27 Ağustos 2012 Pazartesi

Korkuya, Fantastiğe Meylim (İtirafname)



Bu yazı bir itirafnamedir. Amatör bir yazarın, daha yolun epey başlarında kaleme alması gerektiğini düşündüğü için yazdığı bir itirafname. Yarın bir gün olur da "Ben niye bunları yapıyorum" dersem eğer, okuyup yine özüme dönmemi sağlayacak olan hatırlatma notu. Biraz da kalemdaşlarımla sır paylaşma... Olur ya bir gün haritasız, pusulasız kalırım ya da kendimden utanırım: "Sen işte busun, ister kabullen ister kabullenme" kabilinden bir uyarı da olabilir.

Normal şartlarda "bakın ben şuyum, buyum" türünden söylemler insanlara itici gelir. Ama ben anormal şartların mahlukatı olduğumdan beni mazur göreceğinizi düşünüyorum. Bana birisi kalkıp "Bilader sen ne ayaksın?" dese "Korku, fantastik yazarım abi" derim. Eskiden de derdim, internete bulaşmadan önce. Kendimi bunlarla tanımlayabiliyorum çünkü. Çevremdeki her kişi de böyle kabullenmiştir. 

Kimi güldürmeyi sever, kimi yazdıklarıyla duyguları okşamayı, kimi sesiyle büyüler, kimi herhangi bir vesile ile ilgi odağı olmayı... Ben korkutmayı sevdim kendimi bildim bileli. Sokaklarda anlatırdım hikayelerimi, çimenlerin üzerinde park köşelerinde, izbe taş köprülerin ve balkon altlarının kuytusunda. Tanıdık tanımadık yüzler olurdu. Tanımadığım yüzler bile sırf korku muhabbetlerinden ötürü tanış çıkardı benimle. 

Niye peki?

Daha çocukluğumda başladı bu tutku. İlkokul arkadaşlarım halen beni garip muhabbetlerle hatırlar. Bir dolu mevzuya bulaştım gerçi ama hala hatırlatan bir şeyler varsa buydu. İnsanların gece yatarken akıllarına getirip battaniyeye sarılabilecekleri bir anlatının suretimden daha korkutucu olabileceğini kavrayınca işe daha ciddi bulaşmalı diyerek yazma işi başladı, internetti, blogdu, Gölge'ydi derken habre debre yol aldım...

Kökeni filmlere kitaplara dek iner. Eğer sizden halk anlatılarını ve efsaneleri esirgemeyen bir dede ve nineyle daha çok zaman geçirmişseniz, televizyonda çıkacak korku filmini bekleyip ertesi gün bir heyecanla bunu ilk bulduğunuz kişiye anlatmak gibi bir dürtü geliştirdiyseniz bu sizde tutku olur. Ezkaza alışveriş merkezlerinde denk geldiğiniz Stephen King ve R.L. Stine'ın Goosepumps kitaplarıyla kıtkanaat bir ortamda korku edebiyatına heves etmişseniz her korku, fantastik anlatısı sizin gözünüzde önemli bir yer tutar. 

Peki niye tutkuya dönüşür? Çünkü sizin için özel bir yeri vardır. Çoğunluğa hitap etmezdi önceleri yani okur kitlesi, izleyici kitlesi belliydi. O yüzden şimdi "biz marjinaldik edebiyatı" algılanmasın ama o dönem hakikaten ben internete bulaşana kadar kendi yakın çevremde bu konulara meyilli insana pek rastlamamıştım. Talihim öyleymiş. Gerçi şimdi de çok farklı değil hala bu türleri, bilimkurguyu, korkuyu, fantastiği alt tür olarak görenler, "uydur uydur yaz saçmalığı" olarak nitelendirenler yok mu? Maalesef var ve eskiden emin olun daha saldırganlardı.

Meşhur Barbara Cartland vardır 80'ler öncesinin Twilight etkisi yaratan aşk romanlarının yazarı. Bunun bir kitabı geçmişti elime, mevzu Romanya'da geçiyordu, çingeneler vardı ve İgor isminde bir prens. Sırf mevzu vampirlere, büyülere kayar diye okumaya devam ettim ve ilerleyen sayfalarda mevzunun Yalan Rüzgarı'ndan hallice olduğunu görünce daha fazla okumadım. Okul zamanlarımda fantastik yerden yere vurulur, hocalarla tartışılır tavsiye ettikleri dönem yazarları okunur. O dönemin pembe serileri, gençliğe hitap ettiği düşünülen anlatılar bunlar ismini, zikretmeyeyim hani vardı ya "bu büyükler beni anlamıyor", "onunla nasıl çıkarım" türevinden anlatılar? Onları okumam söylendi okudum. Okuduğum ve saçma olduğu nitelenen fantastik kitaplardan daha fantastik bir dünya tasavvuru vardı o kitaplarda. Yine de aşağılayamam onların da bir okuyucu kitlesi var ve elbette yazılması lazım ama ben neden normal olarak nitelendirilmek için onları okumak zorundaydım? Niye başka bir alternatif mümkün değildi? Sonra tarihi romanlara yönlendirdiler "artık ciddi şeyler oku" diye. Bana önerdikleri haremli, sevişmeli, burnuna kadar oryantalist anlayışa batmış, hayal kere hayal anlatılardı. Elbette herkes belgesel misali gerçek şeyler yazmak zorunda değil kurgu yazabilir ama onların kurgusu normalize ederken farklı bir kurguyu yeğledim diye ben neden anormalize ediliyordum? Gece film izleyip ertesi gün bunu birisine anlattığımda neden o kişi başka popüler bir diziden ya da maçtan bahsediyordu? Ha izlenmez mi, elbette izlenir onun da zevk alanı kitlesi farklı iyi de niye tek seçenek olarak o sunuluyor? 

İşte daha o dönemlerden kenara itilme vardı, bu da ben de bir tutku, bir iptila başlattı haliyle.

Yazma olayı? O benim her yazar gibi elbette kendimi ifade etme yolum ama bu çok sonraları öncelik kazanacaktı. Çocukluk dönemi diyelim, 18 yaş öncesi dönemde filmleri kitapları okurduk, anlatıları dinlerdik bunlar bir süre sonra taşma yapıyor. Ne yapacaksın? Korku hikayesi her zaman anlatılmaz ya ki onda da ne film ne kitap heyecanla anlattırmazlar, korkulu üç harfli menkıbeleri isterlerdi. E ne yapacaksın? Oyuna vururduk. Oyun canlandırması ki genelde elde tahta kılıç kapışma. Bu da 13-14 yaşlarına dek sürer, o yaşlardan sonra  "kızlara rezil oluruz" korkusuyla o tahta kılıçlar geldiği yer olan fırıncının bahçesine geri döner. Sokaklar dardır, sizden beklenen kafelerde caddelerde fink atmak ya da başarılı bir insan olmaktır. İkisinde de başarılı olamayan ben ne yaptım peki? Yazıya vurdum kendimi, oyunla hikayeyle yaptığımı yazıyla yapmaya başladım. Önceleri gizli kaldı, sözlü anlatım geleneğinin gölgesinde. Sonradan arkadaş tavsiyesi üzerine blog ve şans eseri bana başka başka kapılar açan editör, yazar, çizer, şair abilerim, ablalarım, arkadaşlarım... 

Peki niye sevdin korkuyu fantastiği derseniz onun cevabı yoktur. En azından ben bilmiyorum. Bu pek karşılık beklenen bir tutku değil. 

Hani para kazanma deseniz, para için girişilecek bir iş değil. Ha para kazanılır elbette ama hikaye anlatma tutkusu, şarkı söyleme gibi sahneye çıkma dürtüsü gibi bir şey, bir kere bulaştıysanız tarifi mümkün olmayan bir meyillenme başlar. 

Kişisel ün, kariyer deseniz, korku-fantastik-bilimkurgu yazarları elbette medyada bahsedilir ancak belli bir alan ihtiva ettiğinden okur ile yazar arasında pek fark yoktur. Ben kitaplarını ayıla bayıla okuduğum yazarlarla görüşmeye gittiğimde onlarla yaptığım sohbetleri kırk yıllık tanıdığımla zor yapmışımdır. Yani bizim camiada okur ile yazar arasında bir ayrım yoktur, hattı zatında herkes kendini en başta okur olarak görür. Okunmaya değer bir kitap, bizim için bir rakipten çok yeni bir hayal dünyasının kapılarını aralayacak olan anahtardır. O yüzden bizde çoğu yazarın roman taslaklarını öykü projelerini öteki çok önceden beri bilir, desteğini esirgemez. Yani kör ego mevzuları pek olmaz o yüzden pek ün, şan, şöhret için yapılacak bir şey değildir bu korku, fantastik mevzular yazma. Ha tanımadığım insanlar gelip "baba ne korkuttun" dese elbette belli bir havaya girme olur illa ki ama hiç bir zaman da korku yazıp meşhur olayım beklentisine girmedim. Hayal kurmayı seviyorsanız bunun hayali tatlı gelir ancak, gerçeğinden bile caziptir.

Erkek iseniz otomatikman "Kızlara hava atma amacı" olarak görebilir dışarıdan bakan birisi. Ne günümüz koşullarında ne önceki zamanlarda korku anlatılarının kız tavlama amacı olarak kullanıldığını zannetmiyorum. Korku filmi izlerken sarılmasını umabilirsiniz, cin-peri muhabbetleri açıp korkutarak o gece yanınızda kalmasını sağlamayı umabilirsiniz ama korkulu, fantastik anlatılarla yanınızda tutabileceğinizi pek sanmıyorum. Elbette istisnaları vardır ama korku yazdınız diye kimse boynunuza atlamaz. Hele ki benim gibi aşk meşk mevzularından uzak, sıfır aforizma içeren, farazi fantastik macera içeren metinler yazıyorsanız hiç şansınız yoktur. Orta Çağ Anadolu'sunun düşünsel yapısını etkilemiş mutasavvuf bir şairin "aşk" anlayışını, normal sıradan aşk anlayışımızla aynı zannetme eğilimi günümüzde ağır bastığından, Temel'in kontes fıkrası'ndaki unsurlar pek yoksa "ay ne güzel yazmışsın" demezler.

Sözün özü bu tutku başka bir tutku başka bir merak. Her şeyden önce kişinin kendini yegane ifade etme yolu. Cem Yılmaz'ın Bir Tat Bir Doku isimli gösterisinde nasıl güldürdüğünü soranlara kabaca "insanları güldürme gibi bir dürtü, ilgi" olarak nitelendirmişti. O kendisini mizah ile ifade ediyor. Sezen Aksu müzik yapıyor, bu onun tutkusu çünkü kendini bu şekilde ifade ediyor. Benim gibi sıradan bir insan da hikaye yazıyor, kendini tuttuğu takımla özdeşleştiriyor, tavla oyunununda rakiplerini yenmeyi seviyor kendini bunlarla ifade ediyor. Sevdiği işi yapan bir insanın başarılı olması gibi bir şey bu. Adam başarılı olduğu için başarılı değildir, sevdiği işi yapıyordur çünkü o şekilde ifade edebiliyor hayatta kendini. Aferin alsa da almasa da o işi yapar, o öyle anlatıyor derdini gizliden. Doğu Yücel, kendisine gelen "daha gerçekçi şeyler yaz" eleştirisine kulak asmadı, Yiğit Değer Bengi bilgisayar mühendisliğinden mezun olduğu halde Eski Çağ tarihine yöneldi, Galip Dursun kod yazdığı kadar hikaye alanında kalem oynatıyor. İhsan Oktay Anar sadece sınav kağıdı okuyup, fotokopilerden soru sorarak geçiremez miydi ömrünü? Bram Stoker niye uykudan uyanır uyanmaz bir vampir öyküsü kaleme aldı? Aklınıza gelebilecek sürüsüyle yazar, çizer, bir alay insan neden bunları yaptı ve yapıyor? Çünkü bizim kendimizi ifade etme şeklimiz bu. Hayatı yorumlaması, insanı, olayları, duyguları hatta siyasi gelişmeleri bile eleştirmesi, anlatması, hatta ve hatta kendi hayatını sorgulamasının bir yolu bu. Garip gelecek belki ama bu insanların tutkusu hikaye anlatabilmek. Biz de kendimizi bunlarla ifade ediyoruz. 

Dolayısıyla benim korkuya bulaşmamın nedeni, amatör bir kalemin karanlık anlatılara bulaşmasının nedeni bu. Tarih okurken o çoktan ölmüş şahsiyetleri ve olayları fantastik bir gözle anlatmak, farklı kurgular yazmak. Çağan Dikenelli gibi tarihi sokaklarda eciş bücüş mahlukatları koşturmak, Göktuğ Canbaba gibi hem yerel mitosu hem dünya mitosunu kurcalamak.   

Peki başka türlerde yazamaz mıydım? Daha göze hitap eden şeyler yazamaz mıydım? Geniş kitlelere hitap edebilecek daha sade şeyler yahut belli bir kitlenin gereğinden fazla önem atfedip putlaştırdığı, kendisiyle özdeşleştirdiği karamsarlı, aşklı metinler?  

Yazamazdım. Belki ileride ego olur başka şey olur kalkıp "İşte herkes anlayamaz benim yazdıklarımı" türevinden bir söyleme kalkışırsam istesem benim bile bunları yazabileceğimi söylerim ama bu uyarı notu, hatırlatma vursun kafama kafama: Yazamam. 100 roman da yazsam ben yine de kalkıp iş olsun bir tane bile kalkıp bu türde bir şey yazamam. 

Niye? Çünkü kendimi bunlarla ifade edemem de ondan. Çünkü ben hiç bir zaman aforizma yazamam, duygularımı tam yansıtamam, çekingenliğimi metine dökerek okuyandan aferin kazanamam. Bu ayrı bir meziyet, yazan gayet güzel yazar ama ben yazamam. Twitter'da bile hiç bir zaman insanların yüzlerce kere paylaştığı bir söz, tespit bulamam. Yazdığı romanın karakterlerini herkesin facebook'ta twitter'da paylaştığı, kendisiyle özdeşleştirdiği birisi olamam. Çünkü hiç bir zaman meziyetim bu olmadı, kendimi bunlarla ifade edemedim.

Korku hikayelerinde paylaştım esprilerimi, tutkularımı, itiraflarımı. Yaşadığım acı tatlı olayları yaratıkların, canavarların, peri kızlarının, eli kılıçlı delilerin kompozisyonunda itiraf edebildim. Benim karakterlerim aforizma olacak sözler, facebook'un hakkımda kısmında yazılacak kelimeler sarf edemezler zira ben sarf edemem. Fantastik edebiyatın, bilimkurgunun, korkunun öteki sayıldığı bir toplumda yazdıklarımla aferin bekleyemem.

Ama benim meziyetim başka türlü. Ben insanların sıkıldığı tarihi bir olayı fantastik bir mevzuymuş gibi anlatabiliyorum. Aşk acısı çeken bunu romanlarında ölümsüzleştirir, ben onları bilinen manada "ölümsüze" çevirip daha farklı korkuları dillendiriyorum. 

Belki yarın bir gün pişman olurum, "niye böyle şeyler yazmadım" diye kendi kendime abuk bir mecraya saparım. Bir tür hikaye bu. Hep gelecekten gelen adam mı uyarır geçmiştekileri, deli bir tarihçinin hikayesinde de geçmişten gelen adam gelecekteki adamı uyarır böyle işte. 

Geleceğe not; Pişmanlık duymamalıyım. Ben kendimi bunlarla ifade ediyorum. İnsan kendinden ne kadar kaçabilirse ben de o kadar kaçabilirim. O yüzden hemen bilgisayarda yeni bir dosya aç ve korkularını deşelemeye devam et... 


27 Ağustos 2012 - İstanbul

Ek: Korku öykülerine nasıl bulaştım?



1 yorum: