30 Mayıs 2012 Çarşamba

Ucube (Distopya-Bilimkurgu)


                               (Resim Korku Sitesi'nin Facebook sayfasından alınmıştır.)

                                                                       1

Kahvaltı masasında, televizyonda konuşan propaganda spikerinin belli belirsiz sesi, hilkat garibesi görünümlü Koray’ın kulağında çınlıyordu. Batı Anadolu’da bir şehir asilerin eline geçince Düzenin Savaşçıları atom bombası kullanarak şehri yok etmekte çekinmediklerinden, Batı Atlantik İttifakı’ndan “Bu insanlık dışı bir şey” türünden bir açıklama gelmesi nedeniyle, spiker Düzenin Savaşçıları’nı savunuyordu.
Koray televizyondaki ayakta kalabilmiş karanlık binalara, hararetten dolayı üst üste kanalizasyon kanallarına doluşup kızararak can vermiş insan cesetlerine baktı. Görüntülerin birinde bindiği salıncağın zincirlerine sarılmış, kararmış bir çocuk cesedi vardı. Rüzgârın etkisiyle tıpkı canlıymış da can sıkıntısından yavaşça sallanıyormuş hissi vermesi Koray’a garip gelmişti.
Koray dışarıdan bazı sesler duyunca masadan kalkıp, dışarı baktığında havanın güneş doğmasına rağmen siyah bulutlardan dolayı kararmış olduğunu gördü. Müstakil evlerinin bulunduğu tepeden aşağıdaki yola ve şehre baktı. Bazı binalar yıkılmıştı ama geneli iyi durumdaydı. “Üçüncü Dünya Savaşı” (2020-2042) bitmesine rağmen, 2056’da patlak veren iç savaş halen sürmekteydi ve Dünya Savaşı’ndan daha yıkıcı olmuştu. Üstelik bu savaşlar yüzünden bir ucubeye benzemesi kendi açısından daha yıkıcıydı.
Evlerinin ilerisinde bir grup “Düzenin Savaşçıları”na mensup infaz memuru gördü. İnfaz memurlarının subayı olan ve siyah paltosunun üzerinde çeşitli madalyalar taşıyan bir adam, siyah bir atın sırtında, önünde sıralanmış, elleri bağlı yedi asiye idam kararını okuyordu. İnfaz memurları onların etrafında dizilmiş psikopatça sırıtarak korkuları gözlerinden okunan asilere bakıyorlardı. 
Asilerin önünde ortalama bir insandan biraz daha uzun ucu sipsivri tahta kazıklar çakılmıştı. Bu bizzat başkanın emir verdiği bir infaz biçimiydi. Hem asiler acı çekerek ölüyor hem de insanlar ibret alarak asilere katılmaya korkuyorlardı. Başkan Vlad Drakula’nın kazık metoduyla psikolojik savaşta ne kadar basmakalıp olduğunu kanıtlarcasına asılmayı yasaklamış kazıklamayı emretmişti.
Düzenin savaşçıları şeflerinin bir el hareketiyle asileri debelenmelerine aldırmayarak ekip arkadaşlarıyla beraber kaldırarak hepsini kazığa geçirmeye başladılar. Koray bu tür görüntülere artık herkes gibi alışmıştı ama infaz korku filmi izlemek gibi zevk veriyordu ona. Asiler kazığa geçirilirken ölüleri mezarlarından kaldırtacak denli korkunç sesler çıkararak bağırıp silkiniyorlar ve yavaşça kazığa geçiyorlardı. Bedenleri tahta kazığın üzerinde kayarken infaz memurları yüzleri şehvetten kızarmış bir halde seyrediyorlardı.
Koray donuk gözlerle manzarayı seyretmeye devam ederken duyduğu silah sesiyle irkildi. Sesi duymasının ardından subayın yere yıkıldığını gördü. Pencerenin yan tarafına bakınca mezarlığın yirmi yıllık mezarcısı olan babasını gördü. Mezarcı elinde tuttuğu çifteyle eski zaman zeybekleri misali dikilmiş intikam isteyen hırslı gözlerle düzenin savaşçılarına bağlı idam mangasını süzüyordu.
İnfaz memurları yanlarında asılı bulunan makineli tabancalarını doğrultup eve doğru ateş açınca Koray camdan çekilip kahvaltı yaptığı masanın altına sindi. Masa örtüsünün şeffaflığında babasının koşarak odaya girdiğini ve odanın kapısında beliren infazcıları gördü.
Birkaç el seri kurşun sesinden sonra babasının kanlar içinde yere yıkıldığında Koray’ın beyni uğulduyordu. Ağlamak istiyordu ama ağlayamıyordu. Beyni “Mantıklı düşün. Birazdan senide öldürecekler bir şeyler yapman lazım!” diyordu sanki. Korkunun soğukluğu tüm bedenini kaplamıştı. Babasının hala yerde can çekiştiğini gördü. Adamlar şarjör değiştirirken o anda elini masanın üzerine uzatıp el yordamıyla duran bıçağı aldı. Onu gören adamlar “Kıpırdama!” diye bağırırken aldığı bıçağı yerde yatan babasının sırtına sapladı. Korkuyla titremesine rağmen adamlara dönüp: “Yüce başkanımızın gücüne karşı gelen herkes ölümü hak etmiştir!” dedi.
Adamlar şaşkınlıkla karışık bir hayranlıkla çocuğa bakıyorlardı. Çünkü bugün babasını kendi elleriyle öldüren bu çocuk yarın başkanının emriyle tüm dünyayı öldürebilecekti. Ama Koray’ın içinden durum bambaşkaydı. Dışarıdan bakınca sinirden titreyen, ideolojisine sadık bu çocuk içinden ağlıyordu. Babasını kendi elleriyle öldürmesinden mesul zehirli gözyaşları içine akıyordu.  
Kendini affetmeyebilirdi ama adamlar onu kendilerinden sayıp öldürmeyecekti. Hem babasını bıçaklamasa bile zaten ölecekti. Koray neden ölmeliydi ki? O yaşamayı seçerek en akıllıca şeyi yapmış ve zaten ölmüş olan babasını, öldürerek hayatta kalmıştı.
Adamlar ona hep birden selam çakıp girdikleri gibi çıktılar. Koray babasının cesedine baktı. Ağlayacağını zannediyordu ama içinde üzüntüden eser yoktu. Sanki askerlere karşı rol yapmıyordu da gerçekten tüm istediği buymuş gibi sakince babasının cesedine bakıyordu. “Baba mesleğini hiç yoktan devam ettirmeli.” diyerek babasını gömmeye karar verdi. Herkesin vicdanının çoktan yok olduğu bir zamanda fazla anormal bulmamıştı hissettiklerini.

                                                              2

Ruhsuzca cesedi evin dışına kadar taşıyıp gömmeyi bitirdiğinde saat öğlene yaklaşmıştı. Eve dönüp içeriyi temizledikten sonra üstünü başını değiştirip duşa girdi. Duştan sonra giyinip dışarıya çıktı ve hala kapkaranlık olan gökyüzüne bakarak yıkık şehre doğru yürümeye başladı. Yolda ilerlerken bir an geriye dönüp kazıklanmış asilere ve babasının mezarına baktı. Evde ekmek olmadığı için karneye bağlanmış günlük ekmek istihkakını almak için ekmek kuyruğuna girmesi gerektiğini hatırlayıp adımlarını hızlandırdı.
Şehirdeki çeşitli yerlerde kazıklara dikilmiş asilere ve asilerin duvara yazdıkları siyasi yazılara bakarak her zaman geldiği fırına geldi. Ekmek fırının önünde beklerken aklına tekrar babası geldi. İçinde hafiften bir hüzün vardı ama kendisini sürekli,  nükleer saldırılardan etkilenerek bir ucube gibi doğduğu için “senden bi “halt” olmaz gulyabani sıfatlı” diyerek aşağılayan babası için ağlayamazdı. Gulyabani sıfatlıydı belki ama kazığa geçirilen o sarışın kız güzel olduğu halde ölmüşken Koray gibi gulyabani sıfatlı biri yaşıyordu işte. Babası bir ”halta” yaradığı halde kendi kendini öldürmüşken Koray hayattaydı. “Babama kanıtlamışımdır herhalde kendimi.” diye düşünüyordu.
Günlük ekmeğini aldıktan sonra biran önce evine dönmek için yolunu kısaltarak ara sokaklarda ilerliyordu. Birden arkasından birilerinin koştuğunu duydu. Bu sessizlik ortasında ne olduğunu anlamak için döndüğüne siyah kar maskesi takmış siyah paltolu orta boylu birini fark etti. “Bir asi!” diye düşünürken siyahlı kişi elindeki silahı Koray’ın kafasına dayadı. Koray iki eliyle ekmeğini sımsıkı tutarak asiye baktı. Asi sert bir sesle “Beni sakla! Yoksa seni öldürürüm” dedi namluyu bastırarak. Koray evine doğru yürüdüğünde o da silahı ensesine dayadı ve diğer eliyle Koray’ı sırtındaki tişörtün kapüşonundan tutarak iteledi.
Arka sokaklarda, devriyelerden saklana gizlene mezarlığın yanındaki eve vardılar. Koray’ın evinin yakınlarındaki kazıklara dikili asilerin yanına geldiklerinde bir an durdu asi. Üzerinde sinekler uçuşan asi cesetlerine baktı. Koray’da hareketsiz cesetleri seyrediyorken sarışın asinin gözlerine baktı. Kazığın üzerinde can vermiş asinin buz mavisi gözlerinin önceden görmüş gibiydi.
Asinin itelemesiyle eve doğru tekrar koşar adım yürüdü. Asi kapıyı açıp içeri girdikten Koray’ı koridordan geçirip sabah babasını öldürdüğü salona geçtiklerinde bıraktı ve kendini kapının yan tarafında duran koltuğa attı. Silahını indirmişti.
Koray sakince asini karşısına oturdu ve asiyi incelemeye başladı. Birden böyle rahat davranmasına şaşırmıştı. Asiyle göz göze geldiğinde buz mavisi gözlerle karşılaşınca irkildi. Asinin gözleri, kazıkta can veren asinin gözlerini andırmasının yanında Koray’a tanıdık geliyordu.
Koray asiyi seyretmeye devam etti. Zihninde, asinin kendisini öldürmesi ya da infazcıların kendisini bir asiyle yakalayıp kazığa geçirmesi hakkında paranoyalarını düşünürken, asi bir anda maskesini çıkardı ve uzun kızıl saçları omuzlarına dökülürken, Koray bu manzarayla beraber savaştan önceki bir kollegium[1] anısını hatırladı. Anı denmezdi, ufak bir an sayılırdı belki ama onun için asırlara bedeldi.
Okulun merdivenlerinden inerken bahçeye baktığında, ağaçların ortasında onu görmüştü. Tıpkı eski hikâyelerdeki orman perileri gibiydi. Kızıl saçları rüzgârda salınırken, o buz mavisi gözleriyle arkadaşlarını süzüyor ve büyüleyici gülümsemesiyle etrafına masal perileri gibi ışık saçıyordu. Her kollegiumda varolan bir tipti. Başarılı yani bol madalyalı, çalışkan, güzel ve popüler sıradan bir kollegiumluydu ama Koray için o kadar da sıradan değildi. O anda Koray’ın kafasında eski bir masal kitabı canlanmıştı. Güzel ve çirkin’in öyküsünü anlatan masalı anımsadı.
Ama o sırada kafasında daha başka bir masalı kendi yazmaya başlamıştı. “Gulyabani ve Peri Kızı” diye. Büyüleyici peri kızına âşık olan korkunç görünümlü bir gulyabaninin aşkı canlanıyordu kafasında.
Düşünceleri birden bölünüyordu Koray’ın. Merdivenin son basamağından yuvarlanarak yere düşüyordu ve gözleri kararıyordu bir anlığına. Kulağında çınlarken kahkaha sesleri o güç bela yerden kalkmaya çalışıyorken, o anı bir anıya çeviren bir mucize gerçekleşmişti. Birisinin Koray’ı kolundan tutup onun kalkmasına yardım ettiğini görmüş ve yardım edenin peri kızı olduğunu gördüğünde, içinden o anın bitmemesi için ruhunu Şeytan’a satabilmeyi istemenin ne demek olduğunu anlamıştı.
Peri kızı bir kaleyi bile çökertebilecek denli sihirli bakışlarıyla Koray’a bakarken, Koray heyecandan ruhunu kolayca teslim edebilirdi. İnsanın tüylerini ürperten melodik sesiyle dile gelmişti peri kızı “Canın yandı mı?” diye. Konuşamıyordu Koray, konuşmayı unutmuş gibiydi. Kelimeler süvari baskınına tutulup kaçmış piyadeler gibi firar etmişti zihninden. “Yok” diyebilmişti sadece. Peri kızı o büyüleyici gülümsemesini takarak dolunay kadar güzel yüzüne, salınarak geri dönmüştü kadim ağaçlar arasındaki sihirli yurduna.
Bu “büyülü an” son bulsa da, Koray’ın zihninde akmakta olan başka büyülü anlarda vardı. Bir seferinde bir ölüye bile hayat getirebilecek insanın içine işleyen bakışlarla Koray’ın mezar toprağı kadar karanlık gözlerine bakarak “0,5 ucun var mı?” demiş, o anda Koray kaderine küfretmişti çünkü o hala grotesk bir şekilde 0,9 uç kullanıyordu. Yine “Yok” diyebilmişti sadece ve bu büyüleyici anda böylece bitmiş, ateş saçlı peri kızı salınarak kaybolmuştu. Bir günde genel deneme sınavı olmuş ve ateş saçlı peri kızının arkasına denk gelmişti. Test çözmek yerine saatlerce saçlarını seyretmiş ve sonunda bu peri kızının saçlarının, aşklarına karşılık bulamayan talihsiz âşıklarının yüreklerine bir mızrak misali saplanarak onların kanlarıyla kızıla döndüğüne hükmetmişti. O günden sonra “kan saçlı peri” demeye başlamıştı.
            “Kan saçlı peri kızı İncila” diyordu ona.
Varlığını kaybetmiş, yaşam sebebini onda bulmuş ama “gulyabani sıfatlı” bir platonik olduğundan hep kaçınarak kalbine saklamıştı İncila’yı. Üç yıl geçen uzaktan beraberlikte bu aşkı ölmemiş aksine Zümrüdüanka kuşu gibi her gece Koray’ın yüreğindeki küllerinden aşk şerbeti gözyaşlarının damlamasıyla yeniden doğmuştu. Uykusuzdu geceleri zira her gözünü kapatışında buz mavisi bir çift ölümcül göz görüyordu Koray. Rüyalarında hep İncila’yı arıyor, yanına gelip ona kavuşunca cesaret edip konuşamıyordu. Belki de gerçek yaşamıyla rüyalarının kesiştiği tek gerçeklik buydu.
            İncila, Koray’ın aşkından habersiz birileriyle “çıkarken” ve her “çıkması” gözyaşlarıyla sonlanırken Koray uzaktan seyrederek kan saçlı peri kızını ondan daha fazla ağlıyor ve isyan ediyordu. Neden böyle “tuhaf” yaratılmıştı Koray? Kan saçlı peri kızını ağlatan kalpsizlerin suratı melekler gibi ışıldarken sahte gülüşlerle, Koray’ın kalbinin ışığı neden maskeleniyordu zebanileri andıran suretinin korkunç karartısında? Gulyabani gibi değil, beyaz atlı prens gibi çıksa peri kızının karşısına ne olurdu? İçinde fırtınalar kopuyordu. Koşmak, sarılmak ve “Artık gözyaşı pınarları boşuna saçılmasın gözlerinden, gülüşündeki ışığın ebediyen yanması için kendimi cehennem ateşlerinde yakayım” demek geliyordu içinden ve her seferinde zebani çehresi geliyordu aklına, engelliyordu Koray’ı kara büyüye tutulmuş gibi. Böyle geçen günler mezuniyetle bitmiş üzerinden iki yıl geçmiş ama Koray hala unutamamıştı kan saçlı peri kızını. O sırada ne yapılan ihtilal, ne ölenler, ne savaş hiçbir şey umurunda değildi. Kollegium arkadaşlarının çoğu kâh düzencilerin yanında kâh direnişçilerin yanında can vermişti. Ama o hep okulun popüler perisi İncila’yı düşünmüştü.
            İşte şimdi karşısında duruyor, buz mavisi gözleriyle, Koray’ın mezar toprağı karası gözlerine bakıyordu. Mezuniyette erkek arkadaşının arabasına binip giderken İncila’nın ardından bakmış ve o kan kızılı saçları bir daha nasıl ve nerde göreceği ihtimalini hayal etmeye başlamıştı. Şimdi karşısında oturmuş, Koray’a ölüm karşısında olduğundan daha beter bir heyecan yaşatıyordu. İncila gergin bir tavırla yalnız yaşayıp yaşamadığını sordu.
Koray hemen cevap vermedi. Aklında o anda başkasına sapıkça ama kendisine masumane gelen eski bir hayali canlanmıştı. İncila’nın kollarında bir tiyatro sahnesi gibi can vermekti gizli hayali. Yalnız yaşamadığını ve direnişçilere katılan babasını öldürdüğünü anlatarak ve kafasına kurşunu yiyerek sevdiği kızın elinden ölümü tadıp bu gizli hayalini gerçekleştirebilecekti.
Ama bunu yapmak yerine o anın büyüsünü yaşayabilmek için başka bir yalan düşündü. Kıza zaten bunca yıl platonik aşk yaşayarak yalan söylemişti, bu yüzden başka bir yalanın zararı olmazdı. Hatta duygu sömürüsü yaparak vicdanına mastürbasyon yaptırabilir ve İncila’dan bunca yılın acısını çıkarabilirdi.
İçindeki intikam meleğinin çağrısına kulak veren Koray, İncila’ya bakarak: “Bu sabahtan itibaren yalnızım. Babamla yaşıyordum. Evin aşağısında şu kazıklara dikilen gençleri görünce av tüfeğini kapıp infazcılara saldırmış herhalde. Öldürdüler. Ben yoktum. Silah seslerine uyandım. Kapının önünde yatıyordu.” dedi.
Koray duygu sömürüsünü pekiştirmek için ağlamaya başlamıştı. Soğuk ve karanlık gecelerde gözyaşları akmamıştı gözlerinden İncila için ama şimdi hıçkırarak ağlıyor ve yalnız kalmış talihsiz genç rolünü oynuyordu. İncila’nın bakışlarını görür görmez sarsılarak ağlamaya devam etti. Artık vicdan mastürbasyonu aşamasından geçmiş, yıllarca kendisine acı çektiren kan saçlı peri kızını duygusal işkenceyle geçmişinin intikamına tabi tutuyorken İncila bu işkenceden habersiz, oturduğu yerden hüzünlü gözlerle Koray’ı seyrediyordu.
            İncila ayağa kalkıp Koray’a yöneldiğinde Koray’ın kalbi duracak gibiydi. İmgelerinin hâkimi masallar ecesi lütfedip ona yönelmiş ve - yanına oturup kollarını onun boynuna dolayıp, kafasını omzuna yaslayıp onunla birlikte ağlamaya başlamıştı.  
Koray hayalinde bile kurmadığı bir şeyi yaşamaktaydı. Kan saçlı peri, ilk kez kendisi için gözyaşı döküyordu. Artık işkence safhasını geçmiş, doğrudan zafer safhasını yaşamaya başlamıştı Koray. İncila ise bu duygusal tuzaktan habersiz Koray’ın kâh deforme olmuş iğrendirici ellerini tutup, kâh saçlarını okşayarak sakinleştirmeye uğraşıyordu. Koray içten içe seviniyordu ama ağlamayı sürdürüyordu. Yalnızlığının hükmünü taşıyan bu işkenceyi bitirmek istemiyordu.
Ama ne zamanki İncila Koray’ın başını koynuna yaslamıştı, o zaman Koray sevilenin kendine has kokusunu iliklerine kadar çekerek kendine gelebilip intikam meleğini kovarak işkenceye son vermişti. İncila onun saçlarını okşarken: “Yalnız seni ağlatmadılar. Savaş yetmiyormuş gibi bir de başımıza ölüm ve işkence saçıyorlar. Eski günler geride kalmış olabilir ama gelecek henüz yaşanmadı ve onu biz şekillendireceğiz. Her şeye rağmen direniyoruz. Bu karanlığa son verip yeni bir dönemi başlatmak senin ellerinde, bize katılırsan başka çocukların babalarının ölmesini engelleyebilirsin.” dedi.
            Koray’ın zihni bulanmıştı bir anda. Kan saçlı peri kızı dediği platonik aşkını, duygu sömürüsüyle kandırmasına üzülüyorken ve kızın kendi acılarını ajite edip onu saflarına çağırmasıyla asıl kötülüğü İncila yapıyorken, neden vicdanı sızlıyordu yaptıklarından dolayı? Acı çeken insanların sıkıntılarından nemalanmak kendi yaptıklarından daha az mı aşağılıktı?
            Eskiden olsa Koray bu teklifi kabul ederdi ama şimdi aynı duyguları yaşamıyordu. Eskiden içinde küçükte olsa bir umudu vardı. İncila’nın karşısına çıkışının tesadüf olmadığına ve bir gün mutlaka aşkına karşılık vereceğine inanıyordu. Ama yıllar geçtikçe umudu ölmüş, dünya çoktan tersine döndüğü halde onun kendi duygularına karşılık vermeyeceğini anlamıştı. İncila’yı doyasıya görüp, karşılıklı bir-iki dakikalığına da olsa konuşmuş hatta sarılmıştı ve bu onun kalbindeki acıyı biraz olsun dindirebilmişti.
Yine de Koray,  her şeye rağmen onun peşinden gitmek, sadece seyretmek ve yakın olmak istiyordu. Kendisinden önceki dönemlerde yeryüzünde yaşamış diğer platoniklerden farklı değildi istedikleri. İncilâ’nın gözlerine bakarak: “Seninle geliyorum” dedi. İncila kafasını sallayarak yerinden kalkıp pencereden dışarıya baktı. Koray’a dönerek: “Hava kararmaya başlıyor. Sokağa çıkma yasağı zamanı gelmeden sığınağa gitmeliyiz.” dedikten sonra, birlikte evi terk ettiler.

                                                           3

Dışarı çıktıktan sonra İncila, ileride dikili duran kazıkların üstündeki cesetlere bakarken Koray onları tanıyıp tanımadığını sordu. İncilâ gözünü cesetlerden ayırmadan “Sadece Hüma’yı tanıyorum. Diğerleri öteki bölgelerden olmalı. Bizim kollegiumdandı hatırlarsın belki.” dedi. Koray hatırlamadığını söylediğinde bir kez daha olumsuz yanıt vermenin acısıyla kendine küfretti.
İncila, Hüma’nın cesedine hayranlıkla bakarken Koray’a anlatmaya başladı: “Saçları ne güzel değil mi? Aslında orijinal rengi bu değil o yüzden tanımaman normal. Siyahtı saçları. Gece gibi masmaviydi sanki. Daha güzel görünüyorsun, değiştirme felan demiştim. Direnişin başladığı zamanlardı. Sevgilisi öldürülmüştü. O da o yüzden katılmıştı direnişe. Katıldığı gün sarıya boyatmıştı. Demişti ki “Siyah saçlarımla yas tutmamı bekleyenlere inat, aydınlık günler gibi sarı saçlarımla bir gün bile ağlamadan canımın yarısını alanlardan intikamımı alacağım.” Dediği gibide yaptı. Çok can aldı. Bir gün dedim ki “İntikamını aldıktan sonra yas tutmaya devam edecek misin? Saçların hep aynı mı kalacak”. “O dokunamadıktan sonra artık onları açığa çıkarmanın bir anlamı yok.” dedi Hüma. Dün yakalandı ekibiyle beraber. Sonu burada bitmiş demek ki.” diyerek yokuş yola doğru hızlı adımlarla yürüdü. Koray onu takip ederken “Azılı bir direnişçi olduğu halde, şu acaip zamanda bile saç modeli üzerine nutuk verebiliyor. ” diye söylendi içinden.
Karanlık şehre doğru yürürlerken hava da hafiften kararmaya başlamıştı. Sağ kalabilen insanlar aceleyle evlerine doğru koşturuyordu. İncilâ Koray’a dönerek fısıldadı: “Dikkat çekmememiz lazım. Sevgilimmiş gibi davran. Elini ver ve gülümse” dedi. Koray şaşkınlıkla ve sevinçle “Dikkat çekmez mi gülümsemem” diye söylendi. İncila “Karanlığa rağmen gülümseyebilmek sadece âşıklara mahsustur” dedi buruk bir gülümsemeyle.
Koray’ın o an hissettikleri daha önce hiç yaşamadığı, tatmadığı ve sadece âşıklara özgü olan, midede tuhaf kasıntılara yol açan bir histi. İncila’nın elini tutmayı düşlerinde görmek bir yana, hayal bile edemezken şimdi gerçek hayatta böyle bir şeyi yapabilmek garip geliyordu Koray’a. Kafasında türlü fikirler uçuşurken İncila elini tutunca Koray’ın zihnindekiler bir anda uçtu ve Koray’da onlarla beraber kanat çırptı. O andan itibaren Koray için her şey anlamını yitirmişti. Adım atıyor ve safça gülümsüyordu ama bunları fark etmeden yapıyordu. O artık konuşmaya bile çekindiği platonik aşkının elini tutan mutlu bir insandı. Kendisini ilk defa bir insan gibi hissediyordu. Geçtiği yerlere ve sokaklara bakmadan yaşadığı anın heyecanıyla yürürken “Emrediyorum size kıpırdamayın!” seslerini ancak İncila’nın sarsmasıyla kendine gelerek duyabildi.
Arkalarından “Durun!” sesleri geliyor, insanlar kaçışıyordu tıpkı İncilâ’yla kaçıştığı gibi. Koşarak iki yanda savaştan önceki zamanlardan kalma beton apartmanların birbirine yaslandığı bir çıkmaz sokağa girdiklerinde soluk soluğa durakladılar. Koray’ın içini yeniden ölüm korkusu kaplamaya başladığında, İncila Koray’ı sertçe sarsarak: “Dikkat çekmeyelim dedim o kadar tuttun idam mangası infazcılarına bakıp gülümsedin! Bizi öldürecekler şimdi!” dedi.
İncila’nın elini tutmanın verdiği cesaretle Koray içinden gelen tüm dürtülere ilk kez boyun eğdi ve Azrail’in inceden duhul ettiği o vakitte gözlerini, kan saçlı peri kızının buz mavisi gözlerine dikerek, kendinden emin bir şekilde, ama korkak bir çocuk edasında koy verdi kendine göre yılların yükünü taşıyan “Seni seviyorum.” cümlesini.
 İncila donup kalmıştı. Ölüme bu denli yakınken böyle bir itirafı işitmek üstelik bunu ucube görünüşlü bir ucubeden duymak ona garip ve itici gelmişti. Ama ucubenin gözlerindeki çaresizliği görür görmez İncila gülümsemeye başladı. Koray şaşkınlıkla onun buz mavisi gözlerine bakmaya devam ederken Koray’ın göreni iğrendirebilecek ellerini tekrar tutarak ona yaklaştı. Ağzından herkesin bildiği bir aşk şiirinin dizelerini tamamlarcasına çıktı o Koray’ın hayallerinde bile duyamadığı kelime: “Bende seni seviyorum.”diye.
Koray zamandan ve mekândan koparak eskinin şamanları gibi ruhsal bir kendinden geçme halinde, rüyalarında bile göremediği bir hayali yaşamaktaydı. Kızın gözlerinde kendini gördüğünde aklına bir anlığına infazcılar geldi. Şu an tehlikede olduklarını ve kendi yaptığı bir hata yüzünden İncila’nın zarar göreceğini anladı. Ama ne var ki o rüya anında bu sadece gelip geçici bir düşünceydi. 
İncila’nın gerçekte düşündüğü ise ucube olmasına rağmen ölmeden önce mutsuz bir çocuğu mutlu etmekti. Ölümün kol gezdiği o vakitte Koray’a son kez bir yalan söylemiş ve onun mutluluğunu seyretmeye başlamıştı. Ama Koray hiçbir zaman bu düşünceleri öğrenemeyecekti.
Sessizliği sonlandıran bir silah sesi tüm rüyayı bitirmekle kalmamış, vurduğu tekmeyle rüyayı kâbus uçurumlarına yollamıştı.
Koray gözlerini yalancılıkla suçlasa da birebir gerçeği yaşadığını biliyordu. Kan saçlı peri kızının saçlarında bu kez gerçekten kan vardı ve saçlarından daha kızıldı. İncila gözlerini kapatmadan bir süre Koray’a baktı ve kanının sıçradığı duvara doğru kırılan bir dal parçası gibi düştü.
İncila gözlerini kapatmaya tenezzül bile etmeden bu karanlık dünyadan göçüp gitmek üzereyken son gördüğü şey Koray’ın infazcılara dönüp “Abi sağ olun kurtardınız beni bu asinin elinden” demesi oldu. İhanetin karanlık hançerini doğrudan tatmayı kaldıramadığından İncila’nın ihanete uğramış ruhu, gözyaşı ve kanla kirlenmiş bedeni terk ederek gökyüzüne kanat çırptı.
Koray sevdiği kızı bir anda silip atmış infazcılara dönerek can korkusuyla söylediği yalanın etkisini görmeye çalışıyorken, içlerinden birinin sabah babasına kurşun yağdıran infazcılardan biri olduğunu gördü. İnfazcılar grubunun ortasında duran, üzerinde pek çok alamet ve nişan bulunan, ürkütücü görünümlü şeflerinin kendine baktığını gördü. Adam korkunç gözleriyle kendisine bakarken ve tüm namlular Koray’a doğrultulmuşken şef yanındaki infazcıya dönerek “Rol kesiyor şerefsiz, ölüm çukurlarından birine atın bunu!” diye gürledi.
İki infazcı Koray’ı kollarından tutarak çıkmaz sokağın çıkışına doğru sürüklediler. Koray sürüklenirken karşı koymak yerine hayatta kalmak için kendisine yabancılaşıp yaptığı şeyleri düşünüyordu. Tek isteği herkes gibi bu cehennemde yaşayabilmekti ama şimdi bir ölüm çukuruna gönderiliyordu.
İnfazcıların kazıktan sonra ikinci psikolojik bastırma taktiğiydi ölüm çukurları. Sokakların belli kısmına boyu bir adamdan biraz daha yüksek çukurlar kazılmıştı. Sağ yakalananlar buraya atıldıktan sonra kurşunlanıyorlardı. Bu son zamanda uygulanmaya başlamış bir yöntemdi çünkü Rusya’ya yakın savaş bölgelerinde ölülerin yürüdüğüne dair haberler geliyordu ve bu yüzden İnfazcılar arasında kazığa atılan direnişçilerin dirildiklerine dair bir söylenti vardı.
Koray karanlık çukura yuvarlanıp yüz üstü sert toprağa çarptığında acıyla inledi. Sırt üstü yatıp gözlerini açtı. Çukurun ağzındaki karanlık gökyüzünde dolaşan siyah bulutlara, sokak lambasının ışığı altındaki İnfazcıların karanlık siluetlerine ve parlayan silah namlularına baktı. Etrafına bakarak sığınacak bir yer aradı ama etrafında kara topraktan başka hiçbir şey yoktu. Bunca yıl babasıyla mezar kazmış olmasına rağmen ilk defa topraktan ve ölüm düşüncesinden korkmaya başlamıştı. Çaresizlik tüm ruhunu sardığında olduğu yerde kalakaldı. Son kez gökyüzüne bakıp kara bulutları gördüğünde çaresizlikten ağlamaya başladı ve ilk kez gerçekten kendisi için ağladığını fark etti.
Karanlık çukurun ışıksız kısmından bir elin ona doğru uzandığını gördü. Bembeyaz el Koray’ın iğrenç görünüşlü elini tuttuğunda Koray elin buz beyazlığında görünüşüne tezat sıcaklığını hissetti. Elin sahibi ışığın altına çıktığında kendisi gibi ağlayan bir kız olduğunu gördü. Koray kıza bakarken kız birden Koray’ı devirerek üzerine kapandı.
Koray ne olduğun anlamaya çalışırken yukarıdaki infazcıların çukura birini daha attıklarını gördü. Koray kafasını yanına çevirdiğinde bunun kan saçlı peri kızının cesedi olduğunu gördü. İncila’nın cesedi boş gözlerle Koray’a bakıyordu.
Koray son ihanetinin verdiği acıyla kafasını üzerine kapanan kızın koynuna gömdüğünde “Ateş!” sesini işitti. Çukura kurşunlar yağarken üstündeki kızın titreyerek can verdiğini ve ağzından boşalan kanların yüzüne aktığını gördü Koray. Ayaklarına isabet eden kurşunların acısıyla kavrulan Koray çoktan can vermiş kızın gözlerine baktığında o gözlerde gerçek canavarın yansımasını görmüştü.
Bir anda duyduğu jet uçaklarının ve füzelerin gürültüsüyle üzerindeki kıza daha da sıkı sarıldı korkuyla. İnfazcıların ateşi keserek kaçıştıklarını duydu. İnfazcılar “Nükleer saldırı!”, ”Rus uçakları!”, “Ölülerden uzak durun! Herkes sığınaklara!” diyerek birbirlerine bağırıyorlardı. Koray bu söylenenlere ilkin bir anlam veremedi ama üzerindeki ölü kızın bir süre sonra kıpırdanmasıyla korkutucu gerçeği gördü ve biyolojik savaşın karanlık sonuçlarıyla karşı karşıya olduğunu anladı.
Koray yan tarafına döndüğünde kan saçlı peri kızının da kıpırdanarak doğrulduğunu gördü. Sevgilisi İncilâ capcanlı karşısındaydı. Aklına eski inançlardaki kıyamet günü inançları geldi. Küçüklüğünde, babaannesinin söylediği“Günahlar artınca kıyamet zamanı gelip ölüler dirilecek.” Sözünü hatırladı. Duydukları ve eski zaman efsaneleri de yanındakilerle beraber diriliyordu. Çevreden gelen insanların çığlık sesleri ve çocuk ağlamaları, Koray’ın yanında ve üzerinde kıpırdanan cesetlerden bile daha korkutucuydu. “Kıyamet bu olmalı.” diye düşündü.
Koray korkuyla İncila’ya seslendi. Yaşayan ölü boş gözlerle ona baktığında onun İncila olmadığını anladı ve bu anladığı son şey oldu. Yaşayan ölüler, Koray’ın üzerine çullanarak, çığlıklarına aldırmadan dişleri ve tırnaklarıyla onu vahşice parçalamaya başlamıştı. Koray’ın gözleri kapanırken, acıyı bile hissetmemeye başlamışken tek duyumsadığı şey yüzünden fışkıran kanların ağzındaki bakırımsı tadı ve çukurun dışından gelen acı çığlık sesleriydi.

SON

Edirne - Aralık 2009


[1] O dönemde liseye denk eğitim veren eğitim kurumlarının genel adı.

2 Mart 2012 Cuma

Kaf Dağı İhtilal Örgütü

(İlk Yayınlanışı: Kaf Dağı İhtilal Örgütü, Kayıp Rıhtım, Ocak – 2012, Demir Yumruk,

(Şubat 2011’de (Bulut) Kayıp Rıhtım’da yazdığım “Son İfrit’ten Kız Kaçırma” adlı hikayenin devamıdır. http://oyku.kayiprihtim.org/son-ifritten-kiz-kacirma-wyern/ Yukarıdaki hikayeye yapılan yorumlardan biri; ‘‘Sonu için diyebileceğim şey; Cin For Vendetta… TılsımlıPeri;.)

            Gecenin kör vaktinde, hikayelerde ve efsanelerdeki gibi ters ayaklı bir varlıkla, Edirne  Saraçlarda bir börekçide karşılıklı oturup börek yiyip ayran içtiğimizi söylesem bana sövüp sayıp “Hadi lan kırık” dersiniz. Ama herşeyin başlangıcında ben “üç harflilere” karışmış bir eskiden insan olan’la oturmuş börek yiyordum işte o saatte. Börek kıymalı, ayran tuzlu, vakit tatsız. Tezgah altındaki votkasından demlenmekte olan börekçi öyle bir kafadaydı ki karşımdakinin ters ayaklarını gördüğü halde garipsemedi. Hatta Halil’in üstündeki tarihi filmlerden çıkma kostümvari giysilere, takılara bile şaşırmadı. Alkolden gördüğünü zannederek hiçbir şey söylemedi, demlenmesini sürdürdü.
            Kaderi fantastik mavralar yaşasa dahi o insanın başını asla bırakmaz. Yıllarca peri kızlarını görenleri, Sılat türünden cinlerin aşkına onların alemine karışanları okumuştum. Bir peri kızının ardından hiçlikle karışmak daha çok isteyebileceğim bir şeydi. Ama ben bir üç harfliyle oturmuş börek yiyordum. Onların alemine karıştığından beridir börek yemeyi özlediğini söylemişti. Tabi önce kaldığım pansiyonun koridorunda tıpkı o kız yurdunda gece görülen ters ayaklı hademe gibi bir anda belirip korkudan betimi benzimi attırmıştı. Kaf dağının ötesinde, periler ülkesinde bir ihtilal örgütü kurduğunu söylüyordu.  Peri padişahını devirmek için cinler ve periler üzerine, adetler ve hikayeler açısından belli bir bilgi birikimim olduğundan yardıma ihtiyaç duymuş beni de yanında götürmeye gelmişti. Ama önce Saraçlara inerek öğrencilik yıllarında sıklıkla yaptığı gibi gece vakti bir börekçiye inip kıymalı börek yemek yanında ayran içmek istemişti. Tuttu elimden, boyutlardan moyutlardan geçtik Saraçlara indik. Daha önce minibüslerle geldiğim Saraçlara bu yolla gelmek tuhaf gelse de en nihayetinde börekçide oturmuş kıymalı börek yiyorduk.
            Karşımda oturan sonradan ters ayaklı varlık bir yabancı değildi. Halil zaten yaşarken de doğaüstü sayılabilecek birisiydi, sadece benim onu bulaştırdığım bazı netameli olaylar sonucunda yıllar önce cinler alemine karışmıştı. Öldüğünü varsaymıştım, yahut kaybolduğunu. Ama işte yıllar sonra gecenin kör vaktinde çıkıp gelmişti. Eskisinden farklıydı. Bir kere onların alemine karıştığından fizyolojik özellikleri değişmişti. Ayakları tersti. Gözleri ve yüzü insana biraz tuhaf gelebilirdi, birine baktığı zaman bakışlarından bir acayiplik sezilebiliyordu. Boyu normalden biraz fazla uzamış, uzun süre kılıç kullanmış gibi iri yarı bir hale gelmişti. Üstünde eski tip örme zincir zırh, belinde kalın tokalı deriden kemer, sırtında kahverengi kürkten pelerin. Başında boynuzlu, kakmalı işlemeli, çeşitli ifrit tasvirleriyle süslü bir miğfer. Belinde, Bulgaristan’da komünist yönetimin el değiştirdiği dönemde bir müzeden dayısının aldığı 1500’lü yıllardan kalma gümüş savatlı yatağan ve öteki belinden sarkan altın işlemeli, tılsımlı gibi görünen eğik uçlu bir kılıç. Sırtında içinde tirkeş tirkeş oklarla dolu bir sadak ve asılı duran boynuzdan yapılma gibi duran yay. Fantastik edebiyatçıların çocuksu zihinlerinden fırlayıp gelme bir masal cengaveri gibiydi. Fantastikçilerden Mahmut’u da yanına almış “bilinmeyenler alemine” karıştırmıştı. Artık Kaf Dağı İhtilal Örgütü’nün bir üyesiydi. Zaten değişmeyen tek şey Halil’in Balkanlardan gelme komitacı genleriydi.
            Börekleri yerken ben sordum o cevapladı. Yolculuktan önce hikayemizin ve kaderimizin gidişatını şekillendiren o konuşma aşağı yukarı şöyle cereyan etmişti:
“-Uyum sağlamak zor olmadı mı?”
“-Neye? Onların alemine mi? Yoksa üç harfli olmama mı?”
“-Hepsine birden.”
“-İlk başta zordu tabi. Ama zaman geçtikçe her şeye alışıyor insan. Ya da cin. Ya da her neyse.”
“-Orasıyla burası arasında bir hayli zaman farkı varmış. Okuduklarıma göre orada zaman daha hızlı aktığı için asırlarca ömür sürüyorlarmış.”
“-Doğru o. Zaman geçtikçe dedim ya benim olaya alışmam bir on yılı bulmuştu. Şimdi 2011’deyiz değil mi? Ben 2008’de o aleme geçmiştim. Yani şimdi takribi 26-27 yaşında olmam lazım. Ama oraya geçince iş değişti. Ben şimdi 78 yaşındayım.”
“-78 sene onların arasında ha? E insan olmak istemedin mi?”
“-İnsanlarla evlenmemiz serbest. Hatta benim için daha kolay. Ama bir kere o aleme geçince, geri dönmek pek söz konusu değil. Yani nefesi kuvvetli hocaların kurtardığı insanlar olurmuş ama ben böyle kaldım. Çokta sıkıcı değil. Kılıç taşıyorum, arada ifritlerle cenk ediyorum. Kitaplarda okuduğum şeyleri gerçek yaşamımda yapabiliyorum. Eğlenceli bile sayılabilir aslında.”
“-Abi alışılacak şey mi bu?”
“-Benim böyle olacağım baştan belliymiş Mahmut. Ailede bazı şeyler anlatılırdı benimle ilgili.”
“-Nasıl şeyler?”
“-Ben ölmüşüm. Çok ufakken ateşli bir hastalık geçirmişim kalbim durmuş. Amcam kapl masajı felan yapmış canlanmışım. Hareketlerimi, garip olmamı hep buna bağlarım. Ölümden döndüm lan daha ne bok gelebilir ki başıma? Sonra gördüğüm tuhaf şekiller, gölgeler, uykusuz geceler felan. Ben zaten evvelden öte alemlere geçmişim. Oradakiler öyle söylediler. Bazı insanlar bu tip değişimlere eğilimli olurlarmış. Büyücülüğün kandan gelmesi gibi bir şey yani. Hani Muhtatif’in giderayak açtığı o gayb kapısından geçmesem de bir gün onların alemine bir şekilde karışabilirmişim?”
“-Ben nasıl geçeceğim sizin aleme peki? Benim de ifrit mi kesmem lazım?”
“-Yok, ben bir yer biliyorum oradan geçeceğiz. Bazı kabileler var onların başlarıyla görüşeceğiz, karar alacağız ihtilal için. Sende aracılık yapacaksın.”
“-Abi yalnız tarihçi olarak şunu söyleyim ona buna söyleyip, sormaya kalkarsanız ihtilal dile düşer. Gelişini belli eden hamlenin başarı şansı sıfıra yakındır.”
“-İhtilalin lideri benim, benim işime karışma. Sen sadece kabileleri seçeceksin, hangisiyle işbirliğine gitmeliyiz felan. Birde aracılık yapacaksın işte.”
“-Abi seksen küsür senedir o alemdesin benden iyi bilmen lazım o mevzuları. Ben sadece yaşayışlarını ve adetlerini biliyorum, o da asırlık kitaplarda geçenlere göre. Ben Güneri Cıvaoğlu muyum, Mehmet Ali Birand mıyım, Kaf dağının ardının siyasi yapısını gün gün yorumlayıp size söyleyeyim?”
“-Benim bildiklerim var ama yine de seni tanıyanlar seni önerdiler. Onların içinde seni tanıyanlar vardı, bir şekilde akrabalık bağın mı varmış ne varsa artık. Böyle biri var, kabileleri, bölgelerini bilir, huylarını bilir dediler ben de o yüzden geri döndüm.”
“-Vay be. Orada bile tanıyorlar ha. Hem de bağım var orayla. Tuhaf.”
“-Benim her zaman bir fikrim vardır. Ama özellikle seni duyunca yanıma alma ihtiyacı duydum. Benim bildiğim bazı şeyler var sen kendi bildiklerinden haber ver şimdi?”
“-Abi söyleyeceklerimin çoğunu biliyorsundur ama divan edebiyatından, meddah öykülerinden gördüğüm kadarıyla sizin alem özellikle, Kaf dağının ardında bir hiyerarşi var. Çok kudretli periler en tepede gelir. Onu Saali cinler yani Sılat cinleri izler sayıları fazladır. Gilan cinleri gelir sonra yani Agval dedikleri, Gulyabaniler. Bunlar Kaf dağının öte yakasında kaldıklarından pek bir gücü yoktur. Kaf dağının ötesinde olduğu halde gücünü hissettirebilen tek cin türü ifritlerdir. Onlarda son derece kurnazdır pek güven olmaz ama perilerle bir iktidar mücadelesi içindedirler onları etkilersek Sılatlar sonradan bize uyum sağlayacaktır. Bir de maridler var. Ama maridler o kadar güçlüdür ve kontrol edilemezdir ki irtibat bile kuramayız. Süleyman Peygamber zamanındaki ifrit isyanından dolayı ifritlerle aralarına kan girmiştir derler, ama bana sorarsan daha Cinlerin Annesi Şehrettünnar’ın vefatına kadar uzanır onların kavgası. Sizin devireceğiniz peri padişahı oldukça güçlüdür. Hani sadece kabileleri toplayarak yenemezsiniz. Yine de ilk elden ifritlerle görüşelim derim ben.”
“-Benim bildiklerimde aşağı yukarı aynı”.
“-Peri padişahını neden devireceksiniz peki? Zaten içinde bulunduğumuz durum yeterince fantastik ama yine de merak ettim.”
“-Ömrüm savaşlarda geçti. Orada yani. En son seferimde, ordusunda savaştığım peri beylerinden birisi beni çağırıp bir vazife verdi. Sılat beylerinden birinin kızını kaçırmak. Kızın kaçırılması sırasında girdiğimiz şehrin muhafızlarıyla çatıştık ve kaçak durumuna düştüm. Dağlarda gulyabanilerle yatıp kalkıyoruz artık. Eşkıya oldum senin anlayacağın. O peri beyi bana arka çıkacağına hiç sesini çıkarmadı. Yirmi senelik bir zaman dilimini dağlarda geçirdim insan ömrüne göre. Sonra bazı sılatlar bana katıldılar. Kaçak durumunda olanlar. Peri padişahını devirmeden bize huzur yok sonuçta. Bizde Kaf Dağı İhtilal Örgütü’nü kurduk. Dahası önce bizimle bir bey ya da ece irtibat kurdu. Babamı tahttan indirin, ben sizi yönetirim hem de affederim diye haber saldı. Kim bilmiyoruz. Kuvvetli bir ordu toplamadan ya da güçlü bir hareket gerçekleşmeden kim olduğunu söyleyemeyeceğini bildirdi. Kısaca bazı mevzulara girdim.”
“-Abi birde ekip önemli. Şimdi bizim elimizde kaç kişi var?”
“-Altmış küsur gulyabani. Dağ gulyabanisi. Altı umacı, birde onların horantası olarak yirmi dev. Birkaç çeşit uzun kız, kuyu kızı, çay ninesi, karabasan. Bir tane benim sağ kolum olan Necze, kendisi Alkızı’dır. Bundan başka asi sılatlardan silah kullanır otuz kadar yiğit. Bir de üçer tane dişi sılat. Sağlam sihirbaz olurlar bilirsin. Ha iki tane de kardeş var ifrit melezi bunlar.”
“-Bunlarla ihtilal yapmayı bırak köy bile ele geçiremezsin aga. Peri padişahının sarayının bin tane kapısı vardır. Her kapıyı bin tane muhafız tutar. Bunlar sılattan, ifrit devşirmelerinden oluşmadır. Sihirbazları, ejderhaları, koruma amaçlı tılsımla tutulan cinleri, iblisleri, canavarları, büyüleri, efsunları saymıyorum bile.”
“-Kardeşim zaten amacım Age of Empires kafasında köylüsüne kadar toplayıp savaşa girmek değil. Baskın yapacağız. Bir anda peri padişahını alt edeceğiz.”
“-Sizin bu peri padişahı dediğiniz bildiğim kadarıyla hem savaşçı hem büyücüdür. Yani Türk filmlerindeki Bizans kralı gibi köşe bucak kaçıp surlardan aşağı atlamaz sizi görünce.”
“-Cinler sultanına haber saldık.”
“-Hanedan hala cinlerde yani sılatlarda, kaf dağının ötesindeki sılat sultanlığında Tarsif hanedanında mı?”
“-Evet. İşte dedik böyle bir durum var, malum aralarında savaş hali sürüyor felan destekler mi diye. O da bize çıkaracağımız padişahı ya da kraliçeti tanıyıp destekleyeceğini ama saraya girip padişahı ele geçirmenin zorluğunu söyledi. İfritlerden bir ordu ya da başka bir kabile birliğinden. Onlar saldıracak bizde padişahı pusuya düşüreceğiz.”
“-Abi birde benim korku meselesi var. Ben o korkunç varlıklara nasıl yaklaşacağım? Hadi sen tanıdıksın da ben sonuçta hala insanım abi korkuyorum doğal olarak.”
“-Oğlum korkacak bir şey yok. Hepimiz karar aldık, ben de liderleriyim.”
“-E insan yeme felan?”
“-Doğru o vardı değil mi? Neyse. Sen yolculukta ve orada dibimden pek ayrılma. Hem orayı seveceğine inanıyorum. Zırh, kılıç felan ayarlarız sana. Kalk gidelim hadi!”
“-Abi mızraktı kılıçtı derken babalara gelmeyelim?”
“-Sen bize lazımsın. Hem romanların için malzeme de çıkar. Yakından görürsün o yazdığın, çizdiğin varlıkları.”
            Adamın parasını verdim, dışarı çıktık. Şehrin dış kısımlarına doğru yürüdük. Yanımda o alemden bir varlık olduğu için önceleri göz yanılması olarak gördüğüm siyah gölgeleri daha sık görmeye başlamıştım. Mezarlık ve çöplük civarlarından geçerken tekinsiz varlıklarla kaynadığını gördüm. Uzak yıldızlardaki tuhaf ve tekinsiz varlıkları bile hissediyordum sanki. Bir süre sonra tarlalara çıktık. Gecenin gör karanlığında cinlerin perilerin davullu zurnalı düğün alaylarının arasından geçtik. Kapılar açıldı. Girişi çıkışı meçhul, tepesine bilinmeyen zamanlardan kalma, maddeden oluşmamış varlıkların tünemiş olduğu kapılar. Kırk bin alemden, diyardan geçtik ve sadece yürüyorduk.  Bir anda öyle bir yerde yürümeye başladım ki Kaf dağının ötelerine geldiğimi sadece hissettim. Ak zirveler, sayısız şehirler ve altından gümüşten kubbeler. Perilerin iç gıdıklayıcı şarkılarının rüzgarla taşınan sesleri. Ama hepsi çok uzaktaydı. Biz daha eski devirlerden kalma mermerden harabelerin, mezarlıkların ortasında bir dağ başındaydık. Bir zamanlar cinlerin dünyada saltanat sürdüğü görkemli zamanlardan kalma harabelerin içinde tuhaf bir kalabalık yaşamaktaydı şimdi. Çoğu gulyabani, çoğu umacı arada çeşit çeşit varlıklar, sürüsüne bereket “iyi saatte olsunlar”. Birde pür silah Sılat’lar. Halil’i görür görmez bir grubun sanki gökte süzülürmüş gibi bize doğru geldiklerini gördüm. Boyu neredeyse devlere varan, kara suretli, kızıl gözlü, kıllı vücutlu iki ifrit, birbirinden güzel ve korkutucu görünen üç tane Sılat kızı, pür silah beş tane Sılat eri ve önlerinde yürüyen kara suretli gibi görünen ama tuhaf biz cezbesi de bulunan, topuklarına dek uzanan kızıl saçlarıyla hikayelerde dinlediğim bir alkızı. Üstündeki beyaz kefenin üstündeki kızıl kanlarının insan ciğerinden fışkırma olduğunu tahmin etmem hikaye bilgilerime dayanarak tahmin etmem de çok uzun sürmemişti. Birbirinden enteresan varlıklar gözlerini bana dikerek bakıyorlar, korkudan dilim tutulmuş bir halde bende onları seyrediyordum. Göklerindeki karanlık benim gördüğüm geceye, altımdaki toprak benim üzerinde doğduğum diyara benzemez bu garip diyarda sanki bir rüya halindeydim. Gözlerimi sıkıca yumup açsam uyanacaktım. Halil diğerlerine dönerek konuşmaya başladı. Değişik bir lisandı, rüzgar uğultusuna benziyordu. Konuşuyorlar, söyleşiyorlardı ama bana uzaktı, dünyadan herhangi bir insanın da anlayabileceğini zannetmiyorum. Halil’in söylediği bu lisanı cinlerin dışında kimsenin anlayamayacağıydı. Dilimi bilen tek kişi oradaki Alkızı’ydı, o da asırlarca Anadolu’ya gidip geldiğinden olsa gerek diye tahmin ediyordum. Dışarıdan küçük bir çadıra benzeyen, ama içinin saray kadar geniş olduğu büyük bir otağa girdik. Halil sürekli diğerleriyle konuşuyordu, tartışıyordu. İlk başlarda bu harekat fikrine onlarda sıcak bakmıyor gibiydi. Burada zamanın neresinde olduğumuzu bilmeden ne uzun ne kısa geçen bir sürede tartışmaları sürdü. Bu sırada Alkızı’na neden tartıştıklarını sordum. Asi sılatların daha değişik bir fikri olduğunu, harekatı buna göre yapmak istediklerini söyledi. Ne olduğunu sorduğumda, tılsımlı bir silah yardımıyla sarayı basabileceklerini söyledi. Bu diyarda bu tipte sayısız tılsımlı silah olduğunu ama bu derece kudretli bir silahın olup olmadığını sordum ona. Sılat beyleri bu tip silahların bulunduğu bir gizli ambarın bulunduğunu iddia ediyordu, Halil ise bunun padişah yanlılarının uydurduğu bir söylenti olduğunu, hemen harekete geçip baskın yapmaları gerektiğini savunuyordu. O böyle söyleyince bir an durup, aklıma gelen eski bir hikayede ismi geçen, böyle çeşitli nadir eşyaları tılsımları toplayan birinin ismi geldi aklıma. Rivayetlere göre Bağdatlı bir hırsızın, Kaf dağının ötesine geçerek “Kırk ambar” deyiminin geldiği yer olan “Bühteşg’in Kırk Ambar”ı hikayesinde, Bühteşg isimli oldukça ihtiyar bir sılatın, tılsımlı yapısıyla görünenden büyük bir ambar yaptırıp, kapısı birbirine benzer kırk farklı ambar inşa ettirdiği anlatılırdı. Odalardan birinde çeşit çeşit tılsımların bulunduğu anlatılır, ama geri kalanlarında ise tuzak olarak canavarların ve ya hilelerin beklediği söylenirdi. Bağdatlı hırsız, gemisine gereken rüzgarı sağlamak için rüzgar tılsımını aramış ve ambara bu şekilde girmişti. Doğru ambarı bulmak için Bühteşg’in ambarın girişindeki evine girmiş ve bir harita aramaya başlamış. Bühteşg’in doğru odayı bulmasına yardım eden şeyi arıyormuş. Bühteşg’i gizlice takip etmiş ve onun sırrını çözmüş. Bu ambarda kırk oda varmış, karşılıklı duran yirmişer kapı hesabından. Değişik bir mimari sistemle yapılan bu yere girer girmez, sadece duvarlara gizli bakır borulardan etkilenen top şeklinde bir mıknatıslı taşı yere bırakır, onun durduğu kapının gerçek oda olduğunu bilirmiş. Ama tılsım gereği odalar yer değiştirdiğinden bir kez farklı yerden girip öteki kez farklı yerden çıkılan, acayip bir özelliği de varmış. İşte hırsız o taş yardımıyla tılsımı alıp kaçmış. Bu hikayeyi Halil’e aktardığımda, ne işe yarayacağını sordu. Hikayeden biliyordum ki o oda da bulunabilecek her türlü tılsımlı gereç mevcuttu. Eski silahlar, büyüler, eşyalar ve daha bir nice faydalı şeyin olduğu söylenirdi. Bunun cinler arasında bile hikaye konusu olduğunu, ama o sılatların gerçekten o ambarın sarayın yakınlarında bulunduğunu Halil’e söylemesi onu ikna etmişti. Planını değiştirmişti. Çeşitli noktalardan şehre girecekler, tılsımlı silahları kuşanıp doğrudan sarayı basacaklardı. Böylece aniden ihtilal kararı alınmış, asiler korkmalarına rağmen sırf bir efsanenin peşine düşmekten çekinmeyecek kadar cüretkar bir şekilde öbek öbek peri padişahının sarayının civarına doğru saklana gizlene ilerliyorlardı. Her biri sarayın gizli dehlizlerine uzanan ve yeminlerle yerini bildikleri için kavilleştikleri yerde buluşacaklardı. Ben, Halil, alkızı, büyücü sılatlar ve o beş sılat savaşçısı ile iki ifrit kardeşler ayrı bir grup olarak ambara girecekti. Dağdaki sığınak boşaldıktan sonra bizde silahlanıp şehre doğru indik. Bataklıklardan, ormanlardan ve sütunların arasından geçiyorduk. İnsan aklının alamayacağı şeyler görüyordum. Korkudan neredeyse dizlerim titriyordu ki alkızı gözlerimi bağladı, ellerimle kanlı kefenine tutundum düşe kalka onlarla ilerledim. Tuhaf sesler, böğürtüler, çığlıklar, etin kemikten sıyrılma sesleri, bir nice dehşetengiz şeylerin sesi kulaklarımda çınlıyordu. Efsanelerde geçen kırk ambarı arıyorlardı yahut peşimize peri padişahının casusları takılmıştı. Gözlerimi açtıklarında büyükçe bir köşkün bahçesindeydim.  Halil’in dediğine göre hikayedeki gibi bahçesinde ardiyeye benzeyen kümbet benzeri bir yapının olduğu şehirdeki tek köşk buymuş. Öyle silik, öyle izbe bir görüntüsü vardı ki buradaki tılsımlardan peri padişahının bile haberinin olduğunu sanmıyordum. Bir grup sılat o metalik gülleyi bulmak için eve girerken biz bahçede kalmıştık. Hikayeye göre Bağdat’lı hırsız Bühteşg’e oyun etmek için onu bahçe kuyusuna atmıştı. Hakikaten bahçede tuhaf görünümlü bir kuyu vardı. İfrit kardeşler benim bile girebileceğim kadar geniş kuyuya Halil ile beni sarkıttıklarında fazla derin olmayan büyükçe bir su mağarasına indiğimizi gördüm. Yerde bazı gümüş veya altın sikkeler, paslı kapkacak parçaları ve bazı insan veya insan olmayan varlıklara ait kemik parçaları vardı. İçerisi tuhaf bir şekilde yeraltı mağarasının duvarındaki minarellerden, parlak taşlardan gelen ışıklarla aydınlatılmış gibiydi. En ilginç şey ise dört tane kuru kadavraya aitti. Taze cesetlere benziyorlardı ve insana aittiler. Üzerlerinde günümüz özel kuvvetlerinin giydiği operasyon kamuflajlarına benzeyen giysiler ve kar maskeleri vardı. Yanlarında da IMI UZİ markalı hafif makinalı silahlardan vardı. Bir tanesinin elinde duran Tevrat’tan ve bir tanesinin çantasında çıkan bazı İbranice yazılı kağıtlardan, resimli kimliklerden bunların bir zamanlar yaşayan MOSSAD ajanlarına ait olduğunu anladım. Halil’e MOSSAD ajanlarının cesedinin buraya nasıl gelebileceğini sordum. Parapsikoloji araştırmaları yürüten bazı istihbarat servisi mensuplarının, ajanların alemlerden alemlere geçebileceğini söyledi. Muhtemelen bunlarda bir keşif gezisine çıkmış ama sonuçlarını açıklayamamış ajanlardı. Halil’in söylediğine göre daha eski dönemlere ait olanlar da varmış. Hatta bir grup Nazi askerinin kalıntılarını ve bazı Nazi deney dokümanlarını bile bulmuşlar. Mağaranın zeminine bakınırken gerçekten hikayedekine benzeyen paslı bir gülle bulduk. Tekrar ifritlerin yardımıyla mağaradan çıktık. Köşkten çıkanlarla birlikte kümbete girdik. Bühteşg kendilerine göre bile asırlar önce ölmüştü, bir iz bir işaret bulamamışlardı. Kümbet hakikaten hikayede anlatıldığı gibi uzun ve aydınlık bir dehlizden oluşuyordu. Sağda yirmi, solda yirmi tane olmak üzere tam kırk kapı vardı.  Topu zemine bıraktığımızda bir süre yerinde kaldı. Sonra ağır ağır yuvarlanarak bir kapının önünde durdu. Ardından iki kapı arasında gidip gelmeye başladı. İlk başta gerçek olanın hangisi olduğunu bilmediğimizden sadece göz ucuyla bakmak için bir tanesini açtığımızda kapıyı açan sılatın tekrar sıkıca kapattığını gördük. Ne gördüğünü bize söyleyemeden gözümüzün önünde sararıp solarak hiçliğe karıştı. Tılsımın yanıldığına kanaat getirerek önündeki kapıyı açtık. Saraylar kadar geniş bir salon ve müze misali cam kafesler içinde mermer kaidelerde sergilenen türlü çeşit tılsımlar, silahlar, mumyalar ve bir nice kitap bulunmaktaydı. Ah zaman olsaydı da bunları tek tek inceleseydim! Herkes bir silah, işe yarar bir tılsım bulmak için dağıldığında ben de kitaplara olan tutkuma binaen kitapların sergilendiği büyük kütüphanenin önüne gitmiştim. Kitapların çoğu benim anlamadığım dildelerdi ama eski dönemden olduğu kadar günümüzden de kitaplar vardı. Burada hakikaten zaman mefhumunun bir önemi yoktu. Mesela Osmanlı döneminden kalma büyü kitapları kadar, Latin diliyle yazılmış kitaplarda vardı. 1930’lara ait daktilo yazımı el yazması kitaplarda vardı, İngilizce, Almanca gibi dillerde. Ama tek ortak noktaları büyülü şeylerle ilgili olması ve benim daha önce isimlerini hiç duymadığım şeyler olmasıydı. Komik isimleri vardı bazısının: “Ejderhayı Öldürmeden Yaşatıp Kanından Faydalanmanın Yolları”, “Kaçırılmayan Peri Prenseslerinin Hikayeleri”, “Trajik Sonlu Büyüler” gibi. Ama bir tanesi mizahi gibi görünse de hikayelerim için bulunmaz bir kaynak olabilir diye yanıma almıştım: “Gerçek Necronomicon Kitabında Geçen Varlıklar ve Onları Çağırmanın Kanıtlanmış Yolları”. Her biri çeşitli silahlar bulmuştu. Mehere’nin Bir Çekişte Bin Düşmanı Helak Eden Ateşli Ok Fırlatan Tılsımlı Yayı, T’sin’in Kırk Kat Zırh Deler Mızrağı, Vahara’nın Büyü Savaşları zamanında cadıların göklerden saldığı yok edici, büyülü yıldırımlarıyla dövülmüş Yıkımgetiren kılıcı ve bir nice silah. Bunları ve görünüşlerini hikayelerden duyuyordum canlısıyla karşı karşıyaydım. Ama en çok dikkatimi çeken Halil’in elinde tuttuğu şeydi. Gerçekten mahiyetini bilerek mi bunu seçmişti yoksa tesadüfen mi? Tarihin bilinen en eski dönemlerinde, bizzat büyücülerin babası Marudon kendi elleriyle bu silahı yapmıştı. Büyük bir çekice benzese de şekli dev bir yumruğu andırdığından “Demir Yumruk” derlerdi. Yıkamayacağı yapı olmayan, deviremeyeceği insan olmayan, yıldırımlar saçan muazzam bir silahtı. Savuranın gücünü zapt edemezse boyutları ve zamanı bile yırtabilecek denli kudretli bir efsunu içinde taşıdığı söylenirdi. Böylelikle kümbetten çıkmış, ihtilali başlatmıştık ama ters giden bir şeyler olmuştu. Bahçeye çıktığımızda kılıç şakırtılarını duyuyorduk. Ok sesleri geliyordu. Bahçeye bir grup sılatın koştuğunu gördük, sığınakta gördüklerimdi. Halil’le hararetli hararetli tartışıyorlardı. Alkızı’nın söylediğine göre padişahın casusları bir şekilde bizi fark etmiş ve yerimizi bulmuşlar. Korkudan elim ayağıma dolaşmıştı. Hikayelerde okuyup efsanelerde dinlediğim peri padişahıyla resmen cenge girmiştik! Halil bana dönerek tılsımlı silahlarla vuruşarak sarayı basabileceğimizi söyledi. Bahçe kapısından gelen ifrit alaylarını görür görmez korkudan dizimin bağı çözülmüştü ki biraz sonra gördüklerim korku yerine hikaye yazma isteği uyandırmıştı. Bin ok yağdıran yaylar, tılsımlı silahlar ve Demir Yumruk’un her savruluşunda helak ettiği yüzlerce padişah çerisi. Her savruluşta hiçliğe karışanlar, çöken zaman ve yırtılan mekan. Şehrin ortasından vuruşa vuruşa geçip sarayın kapılarına vardığımızda ben masal dinleyen çocukların saflığında bu destansı savaşı seyrediyordum. Neden bu kadar güçlü bir silah olduğunu anlamıştım o anda. Demir Yumruk aslında silah olarak icat edilmemiş, boyutları silah olarak kullanan bir araçtı. Çünkü düşmanla temas etmiyordu ve yıldırımların yaladığı yerde çeşitli ebatta ve şekilde boyut kapıları birbiri ardına açılıyor binlerce askeri bir anda göz açıp kapayıncaya kadar yutabiliyordu. Bu savaş algımın ve zihnimin çok ötelerinde bir savaştı, tasvir etmeye ne gücüm ne dilim elverir.
            Peri padişahının sarayını bastıktan sonra taht odasına girdik. Halil’i en son orada peri padişahıyla savaşırken görmüştüm. Azametli bir kraldı peri padişahı. Demir Yumruk, boyutları yırtan o lanetli heyula Halil’in elinde kontrolden çıkmıştı. Tuhaf tuhaf alemlerin kapıları açılıp kapanıyordu. Öyle şeyler gördüm ki o kapıların ardından gözlerimi yumup olduğum yerde bir duvar dibine çöktüm kaldım. Sesler kesildiğinde bile gözlerimi açmamıştım. Neyden sonra alkızı açtı gözlerimi, harbi kazandığımızı, peri padişahını devirdiğimizi söyledi. Halil’i sorduğumda açılan bir kapıdan peri padişahıyla kaybolup geçtiğini yazdı. Bu noktada yazgıma şaşırdım ey dinleyici. Bir önceki hikayede böyle bitmemiş miydi? Acaba hangi boyutların hangi zamanların ötesine geçmişti. Ya da bir zaman diliminde miydi? Alkızı en yakın arkadaşı olduğumdan ihtilal liderliğinin bana geçtiğini söyledi. Gidip tahta geçirecekleri ece veya şehzadeyi bulup tahta geçirecektik ki hala kimi başa geçireceğimizi bilmiyordum. Grubun kalanlarıyla birlikte koca sarayı dolanmaya başladım. Bir ara tuhaf bir şeye rastladım. Üç insanla karşılaştık. İnsandılar zira ayakları benimkiler gibi düzdü. Ama giysileri ve taşıdıkları silahlar onların ortaçağdan gelme olduklarını gösteriyordu. Naziler, MOSSAD neyse ortaçağdan gelme, sarıklı, zırhlı, kılıçlı adamların bu devirde ne işi vardı hem de bu sarayda? Adamlardan ikisi kafasına güzel yüzlü, siyah saçları topuklarına uzanan bir kızı kollarından tutmuş götürüyorlardı. Sağ tarafındaki adam iri yapılı, şişman, kara suratlı korkunç görünüşlü orasında burasında bıçakları olan bir adamdı. Sol tarafındaki adam ise ince yapılı, kuru yüzlü, tilki suretli, sarı saçlı, siyah yüzlü, belinde silahlar ve divitler okkalar taşıyan bir adamdı. Onların önlerinde liderleri olduğu her hallerinden belli bir adam vardı. Orta boylu, esmer, yeşil gözlü, sivri suratlı, örgülü uzun siyah saçları olan bir adamdı. Karşılıklı silahlı külahlı saldırıya hazır ve nazır bekliyorduk. Benim grubumdaki o cinler, benim dışımda sarayın içerisinde bir grup insana rastlamaktan ve aralarında muhtemelen peri prenseslerinden birini görmelerinden dolayı benden daha şaşkındılar. Adamlardan zayıf olanı, öndeki örgülü saçlı olanına sordu:
            “-Yakalanduk beyim, ne idelüm?”
            “-Kavi durasuz! Peri padişahının çerülerine benzemezler!”
Ortaçağ’dan, tarih kitaplarından aşine olduğum Anadolu Türkçesini duyunca sordum:
            “-Türki lisan bilir misiniz?”
En önlerindeki örgülü saçlı olanı:
            “-Bilirün, bilirün de adem başuna bu ecünnülerin arasunda ne gezersün?”
            “-Hocam hiç karıştırma orasını girdik bir işe. Siz peri padişahının adamı mısınız? Değilsiniz. Kız kaçırma felan, nasıl geldiniz?”
            “-Çelebi vazifemüz gereği sana bunu söyleyemem!”
            “-Saray bizim elimizdedir. Ben ne bileyim peri padişahının adamı olup olmadığınızı? Tahta çıkan şehzadeyi ararız!”
            “-Sen Türkmen misin? Lisanın benzer ama ağzın başka dir.”
            “-Türkmenim, Türkmenim’de siz kimsiniz? Böyle ortanızda peri kızıyla felan?”
            “-Sana kim olduğumuzu dimek üstümüze vazife değil. Ama peri padişahının adamına bağlu değülüz. Konya sultanının kullarıyız.”
            “-Konya sultanı? Karamanoğlu mu Selçuklu mu?”
            “-İlk dediğini bilmeyüz, Al-i Selçuk kapısındanuz. Bir peri prensesi inayet ittü aldu bizü saraya. Emanetümüzü aldık, desdur ver gidelüm.”
            “-Tamam da peri padişahı tahttan indirildi. Tahta birini çıkarıcaz bu ece tahta çıkacak belki?”
            O sırada gerideki zayıf olanı söze girdi:
            “-Beyim, hani şehirde vuruşmalar başladı o periler ecesi de “Babamu devürün, benü haremde bulasınız” dedi ya? Bizi ihtilal çerüsü sandı herhal. Bak hele çelebi. Bu ece sizin araduğunuz ece değildür. Aynı soydan ama bir gönül meselesü, kendüsünü saraydan götürmeğe geldük. Sizin araduğunuz ece’dir, haremde bekler.”
            “-Tamam o zaman gidebilirsiniz. Ama yalan olduğu ortaya çıkarsa Kaf dağını tepenize yıkarım!”
            Adamlar yanımızdan geçip giderken örgülü saçlı olanı kolumdan tutup çekti:
            “-Çelebi dur hele. Adem başına buralarda ihtilal edüp ecinni başuna geçtiğine göre ihtilalden, harekattan anlar kişisin. Burada işün bitince Konya’ya gel, saraya haber bırak seni yanıma aldırayım.”
            “-Vallahi pek anlamadım ama olur.”
            O tuhaf adamların ne olduğunu anlamadım. Onlardan duyduğum son cümle giderken: “-Kızı yakalatsaydık şehzade ağzımıza iderdü!” lafını işitmemdi. Eceyi haremde bulduk dedikleri gibi ve taht odasında tahta çıkardık. Garip tesadüfler burada da yakamı bırakmadı. İhtilal pek tesadüfi değildi. Zira ecenin sürekli yanında gezen takım elbiseli gözlüklü bir adam görmüştüm. Tuhaf gelmişti. Adamın yakasındaki rozette CİA kelimelerini okumam ve sürekli bana bakması, elinde taşıdığı platin rengi çanta benim içimdeki başka korkuları deşelemişti. İzzet ikram dağıtılır, ece herkese ihsanlarda bulunurken ben bir tek elimdeki kitapla geri dönmeyi diledim. Dünyaya sağa salim varmak, geldiğim zamanı bulmayı diledim. Ecenin arkasındaki karanlık güçleri pek deşelemeye de çalışmadım. Alkızı’nun ardından yine yürüye yürüye diyarlar, alemler arasından geçe gide Edirne’ye vasıl oldum. Gördüğüm şeyleri ise hiçbir zaman unutamayacaktım.
            Ama hayatımın tuhaflıkları yeni başlamıştı.
            Olayın ardından birkaç ay sonra, o gölgelere ve tuhaflıklara alışmışken bu sefer bambaşka bir şeyle karşılaşmıştım. Arkadaşlarımla bir barda eğlenmekteyken beni seyretmekte olan biz kıza takılmıştı. Tuhaftı ama oldukça güzel görünüyordu. Koyu saçları ve rengini kestiremediğim ışıltılı gözleri, parlak teniyle üzerindeki neredeyse eski moda denebilecek 1800’lerin elbiselerine benzeyen siyah elbisesiyle oldukça alımlı görünüyordu. Yanıma geldiğinde heyecandan kalbim duracakken birden bire bana Kaf Dağı İhtilal Örgütü’nün son lideri olup olmadığımı sordu. Allah Allah? Bu kız, aylar sonra tuhaf bir şekilde karşıma çıkan bu kız benim Kaf dağının ötesindeki serüveni mi nereden duymuştu? Hemen ayaklarına baktım. Normaldi. Demek ki onlardan değildi. Peki ya o ajan? Acaba beni gören o ajan mı takmıştı peşime? Kıza kim olduğunu sorduğumda ancak takip edersem söyleyebileceğini söyledi.
            İçimdeki tüm korku hissine rağmen kızı takip ettiğimde, girdiğim o eski Osmanlı evleriyle çevrili sokakta karşıma üç kişinin dikildiğini gördüm. Ayakları normaldi, ama ay ışığında parlayan kızıl gözleri ve soluk tenleriyle, dudaklarının kenarından görünen sivri dişleriyle oldukça korkutucu görünüyorlardı. Vampirlerdi. Ama Twilight’takilerden farklılardı. Bana ne olduklarını söylediklerinde pek şaşırmadım. İhtilal örgütünü duymuşlardı ve bir şekilde yardımımı istiyorlardı. Gaflete bulunarak neye yardım edeceğimi sorduğumda şunu demişlerdi:
            “-Gerçek Karanlıklar Prensi’ni hak ettiği yere çıkarmaya!”
            İşte şimdi ben Mahmut ……… ; eski yazar yeni metafizik ve parapsikolojik anarşist, dört tabutla aynı odada bir kargo uçağında yeni kaderime doğru gidiyorum. Uçağın penceresinden dağlar görünüyorken yanımdaki turistin “Karpat dağları” kelimelerini cümlesinin içinde seçiyorum.
            Karpat dağları…. Karanlıklar prensi… Ceza’nın deyişiyle: Tek bir ihtimal var, metafiziksel ihtilal. Ölüme giden atardamar, ne kadar insan ömrü var…

SON
Mehmet Berk Yaltırık
15 Ocak 2011 – İstanbul
Son Not: Beridçilerin başı Celaleddin Zahit’in Ekim 2011’de Kayıp Rıhtım’da yayınlanan “Harekat-ı Garaib-ül Sema” adlı öyküde (bkz. http://oyku.kayiprihtim.org/harekat-i-garaib-ul-sema-wyern/) bir şehzade için peri padişahının kızlarından birini kaçırmalarından bahsetmesi söz konusudur. İş bu hikayede ortada beridçi olduğunu belirtmediğim Beridçiler ile Halil’lerin ekibinin karşılaşması, önceki dönemlerde Berdiçilerin yaptığı bir harekatın konusudur. O da öyküleştirilecektir.

Gül Yabaniler

Enteresan Bir Tesadüf Üzerine Not: Aralık 2013'te bu hikayeyi okuyan Ereğli'den bir okur bana ulaştı ve hikayeyle alakalı tesadüfi olan bazı hususlardan bahsetti. Aile arasındaki bir rivayete göre ailesinden Bekir Beşe isminde saraydan bir görevlinin Ereğli'ye yerleştiğini, Ereğli'de girişinde tuhaf semboller bulunan ve hakkında hazine söylentileri olan bir mağaradan bahsetti. Hikayeyi yazarken tamamen filmden ilham alarak ve kurguyla yazdım, tarihi malzeme olarak yeniçeriler ve yörükler haricinde bir detaya ihtiyaç duymadım. Ancak bu tesadüfi örtüşme her ikimizin de garibine gitti. Ben de bu anektodu buraya ekledim. M.B.Y

(İlk Yayınlanış: Gül Yabaniler, Gölge E-Dergi, 50.Sayı, Kasım 2011, s.80-84.)


(2011 yapımı “Orcs” filminden ilham alınarak yazılmıştır.)
            Rivayet ederler ve anlatılar ki fi tarihinde Karadeniz kıyılarındaki gür ormanlardan birinde tuhaf mahluklar peyda olmuş, yöre halkına musallat olmuş ahaliye mazharat-ı isal eylemişlerdir. Bu mahlukların sonradan ölüleri bile görülmüştür, insana benzer ama kara suretli olmaları ilkin cinni sanılmaları ama bizim gibi beden sahibi olmaları herkesin tuhafına gelmiş, hiçbir alim ve müneccim onların sırrına vakıf olamamış. Bunları görüp sağ kalanların demesiyle lisanları dahi bize benzemezmiş, göçerler gibi ok çeker pala sallar bir garip kabile imişler. Lakin ta Angılız memleketinden gelme bir alimden işitmişliğimize göre, bu kara kuru kabileye kafirler kendi lisanlarında “goblin” derlermiş, biz de bunun tam manası “gulyabanidir”. Her ne kadar gulyabani taifesi sürü gezip yay çeker kılıç sallar değillerse de bu hikayenin asıl mevzusu olan bu iblislere biz bu adı uygun gördük. O mahlukların saldırısını def etmeye muktedir olan aseslerden birisi olan yeniçerilikten çıkma Bekir Beşe ihtiyarlığına yakın Kostantiniyye’ye yerleşmiştir, hikayenin aslını ondan dinlemişizdir.
            Mahlukların yerin dibindeki cehennem zindanlarından çıkarak yeryüzüne musallat oldukları gün vazife yaptıkları gözcü kulesine sabah vakti, yaşlı ases İbrahim’in girip:
 “-Ormana yine habersiz Tahtacılar girmiş!” bağırtısıyla uyanmışlar. Ağızlarında bir dolu küfürlerle samanı sertleşmiş döşeklerinden kalkmışlar. İbrahim diretmiş:
            “-Tez giyinin, azıklarınızı alın yolda yersiniz dağ dibi köylülerinden ihbar geldi sabah ezanına yakın.”
            Bekir Beşe sövmüş:
            “-Millet şimdi Kostantiniyye’de Bizans dilberlerlerinin, altınlarının rüyasını görüyorken biz bu orman köşesinde ağaçların başını tutuyoruz. Sana uyan aklıma…”
            Mahmut’ta aynı şekilde söylenmiş:
            “-Ben mi dedim isyana karışalım diye. Bizim sonumuz gene iyi. Kelleden de olabilirdik, orman asesi diye sürgün yedik. Hiç sesini çıkarma, millet yağma ederken biz dalları saymaya devam edeceğiz.”
            Bekir Beşe’nin demesine göre bunlar zamanında Sultan Mehmed Han-ı Sani’nin Karaman Seferi dönüşündeki yeniçeri isyanına karışmışlar. Konya yakınlarında ayaklanarak sefer bahşişi istemişler. Sultan karşılıklarını Ankara’da vermiş, isyanın elebaşlarını dövdürterek azlettirmiş, kimisini katlettirmiş, kimisini de sürmüş. Üç yeniçeri neferi olan Gedikli İbrahim, Mahmut ve Bekir’in kısmetine sürgün çıkmış. Sadece kulesi ve yanına bir barakası inşa edilmiş olan tamamlanmamış bir Ceneviz kalesinin tepeden gördüğü deniz kıyısı ve dağların ortasındaki büyük ormana ases olarak tayin edilmişler. Sultan’ın yeni seferleri ve tabi Kostantiniyye muhasarası için hazırlayacağı gemilerin kerestelerinin nakliyesini kontrol altında tutmak ve kerestelerin çalınmasını engellemek için getirdiği yeni bir teşkilatlanmanın sonucu olarak üçer kişilik neferler ormanların başlarına atanmıştı. “Yaş kesenin başını keserim” emrinin yayıldığı dönem o dönemmiş. Anadolu’nun dört bir yanından orman ehli yörüklerden Tahtacılar getirilmiş, gemilerin ve bir nice şeyin gerektiği kerestenin kesim izni verilmiş.
            İşte o koca ormanda ki Bekir Beşe’nin demesine göre Karadeniz taraflarında Bolu sancağına bağlı Erekli civarında imiş, Cenevizlerden yadigar kule ve hemen dibindeki baraka gözetleme kulesi yapılmış, orman yeniçerilikten çıkma üç asese emanet edilmişti. Romatizmalarını bahane eden yaşlı İbrahim kulenin dibindeki taş duvarlı barakayı sahiplenmiş. Diğerleri de kulenin en üst katındaki gözcü odasına yerleşmişler. Geceleri deniz ve orman manzarasına nazır Ceneviz tüccarlarının Kırım’daki bağlardan getirdikleri şarap ve rakıların eşliğinde muhabbeti ve demi eksik tutmadıkları için kuleye yerleşmeye hiç ses etmemişler. Her birine bir nice eşya ile birlikte üstlerinde taşıdıkları kılıçlar dışında bir çok silahın bulunduğu, kulenin mahzeninde kilitli bir cephanelik bırakılmış. Av etleri, meyveler, köylülerin hediyeleri olan yemekler ve tüccarların getirdiği şeyler dışında, dışarıdaki su tulumbası kalenin yiyecek ve içecek istihkakıydı. Yaşına binaen ona buna emir yağdırarak bölgenin gayri resmi amiri olmuş İbrahim genelde barakasında otururken, gözlem ve nöbet gibi işlere hep bu iki ases koşarmış.
            Ceneviz korsanlarının da arada sırada göründüğü bir bölge olduğundan, devlet ormanlardan gelecek gemi kerestelerinin güvenliği için kuleye fazladan bir bölük askeri kuşatacak ve ihtiyaçlarını giderecek kadar hem kesici hem barut nevinden silah yerleştirmiş. Elbiselerin üzerine fazladan deriden pelerinlerini kuşanıp, keçe ases külahlarını giyip bellerine kılıçlarını taktıktan sonra aşağıya inerek kendilerine tahsis edilen iki ata binerek, İbrahim’in gösterdiği dağların dibinden geçen ve köye dek uzanan yolu takip etmişler. Bir grup köylü ormanın dibinden bazı davul sesleri duymuş ve bununla birlikte Tahtacı çadırlarının ormana dikildiğini görmüş. Sonrada sabah ezanının ardından ormandan tuhaf sesler ve çığlıklar işitmişler, sanki insanlar birbirlerini boğazlamaktalarmış gibi. Kendileri bakmaya çekinerek, bölgede silahlı tek güç olan orman aseslerine haber göndermişler. İşte İbrahim’in kendilerini kaldırıp orman yoluna sevk etmesi bundanmış.
            Bekir Beşe’nin anlatmasına göre, gündüz vakti olmasına rağmen sık ağaçlar ve yosunlarla, sarmaşıklarla kaplı devrilmiş ağaç gölgeleri ve zaman zaman görünen dibi balçıklı ufak gölcüklerle bezeli ormanı kocakarıların ateş başında anlattığı ecinnilerin umacıların kol gezdiği tekinsiz ormanlara benziyormuş. Devşirilmeden önce köylerinde işittikleri mezardan kalkanlara, ölü eti çiğneyenlere, insana musallat olan tuhaf şeylere dair korkulu hikayeler akıllarına düşüyormuş. Hatta kendi demesine göre Ceneviz kafiri de ormanın cininden perisinden çekindiği için kale dikmeye korkmuş. Sağdan soldan uzaklardan dağlardan davul sesleri geliyormuş da hem köylüler hem asesler cinler padişahının mehter takımı nevbet vuruyor diye sesin aslını aramaya korkarmışlar, meğerse o gulyabaniler dövermiş bu davulları. Asesler uzaktan görünce Tahtacı çadırlarını o yöne seyirtmiş. Vardıklarında gördükleri şey harp alanından ve en dehşetli kabuslardan bile daha korkunçmuş. Ne insan ne hayvan canlı namına hiçbir şey yokmuş. Ya okla ya keskin palalarla ahalinin vücutları kanlar ve kesik parçalar halinde yerlerdeymiş, kesik başlarından bir tepe yığıp tepesine domuz derisinden kara bir sancak dikiliymiş. Elleri ayakları titriyor, kan kokusundan delirecek gibi oluyor, akılları uçmuş gibi boş boş masumlardan kalanlara bakakalmışlar.
            Akılları başına gelince bu katliamın nedenini merak etmişler. Öyle ya bir bölük adam, çocuk katledeceksin hem de bunun için gereken asker iz bırakmayacak. Ama görünürde hiçbir iz de yokmuş. Ceneviz korsanlarından şüphelendiklerinden sahile at sürmüşler ama bir iz bir işaret bulamamışlar. Davul sesleri artarken köye gitmişler, bakmışlar ki o kadar süre içerisinde bir başka katil grubu daha köye girip ahaliyi katletmiş, domuz derisinden kara sancağı kesik başlardan öbeğin üzerine dikmiş. Korsan olsalar kıyı yolunda kesin karşılaşacaklarından bunların dağlardan inen bir grup olduğunu anlamışlar. Köy evlerinde yaşayan var mıdır diye gezinirlerken evlerden birinden üstlerine siyah derili, çamura bulanmış gibi, tuhaf görünümlü hırıldayan bir mahluk fırlamış. Elinde kara renkli bir pala, sağa sola savuruyormuş. İlkin gördüklerinde dua felan okumuşlar ama bakmışlar duracağı yok, kılıcı çekip işini bitirmişler. Yakından baktıklarında insan olmadığını anlamışlar. Kıyamet zamanı ortaya çıkacak ve insanları mahvedeceği söylenen Yecüc Mecüc taifesi sanmışlar. Tam o sırada arkalarından bir başka hırıltı duyulmuş ama vızıldayan bir ok ile o yaratıkta ölüp gitmiş. Bakmışlar atının yanında elde yay Gedikli İbrahim durmakta. Gedikli İbrahim’in mütekaid (emekli) olmasına çok yakınmış, o denli yaşı varmış ki yeni yetmeliğinde Yıldırım Bayezid Han’ın Kosova cengine iştirak etmişliği, orada ilk sahra toplarını ve bazı Frenk tüfenklerini görme imkanı olmuş. Nişancılığı en iyi olanlardanmış ki, gençliğinde Sultan Çelebi Mehmed Han devrinde buna gavurun cengaverleri “Tüfenkli şeytan” diye lakap takmışlar. Gedikli’ye işin aslını sorduklarında kulenin civarında buna benzer üç mahluk bulup okuyla hakladığını, atına binerek peşlerine takıldığını söylemiş. Tam sancağa haberci gidelim belki sayıları fazladır ve bu yaratıklar nereden gelmedir nedir gibi meseleleri ayaküstü konuşurken etraflarına kara tüylü oklar saplanınca atlarına bindikleri gibi kendilerini kuleye atmışlar. Kaç kişilerse kulede kalıp savaşmaya karar vermişler, zaten bir süre sonra bunun isabet olduğunu anlamışlar. Dağlardan orman içlerinden davul sesleri artmış, gelip geçen kara suretli varlıklar gözlerine sık görünür olmuş. Ormandan geçilmez olduğunu, atlarla bile geçilemeyeceğini anlamışlar. Devletin korsanlara karşı kullansınlar diye bıraktığı silahları kullanalım demişler. Sayıları fazla olsa bile böyle bir kuleye giremezler, biz de vuruşuruz diyerek önce kulenin kapısının önüne bulabildikleri eşyalarla yığınak dizmişler, sonra da cebehaneliğe bakmışlar. Fazladan birkaç sadak ok ve üç yay, iki tüfenk, üç fıçı barut, bir iki tane miğfer, kalkan, topuz, balta. Bir de demelerine göre her nasılsa Bursa cebehaneliğinin eskilerinden kalma, artık kullanılmaz diye elden çıkarılmış hafif, Kosova sahrasında gürleyenlerden bir sahra topu ve kafi sayıda gülle. Gerçi top kullanmasını bilmez yeniçeri taifesinden ases yapıp depoya eski, elden düşme silahları koymak bize dahi tuhaf geldiyse de dünyanın hali türlü türlüdür kanaatine vardık.
            Kapıyı buldukları tahtalarla mıhlayıp cebehanenin silahlarını yanlarına aldıktan sonra en son sahra topunu güç bela asıla ittire taş merdivenlerden yukarı taşıyıp kulenin pencerelerinden ormana bakan kısma yanaştırmışlar, barutları da yanlarına almışlar. Bekir Beşe’nin demesine göre içlerinde eğer evvelde tüfenkendazlık ve topçuluk bilmeyen Gedikli İbrahim olmasa bu sahra topunu tövbe kullanamazlarmış. Gedikli bunlara hem gülle yerleştirme hem doldurma vazifesi vermiş, topun yönünü ve ayarını kendisi yapacakmış. Barut fıçılarından birini ne olur ne olmaz diyerek aşağıdaki kapının önünde bırakmışlar. Kuşatma usülü gereği evvela okla ateş açmışlar. İbrahim ise tüfekleri hızlı hızlı doldurup ateş saçmaktaymış ki her atışında bir iblisi yerine mıhlamaktaymış.
            Yol yordam bilmez iblisler okla tüfenkle vurulunca bu kez öfkelenip yağmur damlaları gibi Ceneviz kulesine doğru bağıra çağıra, domuz derisinden kara sancaklarını sallayarak atılmışlar. Attıkları oklar ve taşlar kulenin tepesine dek gelse de pencereden içeriye denk düşürecek kabiliyette değillermiş. Dağlardan sürü sürü gelip kulenin önüne birikince bu kez okları ve tüfengi bırakıp topu ateşlemeye başlamışlar. Gülle tükenene kadar attıkları toplarla birçoğunu tarumar etmişler. En son yine ok ve tüfenk atmışlar ama iblislerin kökünü kazımaya yetmemiş. Kalan son oklardan birin ateşleyip ne olacaksa olsun diyerek iyice zorlanmaya başlayan kapının dibindeki fıçıya göndermişler. Patlamanın etkisiyle kule rüzgarda salınan buğday başağı gibi bir o yana bir bu yana sallanmış ama yıkılmamış, parçalanan kapının kıymıkları iblisleri mermi gibi delik deşik etmiş, ateşlerin etkisiyle kavrulmuşlar. Artlarından gelenler taş merdivenlere doğru hücuma geçince zaten piyade taifesinden olan yeniçeriler kılıçla baltayla Allah Allah naralarıyla üzerlerine atılmış. Önlerine gelen kah kellesini kah kollarını kaybedip uluya uluya ölmüşler. Bunlardan korktuklarından ve sayıları da epeyce azaldığından kuleden yüzgeri edip kaçmışlar ama asesler bunları takip ederek yakaladıklarını doğramışlar. Çıktıkları mağara ağzını bulmuşlar. Burada bazı kızıl sancaklar varmış ki üzerine tek göz şeklinde tuhaf bir suret çiziliymiş. Kimilerinin kalkanında ve miğferinde beyaz el sureti varmış. Bunların ne olduğunu ne onlar bilmiş nede o leşleri inceleyen gizli alim sahibi sihirbazlar ve müneccimler tanıyabilmiş. En son bir çingene falcısı demiş ki bunlar bu dünyadan değil başka bir dünyadan yerin dibini kaza kaza yeryüzüne çıkalar.
            Bekir Beşe hikayenin sonunu merkeze haber gitmesi, sancaktan gelen askerler ve muhite doluşan müneccimlerle bitirir. Der ki bir büyük ateş yaktık, kaffesini toplayıp tek bir parça bırakmadan Nemrut’un ateş yığını gibi o koca ateşte yakmışlar. Küllerinden kalanları ve zırhları palaları gömüp o uğursuz mağaranın ağzını kapatmışlar. Bu kıyımdan kurtulabilen birkaç yaratık köylerde ve civar dağlarda görüldüyse de ahali tarafından yaban adamı veya congoloz sanılarak taşlarla sopalarla öldürülmüş. Ben bu hikayeyi bir de civardan göçen Marissio nam bir Karadeniz Ceneviz’inden dinledim. Dediğine göre yaratıklardan biri sağ kurtulmuş, hatta bir süre insan içinde duvarda zincirle yaşaya yaşaya uysallamış insan lisanını öğrenmiş sonra bir gece dağlara kaçıp kaybolmuş, dağ gulyabanilerinden çocukları kızları yeniden o dağlarda görülür olmuş. Doğrusunu Allah bilir…
SON
Mehmet Berk YALTIRIK
10 Ekim 2011 – Edirne