23 Ağustos 2017 Çarşamba

Son Nara

          Aksaray, Yeşiltulumba’da “nohut oda bakla sofa” misali bir hanede, yangın patırtıları içinde dünyaya geldi. Kızılca kıyametin alevden dilleri İstanbul göklerini yalayıp tulumbacıların naraları sokaklarda çınlarken, yangın yerinde bir bebek ağlaması peyda oldu önce. Birkaç okkalık, tosun mukallidi, doğarken anasının canını almış bir bebek. O hengâmede adını koyamadılar. Aileden kalanlar yangın ejderinin tehlikesi bertaraf edilip bostan kenarında derme çatma bir kulübeye konduklarında cüssesinden ve dünyaya geldiği esnadaki alevli faciadan ötürü “Ejder” dediler.
            Yeniçeri zorbalarının, kabadayılarının kazan kaldırdığı bir vakitlerin Et Meydanı, Ağa Yokuşu taraflarında büyüdü. Yeniçeriler top atışlarıyla tarihe karışsa da onların, bekâr odalarının, iskelelerin, kayıkhanelerin, kahvehanelerin üzerinden zorbazlık, kabadayılık yeniden vücut bulmuştu. Tulumba ardında ter dökenler, kaldırım kurdu külhaniler ve ceketleri omuzunda kartal kanat lanet misali namlarını taşıyan kabadayılar Ejder’in ta bebekliğinden zihnine kazınan yegane görüntülerdi. Kulağı bekçi babanın sopa sesinden ziyade her biri farklı hançereden çıkan, farklı makamlardan teganni edilen nara seslerine aşinalaştı. Bıçaksız, usturasız, kasaturasız gezen erkeğe çıplak yahut yarım erkek gibi baktıkları eğri büğrü cumbalı evlerin, daracık çıkmazlardaki minyatür mezarlıkların, taştan topraktan yolları üzerinde kan lekesinin eksik olmadığı sokaklarda geçti çocukluğu.
            Ejder yaşıtlarıyla birlikte büyürken, vücutça da irileşip emsallerine göre daha erişkin görünür olmuştu. Ne ailesi ilgilendiğinden ne de kendisi öyle bir istida hissetmediğinden, o yaşlardan itibaren sokaklarda dolaştı. Mahalle çocuklarının kavgalarında kendini buldu. Kocaman boyu ile yaşıtlarına tepeden kafasını eğerek bakması hakikaten kendisine “ejder” sureti bahşediyordu. İş kolay yola saparsa sadece boynunu eğip bakarak korkutuyordu. Karşısındaki korkmazsa kaba kuvvet devreye giriyordu. Hem de öyle tekme, sille değil. Eskinin pehlivanları gibi tutup yere çalmacasına! Aklı çalışıyordu lakin kendine yetecek kadar. Bu nedenle çıkarını ve keyfini hesap edecek kadar zeki, ileriyi göremeyecek denli ahmaktı…
            Güreşe merak salmaya başlayınca kahvelerde, meydanlarda “deste güreşlerine” başladı. Cüssesinden dolayı yaşıtlarından ziyade kendinden yaşça büyüklerle güreş tutuyordu. Sırtı yere getirilmediğinden namlı pehlivan olur diye usta pehlivanlara çırak vermek istediler ama o güreşten de sıkıldı. Deste güreşleri için kahvelere meydanlara gide gele akranlarını da saran tulumbacı hastalığına tutuldu.
            Yeşiltulumba mahallesinin tulumbacı takımıyla aynı kahvede düşüp kalkmaya, yangın işareti verilende tulumbacılarla taban tepmeye başladı. İri yapılı olmasına karşın takımdan geri kalmıyor üstüne ciğerleri yettiğinden var gücüyle nara da patlatıyordu. Ama ne nara! O korkunç vaveylayı işiten sur üflendi zannıyla camlara pencerelere uğruyor, kaldırım kopuklarından hasım tulumbacılara bir nice bıçkın kaçacak delik arıyordu. Zira alevlerden alevlere koşan, böğürtüsü dahi ejderi andıran Ejder,  fiziki yapısıyla da adını aldığı esatirik hayvandan farksızdı. O vakitlerde tulumbacı takımları yangın yerine geldiğinde eşyaları kurtarmak için yanan evlerin sahibiyle anlaştıklarından, takımlar başka bir takımla anlaşma olmasın diye gerektiğinde hasım tulumbacılarla kavgaya tutuşurdu.
            İşte böyle vakitler Yeşiltulumba takımı bir yere seğirttiğinde pek az yaşanırdı. Zira Ejder’in ilk taban tepişi esnasında yangın yerinde Aksaraylıların takımıyla yangın yerinde tesadüf edilmiş, atışmalarla, sözlü taarruzlarla başlayan kavga tekmeli yumruklu it dalaşına dönüşünce Ejder adamların tepesine bela kasırgası gibi çökmüştü. Hasımlarına yumruk, sille sallamak yerine tuttuğunu sağa sola fırlatmasıyla adeta bir deve benzeyen Ejder, kısa sürede hasımlarını korkutup kaçırdı. Tulumba ardında taban tepti ama ateşten ziyade hep kavgaya hengâmeye koştu!
            Ejder’in tüm bu koşuşturmacasında ve çevreyi sindirmeye çalışmasında tek bir gayesi vardı. Tıpkı sokağa çıktıkları vakit evlerin pencerelerine, cumbalarına sayısız güzelleri döken akranları gibi caka satmak isterdi. Kavgalarda isim yaptıkça buna nail olmuştu ve kadınlar kızlar o sokaktan geçerken cama pencereye uğruyorlardı. Ama sıfatının güzelliğini seyretmekten ziyade ejder suretini görüp defi bela kavlinden Felak ve Nas sureleri okumak ve şayet varsa yaramazlık yapan kardeşlerine, komşu çocuklarına umacı niyetine göstermek için!
            Bu nedenle kısa süre sonra tulumbacılığa da ilgisini yitirdi Ejder. Ancak kavgayla dövüşle ve dahi ehirmen suretiyle nam saldığından âlem kendisini kolay kolay bırakmadı. Tulumbacılardan ziyade köşe başlarında bekler, millete askıntılık eder, tabiri caizse kaldırım üzerinde çakallık eder külhanbeyi takımıyla gezinmeye başladı. Kavgaların gayesi Ejder’in külhanbeylerinin arasına karışmasıyla kısa sürede değişti. Diğer külhanileri sindirdikten sonra Ejder’in adam kaçıran korkunç sureti esnafın ve tüccarın kapılarında zuhur etmeye başladı. Ejder biraz yolunu bulup façasını da düzünce kabadayıların takıldığı gazinolara, kahvehanelere, gedikli meyhanelere daha sık gider oldu. Lakapsız olarak o vakte kadar sadece Ejder diye zikredilirken şimdi olmuştu “Yeşiltulumbalı Ejder”!
            Kadının kızın suretine uzun süre lanet eden ve kendisine korkulu bakışlarından mustarip olan Ejder, külhanbeylerinin arasından sıyrılıp o zamanlar Pera denilen Beyoğlu’na daha sık çıkar olduğundan, bu sefer de Beyoğlu’nun kızlarının gönüllerini çelmeye kafayı taktı. Afili bir faytona çöküp arabacılık etmeye başladı.
            Faytoncuların kavgalarına girip oralarda sözünü geçirdiği günlerde bir gün Pera’da tiyatrolara, balozlara çıkar bir kantocuyu faytona atıp kaçırmaya çalışan belalı kabadayılardan birine denk geldi. Hayatında ilk defa bir kadınla göz göze gelince, üstelik kadın da kendisine medet ister gibi bakınca başında şimşekler çaktı. Kantocu kadın kabadayının kollarından kurtulup faytonun camından sarkarak kendi aksanıyla: “Beni kaçıroorlar! Civanım ya medet! Kurtarasın beni ka bu haydutun elinden! Senin oloorum zo!” deyince Yeşiltulumbalı Ejder’in İstanbul’da nam salmış o korkulu böğürtüsü Pera’nın sokaklarında çınladı. Bu öyle bir bağırıştı ki duyup da görmeyen Ejder’in bağrına ateş düştü sandı.
            Hareketlenmekte olan faytonun önüne atılıp atların koşumlarına yapışan Ejder hayvanları muazzam kuvvetiyle kaldırarak arabanın milinden ayırdı. Pera ahalisinin korkulu bakışları altında kapıyı açar açmaz kantocuyu kaçıran kabadayıyla göz göze geldi. Pera Canavarı Reşad denilen, birçok balozu, tiyatroyu haraca bağlamış, gözüne kestirdiğini kapatması yapan bu kabadayı Ejder’in suretini görünce ürpermişse de namına leke sürdürmemek için renk vermedi. Belinden Karadağ tabancasını çekip Ejder’in suratına doğrultarak küfürlerle tehditlerle savuşturmaya çalıştı. Tabancanın namlusunu yakalayıp bir anda kendine çekip kabadayının elinden kapan Ejder, tek eliyle kabadayıyı yakasından yakalayıp arabadan çocukmuş gibi çekip aldı. Adamı herkesin içinde Cadde-i Kebir’in taşlarına vura vura haşat edip gözünün önünde kantocunun elinden tutarak kadını kendi arabasına götürdü. Kantocu kadın şimdi onun kapatması olmuştu.
            Ejder’in hayatı bu noktada eskisini aratmayacak denli kanlı ve heyecanlı bir sergüzeşte dönüştü.
            Pera Canavarı Reşad o devrin “sayılı kabadayıları” olan ve Aksaray muhitinden çıkma olup Galata ve Pera’ya duman attıran Onikiler’dendi. Yani isim yapmış ve korkulan şerirlerdendi. Kendilerine göre bir külhanbeyi olan, tulumbacılıktan çıkma Arabacı Yeşiltulumbalı Ejder’in hareketi namını ve tahtını sarsmıştı. Bir gün adamlarını toplayıp karşısına çıkarak Ejder’i sopa ve bıçak zoruyla sindirmeye çalıştı. Tuttuğunu yere çalan Ejder’e bunlar kâr etmeyince yine kendisi gibi belalı bir kabadayı olan kardeşi Osman Çavuş’u ayarttı. Osman Çavuş ve adamlarının Ejder’e attığı mermiler kendisinde sinek ısırığı misali ancak acı verip onlar Osman Çavuş da Ejder tarafından madara edilince abi kardeş o şehirde tutunamayarak başka bir yere savuştular.
            Meydan Yeşiltulumbalı Arabacı Ejder’e kalınca, üstelik Reşad’ın pençesinden kurtarıp evinde kapatması yaptığı kantocuya para yetişmeyince o da haraççılığa başladı. Birkaç sayılı fırtına ile daha kapışıp, zindanlara girip çıkıp, ardında cinayetler dahi bırakınca ismi büyük küçük herkes tarafından bilinir oldu ve kendisine artık bir “sayılı kabadayı” kabul ettiler. Façasını “o biçim” düzen Ejder arabasını da bırakıp haraçlarla geçinmeye başladı.
            Bir gün kapısına bazı zaptiyeler gelip kendisinin Yıldız’a çağrıldığı güne dek korku nedir yaşamadı. İnsanların kendisine korkuyla bakması artık kendisi için gurur kaynağıydı. Zaptiyeler kapısına dayanıp Yıldız Sarayı’na çağrıldığını söyleyince nursuz sıfatını gören padişahın kendisini boğduracağını zannederek ensesinde ecel ürpertisiyle bindi kupa arabasına. Zira o dönem İstibdat vardı, Yıldız kelimesini dahi herkes ağzına alamazdı. Huzur-ı şahaneyi göreceği zannıyla mabeyne çıkarıldığında padişahın Baş Mabeyincisi ile karşılaştı. Kendisine bir berat ve iki nişan verilerek zat-ı şahanelerince “paşa” yapıldığını, şehrin asayişini sağlamada ve dahi Hürriyetçilerden komitacılara azılı padişah düşmanlarıyla cenge tutuşmada en ön safta yer alacağını öğrendi.
            Pera’ya döndüğünde kartal kanat ceketiyle, göğsünde iki nişanla beraber Cadde-i Kebir’de dolaşmaya başladı Yeşiltulumbalı Ejder Paşa! Yıldız’dan gelen emin ve kesin jurnaller doğrultusunda şehirde çökmedik boğaz bırakmadı. Lakin bir gün kendi boğazına çöktüler…
            Sahne-i Âlem’de yeni bir isimden bahsediyordu herkes. Sırp tebaasından kopup gelmiş, kah bozuk Türkçesiyle kantolar kah kendi memleketinden türküler okuyan, güzelliği uğruna sayısız kopuğun ve hergelenin birbirinin kanına ekmek doğradığı Bojana nam bir kantocu peyda olmuştu. Yeşiltulumbalı Ejder bunu duyunca saraylı kabadayılardan olması hasebi ile bir gece Sahne-i Alem’i sırf kendisine tahsis edip seyretmeye gitti Sırp kızını.
            Sahne ışıkları altında kapkara saçlarıyla arz-ı endam eden o kantocu ruhunu ve kalbini esir alınca o gün karar verdi kapatması yapmaya. Bojana şarkılarını söyledikten sonra Ejder Paşa kızın yanına giderek niyetini açıkladı ki bir kadına karşı ilk defa bu denli kibar yaklaşmıştı. Ekseriya kolundan sürükleyip götürmeye alışkındı. Kadın bozuk Türkçesiyle Paşa’nın kapatması olmak istemediğini, ne kadar belalı olursa olsun kendisinde gönlünün olmadığını söyledi. Böyle deyince Ejder’in ejderliği tuttu. Çığlıklarına yalvarmalarına bakmadan Sırp kızını omzuna attığı gibi Pera taraflarından aldığı apartman dairesinin yolunu tuttu.
            Merdivenlerden çıktığı esnada alkolün de tesiriyle bir anlık dikkatsizliği nedeniyle Sırp kızını omzundan düşürdü. Kafasını mermere çarpan kız kanlar içerisinde kalıp gözlerini dikerek yarı Türkçe yarı Sırpça son sözlerini söyledi Bojana: “Geri geleceğim…”
            Tabii ki de tahkikat ve saire olmadı. Paşa’nın adamları kızcağızı götürüp alelacele Tatavla’daki Rum mezarlığının bir köşesine usulca gömdüler. Sahne- Alem’in sahibine de kızın memleketine döndüğü, paşanın kendisine yardım ederek memleketine gönderdiği haberi salındı. Sahnenin sahibi eşyalarını aldırmadığından bu söylenenlerden şüphelenmişti ama Pera’nın yedibaşlı ejderi Yeşiltulumbalı Paşa’nın sözüne nasıl yalan diyebilirdi?
            Yeşiltulumbalı günlerini gene eğlenceyle, itlikle geçirdi ancak Bojana’nın gömülmesinden yedi gün sonra bir haller oldu. Sırp kızının hayalini gördüğünü söylüyordu Paşa! Uzun tırnaklı elleriyle camını tıkırdattığını, kuyu misali gözleriyle paşaya dik dik bakıp boğmak istediğini söylüyordu. Ejder Paşa bu halden kurtulmak için İstanbul’un kocakarıları misali muskacıları, kurşuncuları, okuyucuları birer birer gezindi. Hayır yaptı, kurban kesti, aç doyurdu, fakir sevindirdi, şehrin her bir camisinde nafile namazları kıldı, gezilmedik türbe bırakmadı ancak Bojana’nın hayalini görmekten kurtulamadı.
            Doğudan çare bulamayınca Pera mıntıkasına geldiğini duyduğu Frenk memleketlerinden gelme bir asabiye mütehassısına danıştı. Gözlüklü Frenk korkularının üzerine gidip kâbusuyla yüzleşmesi gerektiğini söyleyince ilk fırsatta rüyasına giren Bojana’nın gırtlağına yapışmaya ahdetti. Cesaret versin diye fazladan içtiği Manastır Vilayeti’nden gelme bir-iki şişe rakijanın ardından sızıp kaldığında Bojana’yı yine penceresinin önünde gördü. Kanlı kanto elbisesiyle arz-ı endam eden kadın yine yüksek apartman dairesinde, pencere önünde süzülmekte, tırnaklarıyla cama vurmaktaydı. Yeşiltulumbalı Ejder bir hışımla yerinden kalkıp camları açtı. Hayal zannettiği Bojana’nın boğazına sarıldığı esnada elleri cismi olan bir şeye temas edince aklı yerinden oynadı! Kantocu yakasına yapışıp korkunç kuvvetine rağmen Ejder’i kendisine doğru çekiyordu. Kadının suratında ürkünç bir sırıtış peyda olduğu anda taşra çıkmış iki köpek dişi ayan beyan görünüyordu. Kadın vahşi bir hayvanı andıran ağzını Ejder’in suratına yaklaştırdığı anda bir anda korkunç bir bağırtıyla geri çekilip yeniden hayale dönüştü.
            Adamlarına meseleyi açtığında Arnavut memleketinden gelme bir tanesi kızın hortlamış olabileceğini söyleyince ne olduğunu öğrenmek için Arap Camii’nin imamına gitti. İmam İslam itikadına uymadığından böyle bir şeyin mümkün olmayacağını söyleyince bir Rum papaz buldu. O da kabadayıyı kabrinden kalkan ölülerle ilgili hayli vakanın yaşandığı Bulgar memleketinden gelme bir keşişe danışsın diye Balat tarafındaki Bulgar kilisesine gönderdi.
            Seksenlik bir Bulgar keşişi Kör Anastas, kapısına gelen Ejder’in derdini dinlediğinde ikna olmadığını, yaşadığı her şeyi etraflıca anlatmasını istedi. Bunun üzerine Yeşiltulumbalı yediği cinayet haltı dâhil her bir kabahati keşişe anlattı. Keşiş kafasını sallayarak kendisine kızın hortlağının musallat olduğunu, Sırp memleketinde Sırplar arasında da bu tür bir itikadın olduğunu anlattı. Kız korkunç bir cinayete kurban gidip tören düzenlenmeden gömüldüğünden ruhu huzura kavuşmamış ve nihayetinde hortlamıştı.Ancak anlayamadığı bir husus daha vardı. O gece hortlak Ejder’i nasıl serbest bırakmıştı? Ejder keşişe o gün yediği içtiği sıralarken Arnavut ciğerine geldiği anda keşiş onu durdurdu. Yanında sarımsak soğan tüketip tüketmediğini de sorup olumlu yanıt alınca hortlağı kaçıranın bu sarımsak kokusu olduğunu söyledi.
            Yeşiltulumbalı Ejder hortlaktan nasıl kurtulacağını sorduğu vakit Kör Anastas başka birinin değil ancak ölümüne sebep olan kişinin yani kendisinin kızı gömdüğü yerden çıkararak kalbine kazık saplayıp kafasını gövdesinden ayırarak ayrı bir yere gömerse kurtulabileceğini söyledi. Ejder Paşa oradan çıkıp gittiği esnada yaşlılıktan ötürü ona hortlağın peşine gece düşmemesini, sabah bu işi yapması gerektiğini söylemeyi unuttuğunu fark etti. Ancak arkasından haber de göndermek istemedi zira aklı olan ve korkan her insanın gecenin köründe mezarlığa gidemeyeceğini düşündü.
            Ejder Paşa keşişin kendisine söylediği gibi adamlarını yanına almayarak Marangoz Avram Efendi’ye yaptırttığı meşeden mamul bir kazığı bir de kafa kesmek için büyükçe bir palayı yanına alarak Tatavla Mezarlığı’na yollandı. Gitmeden de ne olur ne olmaz diye fazladan iki tas bol sarımsaklı haydariyi de mideye indirdi.
            Ay ışığının her yeri ayan beyan aydınlattığı ancak mezarlıktaki ağaçların gölgelerini dans eden tuhaf şekillere dönüştürdüğü bir uğursuz gecenin köründe Ejder Paşa, Tatavla Mezarlığı’na girdi. Adamlarından kızı gömdükleri yeri öğrenebildiği kadarıyla dualar okuya okuya mermer haçların, mezartaşlarının arasından geçti.
            Yürüdüğü yolun biraz ilerisinde neredeyse yarı minare boyunda o şeyi görmese belki metanetini koruyabilirdi. Kendi gövdesinden daha iri ve kendininkinden uzun kollarını açarak üzerine doğru geldiği esnada Ejder’in saçları sanki bir anda beyazladı. Hançeresinden fırlayan bu sefer nara değil çığlıktı. Tıpkı seneler önce o yangın yerindeki acılı doğumuna benzer bir çığlıktı. Bu sefer başlangıcı değil sonu haber veriyordu.
            O ürpertili son nara gecenin köründe Tatavla sokaklarında yankılanırken korkularından hiçbir Allah’ın kulu camdan dışarıya bakmaya cesaret bulamadı…
SON
Mehmet Berk Yaltırık
13 Ağustos 2016 – Edirne


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder