kadın filozof Hypatia’yı ayrı tutmalı. Curie’nin defterlerinde bile öyle yoğun radyasyon varmış ki bugün bile belli bir koruma altında incelenebiliyormuş. Parfüm kokusu yerine radyasyonu yeğlemek.”
“Kendi hayatında çok mu ideal şeyler yaptın ki kadınları suçluyorsun? Futbol maçlarını takip etmek yerine deneysel kimya ile mi uğraşıyorsun, halı saha yahut Fashion Tv gibi aktiviteler yerine felsefe ile mi uğraşıyorsun.”
“Ehm. Her neyse vampirlerden bahsediyorduk.”
“Deneylere başladım. Kan banyosunu denedim. Hayvan kanıyla yaptım önce. Bir işe yaramadı. İnsan kanı lazımdı, temin edebildim. İşe yaramadı. Taze kan lazımdı. Bunu bile buldum.”
“Ooo serde katillikte var?”
“Sonunda buldum ebedi gençliği ve güzelliği. Kan içmek. Doğrudan taze kanla beslenmek. İlk etapta bıçakla zor oluyordu, üstüm başım kirleniyordu ama zamanla alıştım buna. Öyle bir zaman geldi ki beslenme biçimim değişti. Geceleri gezer oldum. Vücudumda dolaşan ayrı bir hayat kaynağı vardı sanki. Bir gün tuhaf bir şey oldu. Kalbim durdu. Nefesim kesildi. Ölü sandılar beni. Daha geçen gün sabah gömdüler. Vampirlerin fiziksel gücü sadece ellerindedir, topraktan rahat çıkabilmek için! Öyle sert toprak vardı ki üzerimde mezarımdan kefenimle çıkıp orta yaşlı ama zengin sevgilimin rüyasına girdim. O öyle sandı en azından. Yıldırımlı bir gecede gözüne göründüm. Toprak gözlerime doldu göremiyorum! Toprak ağzıma doldu nefes alamıyorum gel çıkar beni aşkım! İnanmamasına rağmen geldi. Toprağımı kazdı ve beni çıkardı. Mükafaatını buldu. Bu kanlar ona ait. Sivri dişlerimle taze kanın kokusunu, kalp atışlarının gürültüsünü hissederek beslendim. Dünyada daha tatlı bir zevk yoktur. En kuvvetli bağımlılık bile bizim susuzluğumuz yanında bir hiçtir. Sadece insan kanıyla bastırılan tuhaf bir dürtü. Sonra cesedi mezarlık bekçisinden kalma eski ahşap evin dehlizine saklayıp kendime bir tabut buldum. Buraya taşıyabildim ancak. Bana yardım edecek birilerine bakıyordum ki seni görünce kapıya çıktım.”
“Bir şey soracağım. Madem vampirsin, o kaldırıma oturma, bana bakma tripleri neydi peki?”
“Mezarlıktan kanlar içinde çıkıp gelmem seni ürkütebilirdi.”
“Sarhoşum ben. Kabrinden büyük dedem çıkıp gelse makul karşılarım. Ayık olabilirdim.”
“Meyhaneden başka yerleşim yoktur burada. Ben görmedim en azından. Bu evler en az benim kadar ölü.”
“Belim kopacak neredeyse. Ev ne tarafta?”
“Bak hemen ileride, geldik işte.”
Söylediği şeyler deli saçması bile olsa bana korkutucu geliyor. Anlattığı hikaye, kanlar içinde deli bir kadın, ve mezarlığın huzursuz edici varlığı, o mezarlığın ortasında dehlizli mehlizli boş bir ahşap ev. Yeterince ürkütücüydü benim için herşey. Alkol zihnimden uçup giderken tabut sanki daha ağır geliyordu.

Ahşap evin açık kapısından geçtim. Ay ışından başka ışık yoktu. Kadının ardından karanlıklara girdim. Adımlarıma dikkat ederek mahzene girdim. Sadece ufak bir camdan içeriye ay ışığı süzülen, zifiri karanlıkta sağda solda ancak eski püskü eşyaların varlığı seçilen korkutucu, küf kokan, tarihin genç günlerinden kalma, taşlık bir mahzendi. Sırtımdaki yükü mahzenin karanlık bir tarafına gelişigüzel indirdikten sonra etrafıma bakındım. Kadın yok olmuştu sanki. Benden önce girdiğine emindim, onu takip ediyordum. Ay ışığının izin verdiği ölçüde etrafa bakarak onu görmeye çalıştım bu zift karanlığında.

İlk gördüğüm şey korkudan yüreğimi ağzıma getirmeye yetmişti. Boğazı parçalanmış bir adamın cesedi, ay ışığının vurduğu zeminde kanlı bir halde sırt üstü yatıyordu. Yüzünde sanki korkunç bir şeylere şahit olmuş gibi çarpılmış bir ifade vardı. Ben merdivenlere doğru dönüp mahzenden çıkacağım sırada ise gördüğüm son şey o beyazlı kadının daha da uzamış sivri dişleri, uzun siyah tırnakları ve kırmızı gözleriyle, cehennem zebanilerini andıran bir surette, tıslayarak boğazıma doğru hamle yapmasıydı.

SON
Mehmet Berk Yaltırık, “Zindan Masalcısı”

21 Ocak 2012 - İstanbul

12 Ağustos 2012 Pazar

Nasıl Yazıyorum? 1-Nasıl Hikaye Yazarım?


(Not: Bu yazı dizisi altında yazılanlar tavsiye ve dersten çok "mutfaktan notlar" mahiyetinde yazılardır. Yazma konusunda kitap tavsiyeleri, alıştırmalar ve ciddi dersler için Atölye Kalemkahveklavye.com'a bakabilirsiniz. MBY)

Şimdi diyeceksiniz "Ulan ne ara yazar oldun da tavsiye veriyorsun bide!!!" Mevzu öyle değil, amatör yazarım zaten ama işte yine de belli bir yazma sistemi oturtunca sizlerle de paylaşayım dedim. Benim gibi bir çok yeni yazan, yazmaya uğraşan ya da yazmak isteyen arkadaşımdan bu yönde tavsiye istekleri, yönlendirmeler gelince ben de kalkıp burada kaleme alıp acizane yardımcı olayım dedim. Yoksa ne çok satanlığımız var daha basılı eser bile yok kuru amatör yazarım, ama işte uzun amatörlük senelerinde bunları deşeledim, bir hayli faydasını gördüm.

Bu dediklerim ağırlıklı olarak fantastik hikayeler, yazılar içindir ama içinden kafanıza uyanları uygulayabilirsiniz sakıncası yoktur. Skeç yazmalarım, hikaye yazmalarım sırasında kurcaladığım yöntemler... Skeç yaza yaza hikaye yazmayı öğrendiğimde, skeçlerin temeline hikaye yerleştirmeyi, hikayeleri skeç-sahne mantığına göre yazmayı öğrendim. Umarım sizin de işinize yarar...

Mevzuya gelirsek...


Yazmak İçin Ne Gerek?

Üç şey gerekli. İlki sakin kafa. Yani ses anlamında değil kafanın arınması. Arınmış kafa nedir? Yani yazarken uğraşman gereken başka işin, görüşmen gereken birisi, mesaj atan sevgili faktörü, yetiştirmen gereken proje v.s hiç bir pürüz olmayacak kafada. Yazıya kolayca odaklanacaksın, olaydan kopmaman gerekir. Yazacağın gün başka bir mesele kafanı kurcalarsa, aklın başka yerde olursa o kafa durulmaz. Kafa durulmadı mı yazma işinden bir hayrı bekleme...

İkincisi konsantrasyon. Nasıl sağlarsın? Yazmak için değil hoşuna gittiği için yaz, geçiştirme üstünde dur, kurcala ve beyni zorla. Hoşa giden ve anlatmaktan zevk almaya başladığın andan itibaren konsantrasyon başlar. Hiç kesmeden yazmaya devam edesin, bu bir süre sonra alışkanlık haline gelir. Hani bir şeyi yazarken o yeri ya da olayı tarif ederken hoşuna gider ve yazı akıp giderken tuhaf bir his duyarsın ya onu sürekli hale getirmek bu isteiği hiç kesmeden yazıya konsantre olmaktır.

Üçüncü adım ise ilham. Bu üçüncü olmadan diğer ikisi bir halta yaramaz. İlhamdan kasıt hikaye konusundan ziyade yazma gücüdür. Kendini eskiden yazdğın hikayelerle veya taslakları okuyarak motive ederek ilhamı sürekli hale getirebilirsin. Motivasyon asıl ilhamdır. Yeni hikayeler için gördüğün bir olay, bir skeç için birisinin esprisi senin çıkış noktanı oluşturabilir. İlham budur, yoksa elin perisi cini sen hikaye yazasın diye yanında yörende fink atmaz pek.

Peki bu üçün artı biri var mı? 

Var tabi sayın kalemdaş. Her yazarın bir "çalışma gusto"su vardır. Nedir? Kimi müzik dinler kimi aynı daktiloyla aynı kalemle yazar. Kimi eski bir osmanlı konağına yerleşir, kimi otele yerleşir şehir dışında, kimi yazlığa gider. Kimi kahve içmeden yazamaz bir diğeri yemek sırasında yazar. Ben yazarken tarihten balkanlardan osmanlıdan ve bir nice değişik acayip müziği dinleyerek yazmaktan zevk alırım misal.

Şu nokta unutulmasın bunlar şart değildir. Klavye yahut kağıt, yazmaya oturduktan sonra neresi olursa olsun ve hangi koşullar altında olursa olsun insan yazıyor. Sadece bazı şartlar (şahsına göre değişir) yazmayı daha bir körüklüyor o kadar.

Bir de dördüncü bir maddeyi, "08:00" romanının yazarı olan kalemdaşım sevgili dostum Alper Kaya ekledi ve iyi ki de hatırlattı. O da şu: "Bir şeyi yazmak için oturunca kalkmamak lazım nedeni ne olursa olsun. Atıyorum hikayede brezilya'nın başkentini mi yazacaksın? Ankara de, işin bitince dönüp düzeltirsin onu aramak için başka bir yere gitme kafa olarak..."
Şimdi gelelim diğer noktalara...


Nasıl Hikaye Yazarım?

Nasıl hikaye yazılır konusunda bir sürü yazı ve tavsiye var. Bunların çok faydasını gördüm, siz de bunları kurcalayın bir çok şey görüp öğrenirsiniz. Ama bir zaman sonra kendi formülünüzü bu şekilde oluşturmanız da olası tabi.

Öncelikle olayı kurgulayacağız. Yani temel hikayeyi, asıl mevzuyu kısaca bir paragraf ya da bir kaç cümle ile belirleyeceğiz. "İki savaşçı bir duvar yıkıntısının ardında bir hazine buluyorlar sonra bunu satmak üzere şehre indiklerinde dolandırılıyorlar. Dolandırıcıya sonradan tesadüf edip hazineyi yeniden ele geçiriyorlar." gibisinden bir plan hikayemizin temelini, iskeletini oluşturacaktır.

Daha sonra kişileri kurgulayacağız. Ana karakterleri kurgulayacağız öncelikle. Bunları hikayede belirtmemize gerek yok ama bizim bilmememiz için, bir cümlede veya hareketinde o özelliğini görebileceğimiz, ya da tek cümlede değinilebilecek bir geçmiş. İki savaşçı ve dolandırıcı ana karakter olduğuna göre önce bunları kurgulayacağız yukarıdaki şekilde. Ardından yan karakterler, sahne sahne her bir figüre dek kısaca belirlenecek ve bu belirleme kesişim noktasında birleşecek şekilde yazdığımız ana hikayede birleşecek. Böylece bunların da özelliklerine göre hikayenin içeriği şekillenmeye başlayacak hatta ara olaylar, kısa hikayeler-anekdotlar belirecek elimizde.

Bunun ardından durum kurgulaması yapacağız. İki kısımdan oluşur bu. İlk kısım, genel durum yani karakterler hangi dönemde ve coğrafyada ya da hangi gerçeklikte bulunuyorlar. Gerçek veya hayali bulundukları dönem ve coğrafyanın o anki siyasi-kültürel-tarihsel durumunu göz önünde bulundurmalıyız. İkinci kısım ise özel durum yani karakterlerin içinde bulunduğu durum. Bir savaştan mı kaçıyorlar ya da bir şey mi arıyorlar, bir yolculuk mu yapıyorlar bu gibi özel durumlar sahne sahne kurgulanmalı. Olaylar, konuşmalar, cümleler, espriler ve tespitler, karakterlerin hareketleri, ruh halleri, ideolojik ve psikolojik halleri buna göre şekillenecektir çünkü.

Fikir ve tema kurgulaması ise son adımdır ve hepsini kapsayacaktır. Ya bir ders, ya bir fikir, ya bir tespit ya da basit bir espri olabilir bu. Bu ya hikayeye göre ortaya çıkmıştır ya da o ana kadar bir şey ifade etmeyen hikaye son anda belli bir tespit-espri-fikir ile birlikte bir mana kazanır, ruh sahibi olur. Hani illa ki aforizma, tespit kasın demiyorum ama ya yazmadan önce ya yazdıktan sonra muhakkak bir anahtar cümle çıkar. Bunu bize bir tiyatro seminerinde Aliye Uzunatağan hocamız öğretmişti. Yönetmenin eserin içinden bir anahtar cümleyi, oyunun tamamını anlatan o cümleyi seçerek oyunculara söylediğini bu anahatar cümleyen göre oyuncuların role hazırlandığını söylemişti.

Peki bunları da yaptık hikayeyi nasıl kurgulayacağız, bunlar nasıl gelişecek? Kurgular ve noktalar arasında bağlantı kurmak için basit bir yol var. İstihbarat analizcilerinin, analiz metotlarından biri olan ama çok uç noktalarda komplo teorilerine ve olasılıklarına yol açtığı için pek tercih edilmeyen bir yol vardır. Bu yol geniş olaylarda ne denli başarısız ise dar manada, bireysel yaşamda, bir hikayede oldukça faydalıdır. Aşina olduğumuz bir metot bu. Bilinen adı ise "Kişiler ve Olaylar Arası Bağlantı Matrisi"dir. Hani bizim facebook'ta ve bazı sosyal platformlarda takip ettiğimizi kişinin bağlantılarını, paylaştığı şeyleri hatta iki ayrı bağımsız kişinin benzer hareketlerini gözlemleyip: "Acaba sevgililer mi?", "Yakınlıkları ne" türevinden sorularımıza cevap aradığımız vakit yaptığımız şeydir. İki kişi arasında yorumlardan paylaşımlara belli ortaklıklar, vurgular ararız. Bunu hikayeye nasıl uyarlarız peki? Planı yaptıktan sonra bu temaları, kurguları birbirleriyle ilgi ve yakınlarına göre yan yana getirmek ve asıl hikaye örüntüsünü bu şekilde oluşturmak.  Bu zaten metnin gelişimine göre az biraz ortaya çıkar ve bunu çok zorlanmadan yapabiliriz.

Nasıl Konu Bulabilirim? Nelerden Beslenebilirim?

Benim abilerimden, ablalarımdan, ustalarımdan ve kalemdaşlarımdan bu işe dair öğrendiğim bir şey var ise yazarlık mevzularında, bir yazar bulabileceği her kaynağı her olanağı deşelemeli, merak etmeli, ilham'ı her yerde aramalıdır. İnternet, videolar, film ve diziler, kitaplar, tür ayırmadan, zamanımız yok ise izleyen veya ilgilenen kişilerden aldığımız bilgilere dek ufkumuzu geniş tutacağız. Haberler, yorumlar, sözlükler bunlar hayatımızın ayrılmaz bir parçası olacak. 

Ama özellikle dört tavsiyem daha var.

1-) Facebook'ta edebiyat ve kütüphane profillerini eklemeniz. Böylece kültür-sanat ve düşün-yazın ortamıyla daha içli dışlı olacaksınız. Skeç yazıyor olsanız bile bunu tavsiye ederim, okuyamadığınız kitaplar ve duymadığını fikirler için bu elzemdir. Dahası elinizden geldiğince farklı farklı insanların paylaşımlarını görebileceğiniz bir hesap oluşturun. (Alternatif hesap da açabilirsiniz) Eğer yarım saat içerisinde facebook'a baktığınızda Azer Bülbül dinleyeni de Klasik Müzik dinleyeni de, nihilistini de, dindarını da tek bir duvarda farklı fikir ve dünyaları, bakış açılarını değerlendirerke görmeye başladığınızda ufkunuzda belli bir genişleme olacaktır, tavsiyemdir.Amatör  ya da profesyonel tiyatro oyuncuları, sanatçılar, şairler, fikir yazısı yazanlar, gazeteciler v.s bu kategoriye dahil edilebilir. İnsanların deneyimleri size yaşayamadığını şeyler konusunda muazzam bir kapı açacaktır.

2-) Twitter hesabınız illa ki vardır. Takipçi sayınızın takip ettiklerinizden fazla olmasına titizleniyorsunuz ya da takip edeni takip ederim mantalitesinden gidiyorsunuz. İkisi de sakat. Ya hesabınızdan ya da alternatif hesabınızdan öyle bir hesap oluşturun ki takip ettiğiniz kişi sayısı, takipçilerinizden kat kat fazla olsun. Evet bir dakika içinde yüzlerce tweet duvarınızıa dolacak ve kafanız karışacaktır ama onları tek tek dolaştığınız, fikirden fikire aktığınız zaman oldukça faydalı olduğunu göreceksiniz. Birden fazla görüş ve farklı bakış açıları tek duvar altında adeta bir beyin fırtınası oluşturacaktır.

3-) Kütüphanelere gidiyor musunuz? Ödev ve araştırma haricinde de gitmeye çalışın. Kütüphane çalışanlarıyla belli bir yakınlık okuyamadığınız kitaplar ve fikirler hakkında yine önemli bir bilgi kaynağıyken, sürekli kütüphaneye gelen müdavimlerle tanışıklık ve ayaküstü sohbet yine belli bir bilgi kaynağıdır. Ayağınızı alışıtırın.

4-) Okul kantini olur, belli bir kafe olur hatta internet ortamı olur, yazma işini birlikte yürüttüğünüz yazar arkadaşlarınızla sık sık bir araya gelerek çalışmalarınız üzerinde beyin fırtınası yapmanız, sohbet etmeniz belli bir bilgi akışının sağlanmasına, edinemediğini ulaşamadığını yöntemlere ve deneyimlere ulaşmanıza aracı olacaktır. Hele ki skeç yazıyorsanız, belli bir konuşma sonrasında bilgiler karılır, fikirler saçılır yeni yeni şeyler çıkar. Bunu hikaye yazarı ve çizgi romanla uğraşan çizer arkadaşlarımla internet üzerinden sık sık yaparım. Çeşitli elden raporlar ve bilgiler toplayan istihbaratçıların, toplanıp raporlarını tek elden değerlendirmeleri gibidir çok faydasınız görürsünüz.

 
Hadi kolay gelsin kalemdaşlar...

9 Ağustos 2012 Perşembe

Prens (Beyaz Atlı Prenslerin Büyük Sırrı)


(Bu yazı 2010 yılında, Trakya Üniversitesi Çizgi-Mizah Topluluğu'nun çıkardığı Karga dergi'de yayınlanmıştır.)

Masal Karmaşası Ardındaki Siyasi sır
Hepimiz masallarda okuduğumuz o “beyaz atlı prensi” masum bir masal kahramanı sanırız. Ama gerçekte onun cadılardan ve ejderlerden daha kötü olduğunu kimse bilemez. Zira medya ve masalcı karteller onu örnek bir şahıs olarak anlatıyor. Onu maskeli gizli örgütlerden daha tehlikeli yapan sırlar nelerdi? Neden her masalın ortak kahramanıydı ve örnek gösterilirdi?

Beyaz Atlı Prens kimdir?
Kimse gerçek adını ve kimliğini bilmiyor. Bilinen adları “beyaz atlı” ve “prens”. Gerçek kimliği bilinemese de bu adamın Fransız İhtilali sonrası, Avrupa’da monarşileri ve ataerk yönetimleri korumak amacıyla Avusturya’da Avrupa Konseyini toplayan Meternich’in casusu olabileceği söyleniyor. Ama buna rağmen yaptığı eylemler monarşileri, kral ve kraliçe olarak değil prenslik şeklinde güçlü ülkelerce sömürge olarak yönetilmesini sağlıyor.

Bu ajan binlerce prensesle evlenerek bugün pek çok Avrupa hanedanlarını akraba yapmış kişidir. Aslen Alman'dı ve tüm hanedanların Almanya'ya bağlı bir prenslik olmasını amaçlıyordu. Bu "prens" ise bizzat kendisiydi ki bunu sürekli erkek kardeşi olmayan, anası babası yaşlı prenseslerle evlenmesinden hatta gerekirse bunları yok ederek o ülkeyi ele geçirmesinden anlaşılabilir.
Külkedisi masalının “Peri Anne” karakterine göre o kadar yaşlı değildir, ayrı prensler söz konusuyken, Ali Baba ve Kırk Haramiler örgütünde görev yaparken örgütü deşifre eden bir itirafçı olduğu da Şehrazat'ın ağzından söylenmiştir.
İşte beyaz atlının ilk vukuatı....

Pamuk Prenses Olayının Ardındaki Sır
Basit ve masum bir masal gibi görünse de iç yüzünü deşifre ettiğimizde saraydan maden şirketlerine, cüce oligarşisinden AİNA (Ayna okunur-Araştırma İstihbarat Numaralandırma Ateşesi-Pamuk Prensesin ülkesindeki gizli istihbarat şebekesi)’ya uzanan kirli ilişkiler söz konusu…
Herşey uzak bir krallıkta Pamuk Prenses’in doğumu ve kral babasının yeni bir kraliçeyle evlenmesiyle başladı. Yeni kraliçe bir "cadı"ydı. (Cadı: Prenseslere ve monarşilere karşı metafizik savaş icra eden parapiskolojik anarşist)

Kraliçe ideolojik altyapısına rağmen ateşli bir iktidar heveslisiydi. Kral şaibeli bir şekilde öldürüldü. Adli tıp araştırması yapılamadan gömüldü. Kraliçe’nin bu işi AYNA ile anlaşarak yaptırdığı söylendi ama kanıtlanamadı. Ardından maddi gücünü güçlendirmek isteyen kraliçe ülkenin madenlerine el koydu. Bu da ister istemez maden şirketlerinin yani cüce oligarşisinin işine gelmedi. Ama açıktan bir mücadeleye girişemediler. Bu da buradaki bağımsız cadı oligarşisinin oluşmasına karşı çıkan Beyaz Atlı prensin pek hoşuna gitmedi ama açıktan mücadele etmeyerek zaman kolladı. Pamuk Prenses’i de öldürtmek isteyen cadı kraliçenin adamı olan avcı, eski kral yanlısı biri olduğundan onu öldürmedi ve yerine bir ceylan yüreği götürdü kraliçeye. (Bu ceylan yüreğinin Bambi’nin annesine ait olduğu iddia edildiyse de avcı öldürüldüğünden dava düştü. Beyaz Atlı’nın organize ettiği düşünülüyor.)
İster istemez siyasi açıdan muhalif duruma düşen prenses, cüce oligarşisinin desteğini kazanarak örtülü bir savaş başlattı. Madenlerde bağımsız bir yönetim kuruldu. Cadı birkaç suikast girişiminde bulundu ama başarılı olamadı. Ormana sızıp başında bizzat bulunduğu bir operasyon sırasında, AYNA’nın yanlış istihbaratı sonucu cüce oligarşisi tarafından öldürüldü. Zehirlenen prensesi kurtaranda “tesadüfen” prens oldu.
İlk icraati buydu "beyaz atlı prens"in ve nedensiz yere seçilmemişti asıl sebebi başkaydı…


Uyuyan Güzel (Cadı-Monarşi İttifakı Nasıl Engellendi?)
Parapsikolojik anarşist cadı yapılanmasıyla, monarşi birbirine ilk kez yakınlaşmaya başlamış ve bu anlaşmanın bir gereği olarak "Uyuyan Güzel" kod adlı prenses dünyaya gelmişti. "Beyaz Atlı prens" burada yine devreye girdi.

Cadı yapılanmasını manipüle etmek için cüce oligarşisinin öldürttüğü "kraliçe cadı" olayından bahsederek, monarşi destekli cücelerin vahşi olduklarını ve cadılara hak tanınmayacağını iddia etti. (Bu konuşmalardan birinin görüntü kaydı tesadüfen Pinokyo’nun babası Gepetto ustanın yaptığı bir sandıktan çıktı. Yine tesadüfe bakın ki sandığın o sıradaki sahibi Sindirella adında, saraya sızarak sonradan prenses yapılan bir monarktı ve kaset onun çeyiz sandığından çıkmıştı.)

Bunun üzerine cadılar birlikten vazgeçerek prensesi ve tüm şehri uyutarak misilleme kararı aldı. Bu olay "Beyaz atlı prens"in işine yaradı. Prenses'i uyandırdığında cadılar ve monarşi yeniden birbirine düşmandı.

Uyuyan Güzel kod adlı prensesin itiraf ettiğine göre, cadılar ve monarşi arasındaki savaşı köklemek için "beyaz atlı prens"in kurbağa kılığında kamufle olarak bazı saraylara sızdığı, saçlarını kement gibi kullanabilen Nikita tipi özel kadın ajanlar sayesinde cadıların yaşadığı kulelere sızdığı da iddialar arasındaydı ve büyük ihtimalle gerçekti.

Sonuç
Beyaz atlı prens bugün bir fenomen. Eğrisiyle doğrusuyla karanlık ilişkilerin bir numaralı adamı. Hatta kadınları imkânsız aşk batağına çeken “CNBC-E” Fraksiyonundan “Bay Doğru”nun da Beyaz Atlı Prens olduğuna dair iddialar mevcut.
Yine aydınlatılması gereken bir nice soru var?
  • Kırmızı başlıklı kız’ı yemeye çalışan kurt büyükannenin evini nasıl öğrendi? Avcı tesadüfen mi oradaydı?
  • Pinokyo’yu ve Gepetto Usta’yı “Balina” lakaplı Fehmi Fışkırtan’ın mekânına sızdıran “Mavi Peri” kim ya da kimler?
  • Rapunzel’e komando eğitimini kimler neden verdi?
  • Gökten düşen üç elmayı kimler atıyor? Neden elma ve neden üç tane?
  • Bir varmış, bir yokmuş takısı neden? Neden kesin konuşamıyorlar?
  • Grimm Kardeşler, La Fontaine ve Binbirgece Masallarının anlatıcısı Şehrazad arasındaki Şeytan Üçgeni ne?
Umuyoruz ki bir gün bu sırlar açığa çıkacak ve karanlıkta hiçbir şey saklanamayacak.


3 Şubat 2010 - Edirne