23 Ağustos 2017 Çarşamba

Tepedeki Bar-1. Kısım

(1890’lar…)
            Müştemilatın tahta duvarları arasından gelen rüzgârın uğultusu inilti sesi misali geceye karışmaktaydı. Dışarıda fırtına yoksa da epey rüzgârlı bir hava vardı ve arada bahçedeki ağaçların dalları mütevazı binanın camlarını tırmalıyordu. Köşede yanmakta olan bir ufak sobanın deliğinden vuran ateşin loşluğu örtü gibi mekânın üzerine örtülmüştü. Sobanın içinden gelen çıtırtıların ayak sesine benzerliği, duvar dibindeki yataktan hallice döşeğinde uyumaya çalışan Bekir’in çoktan boş verdiği bir ayrıntıydı, zira alışmıştı. Bir ara her gece sobadan gelen her çıtırtıyla gözlerini açıyordu ama o huyunu da bırakmıştı. Nitekim Peymanzer geldiği vakit kapıyı açıp da öyle süzülürdü yanına, kapıyı çalmazdı. O yüzden Bekir bilirdi de müştemilatın kapısını geceleri kilitlemezdi. Kırda yazıda bu yere hırsız bir yana eşkıya bile uğramadığından gerek de görmezdi. Tedbir cihetinden yastığının altında tuttuğu Karadağ tabancası vardı, sonra memleketinden kalma bir âdeti; ayak patırtısını tez işitirdi. Dağların nihayetinde bir köyden kalkıp şehre gelmeden önce kan davası yüzünden yahut arada bir Şimali Arnavutluğa sarkan Karadağ çetelerinden mülhem baskın beklemeyi, pusmayı, eşkıyalar kaçaklar gibi yaşamayı öğrenmişti. Sülalesiyle şehre konduğunda kendisine bir kapı aramış, sonunda bir paşa köşkünün bahçıvanlığına kapulanmıştı.
            Ağaçların koruların ortasında kâgir ve aşı boyalı paşa köşkünün hayli yürüme mesafesinde aşağıda bulunan, bahçe duvarlarının bitimindeki kapının hemen önüne kondurulmuş müştemilatta kalıyordu. Peymanzer -köşkün beslemelikten yetişme hizmetçilerindendi, gecenin kör karanlığında o yolu tek başına iner çıkardı da bazı geceleri hem yüreği hem döşeği bayram yerine dönerdi. Köşk tepeye doğru, müştemilat da hayli uzakta kaldığından ses seda işitilmezdi. Peymanzer’in gülmesi, şarkılar okuması, işveli sesleri duyulsa zaten köşkte o saat barındırılmazdı. Aylardır kimse bir şey demediğinden Bekir, köşkün top patlasa duyulmaz bir uzaklıkta bulunduğuna kanaat getirmişti de şükretmişti. Uzaklığa bu kadar şükretmesine değecek bir başka husus ise köşke fazla yanaşmayacak olmasıydı. Bu ikinci şükrünü her hatırladığında belli belirsiz ürperirdi.
            Koca paşanın bu kadar paraya bir adamı tutmasında bir yağlı kapıdan çok tuzak hissiyatı olmasının nedensiz olmadığını düşünerek hayıflanırdı. Parası vardı, silahı vardı –ki geldiği yerde namus yerine geçerdi, dolu kursağı, yatacak döşeği ve sarılacak kadını vardı. Parasıyla haftada bir izin gününde Beyoğlu’na iner, çoğu belalı paşaların beylerin kapısında, semtlerinde külhanilik eden kimseler olan memleketlileriyle görüşür balozlara, tiyatrolara gider, kantolar seyrederdi. Ardından bazen yeğenlerinden biri bazen kardeşleri aracılığıyla bir miktar parayı anasına ve kardeşlerine gönderirdi, açta açıkta olmadıklarını bilirdi. Bahçıvanken gezindiği sade kıyafetin –geldiği yerden cepken, pabuç bir de beyaz keleşa, aksine, paşanın verdiği ilk parayla aldığı afilli kıyafetlerle inerdi Beyoğlu’na.
            Keyfi yerindeydi ama yine de içini sıkıştıran, rahatsız eden bir şey vardı kendisini. Belli belirsiz rahatsız eden bir histi. Köyündeki Deli Emina’nın gelişini haber veren çıngırak seslerini duyup korkuyla kaçmasına neden olan, geceleri uyurken gelip boğazına sarılacakmış gibi zannettiren, uykuyu piç eden, kelimenin tam anlamıyla rahatsız edici, huzursuz edici o uğursuz histi. Köşke para almak için, öteberi getirip götüren ayvazlara, hamallara nezaret etmek için, paşanın mabeyne gideceği vakitlerde hazır bulunmak için her gidişinde ziyaret ederdi kendisine. Todor’un meyhanesinde demlenirken zihninin en dumanlı anında bu sırrını bir ahbabına ifşa ettiğinde tafsilata girmeden anlatmıştı meseleyi. Zira köşkün tövbe estağfurullah “sahipli”, perili falan olduğunu düşünmüştü. “Ölüden değil, diriden korkarım more! Göze görünmezden değil, görüneninden korkarım!” diyerek kestirip atmıştı.
            Gözleri ağır ağır yeniden kapanırken dışarıdan işittiği belli belirsiz bir sesle yerinden fırladı. Kulağına mı öyle gelmişti acaba? Ne olup bittiğini anlamaya çalıştığı o melun vakitte tetikte beklerken bu sefer sesi daha iyi duydu lakin tüyleri diken diken oldu. Peymanzer’in sesine benziyordu. Gerçek mi değil mi diye kulaklarına itimadını sorguladığı o anda Peymanzer’in sesi daha yakından duyulmaktaydı: “Bekir!”
            Bekir adını duyar duymaz yerinden doğrulamadan müştemilatın kapısı gürültüyle açıldı. Tahta kapı duvara çarpıp kulak tırmalayan bir gıcırtıyla ileri geri sallanırken karanlıkta Peymanzer’in terden sırılsıklam olup ay ışığında parıldayan saçlarını ve korkuyla bakan gözlerini gördü. Dili damağına yapışmıştı endişeden, ağzını açıp bir şey söyleyemedi. Peymanzer de göğsü korkudan inip kalkmaktayken güç bela konuşabildi:
            “Bekir! Ayağının türabı olayım yetiş! Paşa aklını yitirdi!”
(2010’lar…)
            Galatasaray Lisesi’nin önünden koşar adım geçerken neredeyse tramvayın altında kalıyordu Kenan. Tramvay uyarı zilini öttürerek uzaklaşırken arkasından okkalı bir küfür savurdu, lakin bulunduğu muhitteki kalabalığın ekserisi genelde yabancı olduğundan tınısı hariç küfürden hiçbir şey anlamadılar. Ne çok yaşlı denebilecek bir yaştaydı, ne de gençliğin dibindeydi kimse dikkate almadı. Hollanda Konsolosluğu’na doğru koşturmaya devam etti. Saçları yeniden uzama yolunda olup kesmeye hiç niyeti olmayan, kirli sakallı, handiyse çöp gibi zayıftı. Ancak sinirli görüntüsü pek de rüzgâr esse yıkılır intibaı uyandırmıyordu.
            Bir ara önünden geçtiği mağazanın camından kendi görüntüsüyle karşı karşıya kaldığında geçmişini anımsadı. Askere alınmadan önceki halini anımsadı, sanki mağazanın camında eski uzun saçlarının hayaletini görür gibi olmuştu.
            Hepi topu bir yıl öncesiydi, o vaziyette bu caddede yürümesi ama sanki asırlar geçmiş gibiydi. Oysa İstiklal birkaç yer hariç hala aynıydı, askerden döneli bir haftalık süreçte görebildiği tanıdıkları aynıydı. En yakın tek arkadaşı Vedat hariç. Vedat kısa sürede -o asırlık askerlikte- almış yürümüştü. Aynı yerde çalışıyorlardı. Kendisi çalıştığı mekanın müzik işlerini –dj’likten enstrüman icrasına kadar- hallederken Vedat bodyguard’dı. Aynı mahallenin çocukları olup aynı kavgalı gürültülü yerde peyda olmalarına rağmen Vedat hep farklı olmuştu. Hep bir adım öndeydi, kararları o verirdi ama bu parlaklığı başarısından çok hırsından ileri gelirdi. Mahallesindeki kocakarıların: “Hırs adamı kurutur!” vecizesine rağmen Vedat hırsla yaşayan, onunla anlam bulan biriydi ve bununla ilgili bir sıkıntı da yaşamıyordu. Çalıştıkları barın netameli ve kaynağı meçhul paralı sahibinin yanında birkaç ayda bodyguardlıktan çıkmış, sağ kolluğa dek oynamaya başlamıştı, iş bitiriciydi. Büyük paralar kazanıyordu, nereden gelip nereye gittiği meçhul liralar akıyordu. Kenan hiç sormazdı bunları. Ancak askerden döner dönmez kulağına çalınanlar ve Vedat’ın kendisini acil olarak çalıştıkları bara çağırırken sesinden yayılan emredici tını ister istemez merakını celp etmişti.
            Asmalı Mescit’e gelmeden sokak aralarına saparak yıllarını geçirdiği –öncesinde birkaç yer daha dolaşmıştı- “Qasvet” adlı 90’ların sonunda 2000’lerin ortalarında takılıp kalmayı başarabilmiş barın uzaktan aynı neon levhasını fark etti. Kapıda başka birinin siyahlarla dikildiğini –Kenan’dan da Vedat’tan da iriydi- görünce Vedat’ın çoktan badigardlıktan başka mecralara geçiş yaptığını anladı. Mekana girmek istediği esnada –kendisine göre yeni-  bodyguard karşısına dikilince ters ters bakıp: “Vedat çağırdı beni”yi savurdu yüzüne. Adam Vedat’ın adını duyunca önünden çekilip kendisine yol verince, bir kere daha Vedat’ın ne hale geldiğini anlamıştı. İçeri girdiğinde mekân boştu, Vedat barın önünde tabure üstüne tünemişti. Kafasını çevirip kendisine döndüğünde onun “karanlıklar” içinden baktığını gördü zira belinde tekinsizce parıldayan bir emanet sanki sırıtmaktaydı.
            Vedat’ın tabureden fırlayıp “vay kardeşiml”li bir karşılama sergilemesini bekledi ama onun yerine soğukça elini uzatıp: “Askerlik yaramış koçum!”la karşılaştı. Nasıl olduğunu bilmiyordu ama birkaç ayda Vedat patronluğa fırlamış gibiydi. Belindeki makinenin esbab-ı mucibesini de çözmüştü. Yalnız şunun şurasında gelip geçen 12 ayda her şey nasıl da bu kadar değişebileceğini anlayamıyordu. Vedat değişmiş olabilirdi ama Kenan hala aynıydı. Onda çelimsiz görünen lakin her daim tetikte ve saldırgan adam halet-i ruhiyesi vardı ki sürekli tersti. Birini terslemesi gerektiğinde bundan kaçınması gerektiğini düşünmezdi. Modern görünümlü lakin her daim arka sokaklara çıkan “polis girmez”li mahalle mensubuydu, sadece şivesi ve görünümü büyük şehre aitti. “Patron olmuşsun…”la karşıladı Vedat’ı.
            “Henüz değil. Ama çok yakın. Sen de patron olucan…” dedi Vedat, suratında iş bitirirken kullandığı meşum sırıtmalardan biri peyda olmuştu.
            Ancak Kenan, pek sırıtmaya tav olacak tıynette değildi: “Askerden geldim, daha seni sormadan mevzun açıldı. Bodyguardlığı bırakmışsın falan dediler, bir geldim kapıda başka adam, belde emanet, telefonda bir havalar…”
            Vedat surat yapmadı, zira ölümüne hırlaşsalar da mahalleden arkadaşlardı. Ancak o can sıkıcı iş bitirici eda bu sefer sesindeydi: “İşleri büyüttük be kardeşim, hep yerimizde sayacak değiliz ya?”
             “On iki ay. Bir sene. Bir senede ne yaptın, n’oldu ki?”
            “Pek bi’şey değişmedi. Her şey aynı. Bildiğin gibi çalışmaya devam ettim işte.”
            “Patron olmaktan bahsediyosun oğlum nasıl aynı? Sen de patron olacaksın falan diyosun. Senin gibi siyahları çekip makineyle mi fink atacağım?”
            “Yok be kardeşim, değişen bi’şey yok. Sen aynı bildiğin işi yapacaksın. Telefonda anlatamadım. Bar işine giriyoruz.” Kenan’ın manalı gözlerle bulundukları barı işaret ettiğini çakan Vedat tafsilatına değindi: “Patron buranın işletmesini bana devretmişti zaten. Ama benim kafamda başka şeyler var.”
            “Başka bi’yere mi taşıycaz?”
            “Yo, burası kalacak. Kalacak ama değişcek biraz. Nasıl desem, buralar çok 2000’ler işi kalıyor anlıyo musun? Değişcek, başka bir mekân olacak, başka müşteri kitlesine hizmet edicek. Bar falan çok gitmiyor buralara artık. Ancak biz farklı bir bar konseptiyle, eğlence sektöründe hizmet vermeye devam edeceğiz.”
            Konsept, sektör, kitle… Vedat bu ağızları nereden kapmıştı? Hani her şey aynıydı?  “Niye be, nesi var Asmalı’nın her yeri bar?”
            “Belediye sıkıntı çıkarmıyor pek ama… Buralarda böyle yer kalmayacak artık. Yemekli falan bir yer olacak burası, patronla karar verdik.” Vedat’ın ağzından çıkan o son “-dik” sesinden otorite akıyordu. “Yine eğlenmek isteyenleri, farklı bir mekana çekeceğiz. Gelenler kısmen kalburüstü kısmen orta halli kimseler olacak ama iyi para kırıp nam yapıcaz kardeşim. Orman arazisine yakın, şahane bir mekan var. Sen de işin içindesin.”
            “Beni ne hemen sokuyorsun işin içine aga? Sermaye namına yirmi te le’m ya var ya yok, onu da askerde verdilerdi en son.”
            “Sen zaten ortak olmayacaksın. Müziğini sanatını icra edeceksin, onda devam edeceksin kardeşim. Ama benimlesin, bırakmam seni.”
            Mevzu şimdi daha net anlaşılmaktaydı. “Zaten ortak olmayacaksın” tokadının ardından söyledikleriyle müzisyen işini ucuza kapatmak niyetinde olduğunu çakmıştı. Şeytan, sinirle ardını dönüp gitmesini söylese de çaresizlikten kıpırdayamadı Kenan. Nerede iş bulacaktı, Vedat demiyor muydu hem buralar değişiyor diye, buralarda nasıl tutunacaktı? Zaten askerden döner dönmez ayağının tozuyla gelmemiş miydi buraya?
            Vedat sinir bozucu bir ifadeyle omuzuna dokundu: “Ekibi yeniden toparladım koçum. Bak Pelin de bizimle…”
            Kenan’ın sesi soluğu bir anda kesildi. Hayata karşı sürdürdüğü daimi atarı kesintiye uğramıştı. Beyni uğuldarken Vedat konuşmaya devam ediyordu: “Henüz isim bulamadık ama neyle tanıncağımızı biliyorum. Tepedeki bar diyecekler!”
DEVAM EDECEK
MBY-23 Ocak 2016 – Edirne

21 Ağustos 2017 Pazartesi

Cadıların Güneşi

(Daha önce Pera Müzesi Blog'da 11 Haziran 2016'da http://blog.peramuzesi.org.tr/featured/cadilarin-gunesi/ adresinde yayınlandı. İngilizcesi için: http://blog.peramuzesi.org.tr/en/featured/cadilarin-gunesi/)
          Eylül güneşi altında, ziyadesiyle kızgın sac misali ateş saçan kayalıklardan geçiyorum. Uzaktan uzağa fark edilen çizgiler ve çatlamış kayalar haricine tek bir ağaç, tek bir ot yok. Beni tekrar eski memleketime savuran mektubun peşinde bu tepeye dek taban teptim. Gerçi bir zamanlar memleketim olan eski memleketim demeli. Balkan harpleri sonrasında buralarda hangi vadi Osmanlı, hangisi Bulgar meçhul. Zira Rodopların tepelerinde, güney taraflarında Türk komitacıları, kuzeyinde Bulgar komitacıları dolanıyor. Hatta güneyde bazı Osmanlı zabitleri ayrı bir hükümet kurmuşlar. Balkanların hazin kaderi. Devletler içre devletler...
            Sonuncu Balkan Harbi’nin nihayetinde, Fransız bir gazeteci olarak girdim Bulgar Krallığı’na. Hürriyet’in ilanından evvel siyasi takibat neticesinde Osmanlı tabiiyetinden Fransız vatandaşlığına geçmiştim. Beni yıllar sonra buralara, yıkılmış köylerin ve alelacele gömülmüş toplu cenaze yığınlarının çepeçevre saçıldığı, ölüm kokan bu yerlere getiren şey bir mektup. Gazetecilik benim için bir kılık, ben başka bir şeyin peşindeyim. Yaptığım şey akıl kârı olmadığı gibi mektupta yazan şeyler de akıl kârı değil. Ancak dostluk bağları ve haysiyetle açıklanabilir…
            Fransa’ya kaçışımda ve yerleşmemde bana yardımcı olan Agâh Nadi’ye karşı hiçbir şekilde ödeyemeyeceğim manevi borç, işte beni komitaların, çetelerin, ölümün kol gezdiği bu dağ başlarına sürükledi.
            Agâh Nadi’nin başlıca iki merakı başını türlü belalara sokmuştu. İlki siyasi meselelerle fazlaca içli dışlı olmasıydı. Fransa’ya çok önceden iltica ettiğinden bir ahbabım vasıtasıyla kendisiyle irtibata geçmiştim. Onun sayesinde yerleşmem ve vatandaşlığa kabulüm söz konusu olabildi. Kendisi Fransız siyasiyesi ile dahi alakadardı ancak kalemine hürmet gösterildiğinden pek takibata uğramıyordu. Zaten bu merakının da şayet varlarsa Fransa’daki jurnalci takımının ihbarlarına konu olmak haricinde bir fenalığı yoktu. Asıl fenalığı öteki merakıydı…
            Fransa’ya gittiği senelerde Agâh Nadi her ne kadar rasyonel düşünceye haiz biri olsa da batıda yeni yeni alaka uyandırmaya başlayan ispritizma meseleleriyle tanışmıştı. Alakası hevese, hevesi tutkuya dönüşmüştü. İspritizma ile birlikte manyetizma, nihayetinde günümüzde artık batıl kabul edilen büyücülük, medyumluk gibi sahalara da merak salmıştı. Benimle tanıştığı esnada bu raddeleri çoktan geçmiş, Svedenborgyanizm, Yeni Platonculuk üzerinden öte âlemlerin varlığı üzerine kafa yormaya başlamıştı. Dünyanın türlü çeşit yerinden mektuplar alıyor, konuyla alakalı bültenleri, kitapları takip ediyordu. Bu mevzuların meraklıları ile dolup taşan tuhaf cemiyetlerle de irtibatı vardı. Tutkusunu alaka ve heves ile tanımlayamam, bu meraktı. Ötedekiyle temasa geçmeye dair ölümcül bir merak.
            Bir sohbetimiz esnasında ağzımdan yanlışlıkla “Balkan muhacirlerinin kocakarı hikâyeleri” lakırdısı çıkınca ailesine (orada izdivaç yapmış, Fransız bir hanımla evlenmişti) ufak bir iş seyahatine çıktığı bahanesini savurarak ortalıktan kaybolmuştu. Bir ay geçip kendisinden bir haber gelmeyince sağa sola haber bıraktım ama netice yoktu. Balkan Harbi’nin başlamasına yakın çıkıp gelmişti. Balkan topraklarında gezindiğini, tekinsiz söylencelerin ardından pek çok mezarlıkta ve viranelerde dolaştığını anlatmıştı. Karadağlıların Yeni Pazar’a hücum etmesi üzerine harp dedikoduları hakikate dönüşme emaresi gösterince geri dönmüştü. Öte dünyaya dair o harabelerde kabristanlarda bir şeyler görüp görmediğini sordum, neticenin menfi olduğunu söyleyip bahsi kapattı.
            Bu seyahatin ardından merakı körelir sandık ama aksine daha ziyade meşgul olmaya başladı. Mektuplaşmaları artmış, tuhaf cemiyetlerle mülakatları da pek sıklaşmıştı. Kendisini sıkıştırınca peşinde olduğu şeyi anlattı. Ecnebilerin “kült alanı” dedikleri, insanların belli bir tabiatüstü güce atfedip dilek diledikleri, arzularını yerine getirmek için ayinler yaptıkları bir yeri arıyordu. Rumeli taraflarında olduğunu duyduğu bu yerin mıntıkasını bilmiyordu ancak neye benzediğini öğrenmişti, mektuplarında sıklıkla bu yeri soruyordu. Kayalarına türlü çeşit acayip şeklin resmedildiği ve neredeyse boydan boya bu suretlerle damgalanmış bir yüksek tepe ve tepenin tüm çıplaklığına rağmen sanki kabristanmışçasına zirvede boy atmış sık servi ağaçları. Bu alelade dilek yerinde ne olduğunu anlatmadı. Osmanlı topraklarında dilek dilenen, adak adanan pek çok türbe, mum yakılan kaya, çaput bağlanan ağaç vardı.
            Bir aralık arayışı sonuç vermeyince vazgeçecek gibi oldu. Yunanistan’dan gelen ve uzun uzadıya aradığı kült alanını tarif edip hikâyesini anlatan o lanetli mektup eline ulaşmasaydı vazgeçecekti de. Rodop dağlarının bir noktasında, antik dönemde cadılar büyücüler mabudesi addedilen Hekate’ye adanmış bir kült alanından bahsediyordu mektup. Cahiliye devirlerinden günümüze kâfir ve Hristiyan Bulgarların, Türklerin, oradan gelip geçenlerin tırmanıp dileklerini kömür tozlarıyla yahut kazıyarak tasvir ettikleri bir tepenin bulunduğu anlatılıyordu. Bu mektubun ardından yine bir başka mektuplaşma safhası başladı. Bu sefer İngiltere’den bir ispritizma cemiyeti reisi, bazı kült alanlarının bir tür manevi güç barındırdıklarını söyleyen ve Agâh’ın aradığı yerin de böyle bir yer olabileceğini söyleyen bir mektup gönderince işin rengi değişti. Agâh Nadi kendi itikadınca aradığı yerin böyle bir kült merkezi olabileceğini iddia ediyordu.
            Elem verici olaylar tepenin bulunduğu yeri tarif eden ve bir Bulgar muallim tarafından yazılmış kısa bir mektuptan sonra başladı. Folklor ve bilhassa halk inançları üzerine tetkiklerde bulunan bu muallim, Rodop dağlarının falanca tarafında, böyle bir tepe bulunduğunu, başkası için kem niyette bulunmak isteyen ahalinin fazlaca tırmanmadan dileklerini kayalıklarına çizdiği bu yere “Cadılar Tepesi” denildiğini yazmıştı. Ancak Agâh’ı asıl etkileyen son satırlarda yazdıklarıydı. Ahali buranın tepesine çıkan kimselerin öte âlemlere (bizdeki cinler âlemi gibi) karışacağına inanıyordu. Öte âlemlere göz atabilmek adına bu Agâh için bulunmaz fırsattı, öyle inanıyordu.
            Hem hanımı hem ben Agâh’ı ne olduğu belirsiz bir lakırdı ardından o taraflara gitmemesi için dil döktük. Biliyorduk ki yine Balkan dağlarının yolunu tutacaktı. Balkan Harbi’nin tüm şiddetiyle sürüp gitmesinden hareketle böyle bir seyahatte istese de bulunmayacağını söylese de dikkat ediyorduk. Balkan Harbi’nin son demlerinde bir gün ortalıktan kayboluverdi. Mektupların önemli olanları ve şahsi notları yanında olduğundan nereye gittiğini bilemiyorduk. Çaresiz yine dönüp gelmesini bekleyecektik.
            Kendisinin kaybolmasından aylar geçti, ikinci Balkan Harbi patlak verdi, o esnada Bulgaristan’da bir dağ köyünden onca harp hengâmesine rağmen nasıl bize ulaştığına hala hayret ettiğim bir mektup geldi. Agâh Nadi yazmıştı. Bulunduğu yeri mükemmelen tarif edip gelemeyiş sebebini ve arayışının nihayetine yaklaştığını söylüyordu.
            “V… köyünün bir köşesindeki metruk handa kaleme aldığım bu satırlar sizde delirdiğim intibaını uyandıracaktır. Lakin benim gözümle görmediğim bir şeye inanmadığım, bu nedenle böylesine hararetli tetkikata giriştiğim malum. Ömrümü vakfettiğim araştırmalar nihayet buldu. Zira öte âlemin kapılarını ucu ucuna da olsa görebildim. Cadıların düğününü gördüm! Balkan ahalisinin ekseriya zikrettiği cin düğünü hurafelerinde bahsi geçen muhayyel cümbüşlerine ve toplaşmalarına şahitlik ettim! Burada cadılar ve ecinniler öte alemin kapılarını aralamakla kalmıyor, alemlerin arasındaki perdede yırtık açıp öbür güneşi doğuruyorlar. Ecinniler aleminin karanlık ve korku saçan güneşini. Uzaktan gördüklerim dahi korkudan beni olduğum yere mıhladı. O acayip serencamın hayali gözlerimin önünden gitmiyor. Ancak cesaretimi toplayıp lazım. Daha yakından görmeliyim. Bu mektubu beni merak etmemeniz için gönderiyorum zira o tepeye tırmandıktan sonra ne göreceğim meçhul… Buranın gençlerinden biri şehre kadar inip postalayacağını söyledi. Agâh Nadi.”
            Mektup harp şartları yüzünden iki ayda ulaşmıştı elimize. Agâh ya dönüş yolundaydı yahut orada kalmıştı. Elim kolum bağlı bekleyemezdim. Lazım gelen evrakları temin edip ben de Bulgar Krallığı’na yollandım.
            Agâh Nadi, tepenin bulunduğu yeri tarif etse de bulamamaktan, ahbabımın cesediyle karşılaşmaktan yahut hiç karşılaşamamaktan korkuyordum en başta. Balkanlara yaklaştıkça, harabeye dönmüş ölüm kokan yerlerden geçtikçe bambaşka şeylerden korkmaya başladım. Dağ patikalarının kenarlarında muhacirlerin cenazeleri, çamurlu toprak yollarda göç katarları, köylerde ateş yakıp şenlik eden komitacıların gürültüleri, yerinde yurdunda kalan ancak yine bir harbin patlak vermesinden korkan köylüler… Fransızca konuşuyordum, Fransız gazeteci hüviyetindeydim (Agâh Nadi’nin yazdığı yerlerde birkaç mesel yazmışlığım vardı), bu âleme çoktan yabancılaştığımı zannediyordum. Lakin gördüğüm acılar ve eski aidiyetim üzerinden bir zarar görme korkusu bana unuttuğumu sandığım birçok şeyi hatırlatmıştı. Peşinde olduğum ahbabım gibi ben de tehlikedeydim…
            Yolculuğumun en tuhaf kısmı ise tepenin yerini ararken konuştuğum insanlar oldu. Önce uzaktan şöyle bir gördüğü için rahatlıkla yerini tarif edenlere rastladım. Yaklaştıkça yerini söylemede bu kadar cömert olmayan, hatta gitmemem için korkutan, tehdit eden kimselere denk gelir oldum. Karşılaştığım her ağız bana yarı Türkçe yarı Bulgarca tüyler ürpertici rivayetler anlatıyordu.
            Sabaha karşı denk geldim aradığım şeye. Gün doğarken, tan kızıllığı esnasında bembeyaz çıplak bir tepe. Çizgi ve çatlaklarla kaplı sanki bir devin sanat eseriymişçesine bunlarla süslü. Tepenin zirvesinde rüzgârda tekinsizce bir o yana bir bu yana sallanan servi ağaçları görünüyor.
            Tepeyle arasında hayli mesafe bulunan, Agâh Nadi’nin son mektubunda bahsettiği köye geldim evvela. Köyün hanına gidip Agâh Nadi’nin suretini tarif edince en son iki ay önce gördüklerini söylediler. Handa çalışan gençten bir çocuk (bahsi geçen mektubu o şehre indirmişti), iki aydır görünmediğini son kez o tepeye tırmandığını söyledi. Fark ettiğim anda dehşete düşüren bir ayrıntıyı da bu esnada fark ettim. Buraya uzakken insanlar rahatlıkla “Cadılar Tepesi” diyebiliyorlardı. Ancak yaklaştıkça bu ismi duymaz olmuştum. Bizim Türk ahalinin baykuştan arpacık kumrusu, domuzdan dağda gezen, kurttan canavar, ecinniden iyi saatte olsunlar diye bahsetmesi gibi onlar da neredeyse tepenin adını hiç zikretmiyorlardı. Adını andıkları vakit koca tepeyi çağırmaktan korkarmışçasına “orası”, “o tepe” deyip geçiştiriyorlardı. Olmadık kayalık yerlerden çıkıp önümü kesen komitacılar buranın yolunda da hiç görünmemişti.
            Handa güneş batıncaya kadar dinlendim. Gün batımına yakın uyanınca gitmemem konusunda çok uyardılar ama en azından arkadaşımdan kalanları, şayet kalabilmişse bulmam lazım. Köylülerin tavırları ve anlattıkları beni ziyadesiyle ürkütse de vicdanım korkumdan daha ağır basıyordu.
            İşte şimdi Eylül güneşi altında, gün batımına rağmen saatlerce güneşin altında pişmiş ziyadesiyle kızgın sac misali ateş saçan kayalıklardan geçiyorum. Uzaktan uzağa fark ettiğim çizgiler ve kaya çatlaklarının insanların kendi elleriyle yaptıkları damgalar, tasvirler olduğunu görüyorum. Putperestlerin zamanından bugüne tasvir edilmiş arzu ve istekler. Ancak fark ettiğim hep kötü dilekler, beddualar. Düşmanının ailesini tasvir edenler, sevdiği kadını tasvir edenler ve üzerlerinde fark ettiğim kurumuş kan lekeleri. Bunca zamanın binlerce insanın öfke ve nefreti bu tepeye nakşedilmiş. Geldiğim yollardaki yok edilmiş köylerde ve cesetlerle dolu yollarda bile böylesine kan ve vahşet görmedim. Tepede belki de bu yüzden tek bir ot bile yetişmemiş zira sürgün verememiş. Ölüm arzusundan yaşamaya fırsat bulamadılar muhtemelen.
            Tepeye vardım. Hava çoktan karardı. Önümde tuhaf bir düzlük var ve sayısız gibi görünen servi ağaçları. Eski memleketimin mezarlıklarını anımsatan yüzlerce ve sık aralıklı serviler. Karanlıkta sanki her birinin bir sureti var, canlı gibiler. Korkunç suretleriyle bana bakan kocaman suratları var. Ellerini kollarını açmış dalları beni bekliyor gibiler. Karanlığın ortasında Agâh Nadi’den bir iz, emare arıyorum. Servi gölgelerinin altından korka sakına geçiyorum. Servilerle çevrilmiş bir açıklığa geliyorum. Adeta bir meydan. Sanki servilerin karanlığında beni seyreden gözler var. Gördüğüm şeyleri zihnimin bana oynadığı bir oyun addederek cesaret bulmaya çalışıyorum.
            Ta ki o sesler gelene kadar…
            Gecenin ortasında yükselen davul sesleri, alabildiğine ve gelişigüzel üflenen borular… İnsanın işittiklerine aykırı bir curcunanın patırtısı… Acaba onlar mı geliyor?
            Servi ağaçlarının gölgeleri daha kuşatıcı ve korunaklı görünüyor gözüme. Bir büyük servinin gövdesini siper ederek açıklığa bekliyorum. Onlar geliyor gerçekten de. Gecenin pelerini altında yürüyen şekilsiz, eciş bücüş suretler, beddualarla lanetlerle uğraşmaktan çarpılmış kollar, öte âlemlerden kendilerini taşıyan biçimsiz bacaklar… Davul ve boru sesleri, kaynana zırıltısını andıran gülüşmeler, fütursuz bir şenlik… Karanlığın ortasında açıklığa toplanıyorlar. Delice bir gulgule peyda oluyor, cümle ecinni bir arada! İşte tepeye adını veren cadılar toplandı!
            Bir araya gelip öylesine karışıyorlar ve öylesine kendilerinden geçmişler ki bu korkulu sahne karşısında gözlerimi dahi kapatamıyorum. Korku vücudumu ele geçirmiş durumda. Ben onları ürpertiyle seyrederken birden bir ışık peyda oluyor ortalarında. Gökyüzü yıldızsız simsiyah ve ay kaybolmuş. Öte âlemlerin kapısı aralanıyor. Şenliğin ortasındaki ışık gittikçe artıyor. Ancak huzur vermesi gerekirken insanda korku ve endişe uyandıran, insan aklının sınırlarını zorlayan bir aydınlık bu.
            O yükseliyor. Cadıların güneşi! Öte âlemin kapıları açıldı! Kıpkızıl bir güneş lakin ışığı yutan, ışık yerine karanlık saçan bir güneş. Rengini buradaki kötücül dileklerin, bedduaların neticesi olan kanlardan almış gibi. Ecinnilerin curcunası arasında, onların çarpık ellerinde göğe yükseliyor. Gittikçe büyüyor sanki.
            Ancak o da ne?
            Güneşin içinde bir suretle göz göze geliyorum. Acıyla yoğrulmuş bin türlü işkenceden geçmiş bir siluet sanki. Bizim âlemimizden iken onlarınkine karışıp yavaş yavaş şeklini biçimini kaybetmeye başlamış bir suret. Acı çeken bir insan! Bakan kişide bir acıma uyandıran ancak hemen akabinde korkutan, ürküten bir çehre!
            O yüzle göz göze geldik bir anda. Gözlerimi ondan alamıyorum. Tekinsiz bir aşinalık var. Galiba sonunda aradığımı buldum. Bir zamanlar Agâh’a ait olan bir surete bakıyorum yahut cadıların güneşinde seyrettiğim kendimim. Kendi ruhum. Bu bedbaht yere gelerek Agâh’ın akıbetini paylaşan talihsiz ruhum…
            Öte âlemin kapılarını göreceğimi hiç tahmin etmiyordum.
            Şimdi oradayım.
            Cadıların ve ecinnilerin güneşinin, biçimsiz ve günahkar bedenleri ebediyete dek kavurduğu bu tarifsiz mekanda…
SON
Mehmet Berk Yaltırık
26 Mayıs 2016 – Edirne

1 Haziran 2017 Perşembe

İmparator



Fon Müziği (Yazarken çaldı durdu… M.B.Y): Ogniem i Miezcem-Obrona Zbaraza
http://www.youtube.com/watch?v=0drHclGf0oE

     Evvel zaman içinde kalbur saman içinde… Beykent’in çayırlarına henüz apartmanlar yeni yeni dikilmekteyken…

Bundan seneler evvel başımdan Pal Sokağı Çocukları ya da Düğmelerin Savaşı (War of the Buttons, 1994) benzeri bir hikâyenin geçtiği vakitler. Tahta kılıçları erkenden gönderince fırıncının arka bahçesine, çocukluğa doyamamanın verdiği o güzel hisle yaşanmış bir hadisenin muhteşem cereyan edişi…

Sene 2002, aylardan Şubat. Ben o dönem sekizinci sınıftayım. Edirne'ye kar yağmış. Her yer bembeyaz. O sene bir-iki hafta boyunca Baca’nın üst yolundaki yokuşlar hepten buz tutmuştu. Beykent’in o vakitler tren istasyonu tarafına bakan ilköğretim bahçesi. Öğle arası, yarım saatlik teneffüs. Ben kafamda yine Yüzüklerin Efendisi (romanı) ortalıkta dolanıyorum. O esnada hummalı bir cenk vuku bulmada! İlkokul ikinci sınıflar, birinci sınıf a şubesi ile kartopu savaşı yapıyor! Ancak öyle neşeli seslerin çınladığı alelade bir eğlence değil. Savaş çığlıklarını andıran bağırtılar ve bir kale bendini savunur gibi muazzam bir telaş… Buzlardan, karlardan servis giriş çıkışlarının yapıldığı büyük demir kapının kenarına bir kale kurmuşlar. Birinci sınıflarda sayı üstünlüğü var, ikinci sınıfları çepeçevre sarmışlar, etraf vızır vızır. Ben de durup seyrediyorum, mahalle anıları canlanıyor gözümde…

İkinci sınıf öğrencilerinden ikisi bizim servisle okula gidip geldiklerinden beni tanıyorlar. O yaşta Yüzüklerin Efendisi’ni okumaya başlamıştı bir tanesi, Age of Mythology’den hareketle Yunan mitolojisine merak salmışlıkları, bana da hikayeler anlattırmışlıkları vardı. Hikayeler, efsaneler masallar anlatan birini bulunca asla bırakmayan, eve dönüş yolunda sürekli muhabbet ettiğim çocuklar.

Bu noktadan sonra olaylar “Kenan Komutanvari” bir şekilde gelişmiştir ve hem benim hem gençlerin hayalperestliğiyle, benim ancak ve ancak sahnede yakalayabileceğim enteresan bir ruh haliyle ilerlemiştir…

“Berk abi etrafımızı sardılar, kalemiz düşmek üzere!”

Normal şartlarda çevrenin güdümüyle, “el âlem ne der?” düsturuyla hareket eden biri için gülünüp geçilebilecek bir cümleydi. Ben ise o yaşlarda eğlenceden, doğaçlamadan velev ki hayalperestlikten hayatta kaçınmayan biri olduğumdan ve el âlemle hiç uyuşmadığımdan doğal olarak mevzuya atladım. Bir dönemler tahta kılıç savurmuşluğum da var. Ayrıca tarih okuyoruz, strateji damarımızı kabarmış, hafta sonu “age of empire”, hafta içi paso tarih öyle takılıyorum o dönemler. Geçtim ikinci sınıfların başına. Savaşmaya değil idareye! “Bir araya gelin! Kanatları oluşturun! Boşluk vermeyin!” Elimde bir ağaç dalı kalenin ardından komut veriyorum. Bunlar önce bir araya gelip saldırıyı püskürttüler. Bu sefer: “Etraflarını sarın!” dedim. Bunlar bilgisayar başında strateji oynaya oynaya aşinalık kazanmış çocuklar neticede, sayıca az olmalarına rağmen saflar halinde yarım çembere alıp amansızca savurdular kartoplarını.

Bir baktık teneffüs zili çalarken birinci sınıfların a şubesi dağılmış. İkinci sınıflar sarıyorlar etrafımı. Sanırsınız hakiki bir meydan muharebesinden şanla şerefle çıkmışız. Yüzler neşeli. İlk kim söyledi bilmem, birisi: “Yaşasın imparator!” diye bağırdı. Ötekiler de bağırmaya başladı. Diğer sınıflar, nöbetçi öğretmen şaşkınlıkla bakıyor. Okul binasına giriyoruz. Onlar kendi sınıflarına giderken: “Artık sana imparator diyeceğiz!” diye sesleniyorlar. Normal şartlarda benim yaşıtım birisi güler geçer ama bu oyun, tuhaf galibiyet hissi hoşuma gitmiş olacak ki onlar gibi kabulleniverdim. Üstelik o zamana kadar bilgisayar oyunlarında kaybettiğimiz, sokak oyunlarındaki o macera hissini perçinleyen yapısı nedeniyle bitmesini de hiç istemedim. Bizim kuşak televizyonla tanıştı, bilgisayar falan derken sokağa doğru dürüst doyamadan internet kafelere gömüldü, fırsatını bulunca oyunbozanlık etmedim haliyle.

Talih ya da tarihsel kaçınılmazlık, oyun yeni başlamıştı…

Birinci sınıfların a şubesi yenilgiyi kolay hazmedemediğinden birkaç gün daha kaleyi o yarım saatlik öğle arasında alabilmek adına ikilerle kıran kırana çarpıştılar. Bizimkiler a şubesini yenince, b şubesini çağırıp birleşerek saldırmayı teklif ediyorlar, bu eğlenceden onlar da mahrum kalmak istemiyor. İki sınıfa tek sınıf!  Öğle arası yemek zilinden önce ikinci sınıflarla toplanıp kapıların oradaki buzdan tahkimatı kuvvetlendiriyoruz. Harp edilecek öğle arasında. Cenk başlıyor. Çekişmeli bir mücadelenin ardından iki şubeyi de darmaduman ediyoruz. Bu sefer birinci sınıflar geliyor: "İmparator biz de seninleyiz!" diyor. Ancak bu kazanmadan çok o savaş simülasyonunun verdiği bir oyun tatmini. Onlar bile: “İmparator!” diyorlar. Yemekhaneye hızla iniş, yemeğin ardından soluğu bahçede alış ve ardından "kalenin" dibinde kapışma… İmparatorluk askerleri, bu kar topu muharebeleri esnasında karşı taraftan bir arkadaşlarının gözüne kar topu isabet edince 15 dakikalığına ateşkes ilan edildiğini de kaydetmiştir.

 Derken karlar erimeye başladı. Ancak hayalperestlere ne gam! Birinci sınıfların tekrar bir savaş isteği oluyor. Bu sefer kalenin oraya dal parçalarından, kumdan, topraktan kazıp çıkardıkları toprakla ufak bir tepecik inşa ettiler. Bir yandan da savunuyorlar. Bir'ler karşı tarafa geçiyor, ikiler hep galip olduk ama hepsinin yüzü gülüyor, hepsi "imparator" diye bağırıyor. Orada bilgisayar ekranında bulamadığımız bir şeyler vardı. “Biz de imparatorun emri altındayız!” diyorlardı.

İmparatorluk oyunu o noktadan sonra sınıfları aşmıştı. Bir gün üçüncü sınıfların meydan okuması gelince, bu eğlenceli oyun bambaşka bir hal aldı. Ben yeniden sokaklardaymışçasına gerçek bir eğlence bulmuşum, hepimizin dâhil olduğu, aramda o kadar yaş farkı olan çocuklarla beni bir potada eriten bir deli oyundu. Üçüncü sınıflarla cenk iki hafta kadar sürdü. Benim bir sınıf altımdan bir arkadaşım da katıldı bu simülasyona, sanki canlı satranç taşlarını idare eder gibi birbirlerine kar topu yerine kurumuş yaprakla, çer çöple, yeri geldiği vakit güreşerek girilen bu muhayyel cenge hayalperestlere dâhil oluyordu. Üçler de yenilgiyi kabul edince bakıyorum bu sefer üçüncü sınıflar başlıyor: “İmparator!” demeye.

Nisan ayı geldiğinde benim sınırlar(!)  dördüncü sınıflara dek dayanmıştı Yemekhaneye giriyorum bazı çocuklar ayağa kalkıp selamlıyor, oyun gerçeğe dönüşüyor bir nevi. Bir yandan cenk ederken bir yandan Yüzüklerin Efendisi, bir yandan tarih sohbetleri dönüyor. Sohbet de en az simülasyon kadar eğlenceli. Servisle dönüşte bu muhabbet gırla sürerdi. Oyun öyle bir hal aldı ki bir gün üçüncü sınıflar isyan etti! Yeniden yenilgiye uğratıldılar ancak havalar sıcaktı ve daha fazla şahit vardı. Çevremdekiler alaya alıyordu ilkin ama sonradan onlar da kabul ettiler. “Bu adamı imparator bellemişler, oyun moyun eleman harbi acayip bir mavra bulmuş kendine!” diyorlardı. Gün geldi dördüncü sınıflarla cenk kaçınılmaz oldu, yine ilköğretim bahçesi karıştı. Onlar da tabiri caiz ise tâbi oldular, “imparator” demeye başladılar. Hâkimiyet alanı ilkokul 4'e kadar olan sınıfların bulunduğu kırmızı kat, oyun bahçesi falan bildiğiniz Anadolu Beylikleri kafasında. Çocuklarla öyle güzel saatler, öyle sağlam eğlenceler dönüyor ben aynı geyiği mavrayı kendi mahallemde bile bulamamıştım doğrusu.

Sonra bir gün... Haziran ayı geldi. Liseye geçecektim. Haliyle benim de toplumla çekişmemin bir sınırı vardı. İster istemez kopacaktık, bambaşka bir ortama gidecektim. Belki başka okula. Topladım bunları. “Gençler artık liseye gideceğim hoş karşılamazlar artık. Oyun iyiydi.” dedim. Kabul etmediler ilkin. “Kal başımızda!” dediler, “İmparator bizi bırakma!” dediler. Sanırsın ölüm döşeğinde bir hükümdarım, öyle bir hissiyat. İnsanların tuhaf karşılayacağını kabul edemiyorlardı, bizim oyunumuza karışmaya hakları yoktu, öyle görüyorlardı. Hatta: “Liseye geçme abi, kal bizimle!” diyenler oldu. Hakikaten liseye hiçbir ilgim merakım yoktu. Sürekli hayalperestliğimi görüp: “Lisede üzülürsün!” diye tehdit yediğimden olsa gerek hiç sıcak bakmamıştı. Bu muhabbet de üzerine tüy dikti.

O yüzden onlara hem oyunda hem de sohbetlerimizde anlattığım tarih kafasıyla anlattım mevzuyu: “Ben de istemiyorum ama milli eğitim bizden daha güçlü. Sultan gibi düşünün…” Ardından oyunu devam ettirdim. “Size Cengiz Han’ı anlatmıştım. Zamanı gelince ülkesini dört oğluna bırakmıştı ve dönemi bitti. Sıra sizde!” Her sınıfa bir temsilci bıraktım bir de onların üstüne ikinci sınıflardan birini büyük han olarak bıraktım. Oyunu sürdürmekle kendimi kandırıyordum, onların da kandığı yoktu ya avunuyorlardı. Çekildim bir köşeye ama muhabbetlerimiz sürdü, oyun bitse de: “İmparator!” dediler. Liseyi pek sevemedim ama arkadaşlar iyiydi. Hiçbir geyik bana imparatorluk mevzusunun tadını aldıramadı. İmparatorluk okul tarihinde yerini alırken, yıllar akıp geçti...

Derken seneler geçti. Okula gittim ÖSS başvurusu için 2006'da. Bahçede eskilerden bir hocayla konuşuyordum, bir baktım arkamdan seslendiler yine “İmparator!” diye. Sonra 2008'de gittim, mezuniyetlerine. Okula her gidişimde karşılaştım. Hala imparator diyorlardı. Hala bir kısmı imparator demektedir. Aramızda güzel, eğlenceli bir anıdır. Yüzüklerin Efendisi sohbetlerini, tarih muhabbetlerini hala hatırlarlar. Liseymiş büyümeymiş, tahta kılıç savuramadıktan sonra sokakların neyini seveyim? İşte bu da böyle bir anımdır, gerçektir. Geçenlerde bugün artık üniversitede olan eski ikinci sınıflardan biriyle konuşurken: “Beş’lere gelmeden devleti size devredip liseye geçtim işte…” demiştim sohbet sırasında, hala yad ederim… Son çocukluk hatıramdır.

            Güzel günlerdi. Her şey bu kadar eskimemişti. Murat Kekilli, Yedialtı’yı Şubat’ta çıkarmıştı ancak yaza, sonbahara doğru “Salını Salını” şarkısı epey popüler olacaktı. Niyazi Hoca merhum değildi ve yeleğiyle arz-ı endam ederdi koridorlarda. Poli yahut Tahsin abi hala güvenlik kulübesindeydi, bizimle voleybol oynamak haricinde çok çıkmazdı kulübesinden. Şükrü abi sapa sağlam tenceresinin başındaydı, kantindeki abi memurluğu kazanıp Ankara’ya gitmemişti. Esma Hoca o zamanlarda da çok iyi tarih anlatıyordu. “Son kolonyalist Tanju” haricinde tanıdığım yegane ahbabım Tolga’ydı, o da hiperaktivitenin doruğunda olduğundan henüz bir teşriki mesaimiz yoktu. Beykent Lise Tiyatro Kulübü, Töre’yi sahneleyecekti. Trakya Üniversitesi’nden Yaşam Sahnesi topluluğu da üniversitede aynı oyunu sahneleyeceklerinden lise topluluğu oyuncuları onları ziyarete gitmişti. 2002 LGS nedeniyle onlara katılamadığım için Yaşam Sahnesi ile tanışıklığım birkaç yıl sonra gerçekleşecekti. Kapıda baştan sonra takip ettiğim ilk ve son futbol hadisesi Dünya Kupası vardı. Haramiler grubu birkaç ay sonra “Kar Yağıyor Bugün Ankara’ya” albümünü çıkaracaktı, grup “Dadaloğlu” yorumunun klibi ile görünecek “Mavi Duvar” yorumu popüler olacak “Yeşil Gözlerinden” şarkısı ile hatırlanacaktı. Milletin duygulandığı “Mavi Duvar” yorumuna, mizahi bir içtenlikle: “Birden çıktım birahanaden, koşa koşa gittim Hakkı Baba’ya, acı acı döndüm garsona, istedim bir tas işkembe çorba!” dizesini ortaya atmama ve birkaç samimi ahbapla her anmada sırıtmamıza birkaç yıl vardı. Bu arada Hakkı Baba da henüz hayattaydı…

Fırıncının bahçesini boylayan tahta kılıçlara göre iyi gitti “imparatorun askerinin” bahtları. Pal Sokağı’nın son muhafızları o güzel çocuklar, hayalden atlarıyla ilköğretim bahçesinden ayrılıp kendi yollarına savruldular…

Madem hikâyeciyim, mevzuyu da hikâyelere has bir şekilde sonlandırayım: “İmparatorun orduları zamanın şafağında dağıldı, kumların ve çimlerin ve karların ve beton zeminli bahçenin üzerinde gümleyen ayak sesleriyle düşmanı korkutup dağıtan o kahramanların her biri tarih oldu. Dal desenli sancak çoktan zamanın tozuna karıştı. Ama imparator efsanesi hala sağda solda, fısıltılar içerisinde, handa, dergâhta ve bargâhta anlatılmaktadır. Onun ismi o günleri görenlerin ağzında hala yaşamaktadır hatta bu ahir zamanda bizzat onu gördüğünü söyleyenler, hayaletinin bahçede dolaştığını söyleyenler vardır. Derler ki bir gün yine ülke karanlığa gömülecek, savaşan beyler ve hükümdarlar ortalığı karıştıracak, yine haklılığı savunan bir ordu kıstırılacak, işte o zaman imparator meşhur tahta kılıcıyla birlikte geri dönüp tekrar o yenilen orduya yol gösterecek, sonra onların başına geçip yeniden bahçeye hükmedecek…”

Bunun üzerine de bir “Kaf Dağının Ardında” gider mi gider: http://www.youtube.com/watch?v=GutROtnDUHU

Emekli bir imparator

29 Haziran 2014 – İstanbul

29 Nisan 2017 Cumartesi

Floodların Listesi (Güncellenmektedir)

-Flood-ı Kebir: https://twitter.com/SonGulyabani/status/803396638601519105

-(Floodlarda kopma varsa bu bağlantıdan tamamını blog yazısı olarak okuyabilirsiniz: https://mutlakaoku.com/category/yazarlar/mehmet-berk-yaltirik%e2%80%8f-songulyabani/)





4.      https://twitter.com/SonGulyabani/status/564949357267398657 (Matlı Mustafa-Çerkez Arif Bey)
6.      https://twitter.com/SonGulyabani/status/605800602895970304 (edirne çifte kuburlar)
7.      https://twitter.com/SonGulyabani/status/573611660209963008 (edirne’nin ardı bağlar)
8.      https://twitter.com/SonGulyabani/status/737757114760892416 (beyoğlu’nun hayaletleri)
9.      https://twitter.com/SonGulyabani/status/565311539516018691 (edirne hortlakları-eski ve uzun)
10.  https://twitter.com/SonGulyabani/status/774365822060036096 (edirne hortlakları ve ölü gelin kısa)
  1. https://twitter.com/SonGulyabani/status/780124474041593857 (musallat hikâyesi 1-yatılı misafir)
  2. https://twitter.com/SonGulyabani/status/782327259755638785 (istanbul folkloru-ibrik kalfa)
  3. https://twitter.com/SonGulyabani/status/786335425367515137 (kısa ek-romanya vampir kazıklama olayına trakyabalkan’ın)
  4. https://twitter.com/SonGulyabani/status/787036393725894656 (cinlerle yaşayanlar)
  5. https://twitter.com/SonGulyabani/status/789573966193098752 (perili evler)
  6. https://twitter.com/SonGulyabani/status/791766634230865920 (osmanlı küfürleri)
  7. https://twitter.com/SonGulyabani/status/796102400234885120 (edirne hakkında)
  8. https://twitter.com/SonGulyabani/status/797201093398790148 (karaağaç istasyonu korku hikayesi)
  9. https://twitter.com/SonGulyabani/status/800082382867021824 (sırp vampirleri üzerine)
  10. https://twitter.com/SonGulyabani/status/801532361326428161 (tırnova cadıları-vampir yeniçeriler)
  11. https://twitter.com/SonGulyabani/status/803344050518638592 (define cinleri)
  12. https://twitter.com/SonGulyabani/status/804800598205956097 (Evliya Çelebi ve cadı-uyuzlar)
  13. https://twitter.com/SonGulyabani/status/807329924667346945 (kazan ve kırım tatarları-obur motifi)
  14. https://twitter.com/SonGulyabani/status/809881603895869441 (musallat hikayesi)
  15. https://twitter.com/SonGulyabani/status/811678391950835712 (arap abdullah paşa)
  16. https://twitter.com/SonGulyabani/status/813490691955429384 (karakoncolos)
  17. https://twitter.com/SonGulyabani/status/814947909963812864 (konya efeleri, oturak)
  18. https://twitter.com/SonGulyabani/status/814979134275354624 (öküzebinmez,peri)
  19. https://twitter.com/SonGulyabani/status/816752186520641536 (Eşkiyalar ve töreleri)
  20. https://twitter.com/SonGulyabani/status/820014315155714049 (albastı ve alkarısı)
  21. https://twitter.com/SonGulyabani/status/820043698914422785 (Çökertme Türkü Hikâyesi)
  22. https://twitter.com/SonGulyabani/status/821811233548541952 (çarşamba karısı-mini flood)
  23. https://twitter.com/SonGulyabani/status/822550511962456066 (Sibirya Türklerinde korkulan varlıklar)
  24. https://twitter.com/SonGulyabani/status/823680072490090499 (mini flood-Balkan komitacıları Tahsin Uzer bomba)
  25. https://twitter.com/SonGulyabani/status/824748566405140484 (radyo korku kayıtlarım)
  26. https://twitter.com/SonGulyabani/status/825102227727605762 (sandık-korku hikâyesi)
  27. https://twitter.com/SonGulyabani/status/826182216254255104 (cadının kabri-korku hikâyesi)
  28. https://twitter.com/SonGulyabani/status/827640364630757376 (eski İstanbul kabadayılarının tarihçesi, yeniçeriler ve racon)
  29. https://twitter.com/SonGulyabani/status/830176800357629952 (külhanbeyleri)
  30. https://twitter.com/SonGulyabani/status/833805851009884162 (Yaşam Sahnesi Tarihçesi ve kısa tiyatro maceram)
  31. https://twitter.com/SonGulyabani/status/834146894532190209 (Ecinni Şenliği-korku hikâyesi)
  32. https://twitter.com/SonGulyabani/status/834178716871843841 (Yılanlı Vadi-korku hikâyesi)
  33. https://twitter.com/SonGulyabani/status/837787714527313921 (Edirne’den korku hikayesi-Konaktaki Aile)
  34. https://twitter.com/SonGulyabani/status/840310077324197888 (Ecelyandı Ateş Behiye’nin hikayesi)
  35. https://twitter.com/SonGulyabani/status/842844765905412096 (Cinli Hamam Hikayesi)
  36. https://twitter.com/SonGulyabani/status/842863834641715200 (Taşköprü’nün hortlayan gelini hikayesi)
  37. https://twitter.com/SonGulyabani/status/845397421597306881 (Şahmarandan olma-korku hikayesi)
  38. https://twitter.com/SonGulyabani/status/845417247703269379 (Nebbaşın hikayesi-korkulu hikaye)
  39. https://twitter.com/SonGulyabani/status/850469844562714624 (Kazıklı Voyvoda’nın ve Drakula’nın hikâyesi)
  40. https://twitter.com/SonGulyabani/status/855527798752018432 (Tekinsiz ev hikâyesi)
  41. https://twitter.com/SonGulyabani/status/858064813074898945 (Mafia, Omerta, Hikaye)
  42. https://twitter.com/SonGulyabani/status/860608407623147522 (Kanlı Eller, Balkanlı korku hikayesi)
  43. https://twitter.com/SonGulyabani/status/863137236988178435 (Fehim Paşa flood’u)
  44. https://twitter.com/SonGulyabani/status/865679983452225536 (Ustura Kemal floodu)
  45. https://twitter.com/SonGulyabani/status/897926026755399680 (Voynuk Hikayesi, korku)
  46. https://twitter.com/SonGulyabani/status/897949046895026176 (Talikacı Hikayesi, korku)
  47. https://twitter.com/SonGulyabani/status/920668236525527040 (Eyüplü Halit-Kısa Flood)
  48. https://twitter.com/SonGulyabani/status/921481860034781184 (Şürele, Korkulu Folklor Flood)
  49. https://twitter.com/SonGulyabani/status/924026376835031042 (Edirne ve Rumeli vilyetinden hortlak-cadı mevzuları)
  50. https://twitter.com/SonGulyabani/status/925475287235747840 (Cin düğünü motifi ve memoratları)
  51. https://twitter.com/SonGulyabani/status/925505581019955202 (Mezarlık memoratları ve korkulu mevzular) 
  52. https://twitter.com/SonGulyabani/status/929092214210297857 (Tiranlı Gani Bey-Gani Beg Toptani floodu, kabadayılık mevzusu)
  53. https://twitter.com/SonGulyabani/status/931627943704645637 (İstanbul gangsterleri, soygunlu külhanili flood)
  54. https://twitter.com/SonGulyabani/status/934165216329379840 (Mikonos Adası'nın Hortlağı-korkulu flood)
  55. https://twitter.com/SonGulyabani/status/935265804031053826 (Harap Kilise-Korku Hikayesi)
  56. https://twitter.com/SonGulyabani/status/936695135001333761 (Galata Canavarı Bıçakçı Petri)
  57. https://twitter.com/SonGulyabani/status/939245848164225024 (Eski Okul-Korku Hikayesi) 
  58. https://twitter.com/SonGulyabani/status/946848228544335872 (Kasımpaşa Canavarı Hrisanstos) 
  59. https://twitter.com/SonGulyabani/status/949385862755778562 (Eski Maden-Korku Hikayesi) 
  60. https://twitter.com/SonGulyabani/status/950834626796445697 (Mezartaşıyla Gelen Musallat-Korku Hikayesi) 
  61. https://twitter.com/SonGulyabani/status/951922100956262400 (Madam Bela'nın Batakhanesi) 
  62. https://twitter.com/SonGulyabani/status/952269462388035584 (Varna Hortlağı-Korku Hikayesi)
  63. https://twitter.com/SonGulyabani/status/954458284785889281 (Büyü yaptırılan gelin-Korku Hikayesi)
  64. https://twitter.com/SonGulyabani/status/954820657396768768 (Kesik başlar-Korku Hikayesi)
  65. https://twitter.com/SonGulyabani/status/956995570941546498 Edirne'de Dertli Mustağ Efendi Konağı'nın mevzuu-(Tarihi hikaye)
  66. https://twitter.com/SonGulyabani/status/957357439761960961 (Definenin Üstünde-Korku Hikayesi) 
  67. https://twitter.com/SonGulyabani/status/959531897134120965 (Sırp Hayduk Starina Novak'ın hikayesi) 
  68. https://twitter.com/SonGulyabani/status/962068571680489473 (Rizeli Sandıkçıoğlu Şükrü'nün hikayesi) 
  69. https://twitter.com/SonGulyabani/status/964182491773972480 (Soytaroğlu İsmail'in Hikayesi) 
  70. https://twitter.com/SonGulyabani/status/964242799490162688 (Direkteki Korsan-Korku Hikayesi)
  71. https://twitter.com/SonGulyabani/status/978375727597965314 (Kayıkçı Seyfi-Korku Hikayesi)
  72. https://twitter.com/SonGulyabani/status/1244731532851458051 (Yeniçeri kahvehanelerinden Galata balozlarına)
  73. https://twitter.com/SonGulyabani/status/1244761598918565888 (Selanik Vilayeti, Hakime Cadı hikayesinin tam hali ve "hayalet gelin" bahsi) 
  74. https://twitter.com/SonGulyabani/status/1244784781184978946 (Kocacik, cadı ve cadıcı hikayesi)
  75. https://twitter.com/SonGulyabani/status/1371453668290088968 (Kabadayılar Tarihi ile ilgili video ve yazılarımı (makale, internet makalesi) toplu halde bulabileceğiniz zincir-flood)