11 Kasım 2012 Pazar

Çökertme Türküsü'nün Hikayesi

mahlukat'tan Efe - http://mahlukat.deviantart.com/art/efe-125142235
Memleketimizde efelik türküleri, eşkıya türküleri pek çoktur. Bunların her birisi bir yaşamı, bir tarih anlatısını ihtiva eder. Zafer ve acıyı bir arada tüketmiş hovarda ancak bir şekilde bağlılıklarına sahip insanların hayat hikayeleridir. Masal gibi gelir bizlere, dinleyenlere.

İşte bizim düğünlerden aşina olduğumuz, 2004 yılında ATV'de bu türküden esinlenerek "Kurşun Yarası" ismiyle bir dizisi de çekilen bu meşhur Ege türküsünün ardında da benzeri bir hikaye vardır. Elimde internet dışında da bir kaynak olmadığından derlemenin mantığına uygun olarak sözlü ürünlerden beslenerek yazdım bu yazıyı.


Halil Kimdir?

1900'lü yılların başları, dağlarda eşkıyaların, komitacıların ve efelerin cirit attığı, şehirlerde ise kabadayılarla külhanbeylerinin racon kestiği dönemlerdir. O dönemlerde mütegallibe türünden derebeyi ruhlu insanların mevcut bulunması, halk nezdinde kendisini koruyan, toplumun geneline göre marijinal sayılabilecek eli silahlı unsurların ortaya çıkışını tetiklemiştir. Nitekim 1700'lü yıllardan itibaren imparatorluk coğrafyasında görülmekte olan ayanların ve toprak ağalarının çoğalması, merkezin karşısına kendi yerel ahlak ve yerel hukuk anlayışını koyan maffios odaklarının kendi otoritelerini tesis etmelerine ve ardından devlet bünyesine karışarak neredeyse yerel hükümet konumuna gelmelerine neden olmuştur. Bu sefer de yerel otoriteye karşı bir başka yerel otorite ortaya çıkmış, beli silahlı unsurlar (menfi ya da müspet) kendilerini bunların karşısında konumlandırmışlardır. Bunlardan kır serdarı tarzında kendi ayanlığını kuranlar olmuşsa da bugün ağızlarda yaşayan türkülere konu olan kişiler de görülmüştür. İşte bunlardan biri olan Halil Efe, bugün Bodrum'da bir rivayete göre Akçaalan'da (Turgutreis) bir diğer rivayete göre de Karabağ'da Bekir Tepesi denilen yerde 1870 yılında dünyaya gelmiştir. Bir yoruma göre Halil'in büyük dedeleri Bodrum'a Van'ın Erciş ilçesine bağlı Bozüyük köyünden gelmiştir. Hacı Yusuf ailesinden Demirci Ali'nin oğludur. Annesi Çingene olduğundan lakabı Cingen Halil'dir.

O dönem Bodrum küçük yer, sürgün yeri bir sünger avcılığıyla geçiniyorlar bir de kaçakçılıkla. Her ikisinin de ucu ölümdür. Halil, kaçakçılık yani tütün kaçakçılığı yoluna sapmıştır. O dönemler Düyun-u Umumiye yani Genel Borçlar İdaresi vardır, Osmanlı'nın dış borçlarını tahsil etmek adına kurulmuştur. Buna bağlı bir Tütün Rejisi ve reji kolcuları ihdas edilir. Halkın tütününe bunlar devlet adına el koyduğundan o zamanın Anadolu'sunda tütün kaçakçıları da bir nevi eşkıyalar gibi kendilerini bu idareye karşı konumlandırmışlardır.


Bodrum Kalesi Zindanı'nda...

Halil bir namus meselesinden dolayı kız kardeşi Zeliha'yı yakarak öldürür, ardından kaçak durumuna düşer. Aynı dönemde tütün kaçakçılarıyla da işbirliği halinde olması nedeniyle bu suçlardan ötürü aranmaktadır. Tütün kaçakçılığı esnasında muhtemelen rakip bir kaçakçı çetesinden baskın yerler, silahlar patlar. Halil bu müsademeden sıyrılarak sık sık gidip geldiği İstanköy (Kos) adasına kaçar ancak Kör Bayram adında birisini öldürdüğünden tüm bu suçlar nedeniyle daha da sıkı aranacağı için orada bir müddet kalır. Orada davet edilmesi üzerine gittiği bir düğünde, hangi nedenden bilinmez (rekabet ya da korku) Rumlar, Halil'i ihbar ederler. 1895 yılında, İstanköy'de Halil'i yakalayan kolcular Bodrum Kalesi'ne hapsederler.

Bodrum Kalesi cehennemdir o dönemler. Refi Cevad Ulunay, "Sayılı Fırtınalar-Eski İstanbul Kabadayıları" kitabında o dönemin namlı cezaevlerinden bahsederken Adana ve Sinop Zindanlarıyla birlikte Bodrum Kalesi'ni de zikreder. İstanbul'da bir kabadayı rahat durmazsa önce Sinop'a, orada da rahst durmazsa Bodrum'a, yine azıtırsa Adana Zindanı'na sürülürmüş ki buradan da sağ çıkamadığı rivayet edilirmiş. Bodrum Kalesi, kadimden zindandır. Bodrum sıcak, kale sıcak ve içeride belaya nazı bir nice zeybek tafiesi, haydut, çeteci, adam boğazlamış, ırza tecavüz etmiş suçlular, idamlıklar... Halil yedi sene yatar Bodrum Kalesi'nde ve 7 sene boyunca diş biler kendisini ihbar edenlere.


Oturak alemi dedikleri...

Hapisten çıktığında yıl 1902'dir. Rumlar kendisini ihbar ettiğinde bunlarla arasına bir hasımlık girmiş, bir kaç hadise vuku bulmuştur. O günlerde yine bir düğüne davet edildiğinde kaderi baştan başa değişecektir. O tarihlerde bir oturak alemi, oturak eğlencesi mefhumu vardır. Oturak alemine götürülen kadınlar vardır, onların korumaları vardır ki onlarda arkalarında bir nice kanlı anlatı ve hikaye, bir nice hovardalık türküsü bırakmışlardır.

Konudan ayrılarak, türkünün arka planını verebilmek adına bir başka husustan bahsetmeli...

Efelerin bir başka versiyonu olan ancak efelik kurumuyla bir alakaları olmayıp ismen efe adını alan Konya hovardaları vardır o dönemler. Konya efeleri yakın döneme kadar görünürler. Gramofon Avrat filminde görüldüğü üzere (ki Sabahttin Ali'nin aynı adlı öyküsünden uyarlanmıştır) çalan müziklerle Konya baranalarını, çetnevirlerini şenlendiren türkü söyleyip kaşık havası oynayan kadınlardan, Silleli çengileri dağa kaldıran kendi benzerleriyle vuruşan efelerden bahsedilmektedir 20.yy'ın ikinci yarısına dek anlatıları söz konusudur. İnternette okumuşsunuzdur, Antep Canavarı lakaplı, son kabadayılardan Abdullah Palaz'ın Bursa Cezaevi'ne sürgün edilmesi söz konsuduru. Abdullah Palaz'ın sürgün edildiği yer Konya Cezaevi'dir ve sürülme nedeni koğuşundaki Konyalı efelerle olan şişli, bıçaklı kavgasıdır. Ama bu efelik ismen bir efelik olup belli bir teşkilatlanmadan ileri gelmemektedir. Beline fişeklik takanın efelik sürdürmesi durumudur ki işte en son Abdullah Palaz'ın bu vakasıyla isimleri duyulur sonra diğerleri gibi onlarda tarihe karışırlar. Konya efelerinde mavzer ve tabanca ile birlikte saldırma taşıdıklarını, herhangi bir yerde özellikle oturak alemlerinde kadın yüzünden aralarında tartışma çıktığında yere saldırmalarını fırlatıp "Nokta!" demelerinin ardından ışığı anında kapatıp birbirlerine ateş açtıkları da yine folklor makalelerine dek girmiş mevzulardır. Yere saldırma saplama ve kapışmanın böyle başlaması Ankara seymenleri arasında da görülmektedir ancak oturak alemlerinden ziyade sokak ortasında yeniçerilerin bıçak altından geçirme ritüeline benzer.


Halil, Gülsüm'ü kaçırır ve...

İşte Halil'in davet edildiği Kocakaya'daki düğüne böyle kadınlardan birisi, koruması Dertli Ali'nin nezaretinde düğüne getirilir. Çakır Gülsüm'dür kadının adı ve asıl adının Hafize olduğu söylenilmektedir. Halil, Gülsüm'ü görür görmez sevdalanır ve kaçırır. Gülsüm o dönem oturak alemlerinde gezdiğinden, eğlencelere gittiğinden onun üzerinde bir çok göz vardır ki bunlardan birisi de o tarihlerde Bodrum kaymakamı olan ve Çerkez Kaymakam olarak bilinen Ömer Lütfi Hulusi Bey'dir. Bir rivayete göre eğlencelerden birinde görmüştür, diğer rivayete göre ise Gülsüm, annesi ile birlikte kaymakamın evinde hizmetçidir bu vesileyle tanımaktadır kendisini. Haber ulaşır ulaşmaz Halil'in peşine zaptiyeleri gönderir. Kolculardan olan ve türküde adı geçen Şerifalioğlu İbrahim Çavuş ve Selamoğlu kolcularla Halil'in üzerine gönderilir. Bunlar Halil'in eski dostları olduğundan bir eğlence kurarak Halil'i de davet ederler. Eğlencede Halil'e silah bırakıp teslim olması istendiğinde "Efenin ölüsü dağda kalır, teslim olmam!" diyerek onları reddeder. Takipler sıklaşır, Halil yanında Gülsüm'le dolaşmaktadır. Zamanla diğer kaçaklardan da yanına katılanlar olur, her biri kızanı olurlar Halil'in. Böylece Halil artık Halil Efe olarak anılmaktadır.

Ancak kaymakam konusunda Selamoğlu onu tekrar uyarınca, Gülsüm'le birlikte saklandıkları yerden kaçıp Yalıkavak yakınındaki Çökertme'ye gelirler. Çünkü buradan "gankava" denilen süngerci teknelerinden biriyle denize açılacaklar ve İstanköy adasına kaçacaklardır. Rum kaptan Kosta Paho (Koslu Paho) ile Çoban İbrahim aracılığıyla anlaşarak gemiyi ayarlar. Ancak kaptan, ya Halil'le bir husumetinden ötürü ya da para ödülü için mi bilinmez, tayfası Andon'u Çerkez Kaymakam'a göndererek Halil'i ihbar eder. Çerkez Kaymakam'ın emriyle reji kolcularından kol kayığıyla birlikte Kolcubaşı Barka'nın Ali denizden hareket edecek, karaya yakın bir yerde de Kaptan Paho'nun demir atacağı yerin yakınlarında jandarma komutanı Ömer Çavuş pusuya yatacaktır.


Çökertmeden çıktım da Halil'im!

Gündüz vakti Halil ile Gülsüm'ün bindiği tekne denize açılır. Paho, Halil'i yakalatabilmek için dalgaları bahane ederek önce Aspat tarafına gitmeyi teklif eder ve böylece dalgalar durulunca rahatça adalara geçebileceklerini söyler. Halil Efe onun bu dediğine inanır. Tekne, Aspat yerine Bitez yalısı yani koyu tarafına gelerek Hırsız Yatağı denilen yere demir atar, akşama doğru bir içki sofrası kurulur teknede. Kaptan, Halil ile Gülsüm'ün içkilerine "balık ağusu" dedikleri sersemletici bir zehirden katar ve bunun etkisiyle her ikisi de uyuya kalır.

Ömer Çavuş jandarmalarıyla karada pusudadır. Paho, Halil ile Gülsüm uyuduktan sonra demir alarak jandarmaların bulunduğu yere doğru yanaştırı tekneyi. Ömer Çavuş, belki de Halil'i daha önce haklamak için olsa gerek tekne yanaşmadan ateş emri verir.  Yağlı kurşunların kendisini bulmasından korkan Paho tekneyi açıkta durdurur. Bu sırada Kolcubaşı Barka'nın Ali Kaptan, kolcu kayığıyla yanaşarak Paho'nun teknesine çıkar. Paho, kurşun seslerinden dolayı Halil'in uyanıp kendisini öldürmesinden çekindiğinden sanki bir anda etrafları sarılmış gibi Halil'i uyandırır. Barka'nın oğlu Ali Kaptan, Halil ile Gülsüm'ü sersemlemiş bir vaziyette yakalayarak kol kayığına götürür. Güvertede Halil'in bacağı kayınca bir hareket yapacağından şüphelenen Barka'nın oğlu Ali Kaptan, Halil'i ayağından yaralar.


Bir Hayatın Sonu, Bir Türkünün Başı...

Halil Efe, Bodrum'a götürülerek kaymakamlık binasının önünde, Eski Telgrafhane İskelesi'nde karaya çıkartılır. Halk kaymakamlık binası önünde toplanmış vaziyeti seyretmektedir. O sırada "Kel Mülazım" namlı bir jandarma çavuşu Halil'in yaralı ve eli kolu halini göstererek halka "Hükümete karşı gelenin sonu budur!" türünden bir konuşma yapar. Halil Efe'yi yaralarını tımar etmeden kaymakamlık binası yakınlarındaki bir karakolun nezarethanesine atarlar. Burada hem yarasının acısından hem de yapılan işkencelerden ötürü bitap düşmüştür. Kaymakam, Halil'in işinin mahkemeye kalmadan halledilmesini emredince Ömer Çavuş gece nezarethaneye gelip Halil'in boğazına çökerek öldürür, Halil'in sırtındaki elbiselerini çıkarmadan alelacele gömerler. Zindanda o sırada bulunan Karakayalı Mehmet (Ülküm) ve Peksimetli Mustafa'nın anlattığına göre bugünkü Bodrum'da Halk Bankası'nın yanındaki meneç ağacının dibine gömülür Halil Efe'nin cesedi.

Peki Gülsüm'e ne olmuştur? Hakkında anlatılan pek çok şey vardır. Bir rivayete göre Yalıkavak'ın karşısındaki Küdür bölgesine yerleşen Goca Güssün lakaplı çalgıcı kadındır Çakır Gülsüm. Bir diğer rivayete göre ise Gülsüm, Türkbüklü Kel Gülsüm'ün kızı Hafize'dir. Asıl adı Hafize Alagöz'dür ve Ali Gallem isimli biriyle evlenmiştir çok sonradan. Ondan önce de Şerifalioğlu İbrahim Çavuş'un, Halil'in ölümünden çok sonra karısının üstüne alarak evlendiği söylenmektedir. Yıllarca kendisini bu eski Çakır Gülsüm takma adıyla gizlemiştir.

Peki ya Çerkez kaymakam? Hakkında pek bir malumat yok. Tek bildiğimiz 1908'de Bodrum kaymakamlığının son bulmuş olduğu.

Geriye kalan ise meşhur türkü olmuştur bu acı olay üzerine yakılan...

Kaynaklar:
-http://www.baktabul.net/turkulerimizin-hikayeleri/65480-cokertme-turkusu-cokertme-turkusunun-hikayesi-van-ili-ercis-ilcesi-bozuyuk-koyu.html
-http://www.aktifbir.com/f109/cokertme-turkusu-ve-hikayesi-13956/#ixzz1yfp5vYlT
-http://www.muglada.com/cokertme-turkusu/
-
http://bodrumlumehmet.blogcu.com/cokertme-turkusu/1179896

2 yorum: