6 Kasım 2012 Salı

Şerruh Paşa'nın Sırrı


(Bu hikaye daha önce Gölge e-Dergi'nin 55.sayısında Nisan 2012'de yayınlanmıştır. Harun ÇİMEN'in değerli katkılarıyla düzeltilerek yeniden burada yayınlanmıştır.)
"Mustafa Yaşar'dan Şerruh Paşa illüstrasyonu, Gölge e-Dergi'deki hikaye için çizildi."

Edirne – 1920’ler

            Edirne eşrafından biri olan Saffet Bey’in günleri korku ve endişeyle geçmekteydi. Şehrin dışında sayılabilecek konağının arka bahçesine bakan camın kırılmasıyla başlamıştı korku dolu günleri. Camı kıran şey kağıt sarılı bir taştı ve kağıtta bozuk bir yazıyla Serafim Kaptan isimli, namlı bir eşkıya çetebaşı kendisinden yüklü miktarda para istemekteydi. “Bir hafta sonra konağına geleceğim, altını hazır etmezsen konağı içindekilerle birlikte cayır cayır yakarım!” sözleriyle bitiyordu eşkıyanın mektubu. Saffet bey, Faruk Nafiz isminde tıknaz, şişmanca bir oğlu ve Ferahnaz isminde zarif, döneminin salon adabına göre yetişmiş bir kızı dışında kimi kimsesi olmayan, yegane malı elindeki konakla istenilen miktarı karşılayamayacak denli berbat bir halde bulunan çiftlik olan eski zenginlerdendi. Bu belayı başından nasıl defedebilecekti? Çiftliğini elden çıkarmasına rağmen yine de bu yüklü parayı denkleştirememiş sağdan soldan borç ister olmuştu. O zorlu yıllarda kimsede kendisine yardım edecek para çıkışmamış, birkaç kişi adet olduğu üzere para vermeyip akıl vererek başka bir eşkıya yahut kabadayı tutmasını öğütlemişti. Kurdu basmaya kurt gibi köpek gerek deseler de bu kez yeni bir eşkıyanın ocağına düşmemek için bu fikre de yanaşmamıştı Saffet Bey. Edirne bitince bu kez uzak yerlerdeki ahbaplarına, aile dostlarına, tanıdıklara haber göndermiş kendisini eşkıya elinden kurtarabileceğine inandığı beli silahlı kabadayılardan bile medet ummuştu. Çoğu mektubuna cevap gelmemiş, gelenlerden de bir netice çıkmamıştı. Eşkıyanın gelişine dört gün kala gelen bir mektup ise Saffet Bey’i biraz olsun umutlandırmıştı. Cevap gelmesini hiç ummadığı birinden geliyordu mektup. Ta çocukluk yıllarında bir kez ismini duyduğu, büyük büyük dedesinin ailesinden kız aldığı hasebiyle irtibatı olduğunu bildiği ama hiç görüşmediği bir uzak akrabaydı. Istranca dağlarının göbeğinde oturan eski bir ayan-derebeyi ailesinden gelmekte olan, Istrancalızade’lere gönderilmiş mektuba verilen cevap o ailenin kalan son üyesi Abdülharis Şerruh Paşa’dan gelmişti. İsmini hiç duymadığı bu kişi, kendisine yardım edeceğini ama oldukça kalabalık bir maiyeti olduğu için önceden hazırlık yapılması istediğini söylemiş “Eşkıyaya para vermenize, zaptiyeye haber salmanıza lüzum yoktur. Ben kendi hizmetkarlarımla bu işi halledeceğim. Size önden uşağımı ve bir miktar parayı onunla birlikte gönderip gereken hazırlıkları bildireceğim. Bazı şahsi eşyalarımı da o getirecek. Ben ve adamlarım ise en kısa zamanda Edirne’ye intikal edeceğiz. Istrancalızade Abdülharis Şerruh Paşa.” diyerek mektubunu sonlandırmıştı. Mektubun gelişinden bir gün sonra konağa iki atın çektiği büyük bir talika yanaşmış, içinden inen çirkin suratlı kambur bir adam inerek Şerruh Paşa’nın şahsi eşyalarını getirdiğini belirtmişti. Beraberinde gelen birkaç amele ile tuhaf görünüşlü süslü ve büyük bir sandığı konağın mahzenine indirdikten sonra kendi yataklarını adamların kendi getireceklerini, her birinin Paşa dahil bu mahzende kalacağını söylemişti. Saffet Bey her ne kadar "Koca paşa mahzende yatar mı?" dese de paşanın kahyası olan kambur Fatin Efendi, herhangi bir oda hazırlamamasını paşanın mahzende kendi alıştığı biçimde daha çok rahat edeceğini söyledi. Saffet bey kaç kişinin gelip kalacağını ve paşanın ne zaman geleceğini sorduğunda şöyle demişti: “-Dokuz silahlı adam, Paşa’nın bahçıvanı ve yanaşması Sadrettin, bir ben bir de Şerruh Paşa hazretleri... Ha bir de paşanın köpeği. Ben burada kalarak paşayı bekleyeceğim, onun gelmesi yakındır, eşkıyanın gelişinden önce muhakkak gelecektir. Eşkıya olup Istranca dağlarında paşadan korkmayan kimse yoktur, merak etmeyin.”
              Eşkıyanın geleceği güne değin kimse gelip gitmemiş, Fatin efendi yemeklere bile gelmeyerek bazen dışarı çıkarak dışarıda yediğini söyleyerek günlerini konağın mahzeninde geçirmeye devam etmişti. Gün geceye dönüp güneş battığında eli kanlı gözü kara eşkıyalar konağın kapılarına elde meşale dayanmışlardı. Her biri hapishane kaçkını, ırza ve cana kastetmekten çekinmez, parmak, kol keserek ziynet eşyası çalmaktan gocunmaz harami ruhlu haydut kere haydut adamlardı. Başlarında Rodop dağlarının sayılı fırtınalarından koca vücutlu, dağlar ejderhası Serafim Kaptan konağı temellerinden itibaren sarsarak gürlemekteydi: “Vre Saffet efendi! Sana verdiğimiz müddet bitmiştir! Paran canından kıymetli olduğuna göre seni konağınla birlikte yakacağız? Daksi vre?” O korkulu saatte birden bire Saffet Bey’in tam ümidini kestiği anda bir şeyler olmuştu. Karanlıktan vızır vızır seslerle fırlayan fişekler ve top ateşlerini andıran tüfek namlularının çelik parıltılarını görmüştü. Eşkıyalardan kimisi yıkılmış, kimisi sağa sola kaçmaya başlamıştı. Gecenin karanlığında ay ışığı altında kara donlu atlara binmiş kara suretli, dev yapılı süvariler elde tüfek eşkıyaların tepesine yıldırım gibi düşmüştü. Atlılardan birisi kılıç çekmiş bir halde Serafim Kaptan’ın üzerine hücum ederek tek vuruşta koca eşkıyanın kafasını koparmıştı. Kalan eşkıyanın aman dilemelerine aldırış etmeyen atlılar yağlı kurşunlarla vücutlarını kalbura çevirdikleri eşkıyaları ölen yoldaşlarının ve reislerinin yanına göndermişlerdi. Evin içinde silah seslerini dinleyerek ölmeyi bekleyen ev ahalisi, camın önünde kah sedire eğilip kah müsademeyi seyrederken mahzenden çıkıp gelen Fatin’in sözleriyle birlikte rahata ermişti: “Sakın endişe buyurmayın! Gelen paşa hazretleridir. Eşkıyaların kaffesini birden tepelemeye muvaffak olmuştur.” Saffet bey ve ev ahalisi Fatin’in ardından konağın bahçesine indiklerinde kara suretli, yüzü sarılı süvarilerin atlarından inerek toprağı kazdıklarını gördüler. İri yarı, deyim yerindeyse dev gibi,  korkunç görünüşlü bir adamın beraberinde bir aslan kadar iri, kara suretli, en az adam kadar korkunç bir köpekle birlikte cesetleri bir araya toplamak üzere diğerleriyle birlikte sürüklediklerini gördüler. Atlarını bahçenin demir parmaklıklarına bağlamışlardı. Bunların başında uzun boylu kara suretli birini gördüler. Aile ahalisinin yanına yaklaştığında ellerinde tuttukları gaz lambalarının ışığında yüzünü görmüşlerdi. Fatin bu adamın önüne gidip el etek öptüğünde onun Şerruh Paşa olduğunu anlamışlardı. İnce uzun boylu, kendinden emin gibi mağrur duruşlu, esmer suretli, sert bakışlı ve kartal misali kemer burunlu, gayri müslim balkan çetecileri gibi saçları omuzlarına dek inmekte olan pala bıyıklı bir garip kişiydi. Sırtında paltosu, belinde kabzası işlemeli tabancası ve çerkez kaması, sol bacağının yanında kuşağına asılı karabelası, elinde altın savatlı kamçısı ve başındaki kenarı sarıklı kırmızı fesi ve giydiği siyah çizmeleriyle bu adam, tıpkı eski zamanların dağlarında saltanat süren isyancı Osmanlı derebeylerine benziyordu. Yok, yok... Sert duruşlu, kavi bir Balkan ayanıydı. Fatin’e bir şeyler emrettikten sonra adamlarının başına dönmüştü. Fatin ailenin yanına giderek paşanın kendisini konakta beklemelerini emrettiğini söyleyince konağa geçip girişteki büyük sofada beklemeye başlamışlardı. Konağın kapısından içeriye önce silahlı külahlı korkunç görünüşlü dokuz adam geçerek ev sahibini selamladıktan sonra mahzene inmişlerdi. Onların ardından içeriye dev yapılı adam girmişti Fatin’le birlikte. Dev yapılı adam paşanın hususi bahçevanı olmalıydı. Bir süre sonra da içeriye paşa girmişti. Tek kelime konuşmayan bu adam içeriye girer girmez sanki o sert havasından sıyrılmış gibiydi. Çizmelerini çıkartmış, paltosunu ve silahlarını sofadaki somyanın üstüne bıraktıktan sonra herkese selam verdikten sonra Saffet Bey ve Faruk Nafiz ile selamlaşıp salona geçtiler. Silahlarını çıkarınca, ceketinin üzerinde duran Şecaat ve Sadakat madalyaları, sedef düğmeli yeleğinden parlayan altın kösteği, elindeki oltu taşı tespihi daha çok göze çarpmaya başlamış adeta bir salon efendine benzemişti. Kahve veya çay hiçbir şey istememişti. Sert konuşmasına rağmen İstanbul aksanıyla konuşmaktaydı. Ama buna rağmen tavırlarında eski Osmanlı ayanlarının davranışları ve adetleri belli ediyordu kendini. ”Her ne kadar alafranga-i nevi’ye aşina olsak da kökümüz Osmanlı. Erkekler arasına hanımın oturduğu görülmemiştir. Affınıza sığınarak Ferahnaz hanımın bir süreliğine odasına gitmesini temenni ederim. Görüşeceğim bazı hususlar ailenizin erkeklerini ilgilendirmektedir.” Ferahnaz hanım bu hali yadırgasa dahi eski adetleri bildiğinden odasına çıktığında Şerruh Paşa, Faruk Nafiz’e dönerek sordu: “Evli misiniz?” Faruk Nafiz: “Henüz kısmet olmadı paşa hazretleri.” Şerruh Paşa acayip bir sırıtışla: “Evlenmeye bakınız Faruk bey oğlum. Belki suretinizden dolayı kadın kısmı beni nasıl görür diye dertlenmektesinizdir. Hiç düşünmeyin. Kadın kısmı adamda güç ve mevkii arar. Haliniz vaktiniz yerinde. Bunları kullanmaktan çekinmeyin. Şan kazanmaya bak, adamın altına yatmak için can atarlar! Ben dağlarda da bulundum. Nice altmışlık eşkıya gördüm, içlerindeki hırsla nice taze kızlarla güreş tutarlardı! O hırs olmadı mı adama adam denmez!” Adamın kaba saba konuşmasından dolayı Faruk Nafiz’de, Saffet bey de feci halde rahatsız olmuşlardı. Kendi ağzıyla bir dönemler eşkıyalık yaptığını söylemekten çekinmemiş, dağ kalelerinde yaşaya yaşa dağ adamı haline geldiğini itiraf ederek, adeta kadimin kanlı derebeylerinden birisi olduğunu ima etmişti. Paşa Saffet Bey’e dönerek: “Sizi eşkıyadan kurtardım. Paranız size kalsın. Sizden bunun karşılığı tek isteğim bu konağı sizden almaktır. Konağı bana bırakacaksınız.” Saffet Bey: “Burası aile yadigarımızdır paşam. Nasıl size verelim?” Şerruh Paşa’nın yüz hatları çirkin bir hal alırken: “-Bak Saffet efendi. Ben Şerruh Paşa’yım. Eşkıyadan, kabadayıdan, paşadan, ağadan, zaptiyeden korkmam. Ben bu konağı alacağım dedimse alacağım. Siz doğmadan yıllar evvel ben bu konakta yürüdüm. Ben sizin büyük büyük dedenizin evlendiği İsmihan hanımın abisi Abdülharis Şerruh Paşa’dan başkası değilim! Derhal kağıt kalem getirip konağı bana devrediniz.” Faruk Nafiz hem adamın kabalığından hem bu isteğinden tiksinerek olduğu yerden kalkarak salondan çıkmaya hamle etti. O anda salonun kapısının büyük bir gürültüyle kendiliğinden kapandığını görerek olduğu yerde kaldı. Gaz lambalarının ışıklarının titreşerek sönmesiyle odanın karardığını gördüler. Şerruh Paşa’nın tırnaklarının simsiyah bir şekilde uzadığını, ağzından korkunç derecede sivri iki dişinin fırladığını, gözlerinin kızıla çaldığını gördüler. O paşanın sadece bir derebeyi değil aynı zamanda eski Balkan masallarından fırlamış ürkünç bir gulyabani, kanlı bir hortlak olduğunu o anda idrak ettiler. Şerruh Paşa gürledi: “Hala duruyor musun Saffet!” Saffet bey o an nasıl cesaret edebildiyse salondaki yazı masasının çekmecesinde duran silahını bir koşuda çekip alarak Şerruh Paşa’ya doğrulttuysa da  vampir hipnozunun etkisi altına girerek ateşleyemedi. Derken bir anda kapılar açılarak o dev köpek Saffet Bey'i yere yıktı. Köpek hırlayarak ve mezar kokusunu Saffet Bey’in burnuna üfleyerek karabasan gibi üzerine çökmüşken içeriye Fatin ve Sadrettin ile birlikte Paşa'nın dokuz adamı girdi. Şerruh Paşa’nın emriyle Fatin bir kağıt kalem alarak pis bir sırıtışla Saffet Bey’in başına eğildi. Şerruh Paşa, Saffet Bey’in hareket etmediğini görünce bir bakışta adamı Sadrettin’i öne çıkarttı. Sadrettin belinden koca bir satır çıkararak koca eliyle boynunu kavradığı Faruk Nafiz’in boynuna dayadı. Saffet Bey hırsından sesini çıkaramayarak istemeye istemeye kağıdı imzalayarak konağı paşaya devretti. Fatin kağıdı paşaya gösterdikten sonra Paşa suratında pis bir sırıtmayla arkasındaki dokuz adama dönerek: “Afiyet olsun. Bunları size bıraktım, yukarıdaki bana yeter!” diyerek Fatin ve Sadrettin ile birlikte odadan çıktı. Odadan korkunç çığlıklar yükselirken adamlarına döndü: “Fatin sen kağıdı al şimdiden şehre git, sabaha tez elden tasdik ettir. Sadrettin sende bahçeye bir çukur kaz arta kalanları gömersin.” Şerruh Paşa yukarıya çıkan merdivenlere yöneldiğinde kendisine korkuyla bakmakta olan Ferahnaz hanımı gördü. Pis bir sırıtışla merdivenlerden yukarıya doğru kendinden emin bir şekilde yürüyerek kızın üzerine üzerine gitmeye başladı. Ferahnaz korkunç bir kabusun içinde olmadığından adı gibi emindi. Can havliyle çığlık çığlığa merdivenlerden yukarıya çıkarak odasına doğru koşmaya başladı. Odasının kapısını örterek kilitledikten sonra önüne büyükçe bir sandığı sürükleyerek kapattı. Korkuyla yatağına doğru gerilerken gri bir dumanın kapının ve sandığın altından geçerek odaya dolduğunu gördü. Sisler odanın bir köşesinde toplanarak insan suretini andıran bir görüntü oluşturmaya başladılar. Bir anda Şerruh Paşa’nın kanlı canlı odanın içerisinde peyda olduğunu gören Ferahnaz gözlerinden akan yaşlarla boğazından gelen hıçkırıkları bastırarak geriledi. Şerruh kızın bileklerini yakaladıktan sonra yatağa fırlatıp kızın kafasını öte tarafa çevirip boynunu açığa çıkardıktan sonra üzerine çöktü. Ferahnaz, mezar kokusunu andıran çürümüş nefesi suratında hissederken Şerruh Paşa sivri dişlerini ortaya çıkararak: “Bugüne kadar hep köylü kısmının eşkıyaların kanları besledi beni. Asil bir boyundan hayat suyu içmeyeli çok zaman olmuştu!”
            Ferahnaz’ın son hissettiği şey oldukça garipti. Karabasan çökme haliyle, aşık olma arasında, ölüm ile yaşam arasında gidip geliyordu. İçinde hem öte alemlere dair bir korku hem de tarifsiz bir istek duyuyordu. Şerruh Paşa kızın üzerinden kalktığında pencereden dışarı baktı. Doğmakta olan güneşi görerek mahzene indi. Kendi özel yapımı olan büyük tahta sandukasına girdi.
            Konağın yeni efendisi asırlık hortlak Istrancalızade Abdülharis Şerruh Paşa, ölüm ile yaşam arasında tuhaf bir uyku haline dalmıştı. Yeni yerleştiği bu yeni yerde yeni kurbanlarını arayacağı kanlı bir geceyi bekleyerek elleri göğsünde kabrinde ölü gibi soluksuz uzanmıştı.


Mehmet Berk Yaltırık
10 Mart 2012 -EDİRNE

           

           

           

27 Eylül 2012 Perşembe

New Ottoman Dream (Kara Mizah-Öykü)

(BU HİKAYE TAMAMEN KURGU AMAÇLI YAZILMIŞTIR. BAHSİ GEÇEN KİŞİ, KURUM VE OLAYLAR HALİYLE HAYAL ÜRÜNÜDÜR...)


Sabahın köründe, kargaların kahvaltılarını müteakiben arşivin (Hayali bir arşiv, sizin bildiğiniz değil, kurgu amaçlı... M.B.Y) kapısına dayanmıştım. Tarihe diziler dışında ilgi göstermeyen bir toplumda arşive dökme demirden kale kapıları koymalarını ilkin yadırgamıştım. Yine de yakışıyordu ne de olsa koca imparatorluğun arşivi. Tımarından akıncısına bir nice kurum ve mevzunun bilgisi, belgesi burada. Padişahların yazıları var, sadrazamların mühürleri, fermanlar, buyruldular bilmem neler tozlu ve şatafatlı bir mezarlık. Kapıya geldiğimde ufak bir gözetleme deliği açılıp aksanlı bir bekçinin bir saatten önce açılmayacağını öğrenmemle birlikte biraz hayal kırıklığı yaşamıştım. Sonra açılışın ardından görevlilerden birinin yarım saat sorguya alması da hoş olmadı pek tabi. 

"Niye geldiniz?"
"Aile tarihimle ilgili kişisel bir araştırma yapacağım beyefendi."
"Sosyeteye mi mensupsunuz? Hani paşa dede tablosu aldınız bir yerden, sonra hakiki paşa çıkar diye aramaya mı geldiniz?"
"Hayır beyefendi."
"O zaman arazi işi felan değil mi? Dedeme padişah arazi vermiş mi diye gelen giden çok oluyor, bakın söyleyeyim aile yaşlılarınızın her söylediğine inanmayınız!"
"Ne alakası var beyefendi?"
"Anladım şimdi. Muhteşem Yüzyıl içinize bir ateş düşürdü, paşa dede, soylu bağıntı hevesi sardı... Kardeşim burada işimiz gücümüz var uğraştırma bizi hadi geri dön."
"Allah Allah! Tarih araştırmacısıyım ben!"
"Hmm. Uzmanlık yok demek ki. Bitirme tezi konunuz neydi?"
"Anadolu Selçuklu Devleti'nde İsyanlar."
"Geldiğiniz yerin Osmanlı arşivi olduğunu biliyorsunuz değil mi?"
"Beyefendi aile tarihimi araştırmaya gelmişim araya niye fazladan hanedan karıştırıyorsunuz?"
"Hangi kısımlarda araştırma yapacağınızı biliyor musunuz?"
"Biliyorum tabi efendim. Kırım Hanlığı, Kırım Harbi sonrası göçler."
"Eskişehir'li misiniz?"
"Yok, Nevşehir'liyim ama her Eskişehir'li Tatar değil diye biliyorum? Neyse beyefendi aile tarihiyle ilgili özel bir mesele, bir belgenin fotokopisini alıp gideceğim bu kadar basit niye memleket meselesi haline getiriyorsunuz?"

Allah'tan merhamete geldi de aldı içeriye. Sorgular gözle bakan memurların nezaretinde tozlu arşivlere doğru yöneldim. Bir doktora araştırmasından aldığım gömlek ve dosya numaralarına göre aradığımı bulduktan sonra taramaya koyuldum. Okul yıllarında paleografya derslerim sınıfa göre oldukça iyiydi, Osmanlı Tarihi konusunda araştırma yapmak istemiştim aslında ama sınıfın yarısı çeviri nedeniyle danışmanımızın başına biriktiğinden başka bir danışmana yönlendirilmiş, yine çeviri kabiliyetime göre Selçuklu Tarihi'ne yönlendirilmiştim. 

Peki bu arşiv hikayesi, bu aile tarihi meselesi nereden çıkmıştı?

Bir sabah kahvaltı sırasında konu aile köklerinden açıldığında amcamdan duyduğum Kırım göçü, verdiği bir aile ismi ve eski ihtişamlarına dair bazı sözler, sonrasında yaptığım merak sebepli bir kaç önaraştırma kafamda tuhaf bir fikrin oluşmasına yol açmıştı. Kırım'daki Geray Hanedanı'nın Osmanlı Hanedanı'ndan sonra protokoldeki yeri, III.Selim'in tahttan indirilmesi esnasındaki yeniçerilerin Kırım Hanı'nı başa geçirme düşüncelerini okuduğumda şunu görmüştüm. Benim de herhangi bir yerel aileden gelme ihtimalim vardı. Eğer ailenin hanedanla bağıntısını bulabilirsem, dolayısıyla Osmanlı hanedanıyla da bir bağıntısını yakalayabilir, çok satan uydurma ama gerçekçi bir tarih romanı yazarak yırtacaktım. Niye mi yırtacaktım? 25 yaşına gelip işsizlik sıkıntısına düşmüşseniz yırtmak istemesiniz normaldir. Formasyon dedikleri Osmanlı'nın eşkıya aflarına dönmüş bir kaldırılıyor bir ilan ediliyor, KPSS desen ayrı garabet dedim bulaşmadım. Akademide kalalım desem İngilizcem yerlerde, eh malum İngilizce olmadan Gelibolulu Âli gelse fakülteye giremez o yol da kapalı. Tarihten yırtayım diye böyle bir yol tutmuştum. 

Kaldıki bu zamanlarda ciddi tarih kitabı yazarak tutunamazsınız. Romanlar, senaryolar, metin araklamalarıyla dönen sektör, kurguyu her zaman için el üstünde tutuyordu. Şeytani bir planı devreye sokmuştum. Yapay bir aile bağlantısı ve yaşantılar uydurup bunu romansı bir biçimde anlatacaktım. İçine bir de aşk hikayesi koyacaktımki hanımlar tarafından destek bulsun. Eh bir de kendime böyle bir siyasi duruş felan icat ettim kitlelerden de destek görecektim. Önce internetten yayılan reklamlar ardından romanla şöhreti aralayacaktım. Sonra yolumu bulurdum zaten...

Aile bağlantısı kurmam zor olmadı. İsim benzerliğinin gözünü seveyim. Her nasılsa Geray Hanedanı'ndan kız almış bir Hacır Mirza bulmuştum. Amcamın verdiği isim de Hacıroğlu değil miydi? İlk belgeyi ayarlamıştım. Gerisini kurguyla halledecektim. 

İlk hamlemi internet üzerinden yaptım. "Kayıp Şehzade'nin Sırrı" diye bir site açmıştım. Osmanlı arması, bir kaç tuğra ve padişah portresi ve kısa bir tanıtım yazısı: "Kayıp Şehzadenin enteresan anıları... Kırım'dan Nevşehir'e oradan İstanbul'a uzanan hazin bir göç öyküsü... Ümitsiz bir aşk hikayesi... Çarpışan kavimlerin gölgesinde entrikalar ve bir nice dönen dolaplar... Kayıp Şehzade hakkını arıyor..." Sonra siteyi güç bela parayla sözlüklere koydurttum. Siyasi tartışmalarla geyiklerle birlikte muazzam bir mevzu husule geldi. Bir yandan Osmanlıcılar bir yandan Karşı Osmanlıcılar birbirine girdi, internet tartışmaları alevlendi. İnternet fenomenlerinden biri olmaya gidiyordum...

Sonra romanı yazdım. Kurguladım da kurguladım. Kurgu şahsiyetler, hatta hanedana bir işaret olarak taşıdığım uydurma bir doğum işaretine kadar bir nice şeyi yazdım. İnternet fenomenlerinin yazılarını kitaplaştıran bir yayıneviyle anlaştım. Fenomen olduktan sonra ne yazsanız tutar sonuçta.

Kitap çıkar çıkmaz tartışıldı. Herkes benim sahte şehzadelik mevzusuna kapılmıştı! Tarihçiler karşı çıkıyordu, şarlatanlığımı ayan beyan yazılarıyla açıklıyorlardı ama ne acıki onları kimse okumuyordu. İçim kan ağlamıyor değildi. İnsanlar ciddi araştırmalardan ziyade bir şarlatanlığa nasıl kapılabiliyordu? İnternet tartışmaları, röportajlar derken ayan beyan ben bu şehzadelik işinin ekmeğini yemeye başlamıştım. Hanedanın torunlarından tepki çektiklerim de oldu ama insanlar onlara değil bana inanıyordu. Temel'in meşhur Kontes fıkrasındaki unsurlara dayanan bir hikaye yazmıştım ve internetle, belge manipülasyonu ile insanları inandırmıştım. 

Bir gün bir televizyon programına davet edilmem kaçınılmazdı. Bu da başka bir plana kurmama yol açtı tabi. Bana sağlam bir imaj lazımdı. Çok abartırsam kadim dönemlerin televizyon fenomenleri gibi kendi ayağıma sıkardım. Ama dozuna göre ayarlarsam bana yeni kazanç kapıları açabilirdi. Hemen bir fes buldurdum, gittim gümüşçüden iki üç Osmanlı tuğrasına benzer takı amaçlı bir kaç kolye alıp terziye götürüp bunları madalya yaptırdım. Hatta terzi benim kitabı okumuş, duvarına astığı Osmanlı armasına binaen para almamış üstüne oracıkta sırmalı hamaylı kuşak hazırlayıp fazladan vermişti. 

Kılığımı kıyafetimi sokakta giymeye cesaret edemediğimden takılarımı takmadan normal takımla kanala gittim elimde poşetle. İçeriye girdikten sonra o hazırladığım kostümle çıktım ekrana. Çıkış o çıkış. Tabi meşhurluğum tescillendi bir yerde. İnternet sitesine de bu kılığımla çekilmiş bir portremi koyduktan sonra artık evde ve sokakta böyle gezmeye başlamıştım. Sanırsın doğuştan şehzadeyim. Olmayan devletin sahte şehzadesi...

Tabi bizim toplumun tuhaf bir yönünü de keşfetmiştim. Bana karşı hürmet gösterirken bundan dolayı gizliden gizliye bir hayranlık, bir övünme yaşıyorlardı. Misal bizim ev için artık "şehzadenin evi" deniyordu. Bindiğim taksideki Osmanlı tuğrasının gözüme çarpmasıyla adamın benden para almayışı bir olmuştu. Ulan demek ki millet asırlarca böyle şeylere meraklı kalmış, turistik de olsa bir ilgi var diye ses etmedim. Ama iş gittikçe ciddileşmeye başlıyordu. "Yüzde yüz En Gerçek Osmanlı Torunları" isimli forum sitelerinde, adıma açılan  başlıklarda beni şehzadelikten ziyade siyasette de görmek isteyen bir kitle çoğalmaya başlamıştı. Artık diziden mi etkilendiler ya da aşırı doz ortaokul tarih kitabı mı okudular bilinmez insanlardaki Osmanlı merakı siyasi bir şeylere dönüşmekteydi. Katıldığım bir televizyon programında "Siyasete de atılmak mümkün" diye bir demeç verince iyice coşmuştu ortalık. İnternette şehzade konusu tartışılıyor, hanedandan siyasete tartışmaları geçiyor, evlerden kahvelere cümle memleket çalkalanıyor, kaynıyordu...

Ben de bunun gazına gelmiş ve rolüme inandırmıştım kendimi. Yine bir programdaki karşımdaki konuğun kavga gazına gelerek: "Bir gün bu insanlar beni hak ettikleri yerde görecekler" minvalli bir söylemde bulunmuştum. Vay sen misin bunu diyen? Daha o anda internette öven de söven de gırla... Gecenin dördünde program bitti, kanal çıkışına birikmiş bir kalabalık gördüm sandım ilkin linç edecekler. İçeriye kaftanlı sarıklı bir adamlar geldi, sandım Muhteşem Yüzyıl setinden figüranlar sandım reyting meselesi yüzünden beni dövmeye gelmişlerdi herhalde... Hayranlarım çıkmasınlar mı? Dışarıya bir çıktım ellerinde bayraklar, armalar, bir sürü kalabalık... Başıbozuklar, işsizler, macera arayanlar... Gecenin dördü ben omuzlarda eve gidiyorum, arada mehter marşı okuyorlar felan... 

Sonra televizyonda bir profesör çıkıp açıklama yapar gibi yeni bir komplo teorisi yazmıştı. İnsanların ekonomik krizi, işsizliği, yeni zamları bırakıp şehzade peşinde koşmasının nedeni bir komploydu. Ya dış ya iç güçler, gündem değiştirmek amacıyla beni öne sürmüştü. 

Rolüme inanmıştım, hikayeyi yazan bendim doğal olarak bu komplo iddialarına gülüp geçtim. Sonra bir olaylar gelişti mevzu öyle sakat bir yere geldi ki...

Uykumun en güzel yerinde uyandırdılar. Gözümü bir açtım yanımda yöremde takım elbiseli eli silahlı adamlar çivi gibi dikilmekteler! Bıyıklı, kelli felli bir adam hemen yanı başımda. Olacağı buydu, dün o kalabalık olayında sonra hükümet el attı defterimi dürmeye geldiler dedim. Adam "Günaydın sultanım!" dediğinde rüya felan görüyorum sandım. Hakikatti?

"Sultanım?"
"Evet artık padişahsınız devletlüm."
"Kamera şakası mı bu?"
"Ne münasebet? Anlatması biraz uzun, gittiğimiz yerde anlatırım size uzun uzun buyrun gidelim efendim."

Dedim kesin öldürmeye götürüyorlar ya da bir temiz dövecekler. Etrafımda o koruma kılıklı adamlarla apar topar evden çıktım, siyah camlı resmi plakalı bir arabaya bindirilerek yüksek bir binaya götürdüler. Kelli felli adamla bir odada yalnız kalınca sordum:

"Ne yapacaksınız?"
"Tahta çıkarılıyorsunuz."
"Ne tahtı?"
"Yeni Osmanlı Devleti'nin padişahı sıfatıyla."
"Niye?"
"Şöyle açıklayayım. Ekonomik kriz malumunuzdur. Ülkede sosyal bir patlama kapıdaydı. Halkın gazını almak gerekiyordu. Gündem değiştirmek için böyle sahte bir uygulama yapmak zorunda kaldık."
"Nasıl yani?"
"Şimdi güya Yeni Osmanlı kurulmuş gibi yapıp halkı yepyeni bir gelişmeyle meşgul edeceğiz. Aslında hiç bir şey değişmedi. Göstermelik olarak değişti gibi göstereceğiz zamanı gelince de düzelteceğiz."
"Düzeltme?"
"Korkmayın. Usülen bir tahttan indirme ve kayd-ı hayat garantisi. Yani aslında halihazırda sistem sürüyor ama bize yapay bir gösteri lazımdı."
"Anladım. Hem milletin gazını alma hem de olur ya gerçek niyetini belli edenler ortaya çıkacak onları tespit edeceksiniz. İyi ama neden ben?"
" Hanedanın soyundan gelenler arasında toplumun gazını almaya ve bu operasyonu yürütmeye en müsait kişi sizdiniz. Hanedan olayının yalan olduğunu biliyoruz ama biz yine de bu sırrınızı saklayacağız."
"Başka biri yok muydu gerçekten?"
"Aslında hanedan üyesi olduğunu iddia eden alakasız bir grup vardı ama yarısı istihbarat servisleriyle içli dışlı diye güvenemedik."
"Şimdi ne olacak?"
"Siz bir gecede tahta sahip çıkmış durumdasınız. Kostümünüz hazırlanacak ve at üzerinde Topkapı sarayına götürülerek tahta çıkacaksınız.  Bazı eski kurumlar yeniden kurulacak göstermelik olarak ama ne meclis, ne diğer kurumlara dokunulmayacak. Eh bir süreliğine saklandıkları numarası ayarlandı bunun için."

Beni paşa üniformasına büründürüp madalyalarla, nakışlarla süsleyip bir de belime altın savatlı bir kılıç taktılar. Tepemde sorguçlu kavuk, elimde kamçı bindirdiler bir beyaz ata, etrafımda korumalar, yanımda kelli felli adam, arkamda mehter takımı ilerliyorum. Halk sokağa toplanmış, "Padişahım Çok Yaşa" diye bağırışıyorlar. Bir ara kalabalıkta bir adamın bana hareket çektiğini gördüm. Artık nasıl havaya girmişsem "Yakalayın!" diye bağırdım. Mehteranla yürüyen o zırhlı kılıçlı abiler benden beter gaza gelmiş tuttular getirdiler önüme. Ben nasıl bir havaya girdiysem: "Urun kellesini!" diye bağırdım. Bir anda kelli felli adamın beni dürtüp: "Padişahım sistem hala aynı sistem. İdam kalkmış durumda, kelle uçurmada yok haliyle salın gitsin!" demesiyle kendime geldim.

Topkapı Sarayı'na bir geldim, kapıda yeniçeri külahları giyen, sarık takan, miğfer giymiş bir sürü insan. Dizi seti zanneder gören. Meraklı turistler ise cabası. Zaten bunun şov amaçlı olduğunu bir bizim baştakiler biliyor bir de bu turistler o da şov zannettiklerinden. 

Tahta çıkar çıkmaz canlı yayınlar eşliğinde göstermelik atamalarım ve yeni kurumlar, kurumsallaşmalar bir bir gerçekleştirildi tarafımdan. 1826'da kaldırılan tüm askeri kurumlar "göstermelik" ve "deneme amaçlı" olarak yeniden ihdas edilmişti. Kıyafetlerine dek aynı, sokaklardan ve kahvelerden devşirilme 2000 nefer yeniçeri şehre konuşlandırıldı. 500 nefer Bostancı da saraya yerleştirildi. Cebecisidir, sağ ve sol ulufelisidir, kapıkulu sipahisidir derken 500'er adet her birinden olmak üzere Kapıkulu Ocakları'nı tamam ettik. Tımar sistemi tartışmalı olsa da göstermelik olarak ismen tımar 1000 sipahiyi işe aldık. 2000 nefer akıncı bile ihdas olundu da eskisi gibi serhadlere gönderildi. Akına çıkmak üzere değil tabi, Edirne-Keşan havalisinde "göstermelik" takılacaklarını söylediler. Sonra hafiyeler göreve dağıldılar ve dahi göstermelik kadılar, kethüdalar.

Yemekler yendi, basın toplantısı verildi felan beni bir merak sardı. Ulan acaba göstermelik de olsa bir harem yapılmış mıdır? Kelli felli adam olduğunu söyledi. Gece vakti girdim Harem'e ilk gördüğüm kıza "Nerelisin?" diye sordum "Üfff! Sana ne be salak!" diyerek kaçtı. Kelli felli adamın uyarısıyla anladım ki harem gerçekten göstermelikmiş. Kızları cast ajanslarından felan toparlamışlar, rol icabı cariyelermiş. "Fazla ilişme tatsızlık çıkmasın" diye de ekledi. Ne lanet bir çirkinliğim varsa padişahlığım bile örtemedi, ben de fazla dolanmadım harem civarında.

Padişahlık güzel gibi. Hani yediğin önde yemediğin arkada, arada divan toplantısı oluyor felan ama o da göstermelik. Göstermelik sadrazam, göstermelik devlet ricali ile görüşüyor mevzu bundan ibaret koca divan. Harem ayrı bir dünya. Bütün gün yiyorlar, içiyorlar bir de dizi izliyorlar. Tabi saraya biz yerleştiğimizden Muhteşem Yüzyıl bir süredir yayınlanmıyor ama olsun kameralar canlısını çekiyorlar gece gündüz buradalar, BBG kafasında herkes haremin hakiki çekişmelerini izliyor. Eskidenmiş Harem'in eğitim kurumu olması, saraya hizmetli yetiştirmesi milletin dizi ihtiyacını ihdasından sonra da karşılıyor...

Ama ekonomi berbat. Ben zaten bir müddet sonra bu haltı niye yediklerini anladım. Ekonomik kriz yüzünden tepkiler artmış, vergi üstüne vergi koymak zorunda kalıyorum. Gerçi garip bir durum, bütün gün sarayda yiyip içiyoruz, deve yüküyle vergi alıyoruz kimsenin gıkı çıkmıyor. Muhalif ses seda yok, garibime geliyor bu durum. Anadolu'da bir fabrikada isyan mı ne çıkmış, ortalık çalkalanıyor. Bize yeni bir sansasyon lazım dedi kelli felli artık silah zoruyla ikna mı ettiler bilmiyorum, cariyelerin biriyle halvet olduğum söylentisi çıktı. Bir süre bu dedikodu ortamı idare etti sonra iş döndü dolaştı "Kahrolsun Padişah" nutuklarına dönüşmeye başladı. İş bana patlayacaktı. Kelli felliye diyorum gidişat kötü bırakayım tahtı gösteri devam etmeli diyor. 

Bu işi bana yıkacaklar galiba diyordum ki yıkıldı da... Bir baktım sarayda kimse yok. Sarayın dış kapısı hınca hınç dolu. Yeniçerisi, cebecisi, bostancısı hatta harem halkı komple kapıda. Ülke çapında ayaklanma çıkmış. Kelli felli aldı beni helikopterle orada şehir dışına çıktık. Haberleri izliyordum aylar sonra. Baldırı çıplaklar vardı dükkanları yağmalayan. Sonra doğu sınırlarından akın akın geçen Moğol atlılarını görüyordum. Kadı Burhaneddin diye bir kadım gittiği yerde isyan çıkarmış, akıncılardan başka bana bağlı birlik kalmamıştı. Kelli felli rolüne devam et diyerek bıraktı beni Trakya'da bir yere. Ulan yer bilmem iz bilmem. Bari kılık değiştireydim sünnet çocuğu gibi geziyorum ortada. 

Bir grup akıncıya rastladım, gittim yanlarına selama durdular. Dağılmışlar Trakya'da isyan çıkınca bunlarda kurmuşlar nevaleyi alem yapıyorlar. Aha dedim işte saltanatım buraya kadar beş akıncıyla dağ başında kala kaldım. Oğlum kalkın toparlanalım isyan çıktı diyorum, bir çoğunun mesleği bıraktığını söylüyorlar. Bunlar bile bırakmış aslında. Şehrin yolunu öğrenip yola çıkıyorum vakit geceyi buluyor. Amacım sınırı geçmek siyasi ilticacı olarak. Ancak kellemi böyle kurtarabilirim. 

Sınıra yaklaşıyorum bir başka akıncı grubuna denk geliyorum. Bir tanesi içip içip sarhoş olmuş "Tutmayın beni dalacağım" diyor ötekiler tutuyor garip bir mevzu dönüyor. Bana bakarlarken  garip garip ben sınır kapısını arıyorum. 

Atlılar geliyor peşimde. "Tutun! Vurun! Padişah orada!" Nasıl buldular? Nereye kaçarım? Koşmaya başlıyorum deli gibi. 

Sonra...

Yerimden kalkıyorum. Camı kapatıyorum. Sırtım açıkta kalmış. Tuhaf bir düş... Arşive gitmekten vazgeçiyorum. Uyanır uyanmaz ilk işim KPSS'ye başvurmak oluyor...

SON

27 Eylül 2012 - İstanbul 


Son Not: Sonu "aslında rüya" olarak biten hikayeler klişenin önde gidenidir. Bir şeyin sonunu "her şey rüyaymış" diye bağlamak acizliğe oynamaktır. Okuyucuya haksızlıktır. Basittir, ucuzdur, yapmacıktır. Hepinizden özür diliyorum. Bu hakkımı bu hikayem için tek seferlik kullandım varsayın... Tehlikeli yönlere kayabilecek bir hikaye için bu gerekliydi.

Son Gulyabani

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Korkuya, Fantastiğe Meylim (İtirafname)



Bu yazı bir itirafnamedir. Amatör bir yazarın, daha yolun epey başlarında kaleme alması gerektiğini düşündüğü için yazdığı bir itirafname. Yarın bir gün olur da "Ben niye bunları yapıyorum" dersem eğer, okuyup yine özüme dönmemi sağlayacak olan hatırlatma notu. Biraz da kalemdaşlarımla sır paylaşma... Olur ya bir gün haritasız, pusulasız kalırım ya da kendimden utanırım: "Sen işte busun, ister kabullen ister kabullenme" kabilinden bir uyarı da olabilir.

Normal şartlarda "bakın ben şuyum, buyum" türünden söylemler insanlara itici gelir. Ama ben anormal şartların mahlukatı olduğumdan beni mazur göreceğinizi düşünüyorum. Bana birisi kalkıp "Bilader sen ne ayaksın?" dese "Korku, fantastik yazarım abi" derim. Eskiden de derdim, internete bulaşmadan önce. Kendimi bunlarla tanımlayabiliyorum çünkü. Çevremdeki her kişi de böyle kabullenmiştir. 

Kimi güldürmeyi sever, kimi yazdıklarıyla duyguları okşamayı, kimi sesiyle büyüler, kimi herhangi bir vesile ile ilgi odağı olmayı... Ben korkutmayı sevdim kendimi bildim bileli. Sokaklarda anlatırdım hikayelerimi, çimenlerin üzerinde park köşelerinde, izbe taş köprülerin ve balkon altlarının kuytusunda. Tanıdık tanımadık yüzler olurdu. Tanımadığım yüzler bile sırf korku muhabbetlerinden ötürü tanış çıkardı benimle. 

Niye peki?

Daha çocukluğumda başladı bu tutku. İlkokul arkadaşlarım halen beni garip muhabbetlerle hatırlar. Bir dolu mevzuya bulaştım gerçi ama hala hatırlatan bir şeyler varsa buydu. İnsanların gece yatarken akıllarına getirip battaniyeye sarılabilecekleri bir anlatının suretimden daha korkutucu olabileceğini kavrayınca işe daha ciddi bulaşmalı diyerek yazma işi başladı, internetti, blogdu, Gölge'ydi derken habre debre yol aldım...

Kökeni filmlere kitaplara dek iner. Eğer sizden halk anlatılarını ve efsaneleri esirgemeyen bir dede ve nineyle daha çok zaman geçirmişseniz, televizyonda çıkacak korku filmini bekleyip ertesi gün bir heyecanla bunu ilk bulduğunuz kişiye anlatmak gibi bir dürtü geliştirdiyseniz bu sizde tutku olur. Ezkaza alışveriş merkezlerinde denk geldiğiniz Stephen King ve R.L. Stine'ın Goosepumps kitaplarıyla kıtkanaat bir ortamda korku edebiyatına heves etmişseniz her korku, fantastik anlatısı sizin gözünüzde önemli bir yer tutar. 

Peki niye tutkuya dönüşür? Çünkü sizin için özel bir yeri vardır. Çoğunluğa hitap etmezdi önceleri yani okur kitlesi, izleyici kitlesi belliydi. O yüzden şimdi "biz marjinaldik edebiyatı" algılanmasın ama o dönem hakikaten ben internete bulaşana kadar kendi yakın çevremde bu konulara meyilli insana pek rastlamamıştım. Talihim öyleymiş. Gerçi şimdi de çok farklı değil hala bu türleri, bilimkurguyu, korkuyu, fantastiği alt tür olarak görenler, "uydur uydur yaz saçmalığı" olarak nitelendirenler yok mu? Maalesef var ve eskiden emin olun daha saldırganlardı.

Meşhur Barbara Cartland vardır 80'ler öncesinin Twilight etkisi yaratan aşk romanlarının yazarı. Bunun bir kitabı geçmişti elime, mevzu Romanya'da geçiyordu, çingeneler vardı ve İgor isminde bir prens. Sırf mevzu vampirlere, büyülere kayar diye okumaya devam ettim ve ilerleyen sayfalarda mevzunun Yalan Rüzgarı'ndan hallice olduğunu görünce daha fazla okumadım. Okul zamanlarımda fantastik yerden yere vurulur, hocalarla tartışılır tavsiye ettikleri dönem yazarları okunur. O dönemin pembe serileri, gençliğe hitap ettiği düşünülen anlatılar bunlar ismini, zikretmeyeyim hani vardı ya "bu büyükler beni anlamıyor", "onunla nasıl çıkarım" türevinden anlatılar? Onları okumam söylendi okudum. Okuduğum ve saçma olduğu nitelenen fantastik kitaplardan daha fantastik bir dünya tasavvuru vardı o kitaplarda. Yine de aşağılayamam onların da bir okuyucu kitlesi var ve elbette yazılması lazım ama ben neden normal olarak nitelendirilmek için onları okumak zorundaydım? Niye başka bir alternatif mümkün değildi? Sonra tarihi romanlara yönlendirdiler "artık ciddi şeyler oku" diye. Bana önerdikleri haremli, sevişmeli, burnuna kadar oryantalist anlayışa batmış, hayal kere hayal anlatılardı. Elbette herkes belgesel misali gerçek şeyler yazmak zorunda değil kurgu yazabilir ama onların kurgusu normalize ederken farklı bir kurguyu yeğledim diye ben neden anormalize ediliyordum? Gece film izleyip ertesi gün bunu birisine anlattığımda neden o kişi başka popüler bir diziden ya da maçtan bahsediyordu? Ha izlenmez mi, elbette izlenir onun da zevk alanı kitlesi farklı iyi de niye tek seçenek olarak o sunuluyor? 

İşte daha o dönemlerden kenara itilme vardı, bu da ben de bir tutku, bir iptila başlattı haliyle.

Yazma olayı? O benim her yazar gibi elbette kendimi ifade etme yolum ama bu çok sonraları öncelik kazanacaktı. Çocukluk dönemi diyelim, 18 yaş öncesi dönemde filmleri kitapları okurduk, anlatıları dinlerdik bunlar bir süre sonra taşma yapıyor. Ne yapacaksın? Korku hikayesi her zaman anlatılmaz ya ki onda da ne film ne kitap heyecanla anlattırmazlar, korkulu üç harfli menkıbeleri isterlerdi. E ne yapacaksın? Oyuna vururduk. Oyun canlandırması ki genelde elde tahta kılıç kapışma. Bu da 13-14 yaşlarına dek sürer, o yaşlardan sonra  "kızlara rezil oluruz" korkusuyla o tahta kılıçlar geldiği yer olan fırıncının bahçesine geri döner. Sokaklar dardır, sizden beklenen kafelerde caddelerde fink atmak ya da başarılı bir insan olmaktır. İkisinde de başarılı olamayan ben ne yaptım peki? Yazıya vurdum kendimi, oyunla hikayeyle yaptığımı yazıyla yapmaya başladım. Önceleri gizli kaldı, sözlü anlatım geleneğinin gölgesinde. Sonradan arkadaş tavsiyesi üzerine blog ve şans eseri bana başka başka kapılar açan editör, yazar, çizer, şair abilerim, ablalarım, arkadaşlarım... 

Peki niye sevdin korkuyu fantastiği derseniz onun cevabı yoktur. En azından ben bilmiyorum. Bu pek karşılık beklenen bir tutku değil. 

Hani para kazanma deseniz, para için girişilecek bir iş değil. Ha para kazanılır elbette ama hikaye anlatma tutkusu, şarkı söyleme gibi sahneye çıkma dürtüsü gibi bir şey, bir kere bulaştıysanız tarifi mümkün olmayan bir meyillenme başlar. 

Kişisel ün, kariyer deseniz, korku-fantastik-bilimkurgu yazarları elbette medyada bahsedilir ancak belli bir alan ihtiva ettiğinden okur ile yazar arasında pek fark yoktur. Ben kitaplarını ayıla bayıla okuduğum yazarlarla görüşmeye gittiğimde onlarla yaptığım sohbetleri kırk yıllık tanıdığımla zor yapmışımdır. Yani bizim camiada okur ile yazar arasında bir ayrım yoktur, hattı zatında herkes kendini en başta okur olarak görür. Okunmaya değer bir kitap, bizim için bir rakipten çok yeni bir hayal dünyasının kapılarını aralayacak olan anahtardır. O yüzden bizde çoğu yazarın roman taslaklarını öykü projelerini öteki çok önceden beri bilir, desteğini esirgemez. Yani kör ego mevzuları pek olmaz o yüzden pek ün, şan, şöhret için yapılacak bir şey değildir bu korku, fantastik mevzular yazma. Ha tanımadığım insanlar gelip "baba ne korkuttun" dese elbette belli bir havaya girme olur illa ki ama hiç bir zaman da korku yazıp meşhur olayım beklentisine girmedim. Hayal kurmayı seviyorsanız bunun hayali tatlı gelir ancak, gerçeğinden bile caziptir.

Erkek iseniz otomatikman "Kızlara hava atma amacı" olarak görebilir dışarıdan bakan birisi. Ne günümüz koşullarında ne önceki zamanlarda korku anlatılarının kız tavlama amacı olarak kullanıldığını zannetmiyorum. Korku filmi izlerken sarılmasını umabilirsiniz, cin-peri muhabbetleri açıp korkutarak o gece yanınızda kalmasını sağlamayı umabilirsiniz ama korkulu, fantastik anlatılarla yanınızda tutabileceğinizi pek sanmıyorum. Elbette istisnaları vardır ama korku yazdınız diye kimse boynunuza atlamaz. Hele ki benim gibi aşk meşk mevzularından uzak, sıfır aforizma içeren, farazi fantastik macera içeren metinler yazıyorsanız hiç şansınız yoktur. Orta Çağ Anadolu'sunun düşünsel yapısını etkilemiş mutasavvuf bir şairin "aşk" anlayışını, normal sıradan aşk anlayışımızla aynı zannetme eğilimi günümüzde ağır bastığından, Temel'in kontes fıkrası'ndaki unsurlar pek yoksa "ay ne güzel yazmışsın" demezler.

Sözün özü bu tutku başka bir tutku başka bir merak. Her şeyden önce kişinin kendini yegane ifade etme yolu. Cem Yılmaz'ın Bir Tat Bir Doku isimli gösterisinde nasıl güldürdüğünü soranlara kabaca "insanları güldürme gibi bir dürtü, ilgi" olarak nitelendirmişti. O kendisini mizah ile ifade ediyor. Sezen Aksu müzik yapıyor, bu onun tutkusu çünkü kendini bu şekilde ifade ediyor. Benim gibi sıradan bir insan da hikaye yazıyor, kendini tuttuğu takımla özdeşleştiriyor, tavla oyunununda rakiplerini yenmeyi seviyor kendini bunlarla ifade ediyor. Sevdiği işi yapan bir insanın başarılı olması gibi bir şey bu. Adam başarılı olduğu için başarılı değildir, sevdiği işi yapıyordur çünkü o şekilde ifade edebiliyor hayatta kendini. Aferin alsa da almasa da o işi yapar, o öyle anlatıyor derdini gizliden. Doğu Yücel, kendisine gelen "daha gerçekçi şeyler yaz" eleştirisine kulak asmadı, Yiğit Değer Bengi bilgisayar mühendisliğinden mezun olduğu halde Eski Çağ tarihine yöneldi, Galip Dursun kod yazdığı kadar hikaye alanında kalem oynatıyor. İhsan Oktay Anar sadece sınav kağıdı okuyup, fotokopilerden soru sorarak geçiremez miydi ömrünü? Bram Stoker niye uykudan uyanır uyanmaz bir vampir öyküsü kaleme aldı? Aklınıza gelebilecek sürüsüyle yazar, çizer, bir alay insan neden bunları yaptı ve yapıyor? Çünkü bizim kendimizi ifade etme şeklimiz bu. Hayatı yorumlaması, insanı, olayları, duyguları hatta siyasi gelişmeleri bile eleştirmesi, anlatması, hatta ve hatta kendi hayatını sorgulamasının bir yolu bu. Garip gelecek belki ama bu insanların tutkusu hikaye anlatabilmek. Biz de kendimizi bunlarla ifade ediyoruz. 

Dolayısıyla benim korkuya bulaşmamın nedeni, amatör bir kalemin karanlık anlatılara bulaşmasının nedeni bu. Tarih okurken o çoktan ölmüş şahsiyetleri ve olayları fantastik bir gözle anlatmak, farklı kurgular yazmak. Çağan Dikenelli gibi tarihi sokaklarda eciş bücüş mahlukatları koşturmak, Göktuğ Canbaba gibi hem yerel mitosu hem dünya mitosunu kurcalamak.   

Peki başka türlerde yazamaz mıydım? Daha göze hitap eden şeyler yazamaz mıydım? Geniş kitlelere hitap edebilecek daha sade şeyler yahut belli bir kitlenin gereğinden fazla önem atfedip putlaştırdığı, kendisiyle özdeşleştirdiği karamsarlı, aşklı metinler?  

Yazamazdım. Belki ileride ego olur başka şey olur kalkıp "İşte herkes anlayamaz benim yazdıklarımı" türevinden bir söyleme kalkışırsam istesem benim bile bunları yazabileceğimi söylerim ama bu uyarı notu, hatırlatma vursun kafama kafama: Yazamam. 100 roman da yazsam ben yine de kalkıp iş olsun bir tane bile kalkıp bu türde bir şey yazamam. 

Niye? Çünkü kendimi bunlarla ifade edemem de ondan. Çünkü ben hiç bir zaman aforizma yazamam, duygularımı tam yansıtamam, çekingenliğimi metine dökerek okuyandan aferin kazanamam. Bu ayrı bir meziyet, yazan gayet güzel yazar ama ben yazamam. Twitter'da bile hiç bir zaman insanların yüzlerce kere paylaştığı bir söz, tespit bulamam. Yazdığı romanın karakterlerini herkesin facebook'ta twitter'da paylaştığı, kendisiyle özdeşleştirdiği birisi olamam. Çünkü hiç bir zaman meziyetim bu olmadı, kendimi bunlarla ifade edemedim.

Korku hikayelerinde paylaştım esprilerimi, tutkularımı, itiraflarımı. Yaşadığım acı tatlı olayları yaratıkların, canavarların, peri kızlarının, eli kılıçlı delilerin kompozisyonunda itiraf edebildim. Benim karakterlerim aforizma olacak sözler, facebook'un hakkımda kısmında yazılacak kelimeler sarf edemezler zira ben sarf edemem. Fantastik edebiyatın, bilimkurgunun, korkunun öteki sayıldığı bir toplumda yazdıklarımla aferin bekleyemem.

Ama benim meziyetim başka türlü. Ben insanların sıkıldığı tarihi bir olayı fantastik bir mevzuymuş gibi anlatabiliyorum. Aşk acısı çeken bunu romanlarında ölümsüzleştirir, ben onları bilinen manada "ölümsüze" çevirip daha farklı korkuları dillendiriyorum. 

Belki yarın bir gün pişman olurum, "niye böyle şeyler yazmadım" diye kendi kendime abuk bir mecraya saparım. Bir tür hikaye bu. Hep gelecekten gelen adam mı uyarır geçmiştekileri, deli bir tarihçinin hikayesinde de geçmişten gelen adam gelecekteki adamı uyarır böyle işte. 

Geleceğe not; Pişmanlık duymamalıyım. Ben kendimi bunlarla ifade ediyorum. İnsan kendinden ne kadar kaçabilirse ben de o kadar kaçabilirim. O yüzden hemen bilgisayarda yeni bir dosya aç ve korkularını deşelemeye devam et... 


27 Ağustos 2012 - İstanbul

Ek: Korku öykülerine nasıl bulaştım?



19 Ağustos 2012 Pazar

Kan Banyosu

(Def-i Hacet dergisi için "Zindan Masalcısı" adıyla yazdığım ikinci öykü. Sakal Fanzin'in 2. sayısında Aralık 2013'te yayınlandı.)



Gecenin kör bir saatindeydim. Zaman ve mekanın da kör bir noktasında. Saatten geçtim hangi yıl aralığında bile olduğumu bilmiyordum. Birkaç eski arkadaşla barda başlayan bir alkol seansı, ardından her nasılsa dolaşılmaya çıkılmış yaşlı bir sınır kentinin sokakları. Tarihin gençliğinden kalma ahşap konakların, kıyıda köşede kalmış yosunlu mezar taşlarından oluşma harabelerin arasından geçtik. Tam da o malum ve bence fazla arabesk duvar yazısındaki “Bugün yeni bir meyhane keşfettim tam mezarlığın karşısında. Bir gün beni arar da bulamazsan ya o meyhanedeyim ya da meyhanenin karşısındaki mezarlıktayım” dizelerini andırırcasına onca eski şeyin arasında yeni bir meyhane keşfetmiştik. O küçük şehirde böyle bir ayrıntıyı nasıl yakalayamadığımızı tartıştık çakır keyif halde. Küçük şehir diyerek her yerini bilirim zannediyorsun ama illa ki gözden kaçan bir şeyler oluyor.


Üstelik bu meyhane pek yeni gibi görünmüyor. Ahşap, asır devirmiş koca karı gibi iki büklüm bir eski evin dışında kapalı camlar. Tepesinde paslanmış eski bir levha: “Samatyalı Kirkor ve Mahdumları, Zincirli Meyhane, 1906’dan beri” Oldum olası severdik nostaljiyi. Sonuçta sözde folklorik döşemeleri olan çakma kafelerde kafaya fes takıp meyveli nargile içmekle tarihe geri döndüğümüzü sanan, fotoğrafını çeken genç bünyelerdik.  Böyle bir mekan zannetmiştik ama girdiğimizde hakikaten eski dokusunu tuhaf bir şekilde korumuş gerçek bir meyhane ile karşı karşıyaydık. İnsanlar garip görünüyordu, sanki bu zaman ait değillerdi. Dev bira fıçıları, toprak küplerde rakılar, şaraplar ve tavandaki kör lambalardan sarkan tozlar, örümcek ağları. Kasvetli duvarlar, içerisinde her bir masada dağılmış, plaktan Tatyos Efendi’nin “Gamzedeyim”ini dinleyen kasvetli, bedbaht insanlar. O kadar eski bir mekandı ki mahzenindeki boş şarap fıçılarında II.Abdülhamit devrinden kalma örümcekler olduğuna kalıbımı basardım.

Tuhaf bir çekiciliği olan o mekanda ne kadar kaldım bilmiyorum. Arkadaşlarım da kalkıp gitmişti. Kah masadakilerin eşlik ettiği kah sadece plaktan gelenleri dinlediği o mekanda biraz durup, o kasvetli ortamın isli duvarlarında kendi hayatımın muhasebesini yaptıktan sonra kalktım. Meyhaneciye parasını öderken arabam olup olmadığını sordu. Olmadığını söyleyince, yürüyerek gideceksem caddeyi takip etmem gerektiğini söyledi. Mezarlık tarafından ayrılmadan devam etmeliymişim, gölge felan görürsem korkmamalıymışım felan. Eski meyhaneciler böyledir yeni müşterisinin bile hatırını hoş tutar ki ayağını kesmesin.

Çıktım mekandan alkollü kafaya bana upuzun görünen, gecenin tüm karanlığını sanki tepesine toplamış, hışırdayan servi ağaçları ve eski yeni mezar taşlarıyla dolu o mezarlığın dibinden dibinden yürümeye başladım. Havada ağır bir sis tabakası vardı böyle 1930’larda geçen gangster filmleri gibi. Neredeyse sislerin içinden eski model bir araba gelip geçecek, eski tip silahlarla meyhaneyi tarayacaklar.

Yüksek alkolün verdiği etkiyle o sisli havayı her şeye yorabilirdim. Öyle tuhaf bir havaydı ki, o ağır sis tabakasına rağmen bazen sanki sisler inceliyor ve tepede parlayan ay ışığı tuhaf ışık oyunları sahneliyordu gözlerimde. Sisli havada ay olur mu, ay ışığı varsa sis niye kesif gibi duruyor kafam meteorolojik mevzuları anlayamayacak kadar bulanık. Bir yandan da meyhaneci korkma morkma diye kafama tuhaf düşünceler sokmuş, inceden tırsıyorum. Tamam uyarıyorsun da birader, durduk yere aklıma gecenin bu saatinde “üç harfli” hayaller, hikayeler getirmenin manası ne?

Sallana sallana yürüyorken ben, aklıma gelen gözlerimin önüne düşüyor. Mezarlığın içinden, çıkış kapısına doğru ilerleyen bir siluet var. Alkolün bulandırdığı zihnimle ne olduğunu algılamaya çalışıyorum. Meyhaneye gelen sakin mi, mezar hırsızı kovalayan bekçi mi, yolunu şaşırmış tinerci mi? Öyle ya normal bir insanın bu saatte mezarlıkta ne işi olur?

Silueti seçmeye başladığımda bunun bir kadına ait olduğunu gördüm. Genç gibi görünüyordu. Bu saatte ne işi olabilirdi? Saldırıya mı uğramıştı, delirmiş miydi? Kaybettiği bir yakının hasretine mi dayanamamıştı. Aklıma gelenler normal ihtimallerdi. Ama karşımdaki şey normal bir ihtimal olamazdı. O sisin seyreldiği ve selvi dallarının ay ışığına izin verdiği ölçüde gördüğüm kadarıyla üstü başı kan içerisindeydi. Yaralanmış gibi yürümüyordu. Sakin bir şekilde, bu tekinsiz mekanı gezmeye gelmiş gibi kendi halinde, aheste bir şekilde kapıya doğru yürüyordu. Kanlar sanki bir tiyatro ya da balo için özel olarak hazırlanmış gibi duran sade görünümlü, beyaz renkli basit elbisesinin üstüne sıçramış gibiydi.

Söylencelerdeki kanlı kefeniyle kabrinden fırlamış hortlakları andırıyordu. İnsanın aklına o saatte o mekanda öyle tuhaf fikirler geliyordu ki. Yıllar öncesinin televizyon haberlerinden aklımda yer etmiş mezarlıkta ayin yapan, kedi kanı içen satanist gençler, cinnet geçirip kocasını karısını doğrayan reality şov manyakları, birde son dönemde edebiyat ve müzik dünyasındaki ehlileştirilmiş pembe gotizm soslu karanlık aşklara yelken açan gençler. Korku unsurlarını ateş etrafında canavar ve iblis tasvir eden şamanlardan değil, ekrandan televizyondan internetten öğrenen tuhaf bir zamanda yaşıyorduk, her şey olabilirdi.
Genç kadın mezarlığın paslı demir kapısından geçerek kaldırıma oturdu. Durup onu seyretmeye başladım. Solgun görünümüne rağmen oldukça etkileyici görünüyordu. Sırtına kadar uzanan parlak siyah saçları, tuhaf görünümlü gözleri ve duruşu bu saatlerde yalnız gezmesini gerektirmeyecek kadar farklı kılıyordu onu. Ama öyle bir detay vardı ki hiçbir tecavüzcü ya da gaspçı ona yaklaşamazdı. Kanların geldiği yer onun ağzıydı. Beyaz ten, koyu kan ve siyah saçlar, tezat oluşturuyordu. Korku filmlerinden çıkıp gelmiş gibi. Acaba insan mı? Yoksa üç harfli mi? Zihnim hayal mi gördürüyor bana?

Diyelim ki insan bu saatte ağzından akan kanlarla mezarlıkta işi ne? Diyelim ki cin-peri neden kalkıp kaldırım taşına oturuyor? Diyelim ki hayal aldatması, neden bu kadar gerçekçi duruyor?  Bana dönüp baktığında tüylerimin ürpermesi neden bu kadar gerçek? O buz mavisi gözlerindeki korkutuculuk neden? Suratında hem yorgunluk hem de dehşet alametleri taşıyan bu genç kadının sırrı ne?

Suskunluğunu sürdürdü. Önüne baktı bir an, sonra dönüp: “Tabutuma bir el atar mısın?” diye soruverdi. Benim mi kafam güzel, kadın mı ne dediğinin farkında değil? Tabut mu dedi? Tabutuma el atar mısın şifre miydi? Sarhoş olunca insanın soruları artıyor, doğru cevap sayısı kadeh sayısıyla orantılı hale geliyor, ben daha birine cevap yetiştiremeden binbir soru geliyor aklıma. Soruyu tekrarladı: “Mezarlığın içinde tabutum var, taşımama yardım eder misin?”

Tövbe bismillah! Kamera şakası desen değil, pembe mezarlı pembe iskeletli gotik klip çeken üniversite öğrencisi değil, nedir bu kadının esbabımucibesi? Suratına salak salak bakmayı sürdürünce: “Korkma organ hırsızı değilim. Sana bir kötülüğüm dokunmaz. Bana ait bir tabutu, mezarlığın ortasındaki eski evin mahzenine taşır mısın?”

Tüm gücümü toplayıp mezarlık levazımatçısı olup olmadığını sordum. Boğazından elbisesine kanlar bulaşmış, tabutlu bir kadına sorulabilecek en mantıklı soruymuş gibi! Kadın bir süre suskun kaldıktan sonra: “Vampirim ben…” diyerek merakımı gidermesi pekte beklediğim bir cevap değildi. Şaka mı bu? “Sahici vampirim. Dişlerime bakabilirsin.”

Deli bu deli! Ulan kanlı kanlı mezarlıklarda geziyorsun, tabut var dişin var vampir sanıyorsun kendini! Ama bu tepkimi dışa yansıtmamalıyım. Eskiler deli kısmının suyuna gitmeli, ne dese “he” demeli derler ya, ben de kadının suyuna gidiyorum. Deli, oyuncu, hayal, ya da hiçbir şey insansız bu mekanda başıma ne kötülük gelebilir ki? Bir şey olursa anında kaçarım hem. Ama önce deli peşime takılmasın diye değini yapmalı. Ben suratına bakarken birden ayağa kalkıp ağzını açtı. Boyu fazla uzun değildi ama ay ışığında parlayan sivri dişlerini görebiliyordum. Protez olmalı, plastik olamayacak kadar sahici duruyordu.
Delinin peşinden girdim mezarlığa. Hakikaten dediği gibi büyük, parlak siyah renkli bir tabut var girişte. Baş tarafındaki pirinçten yapılma tutma sapına kirli bir urgan bağlanmış. Urgandan tuttum, içi boş olduğu için fazla ağır olmayan tabutu sırtlandım o kanlı kadının ardından mezarlığın karanlıklarına daldım. Alkollü bir zihne her şey mubah ve makul gelebiliyordu, biri çıkıp “Sırtında tabutla işin ne be adam?” dese cevap veremezdim ama öyle bir kafa benimkisi. Yürürken bir yandan sırf laf olsun diye muhabbete girdim kadınla:
“Kaç yaşındasın?”
“Henüz genç sayılırım. Sizin ölçülerinize göre bile.”
“Nasıl düştün?”
“Efendim?”
“Nasıl vampir oldun yani. Bir gece vakti odandan içeri Doğu Avrupalı bir soylu mu girdi, etliye sütlüye karışmaz vejetaryen bir vampir mi buldun kendine?”
“Ben de şans olsa mezarlık köşelerinde sürter miydim? Lordmuş, ideal sevgiliymiş, kontmuş hikaye bunlar. Pek filmlerdeki gibi değil hayat.”
“Hayat?”
“Kısmen hayat. Isırılmayla vampir olunmuyor. Öyle olsa koloni kurardım kendime. Çok az insan ısırıldıktan sonra dönüşebilir galiba. Tek başımayım o yüzden. Biraz önce beslendim, tabutu buraya taşıyana kadar pek gücüm kalmadı doğrusu.”
“Nasıl vampir oldun peki?”
“Gençken çok bakımlı birisi değildim. Yani güzeldim ama içime kapalı biriydim, ailemin muhafazakar yapısı da var tabi. Sonra güzelliğimi keşfettim. Bunu kullanabileceğimi. Üniversitede popüler bir dünya kurdum kendime. Notlarını sömürdüm insanların ellerimi tutabilmeleri karşılığında. Kendimden daha aşağı seviyelerde olanlarla çıktım, onların o imkansız aşkı yaşayan duygularını sömürebilmek ve egomu beslemek için. Daha popüler olanlarla takıldım ve aniden ayrıldım. Başarılı öğrenci kisvesiyle hem ailemi hem okulumu sömürmeye başladım. Vampirliğim ta o yıllara kadar gidiyor yani. Bir gün benden daha güzel birini görünce, yerimi korumak için çareler aradım. Bu sefer beni elde etmelerine karşın, yaşlı ve zengin erkeklerin paralarını sömürdüm. Baharatlardan, otlardan yapılma kremler, güzellik merkezleri, dünyanın bir ucundan getirilen zayıflama ilaçları vesaire.”
“Ohoo! Sana bakarsak bu hayatta yanımız yöremiz vampir kaynıyor desene?”
“O zavallılardan hiç biri benim içimdeki hırsı, karanlığa kapılmada gösterdiğim cesareti anlayamaz! Ben içimdeki hırsı takip ettikçe daha farklı bir yol keşfettim güzellik için. Tarih araştırdım. Güzellikleriyle imparatorları padişahları parmaklarında oynatan, makyajın yahut kadınlığın sırrına ermiş kadınları okudum. Kleopatra, Hürrem Sultan, Mata Hari!”
“İzlediğiniz tarihi dizilerden, okuduğunuz tarihi romanlardan belli. Ya aşk ya entrika seversiniz. Hakaret olarak algılama ama ne tabut taşımak, ne vampir olduğunu söylemen garip gelmezdi de, kalkıp Cevdet Paşa’nın “Osmanlı Tarihi”ni okudum desen dünyada inanmazdım doğrusu.”
“Kadın düşmanıyız galiba?”
“Sana mahsus bir şey değil, şahsi algılama. Maalesef hayatımda senden öncede bazı vampirler tanıdım da.”
“Neyse dediğim gibi tarih okurken bir güzellik formülü elde ettim. Elizabeth Bathory diye bir Macar soylusu. Beş yüze yakın genç bakireyi öldürüp onların kanlarında banyo yapan, onların kanlarını içen kanlı kontes. Bu şekilde gençliğini koruyabileceğini düşünüyordu.”
“Sende buna inandın?”
“Araştırdım öncelikle. Kimya ve tıp kitaplarına daldım. Kanın yapısını ve güzellik verip vermeyeceğini.”
“İşte izafiyet teorisini bu yüzden bir erkek buldu zaten.”
“Seni bir kadın çok mu üzdü?”
“Vampirlerden bahsediyorum ben daha çok. Ama tabi, deneyleriyle insanlığı aydınlatırken radyasyona maruz kalarak hayatını kaybeden Marie Curie ve kütüphanesinden alınarak hunharca öldürülen kadın filozof Hypatia’yı ayrı tutmalı. Curie’nin defterlerinde bile öyle yoğun radyasyon varmış ki bugün bile belli bir koruma altında incelenebiliyormuş. Parfüm kokusu yerine radyasyonu yeğlemek.”
“Kendi hayatında çok mu ideal şeyler yaptın ki kadınları suçluyorsun? Futbol maçlarını takip etmek yerine deneysel kimya ile mi uğraşıyorsun, halı saha yahut Fashion Tv gibi aktiviteler yerine felsefe ile mi uğraşıyorsun.”
“Ehm. Her neyse vampirlerden bahsediyorduk.”
“Deneylere başladım. Kan banyosunu denedim. Hayvan kanıyla yaptım önce. Bir işe yaramadı. İnsan kanı lazımdı, temin edebildim. İşe yaramadı. Taze kan lazımdı. Bunu bile buldum.”
“Ooo serde katillikte var?”
“Sonunda buldum ebedi gençliği ve güzelliği. Kan içmek. Doğrudan taze kanla beslenmek. İlk etapta bıçakla zor oluyordu, üstüm başım kirleniyordu ama zamanla alıştım buna. Öyle bir zaman geldi ki beslenme biçimim değişti. Geceleri gezer oldum. Vücudumda dolaşan ayrı bir hayat kaynağı vardı sanki. Bir gün tuhaf bir şey oldu. Kalbim durdu. Nefesim kesildi. Ölü sandılar beni. Daha geçen gün sabah gömdüler. Vampirlerin fiziksel gücü sadece ellerindedir, topraktan rahat çıkabilmek için! Öyle sert toprak vardı ki üzerimde mezarımdan kefenimle çıkıp orta yaşlı ama zengin sevgilimin rüyasına girdim. O öyle sandı en azından. Yıldırımlı bir gecede gözüne göründüm. Toprak gözlerime doldu göremiyorum! Toprak ağzıma doldu nefes alamıyorum gel çıkar beni aşkım! İnanmamasına rağmen geldi. Toprağımı kazdı ve beni çıkardı. Mükafaatını buldu. Bu kanlar ona ait. Sivri dişlerimle taze kanın kokusunu, kalp atışlarının gürültüsünü hissederek beslendim. Dünyada daha tatlı bir zevk yoktur. En kuvvetli bağımlılık bile bizim susuzluğumuz yanında bir hiçtir. Sadece insan kanıyla bastırılan tuhaf bir dürtü. Sonra cesedi mezarlık bekçisinden kalma eski ahşap evin dehlizine saklayıp kendime bir tabut buldum. Buraya taşıyabildim ancak. Bana yardım edecek birilerine bakıyordum ki seni görünce kapıya çıktım.”
“Bir şey soracağım. Madem vampirsin, o kaldırıma oturma, bana bakma tripleri neydi peki?”
“Mezarlıktan kanlar içinde çıkıp gelmem seni ürkütebilirdi.”
“Sarhoşum ben. Kabrinden büyük dedem çıkıp gelse makul karşılarım. Ayık olabilirdim.”
“Meyhaneden başka yerleşim yoktur burada. Ben görmedim en azından. Bu evler en az benim kadar ölü.”
“Belim kopacak neredeyse. Ev ne tarafta?”
“Bak hemen ileride, geldik işte.”
Söylediği şeyler deli saçması bile olsa bana korkutucu geliyor. Anlattığı hikaye, kanlar içinde deli bir kadın, ve mezarlığın huzursuz edici varlığı, o mezarlığın ortasında dehlizli mehlizli boş bir ahşap ev. Yeterince ürkütücüydü benim için herşey. Alkol zihnimden uçup giderken tabut sanki daha ağır geliyordu.

Ahşap evin açık kapısından geçtim. Ay ışından başka ışık yoktu. Kadının ardından karanlıklara girdim. Adımlarıma dikkat ederek mahzene girdim. Sadece ufak bir camdan içeriye ay ışığı süzülen, zifiri karanlıkta sağda solda ancak eski püskü eşyaların varlığı seçilen korkutucu, küf kokan, tarihin genç günlerinden kalma, taşlık bir mahzendi. Sırtımdaki yükü mahzenin karanlık bir tarafına gelişigüzel indirdikten sonra etrafıma bakındım. Kadın yok olmuştu sanki. Benden önce girdiğine emindim, onu takip ediyordum. Ay ışığının izin verdiği ölçüde etrafa bakarak onu görmeye çalıştım bu zift karanlığında.

İlk gördüğüm şey korkudan yüreğimi ağzıma getirmeye yetmişti. Boğazı parçalanmış bir adamın cesedi, ay ışığının vurduğu zeminde kanlı bir halde sırt üstü yatıyordu. Yüzünde sanki korkunç bir şeylere şahit olmuş gibi çarpılmış bir ifade vardı. Ben merdivenlere doğru dönüp mahzenden çıkacağım sırada ise gördüğüm son şey o beyazlı kadının daha da uzamış sivri dişleri, uzun siyah tırnakları ve kırmızı gözleriyle, cehennem zebanilerini andıran bir surette, tıslayarak boğazıma doğru hamle yapmasıydı.

SON
Mehmet Berk Yaltırık, “Zindan Masalcısı”

21 Ocak 2012 - İstanbul

12 Ağustos 2012 Pazar

Nasıl Yazıyorum? 1-Nasıl Hikaye Yazarım?


(Not: Bu yazı dizisi altında yazılanlar tavsiye ve dersten çok "mutfaktan notlar" mahiyetinde yazılardır. Yazma konusunda kitap tavsiyeleri, alıştırmalar ve ciddi dersler için Atölye Kalemkahveklavye.com'a bakabilirsiniz. MBY)

Şimdi diyeceksiniz "Ulan ne ara yazar oldun da tavsiye veriyorsun bide!!!" Mevzu öyle değil, amatör yazarım zaten ama işte yine de belli bir yazma sistemi oturtunca sizlerle de paylaşayım dedim. Benim gibi bir çok yeni yazan, yazmaya uğraşan ya da yazmak isteyen arkadaşımdan bu yönde tavsiye istekleri, yönlendirmeler gelince ben de kalkıp burada kaleme alıp acizane yardımcı olayım dedim. Yoksa ne çok satanlığımız var daha basılı eser bile yok kuru amatör yazarım, ama işte uzun amatörlük senelerinde bunları deşeledim, bir hayli faydasını gördüm.

Bu dediklerim ağırlıklı olarak fantastik hikayeler, yazılar içindir ama içinden kafanıza uyanları uygulayabilirsiniz sakıncası yoktur. Skeç yazmalarım, hikaye yazmalarım sırasında kurcaladığım yöntemler... Skeç yaza yaza hikaye yazmayı öğrendiğimde, skeçlerin temeline hikaye yerleştirmeyi, hikayeleri skeç-sahne mantığına göre yazmayı öğrendim. Umarım sizin de işinize yarar...

Mevzuya gelirsek...


Yazmak İçin Ne Gerek?

Üç şey gerekli. İlki sakin kafa. Yani ses anlamında değil kafanın arınması. Arınmış kafa nedir? Yani yazarken uğraşman gereken başka işin, görüşmen gereken birisi, mesaj atan sevgili faktörü, yetiştirmen gereken proje v.s hiç bir pürüz olmayacak kafada. Yazıya kolayca odaklanacaksın, olaydan kopmaman gerekir. Yazacağın gün başka bir mesele kafanı kurcalarsa, aklın başka yerde olursa o kafa durulmaz. Kafa durulmadı mı yazma işinden bir hayrı bekleme...

İkincisi konsantrasyon. Nasıl sağlarsın? Yazmak için değil hoşuna gittiği için yaz, geçiştirme üstünde dur, kurcala ve beyni zorla. Hoşa giden ve anlatmaktan zevk almaya başladığın andan itibaren konsantrasyon başlar. Hiç kesmeden yazmaya devam edesin, bu bir süre sonra alışkanlık haline gelir. Hani bir şeyi yazarken o yeri ya da olayı tarif ederken hoşuna gider ve yazı akıp giderken tuhaf bir his duyarsın ya onu sürekli hale getirmek bu isteiği hiç kesmeden yazıya konsantre olmaktır.

Üçüncü adım ise ilham. Bu üçüncü olmadan diğer ikisi bir halta yaramaz. İlhamdan kasıt hikaye konusundan ziyade yazma gücüdür. Kendini eskiden yazdğın hikayelerle veya taslakları okuyarak motive ederek ilhamı sürekli hale getirebilirsin. Motivasyon asıl ilhamdır. Yeni hikayeler için gördüğün bir olay, bir skeç için birisinin esprisi senin çıkış noktanı oluşturabilir. İlham budur, yoksa elin perisi cini sen hikaye yazasın diye yanında yörende fink atmaz pek.

Peki bu üçün artı biri var mı? 

Var tabi sayın kalemdaş. Her yazarın bir "çalışma gusto"su vardır. Nedir? Kimi müzik dinler kimi aynı daktiloyla aynı kalemle yazar. Kimi eski bir osmanlı konağına yerleşir, kimi otele yerleşir şehir dışında, kimi yazlığa gider. Kimi kahve içmeden yazamaz bir diğeri yemek sırasında yazar. Ben yazarken tarihten balkanlardan osmanlıdan ve bir nice değişik acayip müziği dinleyerek yazmaktan zevk alırım misal.

Şu nokta unutulmasın bunlar şart değildir. Klavye yahut kağıt, yazmaya oturduktan sonra neresi olursa olsun ve hangi koşullar altında olursa olsun insan yazıyor. Sadece bazı şartlar (şahsına göre değişir) yazmayı daha bir körüklüyor o kadar.

Şimdi gelelim diğer noktalara...


Nasıl Hikaye Yazarım?

Nasıl hikaye yazılır konusunda bir sürü yazı ve tavsiye var. Bunların çok faydasını gördüm, siz de bunları kurcalayın bir çok şey görüp öğrenirsiniz. Ama bir zaman sonra kendi formülünüzü bu şekilde oluşturmanız da olası tabi.

Öncelikle olayı kurgulayacağız. Yani temel hikayeyi, asıl mevzuyu kısaca bir paragraf ya da bir kaç cümle ile belirleyeceğiz. "İki savaşçı bir duvar yıkıntısının ardında bir hazine buluyorlar sonra bunu satmak üzere şehre indiklerinde dolandırılıyorlar. Dolandırıcıya sonradan tesadüf edip hazineyi yeniden ele geçiriyorlar." gibisinden bir plan hikayemizin temelini, iskeletini oluşturacaktır.

Daha sonra kişileri kurgulayacağız. Ana karakterleri kurgulayacağız öncelikle. Bunları hikayede belirtmemize gerek yok ama bizim bilmememiz için, bir cümlede veya hareketinde o özelliğini görebileceğimiz, ya da tek cümlede değinilebilecek bir geçmiş. İki savaşçı ve dolandırıcı ana karakter olduğuna göre önce bunları kurgulayacağız yukarıdaki şekilde. Ardından yan karakterler, sahne sahne her bir figüre dek kısaca belirlenecek ve bu belirleme kesişim noktasında birleşecek şekilde yazdığımız ana hikayede birleşecek. Böylece bunların da özelliklerine göre hikayenin içeriği şekillenmeye başlayacak hatta ara olaylar, kısa hikayeler-anekdotlar belirecek elimizde.

Bunun ardından durum kurgulaması yapacağız. İki kısımdan oluşur bu. İlk kısım, genel durum yani karakterler hangi dönemde ve coğrafyada ya da hangi gerçeklikte bulunuyorlar. Gerçek veya hayali bulundukları dönem ve coğrafyanın o anki siyasi-kültürel-tarihsel durumunu göz önünde bulundurmalıyız. İkinci kısım ise özel durum yani karakterlerin içinde bulunduğu durum. Bir savaştan mı kaçıyorlar ya da bir şey mi arıyorlar, bir yolculuk mu yapıyorlar bu gibi özel durumlar sahne sahne kurgulanmalı. Olaylar, konuşmalar, cümleler, espriler ve tespitler, karakterlerin hareketleri, ruh halleri, ideolojik ve psikolojik halleri buna göre şekillenecektir çünkü.

Fikir ve tema kurgulaması ise son adımdır ve hepsini kapsayacaktır. Ya bir ders, ya bir fikir, ya bir tespit ya da basit bir espri olabilir bu. Bu ya hikayeye göre ortaya çıkmıştır ya da o ana kadar bir şey ifade etmeyen hikaye son anda belli bir tespit-espri-fikir ile birlikte bir mana kazanır, ruh sahibi olur. Hani illa ki aforizma, tespit kasın demiyorum ama ya yazmadan önce ya yazdıktan sonra muhakkak bir anahtar cümle çıkar. Bunu bize bir tiyatro seminerinde Aliye Uzunatağan hocamız öğretmişti. Yönetmenin eserin içinden bir anahtar cümleyi, oyunun tamamını anlatan o cümleyi seçerek oyunculara söylediğini bu anahatar cümleyen göre oyuncuların role hazırlandığını söylemişti.

Peki bunları da yaptık hikayeyi nasıl kurgulayacağız, bunlar nasıl gelişecek? Kurgular ve noktalar arasında bağlantı kurmak için basit bir yol var. İstihbarat analizcilerinin, analiz metotlarından biri olan ama çok uç noktalarda komplo teorilerine ve olasılıklarına yol açtığı için pek tercih edilmeyen bir yol vardır. Bu yol geniş olaylarda ne denli başarısız ise dar manada, bireysel yaşamda, bir hikayede oldukça faydalıdır. Aşina olduğumuz bir metot bu. Bilinen adı ise "Kişiler ve Olaylar Arası Bağlantı Matrisi"dir. Hani bizim facebook'ta ve bazı sosyal platformlarda takip ettiğimizi kişinin bağlantılarını, paylaştığı şeyleri hatta iki ayrı bağımsız kişinin benzer hareketlerini gözlemleyip: "Acaba sevgililer mi?", "Yakınlıkları ne" türevinden sorularımıza cevap aradığımız vakit yaptığımız şeydir. İki kişi arasında yorumlardan paylaşımlara belli ortaklıklar, vurgular ararız. Bunu hikayeye nasıl uyarlarız peki? Planı yaptıktan sonra bu temaları, kurguları birbirleriyle ilgi ve yakınlarına göre yan yana getirmek ve asıl hikaye örüntüsünü bu şekilde oluşturmak.  Bu zaten metnin gelişimine göre az biraz ortaya çıkar ve bunu çok zorlanmadan yapabiliriz.

Nasıl Konu Bulabilirim? Nelerden Beslenebilirim?

Benim abilerimden, ablalarımdan, ustalarımdan ve kalemdaşlarımdan bu işe dair öğrendiğim bir şey var ise yazarlık mevzularında, bir yazar bulabileceği her kaynağı her olanağı deşelemeli, merak etmeli, ilham'ı her yerde aramalıdır. İnternet, videolar, film ve diziler, kitaplar, tür ayırmadan, zamanımız yok ise izleyen veya ilgilenen kişilerden aldığımız bilgilere dek ufkumuzu geniş tutacağız. Haberler, yorumlar, sözlükler bunlar hayatımızın ayrılmaz bir parçası olacak. 

Ama özellikle dört tavsiyem daha var.

1-) Facebook'ta edebiyat ve kütüphane profillerini eklemeniz. Böylece kültür-sanat ve düşün-yazın ortamıyla daha içli dışlı olacaksınız. Skeç yazıyor olsanız bile bunu tavsiye ederim, okuyamadığınız kitaplar ve duymadığını fikirler için bu elzemdir. Dahası elinizden geldiğince farklı farklı insanların paylaşımlarını görebileceğiniz bir hesap oluşturun. (Alternatif hesap da açabilirsiniz) Eğer yarım saat içerisinde facebook'a baktığınızda Azer Bülbül dinleyeni de Klasik Müzik dinleyeni de, nihilistini de, dindarını da tek bir duvarda farklı fikir ve dünyaları, bakış açılarını değerlendirerke görmeye başladığınızda ufkunuzda belli bir genişleme olacaktır, tavsiyemdir.Amatör  ya da profesyonel tiyatro oyuncuları, sanatçılar, şairler, fikir yazısı yazanlar, gazeteciler v.s bu kategoriye dahil edilebilir. İnsanların deneyimleri size yaşayamadığını şeyler konusunda muazzam bir kapı açacaktır.

2-) Twitter hesabınız illa ki vardır. Takipçi sayınızın takip ettiklerinizden fazla olmasına titizleniyorsunuz ya da takip edeni takip ederim mantalitesinden gidiyorsunuz. İkisi de sakat. Ya hesabınızdan ya da alternatif hesabınızdan öyle bir hesap oluşturun ki takip ettiğiniz kişi sayısı, takipçilerinizden kat kat fazla olsun. Evet bir dakika içinde yüzlerce tweet duvarınızıa dolacak ve kafanız karışacaktır ama onları tek tek dolaştığınız, fikirden fikire aktığınız zaman oldukça faydalı olduğunu göreceksiniz. Birden fazla görüş ve farklı bakış açıları tek duvar altında adeta bir beyin fırtınası oluşturacaktır.

3-) Kütüphanelere gidiyor musunuz? Ödev ve araştırma haricinde de gitmeye çalışın. Kütüphane çalışanlarıyla belli bir yakınlık okuyamadığınız kitaplar ve fikirler hakkında yine önemli bir bilgi kaynağıyken, sürekli kütüphaneye gelen müdavimlerle tanışıklık ve ayaküstü sohbet yine belli bir bilgi kaynağıdır. Ayağınızı alışıtırın.

4-) Okul kantini olur, belli bir kafe olur hatta internet ortamı olur, yazma işini birlikte yürüttüğünüz yazar arkadaşlarınızla sık sık bir araya gelerek çalışmalarınız üzerinde beyin fırtınası yapmanız, sohbet etmeniz belli bir bilgi akışının sağlanmasına, edinemediğini ulaşamadığını yöntemlere ve deneyimlere ulaşmanıza aracı olacaktır. Hele ki skeç yazıyorsanız, belli bir konuşma sonrasında bilgiler karılır, fikirler saçılır yeni yeni şeyler çıkar. Bunu hikaye yazarı ve çizgi romanla uğraşan çizer arkadaşlarımla internet üzerinden sık sık yaparım. Çeşitli elden raporlar ve bilgiler toplayan istihbaratçıların, toplanıp raporlarını tek elden değerlendirmeleri gibidir çok faydasınız görürsünüz.

 
Hadi kolay gelsin kalemdaşlar...