3 Ağustos 2018 Cuma

Varkolakların Gecesi-Bölüm 1


(Ekim 2016-Kasım 2017 arasında Gölge e-Dergi'de yayımlanmış olup halen Hayalet e-Dergi'de devam etmektedir)
(Not: 1985 yapımı “Fright Night” ve 1988 yapımı “Fright Night 2” filmlerinden ilham alınarak yazıldı. MBY)
            Fakültelerin son durağına doğru yürürken gözleri istemsizce kendisinin de okumakta olduğu bölümün olduğu iktisatın karanlık pencerelerine kaydı. Kendisini birinin takip etmesine dair kaynağı belirsiz ancak ziyadesiyle rahatsız edici bir hisse kapıldı. Kafasını sola çevirerek hayli uzakta, tarlaların, arsaların epey ilerisinde yanıp sönen şehir ışıklarını seyretti bir süre. Issızlık içini ürpertti bir an. “Sanki şehir daha güvenli anasını satayım!” diye söylenerek adımlarını hızlandırdı. Peşindeki bir şeyden kaçar gibi bir hali vardı. Yağmurluğunun önünü ilikledi hızla.
            Akşamın bu vaktinde onu buraya getiren şey internette birkaç yazısını okuduğu bir yazarla doğrudan irtibat kurma isteğiydi. Göndereceği e-postanın okunacağına dair duyduğu şüphe onu bu soğukta şehrin bir ucundaki fakülteye getirmişti. Bir anlığına ensesi ürperir gibi olunca ardına dönüp baktı hızını kesmeden. Kimseyi göremedi. Anımsayabildiği birkaç duayı mırıldanarak önüne dönüp adımlarını hızlandırdı.
            Gece derslerinde olan bir sınıf hariç ışıkları tamamen kapalı Edebiyat Fakültesi’ne doğru bir karartı gibi ilerledi. Yolun sağındaki ve solundaki lambaların altından geçerek Edebiyat Fakültesi’nin yola yakın girişine yönelen genç, kapının üstündeki lambadan yayılan loş ışığın altında duvarda belli belirsiz okunabilen bir afişin önünde durdu. Kapının gerisinde bekleyen güvenlikle iki tarafın da rahatsız olacağı şekilde göz göze geldi. Güvenliğin orada olması bir nebze içini rahatlasa da kendisini ne kadar güvende tutabileceğini düşününce istemsizce yutkundu.
            Kafasını güvenlikten çevirip afişe odaklandı. Edebiyat sınıflarından birinin adını ve o günün tarihini taşıyan afiş bir yazar söyleşisinden bahsediyordu. Yağmurluğunun kapüşonunu indirerek kısılmış gözleriyle afişteki büyük puntolu yazıları tekrar okudu: “Korku hikâyeleriyle tanınmış ünlü yazarın söyleşisi…” İçinden -kendi kendine: “Keşke kitap mitap getirseydim imza ayağına yanaşırdım!” söylenmesini yine iç sesiyle susturdu: “Kitap düşünecek halim mi var sanki!”
            Işıkları yanmakta olan sınıfın pencerelerine bakınarak kapının önünde bir ileri bir geri volta atmaya başladı. Gergin ve endişeli bir hali vardı. Arada bir çevresini ve diğer fakülte binaları arasındaki gölgeleri sanki takip ediliyormuş gibi uzun uzun seyrediyordu. Kapının gerisinden öğrencilerin uğultusunu işitince yürümeyi bırakarak kapının yanında dikildi. Kâh tek başına, kâh gruplar halinde binadan çıkan öğrenci kalabalığının arasında birini arıyordu. Aradığını beş öğrencinin arasında bir yandan konuşup bir yandan yürürken buldu. Otuzlarının başlarında, kemik çerçeve gözlüklü, ince yapılı esmer bir adam, elindeki birtakım kâğıtları siyah çantasına sıkıştırırken öğrencilere hararetle bir şeyler anlatıyor gibiydi.
            Adam dışarı çıkınca ne konuştuklarını yağmurluklu genç de duymaya başladı: “Oralara gidip derleme yapmak, derlemelerin olduğu tezlere falan bakmak lazım aslında…”
            “Hala bu tür derlemeler yapılabiliyor mu?”
            “Bazı mezar yerleriyle ilgili söylenceler şeklinde evet. Ama Sırbistan ve Romanya’daki kadar yaygın görünmüyor artık.”
            Öğrencilerden bir diğer: “Kurguya müsait mi peki?”
            Yazarın cevap vermek için ona döndüğü esnada karanlığa rağmen gözlerinin şevkle parıldadığını görebildi: “Fazlasıyla hem de!”
            Adam öğrencilerden bir kısmıyla vedalaşıp kırmızı renkli Lada marka arabasına yöneldiği esnada yağmurluklu genç arkasından koşturup seslendi: “Muzaffer Taş?” Adam aniden arkasını dönerek gözlerini kıstı. Ardından gülümseyerek kafasını salladı: “Buyurun? Sınıftakiler arasında mıydın?”
            “Söyleşinize katılamadım geciktim biraz. Başka bir bölümdenim ayrıca.”
            “Ah! Önemli değil. Yakın zamanda yine yapmayı düşünüyoruz.”
            “Çok iyi. Ama sizinle konuşmam gereken bir husus var müsait misiniz?”
            “Elbette. Adın nedir?”
            “Engin?”
            “Pekâlâ Engin. İmzamı nereye atmamı istiyorsun?”
            “İmza mı?”
            “Kitap imzalatmak için seslenmedin mi?”
            “Hayır, başka bir şey için.” Genç yine gergince etrafına bakındı. Hayli uzaklaşmış olan öğrencilere ve binadan en son çıkıp yazarla selamlaşan hocaya baktıktan sonra kendisini şaşkın bir ifadeyle süzmekte olan yazara döndü: “Muzaffer bey… Abi… Size nasıl seslenmeliyim bilemiyorum.”
            “Abi diyebilirsin. Ancak vaktim kısıtlı. O yüzden acele edersen sevinirim…”
            “Muzaffer abi, sizin kitaplarınızla ilgili bir şeyi merak ediyordum. Folklor araştırmalarınıza da denk geldim. Zaten o yüzden sizinle konuşmak istiyorum. Şu hortlaklarla ya da vampirlerle ilgili…”
            “Merak ettiğin nedir? Kaynak falan mı soracaksın araştırma için?” Yazarın yüzündeki şaşkınlık ifadesi fark edilebilir haldeydi.
            “Hortlakların varlığı sizce gerçek olabilir mi?”
            Yazarın şaşkınlığı büyüdü. Ama bir anlığına gencin ironi yaptığını varsayarak gülümsedi: “Belki. Benim açımdan en azından. Ancak sizin kuşağınıza göre pek gerçek değil. Gençlerin ilgisini Balkan vampirlerinden ve cadıcıların hikâyelerinden çok sevilebilen, mankenlere benzeyen parlak vampirler çekiyor. Yine de okuyan var. Şimdi müsaadenle. Başka bir söyleşime tam vaktinde gelirsin uzun uzun anlatırım…”
            Muzaffer tam arabasına dönüp yürüyeceği esnada Engin: “Ben hortlaklara inanıyorum!” deyiverdi. Yazar duraksayarak yine şaşkın bakışlarla Engin’i süzdü ardından memnun bir ifadeyle kafasını salladı: “Hoş! Keşke başkaları da inansa da toz pembe aşk romanı yazarlarından daha fazla okunsam!”
            Engin sinirli bir ifadeyle kafasını salladı: “Direkt söyleyeceğim. Bir tanesi maalesef karşı komşum. Onu nasıl öldürebileceğimi tam bilemiyorum, yardım eder misiniz?”
            Muzaffer’in yüzü bir anda öfkeden kızardı: “Ben kurguyla uğraşıyorum, folklor araştırması yapıyorum. Senin gibi kendini bilmezler dalga geçsin diye değil! Bu terbiyesiz şakanı da duymazdan gelip gidiyorum.”
            Yazar arabasına yöneldiği esnada Engin önünü kesti: “Gazeteleri okudunuz mu bilmiyorum. Şehirde bazı kayıp vakaları var. Bir kısmı üniversiteden. Farklı bölümlerden gerçi ama benimle aynı fakülteden, işletmeden bir kız da var içlerinden. Hüma. Kayıplardan biri. O kızı ölmeden önce karşı apartmana girerken gördüm. Bunu komşum yaptı, gözlerimle gördüm o bir vampir! Yahut hortlak neyse işte!”
            “Bu tatsız şakana derhal bir son vermezsen kendini mahkemede bulacaksın. Önümden çekil!”
            Yazar bir hışımla arabasının kapısını açarak çantasını arka koltuğa fırlattı. Engin koluna yapışınca kızgın bir ifadeyle ona baktı. Gencin suratında yalvaran bir ifade vardı: “Şaka yapmak için akşamın bu saatinde neden buraya geleyim? Ben gerçeği söylüyorum. Hepimiz tehlike altındayız. Özellikle ben. Beni tanıyor. Öldürüleceğim!”
            Gence acıyarak bakan Muzaffer kolunu ondan kurtararak arabasına atladı. Kapıyı sertçe kapatıp hızla çalıştırdı. “Bana inanmanız lazım!” diye bağırıp camını yumruklayan Engin’e aldırmayarak hızla park yerinden çıkıp yola döndü, ardından gaza bastı. Giriş ışıkları da tamamen sönen fakültelerin karanlığa gömüldüğünü fark eden Engin fakülteye yakın minibüs durağına koşturdu.
            Durakta beklemekte olan birkaç öğrencinin olduğunu görünce talihine şükretti. Karanlıklara ve binaların ardına bakınmaya devam etti. Minibüs gelir gelmez koltuklardan birine kendini fırlatarak tekrar dışarıya göz gezdirdi. Yağmurluğunun iç cebinden çıkardığı küçük bir dua kitabını açarak içinden gelişi güzel dualar okumaya başladı. Arada da hareket halindeki minibüsün camlarından dışarıyı seyrediyordu.
            Minibüs şehrin merkezine gelinceye kadar inmedi. İndiği zaman da şehrin her yerinden görülebilen Osmanlı’dan kalma muazzam büyüklükteki caminin olduğu yokuşu tırmanmaya başladı. Caminin aşağı tarafındaki çimenlikte gördüğü gül çalılarından birine gözü takıldı. Balkan coğrafyasından korku öyküleri yazan Muzaffer Taş’tan okuduklarını anımsayarak önce arabası önünde yaşadıklarını hatırlayıp küfretti. Ardından yağmurluğunun cebinden adi çakısını çıkarıp bir adet gül kesip dikenlerini özenle hızla ayıkladıktan sonra cebine koydu. Ardından gülünü kopardığı daldan uzunca bir kısım keserek dalın ucunu hızla yontup iç cebine yerleştirdi.
            Camiinin karşı kaldırımında henüz kapanmakta olan bir markete uçar adım koşturdu. Birkaç araba tarafından ezilme tehlikesi atlatıp şoförlerin küfürlerine “pardon”larla karşılık vererek marketin kapısına fırlattı kendini. Kepengi henüz indirmemiş olan marketçi Engin’e sinirle ve şaşkınca sordu: “Hayırdır aga ne oldu da caddeye fırlattın kendini?”
            “Abi annemin tansiyonu çıktı. Yoğurt var sarımsak yok evde. Sarımsak lazım.”
            “Düz sarımsaklı yoğurt da var istersen?”
            “Yok abi biz kendimiz ayarlarız sen birkaç tane sarımsak versen yeter.”
            Marketten son anda aldığı sarımsakları da gülün yanına sıkıştıran Engin, karanlık sokaklara korkuyla bakına bakına yeniden camiye yöneldi. Camiinin civarında gün boyu muska satmak için dolaşıp evine dönmekte olan yaşlıca bir kadını durdurup sordu: “Teyze bunların içinde gerçek dua var değil mi?”
            “Niye sahte satayım be kızanım. Makinadan çıkarıyüler kâğıdı ama gerçek…”
            Muskalardan bir tanesini satın alıp hızla boynuna takan Engin içindeki endişenin nedensiz büyümesiyle sanki bir felaketin eşiğindeymişçesine hızlandı. Camiinin büyük yan kapılarından birine girerek avluya doğru koşturdu. Ayakkabılarını hızla çıkarırken bile tedirginliği geçmemişti. Kendisini camiinin içine atar atmaz müezzin mahfilinin hemen altında mermerden bir çeşmenin bulunduğu yere yöneldi. Mahfilin mermer ayaklarından birinin dibine çökerek endişeyle etrafına bakındı. Biraz rahatlamıştı.
            Cep telefonu çalınca aniden irkildi. Hızla çıkarıp sessize almadan önce ekrana baktı. “Yaren” ismi yanıp sönüyordu. Hızla açıp kulağına götürdü. “Efendim aşkım… Eve gelme… Gelme sakın! Evde değilim zaten… Boş ver beni… Evden dışarı çıkman iyi değil, niyesini boş ver… Gelme hayır! Tamam, tamam! Selimiye’deyim. Caminin içinde… Hayır, gelmeni istemiyorum!”
            Telefondaki ses kesilince bir anlık öfkeye kapılıp telefonu yere fırlatmak istedi. Camide olduğunu anımsayarak bir an duraksadı, utangaçça telefonu tekrar cebine soktu. Sakinleşmeye çalıştı. İç cebinden tekrar dua kitabını çıkarıp rastgele okumaya başladı kendi kendine.
            Zamanın nasıl geçtiğinin ve etrafındaki insanların farkında değildi. Bir an omzuna bir el dokununca dalgınlığından sıyrılarak irkildi. Yaren’in lacivert gözlerini fark edince bir anlığına şaşırdı:
            “Ge… Gelmemeni söylemiştim.”
            Bir anda Yaren’in gerisinde ortak arkadaşları olan aslında Yaren’in tanıdığı için hayatına girmiş olan Çağıl’ı fark etti. Kız arkadaşının civarında dolaşmasından pek hazzetmiyordu ve birkaç kez onun yüzünden kavga etmişlerdi. Onu görür görmez tıslar gibi sordu: “Burada ne işi var?”
            Çağıl kekeleyerek yanıtladı: “Ben… Ben sadece seni merak ettim. Yaren’in üzülmesini istemem…”
            Engin, Çağıl’ın sesindeki bir şeyleri örtmeye, gizlemeye çalışan tınıdan tiksindi. Yaren araya girdi: “Senin için endişelenirken evde öylece oturabileceğimi nasıl düşündün?” Elini Engin’in iç cebinden yana kaymış olan sivri dal parçasına uzattı: “Dal parçalarıyla geziyorsun. Elinde dua kitabı gecenin bu saatinde oturmuş camidesin. Neler olduğunu bir anlayabilsem…”
            Engin yutkundu: “Kendimi koruyorum. Güneş doğana kadar en azından. Ama sözüm söz o da  sabah ölmüş olacak kararım kesin.”
            “Ne ölmesi?”
            “Karşımıza taşınan şu yabancı herif. Güneş doğar doğmaz inine girdiğimde bu dal parçası onun kalbini bulacak!”
            Çağıl sohbetin irkiltici seyrini kendince değiştirmek adında araya girdi: “Sarımsak falan da al istersen…” Yaren kendisine öfkeli gözlerle bakınca açıklama ihtiyacı duydu: “Sadece şakaydı.”
            Yaren, Engin’in yanına diz çökerek ellerini tuttu: “Cinayete kalkışmayı düşünmüyorsun değil mi?”
            Çağıl yine ortamı kendi lehine çevirmek için soğuk esprilerinden birini yapma gereği duydu: “Ölüyü öldüremez ki… Hani sarımsak, dal parçası falan oradan, çaktınız?” Engin’le Yaren’in öfkeli bakışlarını görünce susarak kafasını başka tarafa çevirdi. Engin, Yaren’in gözlerine baktı: “Birileri yapmak zorunda. İnsanlar kayboluyor. Okul arkadaşlarım. Belki bir gün sen de onlar gibi... Buna izin veremem.”
            “Aşkım bak… Diyelim ki söylediklerin gerçek. Böyle bir şeye kalkışmanın tehlikesini düşün. Bizleri düşün. Beni düşün!” Sonra bir an aklına bir şey gelince siyah saç zülüflerini gözlerinin önünden çekip dostane bir ifadeyle gülümsedi: “Birilerinden yardım alman lazım. Muzaffer Taş bu şehirde yaşıyor biliyorsun.” Çağıl yine kendisine kötü kötü bakılma riskine rağmen atıldı: “O adamın hastasıyım! Çoğu hikâyesini okudum. Sarımsak esprisini de ondan yaptım zaten biliyorum mevzularını…”
            Engin, Çağıl’a küfreder gibi baktıktan sonra Yaren’e döndü: “Allah kahretsin! Maalesef ona işim düştü. Sizden önce görüştüm. Ama bana inanmadı tabi kaçıp gitti.”
            Yaren, Engin’in gözlerinin içine baktı tekrardan: “Ben onunla konuşurum. İkna ederim. Senin için yapamayacağım şey yok. Buradan bir yere ayrılma. Adresini bulup ona gideceğim bu saatte… Bana inan ve sakın sormadan bir delilik yapma…”
            Engin savunmasız kalmıştı. Büyülenmiş gibi kafasını sallayabildi sadece. Çağıl yine araya girdi: “Ben evini biliyorum bir kere röportaj yapmaya göndermişlerdi bizim site için. Birlikte gidelim.” Engin, Çağıl’ın bu teklifi karşısında öfkelendi ama çaresizdi. Yaren’i daha fazla üzmek istemedi. Kafasını sallayınca Yaren ile Çağıl koştura koştura camiden çıktılar. Arkalarından baka kalan Engin yeniden kucağına bıraktığı dua kitabını açarak herhangi bir duayı okumaya başladı…

DEVAM EDECEK…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder