hüseyin rahmi gürpınar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hüseyin rahmi gürpınar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ağustos 2013 Çarşamba

“Fantastik Türk Edebiyatı” Üzerine Bir Mülakat (İnceleme)

(Bu yazı normalde, herhangi bir inceleme yazısı olarak yayınlanacak iken Gölge e-Dergi'nin editörlerinden Ahmet Yüksel'in önerisiyle farklı olması açısından "güya röportaj" şeklinde hazırlanmıştır. Hakiki mülakat sanılmasın inceleme yazısıdır! Gölge e-Dergi'nin Türkiye'de Fantastik Hayat başlıklı özel dosya konularından biri olarak Temmuz 2012'de 58. sayıda yayınlanmıştır. http://issuu.com/golgedergi/docs/golge_e-dergi_fantastik_dosya_temmuz_2012_sayi_58 )
Kerime Nadir Azrak, Ali Rıza Seyfi ve Hüseyin Rahmi Gürpınar ile
“Fantastik Türk Edebiyatı” Üzerine Bir Mülakat
            “Tarihçi olduğumdan dolayı “ölülerden sen anlarsın, konuş onlarla…” denilerek ispritizma deneyleriyle hemhal olup acizane bu mülakatı hazırladım. Gerçi tek niyetim en başta ilk uyarlama korku romanımızı yazan Ali Rıza Seyfi ile görüşmekti. Ancak muhabbetin konusunu öğrenince Kerime Nadir hanım ile Hüseyin Rahmi Gürpınar üstat da iştirak ettiler. Böylece yeni dönemin fantastikçisi olarak eski dönemin fantastikçileriyle “Fantastik Türk Edebiyatı” üzerine koyu bir sohbet harladık ve ortaya bu metin çıktı. Hal hatır sorma kısımlarını es geçerek doğrudan konuya giriyorum efendim…”,
            M.B. Yaltırık: Efendim şimdi bilen var bilmeyen var. O yüzden ilk sorum şudur, Türk Fantastik Edebiyatı’na daha çok korku alanında eserler verdiniz. Bunlar nelerdi? Ayrıca konuları nelerdi, biraz bahsedebilir misiniz?
            Ali Rıza Seyfi: Ben “Kazıklı Voyvoda” ismiyle Drakula romanını Türkiye’ye uyarlamıştım. Sonraki dönemlerde bu eserden hareketle çevrilen “Drakula İstanbul’da” filminin ismine binaen romanda “Drakula İstanbul’da” ismiyle anılmaktadır. Milli Mücadele yıllarında İngilizce bilen bir bahriyeli olarak Ankara’da tercüme bürosunda çalıştığım dönemlerde İngiliz edebiyatına dair birkaç esere vakıf olmuş idim. Evvelden beridir, bizim tarihi düşmanımız olan Kazıklı Voyvoda’yı Drakula romanında görünce onu asıl haliyle ele almayı amaçladım. Sarımsakla dualarla eski Osmanlı mezarlıklarında vampir kovalama gibi dönemine göre değinilmemiş temalara değindim. Ancak şunu belirtmek isterim ki fantastik yazına karşı bir önyargım olmamasına rağmen Drakula’yı ben tarihsel bir roman şeklinde yazdım. Tüm fantastik yapısına rağmen Drakula’nın, Kazıklı Voyvoda’nın bizlerle bitmemiş hesaplaşmasını konu edindim. Dönemimizde yaşadığımız milli havadan etkiler taşıdığı da vakidir. Gotik edebiyattan unsurlar taşımasına rağmen doğrudan bir korku anlatısı diyemem haliyle.
            Kerime Nadir Azrak: Ben de “Dehşet Gecesi” isimli anlatımda Drakula’dan esinlenmişimdir. Dönemimde pek tutulmamasına rağmen bilerek ve isteyerek kaleme aldım. Tanınmayan ve bilinmeyen bir kültürün barındırdığı korku dolu bir söylentiyi işledim. Daha öncede yazdıklarım tartışılmıştı, okuyucuya hiçbir fikir vermeyecek romanlar yazdığım söylenildi. Ben edebiyatı bir ders verme aracından ziyade okuma zevki olarak gördüm. Gazetelerdeki tefrikalar geleneğinden yetişme bir yazardım sonuçta.
            Hüseyin Rahmi Gürpınar: Korku yazarı olmadığım halde en korkulan romanları kaleme alan yegane muharrirlerden biri de benimdir herhalde. İlk dönemler halkın batıl inançlarını eleştirmek için yazdım bunları ama itiraf etmeliyim, ben bile yazdıklarımdan ürperti duyardım. Sonuçta benim çocukluğum İstanbul’un kadınları arasında geçti, onların sözlü anlatım gelenekleri hikayelerimde vücut buldu. O denli tasvir ederlerdi ki anlattıkları şeyleri, ellerinde kanıt, fotoğraf vesaire olmasa bile ister istemez inanırdınız. Benim dört eserim vardır bu tarz diyebileceğim. Birincisi Gulyabani’dir, ikincisi Cadı, üçüncüsü Mezarından Kalkan Şehit, dördüncü romanımda Ölüler Yaşıyor Mu? Bunlardan başka Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç isimli anlatıda da, diğer anlatılarımdan Efsuncu Baba, Dirilen İskelet, Muhabbet Tılsımı ve Şeytan İşi’nde de batıl inanışlara değindim ama bu eserler kadar korku unsuru önplana çıkmamıştır. İlk yazdığım Gulyabani’ni, ben bile kabul etmesem de bir çok çevre o dönemin ilk yerli korku anlatısı olarak addederler. Haklılardır. Ben bile yazarken ürpermiştim, o ecinnileri ve o heyula gulyabaniyi tasvir ederken! Cadı romanı da bu ayardadır, ne eksik ne fazla. Mezarından Kalkan Şehit ise oradaki hakkında türlü söylentiler anlatılan kır köşkünü gotik edebiyat şatoları misali tasvir ettiğim için ilk yerli gotik türünden sayanlar oldu. Ama bunlarda amacım halen aynıydı, batıl inanışları ve eski gelenekleri eleştirmek. Lakin sonradan bu ispritizma veya ruhçuluk söylemleri 1930’larda bütün diğer metafizik ve ezoterik mevzular gibi ayan olunca, moda olunca ben de bu akımın tesirinde kalarak gerçek manada metafizik unsurları anlattığım bir tefrika kaleme aldım. “Ölüler Yaşıyor Mu?” ilk fantastik türde yazdığım anlatıdır.
            M.B. Yaltırık: Her biriniz döneminiz için olsun, sonraki dönemler için olsun bu alanda başarılı sayılabilecek eserler verdiniz. Her şeyden önce korku yazabiliyordunuz. Kerime Nadir hanımın Dehşet Gecesi halen sahaflarda aranır, Drakula İstanbul’da romanı film vasıtasıyla tanınır ve halen izlenilmektedir. Gulyabani ise halen en meşhur korku anlatılarından biridir. Gölge E-Dergi’de önceden yazmıştım ilk yerli korku romanı sayarız Gulyabani’yi. Peki, buna rağmen neden bu anlatıları sürdürmeyi denemediniz. Ya da sizi korku edebiyatından uzak tutan ne oldu?
            Kerime Nadir Azrak: Bu yaşadığımız dönemin edebiyat anlayışıyla alakalı aslında. Bizim dönemimizde ki 1920’den 1960’lara 80’lere dek uzanan bir anlayış. Toplumcu, gerçekçi edebiyat düşüncesi var. Yeni bir cumhuriyet, yeni bir toplum düzeni hedefleniyor ve yazarlar, aydınlar toplumu aydınlatmak için edebiyatın toplumun gerçeklerini anlatmasını istiyorlar. Dolayısıyla fantastik edebiyat bu anlayış nazarında gerçeklerden uzaklaştırıcı, kaçış yolu olarak görülüyor ve dışlanıyor. Okumaktan alınan zevkten ziyade gerçekçilik önplanda olduğundan benim diğer romanlarımı bile çok fazla ciddiye almamışlardı. Fantastik yazma sebebimde Drakula’dan aldığım ilhamdı, bizden anlatıları değerlendirdim ancak amacım anlatılmaya değer bir şeyler anlatmaktı. Fantastik merakım pek olmadığı için bu türde devam etmedim açıkçası.
            Ali Rıza Seyfi: Ben fantastikçi değildim. Yazdığım eserler genelde tarih kitapları, denizcilik tarihi, eski Türkler, milli hisleri konu alan şiirler. Biz bu toplumcu gerçekçi edebiyatın çizgisinin bir parçasıydık. 1920’lerde yeni bir düzen kurduk, illa ki bunu edebiyatta da destekleyecektik. Bu nedenle Kazıklı Voyvoda ya da Drakula İstanbul’da bu anlayışla yazıldı. Özü itibariyle fantastikti ama ben hiçbir zaman fantastik anlatılar kaleme alma isteği duymadım.
            Hüseyin Rahmi Gürpınar: Bunda kısmen bizim etkimiz var. Ben arkadaşlara göre yaşça ileri olduğumdan, bazı şeyleri daha erken gördüm. Daha 1900’lerin başında Türkiye’de muhalif bir hava baş göstermişti. Muhalefet sadece monarşi-meşrutiyet boyutunda değildi, kültürel yaşamda muhalefetten payını aldı. Türkiye’de 1700’lü yıllardaki Lale Devri’nden itibaren batı edebiyatını ve kültürünü tanıyan bir kesim oluşmaya başladı. Önce mimari ile başladı bu merak, Tanzimat’a doğru da edebiyat alanına kaydı. Batı tarzı edebiyat ürünleri vardı bir yanda, roman, batı tarzı şiir, tiyatro, opera vesaire. Bir yanda da doğu vardı, divan edebiyatı temelinde saray ve konak çevresinde tutunan, mistik bir yapı üzerine kurulmuş şiire dayalı anlatı. İkisini savunan kesim arasındaki çatışma sadece yeni-eski çatışması değildi, siyasi alanda değildi edebiyatta da devam ediyordu. Korku edebiyatının yeri neydi bu edebiyatta peki? Batıda gotik edebiyatın çıkışı, bizde batı edebiyatının tanınmasına tekabül eder. O dönemde batıda bile gotik edebiyat ucuz ürün olarak görülmüş kabul görmemişti. Bizde ise batı edebiyatı üretip tüketenleri, halka gerçekleri anlatma peşinde gerçek şeyler yazılmasının taraftarıydılar, temelde de mistik bir anlatı olan Divan Edebiyatı’na karşıydılar. Divan’a gelirsek o da hiçbir zaman korku hikayesi anlatma derdine düşmemiştir. Perileri, devleri anlatır ama bunlar bir yan unsurdur ve hikayenin teması genelde aşktır. Şimdi periler konusunu ele alalım. Divan edebiyatı yazan biriyle batı edebiyatı türünde yazan birini alın. Bunlara perilerle ilgili bir şey yazmasını söyleyin. Batı edebiyatı türünde yazan doğal olarak hemen korku ve endişeye yönelir. Ya aşağılamak ya da yüceltmek için. Korku anlatısı diye bir şey söz konusu onlarda. Divan yazan kişiyse tutup bir peri kızını tarif ve tasvir eder, hem kendi aşık olur hem okuyan, ona aşk şiirleri yazılır. Zihniyetleri çok farklıdır. Dolayısıyla korku edebiyatı ve fantastik anlatılar pek tutunamadı, uğraşanları marjinal oldu. Mesele bizde bir Giritli Ali Aziz Efendi vardır Muhayyelat isminde üç ayrı hikaye kaleme almıştır. Konusu itibariyle doğu masallarıdır, divan tarzıdır ama yazılışı nesirdir, düz yazı yani. Bu bir ilkti, ilk fantastik roman anlatımız budur. Ama o da dönemine göre marjinal kalmıştır. Devam ettirilmedi. Sonra ne oldu dünyaya açıldı insanlar, baskı ve matbaa teknikleri yayıldı, gazeteler ve çeviriler derken 1800’lerin sonunda divan edebiyatı yerini batı edebiyatına bıraktı. Biz o dönemin hakim edebiyat anlayışları olan natüralizm ya da realizm alanında eser kaleme aldık. Ben hiçbir zaman için “Ölüler Yaşıyor Mu?” öyküsünü yazdığımda bile kendimi fantastik veya korku yazarı gibi görmedim. Ben Gulyabani’yi yazdığımda korku unsurunu kullandım, ancak roman fantastik değildi ve ben halkın boş inançlarını eleştiriyordum. Ama ortaya koyduğum ürün anlatısı ve şekil itibariyle ilk korku romanınız oldu! Ama bunun arkasında duramadık. Daha 1920’lerde Yahya Kemal Beyatlı üstadım bir yazısında bu türü eleştirmişti, daha kalkıp bizde bu türde ürünler veremezdik. Zaten o türle pek ilgimizde yoktu. Yine de korku ya da fantastik değil diyemem Gulyabani ve diğer anlatılarım için. Kesin bir şey söyleyemeyiz. Araç mıdır o romanın türünü belirleyen yoksa amaç mıdır?
            Kerime Nadir Azrak: Bu da tartışmalıdır halen. Şimdi ben bir konuyu anlatıyorum. Bunu o türe dahil eden nedir? Bram Stoker, Drakula romanını gerçekçi yazmıştır. Korku unsuru yoktur o kitapta, en korkunç şeylerin yazarı Lovecraft, Stoker’ı eleştirmiş, korku ürünü olarak görmemiştir. Ama roman korku hikayesi sayılır, çünkü gerçekçiliği unsur olarak kullanmış, fantastik bir anlatıyı gerçek bir olay gibi sunmuştur. Hüseyin Rahmi bey de böyle yapmış ancak onda korku unsuru fantastikken, asıl unsur gerçekler olmuş. Şimdi bunu biz hangi türe göre belirleyeceğiz? Drakula korkudur veya değildir diyebilir miyiz? Gerçekleri anlatan ve halkın batıl inanışlarını eleştiren Gulyabani, okurken bizi korkutur yazarı bile korkmuştur şimdi bunu korku eseri olarak göremez miyiz?
            Ali Rıza Seyfi: Şunu şimdi söyleyebiliyorum. Türk Fantastik Edebiyatı’yla ilgili olarak. Bir döneme kadar hep istisnalar üzerine kurulmuş. Giritli Aziz Efendi, fantastik anlatı hedefledi ama bir istisna. Ben yazdım, Kerime Nadir hanım yazdı, Hüseyin Rahmi bey yazdı. Ama bizde istisnayız. Bir kere yazdık ve bir daha hiç o türe girmedik. Devamlı olmadı. Bizden sonra gelenleri gördük buralardan. Zühtü Bayar dahil oldu aramıza misal, o bilimkurgu yazmış kaç kişi biliyor? Kemal Tahir. Bu yazar Mayk Hammer isimli dedektif tefrikalarının bir kısmını çeviriyor, çoğunu kendi yazıyor. Ama ne kendi bu yönüyle önplana çıkmak istiyor ne de edebi çevreler bu şekilde görmek istiyor. Sizin dönemde bu kırıldı biraz. Önce mecmua çıkarmaya başladınız, bu türün meraklıları olarak sonra da yeni çağın araçlarını kullanarak belli bir yere getirdiniz.
            M.B. Yaltırık: Mülakatı bitirmeden önce, Türk korku ve fantastik edebiyatıyla ilgili bizlere, bu işlerle uğraşanlara söyleyecekleriniz var mı?
            Kerime Nadir Azrak: Bize göre daha şanslılar. Şimdi mecmualar, filmler, diziler, birde şu yeni çağın nimetlerinden faydalanmaları, kendi aralarında dernekleşebilecek denli bu türe arka çıkmaları söz konusu. Biz aynı dönemde yaşadık ama bir araya gelmemişizdir hiç.
            Ali Rıza Seyfi: Fantastikçi değilim ama şunu görüyorum. Bu yeni dünyanın yeni tutulan bir edebi türü. Karşı çıkılıyor ama yakın zamanda geniş kitleler bu türü benimseyecek, belki okullardaki kitaplara kadar girecekler hiç belli değil.
            Hüseyin Rahmi Gürpınar: Ne yalan söyleyeyim bir dönem pek desteklemesem bile hoşuma gitmişti halkın sözlü korku geleneğini yazına taşımak. Bize kısmet olmadı sahip çıkmak, biz de istemedik açıkçası. Ama muasır yazarlardan bu alanda atılımlar görmekteyiz. Yeni dönemin edebi anlayışı da bu, kabullenemeseler ve eleştirseler bile bir zaman sonra kabul görecek.
           
Mehmet Berk Yaltırık
15 Haziran 2012 – Edirne 


İlk Gayri Resmi Korku Romanımız: Gulyabani (İnceleme)

(Bu inceleme daha önce Gölge e-Dergi'nin 37. sayısında, Ekim-2010'da yayınlanmıştır. http://golgedergi.blogspot.com/2010/09/golge-e-dergi-37-say.html)



“Gulyabani” kelimesi sanırım hiç birinize yabancı gelmeyecektir. Kemal Sunal’ın tanınmış filmlerinden olan bir karakter olarak, çocukluk kabuslarımıza giren ve arada sırada “Gulyabani’den bende korkardım” sözüyle hatırladığımız bir hayaldir. Acaba kaç kişi bu karakterin ünlü yazarlarımızdan Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Gulyabani” isimli romanından uyarlama olduğunu bilmektedir?
            Belki fantastik kurgunun ağırlıklı  olduğu  bu dergide tanıyanlar için bir Hüseyin Rahmi Gürpınar eserinin incelemesi ilk başta garip gelebilir. Çünkü bilindiği üzere Gürpınar natüralist olduğu kadar realist romanlar yazmış, eserlerinde pozitivist düşüncelerini savunmuş bir yazardır. Ne enteresandır ki Gulyabani gibi gayri resmi olarak ilk korku romanlarımızdan birisi sayılabilecek olan bir eserin yazarıdır. Üstelik eserin önsözündeki bir okur mektubu o dönemde halk arasında sözlü bir korku ve fantastik edebiyatı geleneğinin izlerini göstermesi açısından ve yazarında bu geleneği reddederek belki ilk Türk fantastik korku romanının yazarı olabilecekken bundan vazgeçmesiyle ilgili olarak barındırdığı ilginç bir anekdotu barındırması açısından  önemlidir.
                                                                                            

            “Gulyabani” ve Hüseyin Rahmi Gürpınar
            1912 yılında yazılmış Gulyabani, tipik bir Hüseyin Rahmi Gürpınar romanıdır. Onun pozitivizmi savunan, halkın boş inançlarını, cinlere, perilere ve tuhaf olaylara inanmasını eleştiren romanlarından biridir. Zaten Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın eserlerinin bir çoğunda bu önemli bir husustur. Onun eserlerinde doğal ve gerçekçi bir üslupla o dönemin İstanbul’undaki insanların hayatlarından, konuşmalarından kesitler sunarken aynı zamanda onların değer yargılarını, boş inançlarını ve katı gelenekçiliklerini eleştirmektedir. Okuyucuyu bilinçlendirmeye, boş inançlardan ve çağdışılıktan uzaklaştırırken bunu bu inanışların gülünç yönlerini önplana çıkartarak yapmaktadır. Bu nedenle bazı eserlerinde bu öğreticiliğin dozu kaçtığı için romanın estetiğini bozsa bile yazarın en belirgin özelliği olagelmiştir.
Halkın değer yargılarını ve yaşayışını değiştirmek için sanatı bir araç olarak gördüğünden, eserlerinde bu yaşayışın her yönünü eleştirmekten çekinmemiştir. Ama buna karşın halkı dışlamaz, bilakis sanatın seçkinler arasından çıkartılıp halkın arasına karışmasını, halkın bu şekilde değer yargılarını değiştirebileceğini savunur.
Ayrıca mükemmel bir gözlemcidir. Devrin İstanbul tiplerini, vapurlardan şenliklere, ev hanımlarının oturmalarından kır gezilerine oldukça geniş bir mekan ve şahıs onun eserlerinde adeta zaman makinesine binmiş gibi okuyucuya o dönemi birebir yaşatmaktadır. Romanlarında da bu tipleri iki grupta toplar. Eleştirdiği gelenekleri ve görenekleri tutucu bir şekilde muhafaza edenler ile Batı’nın akla, bilime dayanan pozitivist zihniyetini savunanlar arasındaki çatışma söz konusudur. Bu özellik Gulyabani’de de kendini göstermektedir.
Okumak isteyenlere sonunu söylemek gibi olmasında zaten yazarın duruşu aşağı yukarı belli olduğu için romanın sonunun tıpkı filmdekine benzer bir sonla biteceği malumunuzdur. Ama sonunu bilseniz bile okunması gereken bir eserdir çünkü yazar öyle bir tasvir etmiştir ki romandaki korkuyu, gündüz vakti bile etkisinde kalmanız olasıdır. Yukarıda da söylediğim gibi bu eser gayri resmi ilk korku romanımız benzetmesini boş yere hak etmemektedir. Roman bir korku hikayesi gibi başlar, daha ilk sayfalarda Üsküdar yakınlarındaki Yediçobanlar Çiftliği’ne çalışmaya giden hizmetkar Muhsine’nin yaşadıkları romanın içindeki korkunun habercisidir. Sadece gulyabani yoktur, periler, kıllı tüylü ordan oraya gezen cinler ve bir nica tuhaflıklar vardır.Ama korku dolu olaylara rağmen oradaki çalışanlardan biri olan Hasan ile Muhsine sağduyu ve zekanın yardımıyla, oyunu ortaya çıkartırlar. Evin hanımını gulyabani kılığına girerek korkutanların ondan para sızdırmaya çalışan yeğenleri olduğu anlaşılır. Romanı yahut yeni çıkan çizgi romanını özellikle geceleri okursanız alacağınız zevki garanti edebilirim. Yazar için “Keşke korku yazarı olsaymış” dedirteceğinden kuşkunuz olmasın. (Detaylı bilgiler için bkz. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Gulyabani, Özgür Yayınları, İstanbul-2005, s.7-19.)

Sözlü Korku Geleneği ve İlk Gayri Resmi Korku Romanı

            Gulyabani romanı tipik bir Hüseyin Rahmi Gürpınar hikayesi olsa da yukarıda da değindiğim gibi içerisinde gayri resmi olarak bizim o zamana değin sözlü gelenekte yaşatılan ve yazılı geleneğe aktarılması gayri resmi olarak bu romanda yapılmıştır. Kaldı ki Gürpınar’ın bu tür tasvirleriyle dolu hemen hemen benzer içerikli romanlarında da sonucu belli olsa bile korku unsurları sözlü geleneğin ürpertici hikayelerini aratmamaktadır. Mesela Cadı’yı, Dirilen İskelet’i, Mezarından Kalkan Şehit’i bu eserler arasında gösterebiliriz. Doğrudan bir kabulleniş yoktur ama sanki yazar fantastik edebiyata göz kırpmıştır.
Bunu ülkemizde korku edebiyatı adına yazılmış ilk eser olan, Bram Stoker’in başarılı bir adaptasyonu sayabileceğimiz, tarihçi Ali Rıza Seyfi’nin yazmış olduğu “Kazıklı Voyvoda” (1997’de Drakula İstanbul’da adıyla basıldı) romanında de görebiliriz. Fantastik olayları içerse de roman asıl olarak bir tarihçinin elinden çıkmadır ve içerdiği milliyetçi unsurlar dönemin kültürel havasından ziyade yazarın kendi tarih görüşünün yansımasından etkilenmiştir. Nitekim Ali Rıza Seyfi’nin eserlerine baktığımız zaman Drakula romanı fantastik yönüyle sırıtır çünkü diğer eserleri Barbaros Hayrettin Paşa ve Deli Arslan gibi tarihsel kahramanlık öyküleridir. Reşad Ekrem Koçu’nun, Feridun Fazıl Tülbentçi’nin ve Şevket Rado’nun kahramanlık dolu akıncı maceralarının anlatıldığı geleneğin bir temsilcisidir. Bu bilgiler çerçevesinde Drakula İstanbul’da romanının da aslında eski bir Türk düşmanı olan Kazıklı Voyvoda’ya karşı mücadele eden kişiler vardır. Romandan cümle cümle alıntı yapmaya gerek yok, karakterlerden Van Helsing yerine geçen Resuhi bey’in Sultan Abdülhamid zamanında siyasi nedenlerle Trablusgarp’a sürülen tıbbiyeli bir genç olduğu, diğer karakterlerden ikisinin Kurtuluş Savaşı’nda savaşmış bir subay ve Kuvayi Milliye gönüllüsü olduğu satır aralarında hatırlatılmaktadır. Bu minvalde tarihsel bir roman olmasına rağmen adaptasyon nedeniyle de olsa fantastik edebiyata göz kırpmaktadır. Ama bu romanda ayrı bir incelemenin konusudur.
Aynı göz kırpmayı Gulyabani’de de görmekteyiz. Yazar gerçekçide olsa natüralistte olsa yazdığı eser ister istemez fantastik korku edebiyatına meyillenmektedir ve yazar bunu yazabileceği halde görüşleri nedeniyle bunu reddetmektedir. Pozitivist olmayıp Ali Rıza Seyfi gibi bir şekilde geleneğe bağlı kalsa bile yine Seyfi gibi fantastik yazsa bile tarihsel içerikli, fantastik korku’ya göz kırpan bir başka eser yazmış olurdu.
Gulyabani’nin önsözü yerine yazılan bir okur mektubunda ki benim elimdeki basımda böyle yapılmıştır diğerlerinde bu var mıdır bilemem, Hüseyin Rahmi Gürpınar’a eski İstanbul’da ihtiyar bir hanım ve yazarın cevabı Türkiye’de korku edebiyatına neden ilk etapta soğuk bakıldığının bir göstergesidir.
Yazara mektup gönderen hanım yazara, kendisi gibi yaşlı İstanbul hanımlarıyla birlikte oturup yaptığı sohbetlerden bahseder. Romanlarını onlara sesli bir şekilde okumaktan hoşlandığını kendisi ve yaşıtları gibi İstanbul hanımlarının konuşmalarını birebir yansıttığı için bundan büyük keyif aldıklarını belirtir daha sonra bu hanımların anlayabileceği, sevebileceği türden “romanla masal arasında” şeyler yazmasını istemektedir. (Alıntıdır) “Bilgiden, teknikten ve sosyal problemlerden kaçacaksınız. Konunuz esrarlı cin, peri gariplikleri, yahut bir çarşambakarısı, bir dev, bir gulyabani olacak. Olay o kadar meraklandırıcı bir ustalıkla düzenlenecek ki biz hep buna susamış kocakarılar hikayenin alt tarafı acaba ne çıkacak diye bekleye bekleye tandır başında titreşeceğiz. Zaten sarsılmış sinirlerimizi bu merakla büsbütün sarsacaksınız.”(Hüseyin Rahmi Gürpınar, Gulyabani, Özgür Yayınları, İstanbul-2005, s.24.)
İhtiyar hanımın bu mektubunda görüldüğü gibi bizdeki sözlü geleneğin, kış geceleri çocuklar ve büyükler arasında anlatılan korku hikayelerinin günümüzdeki öğrenci yurtlarında konuşulan “üç harfli muhabbetlerinden”de eskiye dayandığı zaten bilinmektedir. Hüseyin Rahmi’de bu geleneğe göz kırpış vardır, Ali Rıza Seyfi’de ise birebir bu sözlü geleneğe, kış gecesi anlatılan çocukların korktuğu hikayelere değinir. Hüseyin Rahmi Gürpınar’da zaten Gulyabani’de anlattıklarıyla, fantastik olanı yerden yere vurduğu halde ilk etapta korku unsurunu öyle bir kullanır ve anlatır ki bu sözlü korku geleneğinden farkı yoktur.
Ayrıca bu mektubun bir özelliği de, bizlere o dönemde sözlü korku geleneğinin yazıya geçirilmesini ve korku edebiyatının başlamasına dair bir arzunun görülmesidir. Demek ki o dönemde de şimdi olduğu gibi edebiyatımızda korku edebiyatından da eserler görmek isteyen bir taban vardı. Bu taban genelde azınlıkta kalıp yazmaya çalışan kesimi de alayla karşılaşılmışsa da bu tür bir isteğin izleri ve ürünleri çeşitli dönemde yazılmış korku eserlerinde görülmektedir. (Kerime Nadir’in Dehşet Gecesi ve Hamdi Varoğlu’nun Ölmez Adamların Evi v.b) Hatta sözlü korku geleneğinin başlatıcılarından sayabileceğimiz meddah öykülerinin ve masallarının yazıya döküldüğü ve çok sattığı 1970’lerde (Seyfizülyezen Hikayesi, Seyfülmülk, Şahmeran v.b) bu çizgi biraz aşılmaya çalışılmış ama başarılı olamamıştır.
Peki korku edebiyatına nende soğuk bakıldı ya da en azından Hüseyin Rahmi Gürpınar neden bu türde yazmayı reddetti? Bunun cevabı da Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın mektubundadır. Bizde o dönemde Yahya Kemal Beyatlı’nın eleştirilerinde de görüldüğü üzere korku edebiyatı, çoğu yazar ve edebiyatçı tarafından dışlanmıştır. Bunun nedenlerinden Giovanni Scognamillo’nun yazdığı “Dehşetin Kapıları” adlı incelemede Güven Turan’ın yazdığı önsözde bahsedilmiştir. Modern Türk edebiyatı ilk etapta halkı aydınlatma amacını güttüğünden ve bu alanda eserler verdiğinden dolayı, o dönemde ki ilk öykü denemeleri ağır bir şekilde tenkit edilmiştir. Bu anlayış günümüze kadar etkisini korumuştur halende vardır, bazı edebiyatçılar tarafından fantastik korku eleştirilir, çocukça gelir, gerçekleri yazmak varken hayalleri yazmanın saçmalık olduğu savunulur. Eğer okul yıllarınızda korku kitabı okumanızı eleştiren ve hatta iğneleyen hocalarla karşılaştıysanız belki bu satırları okurken onları da hatırlayacaksınız.
            Peki Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın bu okuyucuya verdiği cevap ne olmuştur?
Hüseyin Rahmi Gürpınar okuyucusuna bu söylediğini yapmanın zor olduğunu zira bugüne kadar hiçbir şekilde doğaüstü bir yaratıkla karışlaşmadığını, görmediğini, görenlerinde yeminler etmesine rağmen onların sözlerine inanmadığını söylemektedir. Ama sonrasında yazdıkları çok şaşırtıcıdır! Yazar yazdıklarının etkisinde kaldığını, kendisinin de korktuğunu itiraf eder ama bunları neden yazmadığına dairde kendi görüşüne göre bir nedeni vardır. Hüseyin Rahmi Gürpınar bir gözlemcidir, natüralisttir. O gördüğü şeyleri kendi üslubuyla birleştirerek yazmaktadır. Belki korku ve heyecan unsuru kendisini bile etkileyecek denli gerçekçidir, ama bir gulyabani ya da cini görmeden, gözlemleyemeden yazamayacağını belirtir. Bu yorumunda pozitivist biri olarak boş inançlara bakış açısına dair kendi görüşünü bize de üstü kapalı bir şekilde anlatmaktadır hatta romanlarında sıkça görülen, kişilerin psikolojik olarak gördükleri ve duydukları şeyleri tuhaf varlıklar zannettiğini, korku gücününü bu psikolojik etkiden geldiğini de söylemektedir ama müstehzi bir şekilde. (Alıntıdır) “Tavsiyenize uyarak masalı şimdi ki romanlar derecesinde sadeleştirmeye uğraştım. Meydana şu eser (Gulyabani romanı) geldi. Bu hikayede gariplikler yahut tabiatüstündeki olaylara susamış zihinleri memnun edecek boyda ve görünüşte bir gulyabani, bir alay da cin ve peri var. Eserin yazıldığı tarihte bu acayip ve korkunç yaratıklarla öylesine uğraştım ki bazı akşamlar ev halkı uykudayken gecenin sessizliği içinde bana yazı odamda gürültüler, patırtılar oluyor gibi gelirdi….Hikayeme bilimle, teknikle, sosyal problemlerle ilgili teoriler karıştırmamamı tavsiye ediyorsunuz…Ah Hanımnineciğim… Dürbünlerden, Kodak makinelerinden, her türlü teknik kovalamalardan kaçan gulyabaniyi bu aciz romancı nerede yakalayıp da gerçek tasvirleriyle hayrete düşürecek, gözünüzün önüne koyabileceğim?...Yazış sırasında iyi saatte olsunlar rüyama girdiler. Bakalım okuduktan sonra size neler olacak?” (Hüseyin Rahmi Gürpınar, Gulyabani, Özgür Yayınları, İstanbul-2005, s.25-26.)

Sahnede, Beyaz Perdede, Müzikte “Gulyabani”den Esintiler
“Gulyabani” romanının dışına çıkarak başka alanlarda ve bilhassa korku özelliğiyle günümüze kadar kendisini taşıyabilen bir kült olmuştur. Sinemadan tiyatroya, müzik kliplerine kadar pek çok yerde kendisini gösterebilmiş bir eserdir.
            Gulyabani ilk olarak 1965 yılında oyunlaştırılarak Lale Oraloğlu Tiyatrosu’nda sahnelenmiştir. Radyo oyunu ise yine Lale Oraloğlu’nun arasında bulunduğu sanatçılar tarafından 2004 yılında Trt Radyosu’nda yayınlanmıştır. Sinema versiyonu ise Ertem Eğilmez’in yönetmenliğinde 1976’da yapılmıştır ve çoğumuzun Gulyabani’yi tanıması bu film sayesinde olmuştur. Senaryoyu Sadık Şendil yapmıştır ve hikaye doğrudan Gulyabani romanını değil, Kemal Sunal, Şener Şen ve Halit Akçatepe gibi oyuncuların karşılıklı güldürüsüne dayanan başka bir senaryo olan “Süt Kardeşler” adını taşımaktadır. Konuyu ve filmi hepiniz bildiğiniz için burada bahsetmeyeceğim ama romanla aralarındaki yaşlı hanımı korkutup mirasına çöreklenmek için delirtmeye çalışılması teması söz konusudur.
Ama tema aynı olsa, esinlenme aynı olsa bile bambaşka bir hikaye ve film çıkar ortaya. Gulyabani tipinin popülerleşmesi ve hepimizce tanınır hale gelmesi bundan sonra başlar. Hatta Gulyabani tipi o kadar baskındır ki filmin korsan cd satıcılarında ve internetteki film izleme sitelerinde aratılan adı “Gulyabani”dir, Süt Kardeşler’e oranla daha çok önplandadır.

            Zaten yukarıda da bahsettim, yazarın kendisi bile eserle ilgili yaşadığı tuhaf korku hisleri esere de yansıyor ama başka bir senaryoda olsa gulyabani tiplemesi yine ve bu sefer daha popüler bir şekilde kitleleri korkutuyor. Günümüzde bizim kuşak arasında ki sayısız geyik konularından biri olan “Gulyabani’den ben de korkardım” lafı Umut Sarıkaya’nın iki karikatürüne dahi yansımıştır. Bir karikatüründe bildiğimiz Alien, Gulyabani’ye bakarak küçükken kendisinin de korktuğunu söylemektedir, yine başka bir Umut Sarıkaya karikatüründe bu sefer ünlü gerilim yönetmeni Alfred Hitchcock’un ağzından gulyabaniye bakarak korku sinemasının bu kadar basit olmadığını, şeklin karton olduğunu söyler, karedeki bir adamda Hitchcock’a bu ülkede gulyabani karakterinin herkesi ünlü yönetmenden daha çok korkuttuğunu söylemekte bu iki karikatürde popüler kültüre yansımaları rahatlıkla görülmektedir.
            Gulyabani karakterini müzik dünyasında da görmekteyiz. Replikas grubunun Aralık 2000’de piyasaya sürülen “Köledoyuran” isimli albümünün 7.şarkısı “Gulyabani müzik”tir. Aylin Aslım ve Tayfası grubunun 30 Nisan 2005’te piyasaya sürdüğü “Gülyabani” isimli albümün şarkılarından olan “Gülyabani”nin klibinde Süt Kardeşler filmine ve meşhur gulyabani karakterine yapılan göndermeler söz konusudur.


Mehmet Berk Yaltırık

9 Eylül 2010 – Edirne