tepedeki bar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tepedeki bar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ağustos 2017 Çarşamba

Tepedeki Bar-9. Kısım

(2010’lar)
            Odanın kapısı zorlanıp kadın suretli dehşetin böğürtüsü kulaklarında çınlarken bir anlığına hareketsiz kaldılar. Ahşap kapılar pençe darbelerine dayanamayarak ardına kadar açıldığı esnada kanlı beyaz elbisesi ve çarpık dişleriyle arz-ı endam eden dehşetle göz göze geldiler. Vedat: “Öbür kapıdan!” diye bağırınca bir anda kapıya hamle edip hızla başka bir odaya geçtiler. Vedat da arkalarından girip kapıyı örttüğü esnada yaratığın kafasını kapının arasından sokarak kapıyı ittiğini gördüler. Vedat’ın zorlandığını görünce var güçleriyle kapıyı itmeye başladılar. Kadından yükselen boğucu küf kokusu yüzlerine çarpıyordu. Işıltılı gözleri ve dişleri oldukça yakınlarındaydı. Bedeninin olanca gücüyle kapıyı itmeye çalışan dehşet arada bir böğürerek konuşmaya başladı: “Ben de... Ben de… Ben de sizler gibiydim. Bana… Bana bir şey oldu. Susadım! Susuyorum! Susuzluğumu dindirmem lazım! Lazım! Lazım!”
            Vedat hengâme esnasında beline sıkıştırdığı silahını yeniden çekerek olanca gücüyle yaratığın suratına indirmeye başladı. Yaratık böğürdükçe kapıyı daha da şiddetli itiyordu. Kenan: “Bana ver baba silahı benim sağım kuvvetlidir!” deyince Vedat tereddüt etmeden silahı ona verdi. Kenan, silahın kabzasını söve söve dehşetin suratına indirmeye başladı. Koyu renge sahip bir kan yaratığın suratını kaplamış, daha da korkutucu hale gelmişti. Kenan odanın diğer ucundaki kapıyı Pelin’e gösterip kafasıyla işaret ettikten sonra tüm gücünü toplayıp yaratığın suratına tekrar vurdu. Yaratık kafasını çekince Vedat kapıyı tamamen kapatarak kilitledi. Pelin’in eşiğinde dikilmekte olduğu kapıya atılarak: “Beni takip edin aşağıya inmemiz lazım!” diye bağırdı. Kadının böğürtüsü daha da şiddetlenmişti ve duyulabiliyordu.
            Odalardan hızla geçip konağın öbür ucundaki merdivene doğru yürürken Kenan bir yandan elde silah söyleniyordu: “Ulan böyle temiz iş olmasından kıllanmalıydım. Senle girdiğimiz hangi iş sağlam oldu ki bu olsun? İnşaattan geçilmeyen, yakılmamış ormanın olmadığı İstanbul’da sen git böyle bir ev bul anasını satayım…”
            Vedat müstehzi bir ifadeyle karşılık verdi: “İyi yönden bak! Arazi mafyasıyla da kapışabilirdik!”
            “S.ktir git lan! Mafyaya en azından sıkabiliyorsun. Bu ölmüyor!”
            Merdivenlerden koştura koştura aşağıya inip birinci kata vardıklarında zemin kata inen merdivenlerin olduğu yere geçebilmek için uzunca bir koridora saptılar. Vedat bir yandan yürürken bir yandan Kenan’a bakıyordu: “Patron geliyor. Eli kulağında!”
            “Patron ne yapacak? Bizdeki silahsa ondaki de silah. Roket mi sıkacak karıya?”
            Vedat bir anlığına geri dönüp Kenan’ın üzerine yürüdü: “Ne bileyim ulan! Ne yapacak! Ne yapacak! Uğursuzluk abidesi! Her işin uğurunu kaçırırsın zaten…”
            Kenan gerilemek yerine tam karşısına dikilmişti Vedat’ın: “Öyle mi oldu şimdi? Senin yüzünden hayatım kaydı lan benim. Hangimiz uğursuzuz acaba?”
            Pelin ikisinin arasına girdi hemen: “Ya durun Allah aşkına sırası mı? Çıkalım şuradan önce…”
            Vedat, Pelin’i bir kenara itti: “Bir dakika Pelin anlayayım bir beyefendinin hayatını nasıl kaydırmışım?”
            Kenan: “Buraya getirmen bile başlı başına bela lan nasılı mı var?”
            “Hayır! Onu kastetmedin çıkar ağzındaki baklayı!”
            “Kızın yanında konuşmayalım istersen.”
            “Konuş ulan bu saatten sonra bir şey olmaz…”
            “Ben askere gitmeden önce yaptığımız o toz işi işte. Tek iş ama hayatımı kaydırmaya yetti…”
            “Kafana silah dayamadım.”
            “Paraya ihtiyacım olduğunu biliyordun. Pelin’le evlenecektim!”
            “Pisliğe girmekse hepimiz girdik. O işte beraberdik.”
            “Pis tarafını yapan bendim. Benle Kadir. Sana bir bok olmadı!”
            “Konuş konuş susma….”
            “Ne konuşayım lan biliyorsun işte. Toz işi yapılacak dedin. Tek seferde muazzam miktarda canlı indiragandi dedin. Kadir’le birlikte “he” dedik. Demez olaydık. Bildiğin gibi o işi takip eden başka bir lavuk varmış, tepemize çöktü. Kadir’i kurşunladılar. Ben askerliği tecil ettirmek yerine askere gitmeyi tercih ettim.”
            “Benimle ne alakası var bunların peki? Talihsizlik işte satış olmadı. Mafyayla papaz olduk. Sen askere gittin kurtuldun tüm bok bana kaldı ben de hepimizi sıyırdım işte.”
            “Paramı alamadım. Arkadaşlarımdan biri öldü. Saçlarımı kaybettim. Pelin’i kaybettim. Hala ne alakam var diyorsun!”
            “Ben mi yedim lan paranı? Satış işinden geleni mafyaya vermesem seni kışladan çıktıktan sonra beni de çok öncesinde Kadir’in yanına yollayacaklardı! Kadir’in vadesi dolmuş onun için elimden bir şey gelmezdi. Pelin’in de bildiğim kadarıyla kalbini kırıp askere kaçan sendin…”
            “Zarar verirler diye korktum lan! Benimle ayrılırsa mafya peşine düşmez diye düşündüm.”
            “Ben vardım. Ben korurdum. Gittin kafana göre iş yaptın!”
            “O zamanlar kıytırık badigarttın lan ne yapacaktın koca mafyaya? Hem emanet etsem ne olacak. Ne bok yediğinizi bilmiyor muyum?”
            Pelin bu sözü duyunca beyninden vurulmuşa döndü. Dengesini yitirdiği esnada yanında durduğu pencereye yaslandı. Elleri titriyordu. Vedat, ceketinin cebinden sigara paketi çıkarıp Pelin’e uzattı. Titreyen elleriyle sigarasını güç bela yakan Pelin zonklayan şakaklarını ovuşturmaya başladı. Vedat küfreder gibi baktı Kenan’a: “Ne bok yemişiz?”
            “Ben yokken yaptığınızı diyorum. Gerçi sen buna da bir bahane bulmuşsundur. Nasıl olsa ayrıydık di mi?”
            “Senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu lan?”
            “Ben kızı bırakıp askere gittim sen de fırsattan istifade… Konuşturma beni!”
            “Arkadaşım olmasan, başkası dese şunu ölüsü çıkardı burdan! O olay sandığın gibi değil…”
            “Nasıl sandığım gibi değil lan arkadaşın manitasına bakmak delikanlılığa sığar mı?”
            “Ben öyle bir eşeklik yaptım, yaptım ama Pelin masum lan. Bir gece barda kaldık yağmur bastırdı. Kafam da iyiydi. Yanaştım o halde… Ama Pelin… Pelin istemedi. Kız yaptığın eşekliğe rağmen istemedi.”
            “Yalan!”
            “Kızı üzme Kenan. Bilsem böyle olacağını vallahi konuşalım demezdim.”
            “Yalan olduğu belli işte…”
            Vedat bir anda Kenan’ın yakasına yapıştı: “Ne yalanı lan! Yalan olsa sana bu imkânı sağlar mıydım? Parayı alır mafyaya paranın sende olduğunu söylerdim!”
            Tam o esnada Pelin’in önünde durduğu camın korkunç bir şangırtıyla parçalandığını işittiler. Pelin cam kırıklarından korunmak için bir anlığına başını yüzünü örtüp eğildi. Kenan’la Vedat o esnada camdan baş aşağı sarkan dehşeti fark edebildiler.  Yaratık Pelin’i bir anda kucaklayarak yukarı doğru çekti. Pelin’in canhıraş çığlıkları konağın dört bir yanında çınlarken ellerini pencerenin pervazına dayayarak direnmeye çalıştı. Vedat bir anda Pelin’in ayaklarına atılıp kızı kendine çekmeye başladı. Kenan da kendine gelince Pelin’i belinden tutup çekmeye başladı. Kadın suretli dehşetin böğürtüsü Pelin’in çığlıklarını dahi bastırıyordu.
            Kenan bir anlığına Pelin’le göz göze geldi. Yalvarır gibi bakıyordu: “Kenan! Beni ona canlı teslim etmeyin! Beni ona bırakmayın! Öldürün beni!”
            “Kurtarıcaz seni!”
            Pelin’in gözlerinden yaşlar süzülüyordu: “Öldür beni! Yalvarırım öldür!”
            Yaratık Pelin’i yukarıya doğru insan ötesi bir güçle çekiyordu. Vedat dahi bir müddet sonra haykırmaya başladı. Sesi ağlamaklıydı: “Onu böyle bırakma. Dediğini yap! Ben bırakamıyorum sen yap!”
            Kenan ellerinin titremesine hâkim olmaya çalışarak istemeye istemeye kıza doğrulttu. Boğazında düğümlenen hıçkırıklara aldırmayarak nişan aldı. Tetiğe basarak Pelin’i başından vurdu. Pelin’in gözlerinin donuklaştığını ve kana bulanan yüzünü görür görmez olduğu yere yığılıverdi. Vedat, Pelin’i bırakır bırakmaz yaratık kızın cesedini yukarıya çekti.
            Kenan yığıldığı yerde çökerek sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Vedat’ta çöktüğü yerde ağlıyordu. Kenan’a bakarak bir anda ayağa fırladı: “Sağ kalmamız lazım. Onun için!” Kenan onu duymazdan geldi. Vedat üzerine atıldığı esnada namluyu kendi kafasına dayadı: “Artık benim için dünya yok…” Tetiğe basar basmaz patlayan gürültünün ardından yere düştü Kenan.
            Vedat gözyaşlarını silerek koridorda koşmaya devam etti. Merdivenlere ulaştığında korkudan yine ayaklarını güç bela hissedebildiğini fark etti. Yine o bataklıkta, çamurlara bata çıka yürüyormuş hissi… Zemin kata ulaştığında kapıya yöneldi. Kapıya varmadan kapının iki kanadının da muazzam bir gürültünün ardından açıldığını gördü. Patron kapıdaydı. Ona doğru koştururken bir yandan da kurtulmuş gibiydi:
            “Patron! Seni Allah gönderdi abi yetiştin!”
            Patron mağrur bir ifadeyle poz keserek elindeki silahı hazırda tuttu: “Kim basabilir lan Arnavut’un mekanını? Nerede o pezevenkler?”
            Vedat patronun yanına varınca bu sefer başka bir korkuya kapılarak boynunu büktü: “Patron ben sana olayı tam aktarmadım.”
            “Nasıl aktarmadın?”
            “Baskın değildi. Bir kişi. Dahası bir şey. Duvardan çıktı. Sonra…”
            “Bir dakika. Duvardan mı çıktı?”
            “Evet abi. Ses geliyordu sürekli. Ben de kedi sıkışmıştır sandım bizim kel badigarta yıktırdım. Ölmesini bekleyene kadar sesi keseriz diye düşündüm. Kenan’la Pelin’i bir de bizim badigartı öldürdü işte…”
            “Ulan beyinsiz herif! Burası zaten bar olacak o müzikte kim neyi duyacak? Su borusu der geçerdiniz. Bok mu vardı o duvarı kıracak?”
            Patron böyle deyince Vedat duraksadı. Onun duvardan çıkan dehşeti garipsemediğini görmek şaşırtıcıydı. O esnada patronun ardında ikisi kadın beş kişinin daha olduğunu gördü. “Misafirleri…” diye düşündü zira her birinin giyimi jantiydi. Patron misafirlerine şöyle bir baktıktan sonra Vedat’a döndü. Şaşkın bakışlarını görünce alaycı bir ifadeyle gülümsedi: “Burasını çok özel partiler için yaptırmıştım. Ancak bu kadar erken bir organizasyon beklemiyordum!” Patronun bunları söylerken bir anlığına sırıtmasıyla bunca zamana kadar fark etmediği bir detay onu dehşete düşürdü. Yahut yaşadığı olayların tesiriyle hayal gördüğünü sandı. Zira patronun köpek dişleri gözlerine biraz fazla uzun gibi gelmişti.
            Patronun misafirlerinden biri içeriye girerek konağa göz gezdirdi. Ağzını açtığı sırada Vedat onun da dişlerini olağandan uzun gibi görmüştü. Gözlerini ovuşturduğu esnada adam sakin bir ses tonuyla konuşmaya başladı: “Bekir’ciğim bence tıpkı eski Beyoğlu günlerimiz gibi olacak!”
            Patron: “Pek huyum değil ama biraz aperatife ben de hayır demeyeceğim sanırım. Aç gelmiştik zaten…”
            Vedat bu konuşmalarına bir anlam vermeye çalışırken dışarıdaki insanlara daha dikkatli baktı. Gözlerinin tıpkı o kadın suretli dehşet gibi ışıldadığını gördü. Vedat şaşkınlıkla Bekir’e baktığı sırada patronunun da gözlerinde aynı korkunç ışıltıyı fark etti.
            “Patron… Sen bu duvardaki şeyi biliyor muydun?”
            Bekir gülümsedi. Ardından ağır adımlarla konağa giren misafirlerine döndü: “Hatırlarsınız sizlere eski yaşadıklarımı anlatmıştım. İttihatçılar konağı sarınca ben gündüzden ne olur ne olmaz diye duvarda bir küçük delik açtırmıştım. Elime sımsıkı bağladığım bir kamayla birlikte kolumu delikten içeri soktuğumda kendimi ısırttırabildim. Baygın düşmeden evvel hem onu yaraladım hem de kolumu kurtardım. Eski halk ananelerini iyi bilirim! Kamayı yaladığımda onun kanı ve ısırığı bana hayat vermişti yeniden!” Daha sonra Vedat’a baktı: “Eğer o duvarı kırmasaydın buradan elinizi kolunuzu sallayarak çıkabilirdiniz. Sonuçlarına katlanacaksın…”
            O esnada Vedat kafayı yiyip yemediğini düşünürken merdivenlerden aşağıya doğru o kadın suretli dehşetin indiğini gördü. Yanında Pelin ve Kenan’ın cesetlerini çuval misali sürükleyerek aşağıya iniyordu. Kadının ağzı kana bulanmıştı ancak beslendiği için silueti insanı ziyadece andırıyordu.
            Bekir onu görünce misafirlerine geleni takdim etti: “Paşa kızı ama çok hamarat. Bakın bize elleriyle ziyafet hazırlamış!” Kadın suretli dehşet ona bakıp sırıttığı esnada Bekir de aynı korkunç sırıtışla ona karşılık verdi: “Seni uzun süre ihmal ettim muhterem refikam. Lakin artık öte hayatın tadını çıkarabiliriz! Afiyet olsun!”
            Vedat tam ortasına düştüğü dehşeti fark ettiği sırada Bekir’in misafirlerinin bir anda üzerine atılıp kollarından ve boynundan kendilerini dişlediklerini gördü. Çığlıkları konağın duvarlarında çınlıyordu…
SON
Mehmet Berk Yaltırık

15 Eylül 2016 – Edirne

Tepedeki Bar-8. Kısım

(2010’lar)
            Kadın suretindeki dehşet kollarını kel badigarttan çektiğinde adamın çuval misali yere yığıldığını gördü Vedat. Badigartın yüzündeki korku ve şaşkınlık ifadesi kadından daha ürkütücüydü. Bir anlığına badigartın ayağa kalkacağını zannetti ancak adamın kıpırtısızlığı karşısında boğazı kurudu. Karşısındaki kadına benzeyen şey parıltılı gözlerini gözlerine dikmişti. Çarpık sivri dişleri Vedat’ın telefonunun ışığında ayan beyan görülüyordu.
            Telefonu tutan elinin titremesine engel olamayan Vedat, içinden türlü çeşit duaları hatırlamaya çalışarak ağır adımlarla gerilemeye başladı. Karşısındaki varlık ses çıkarmadan kendisini seyrediyordu. Kafasını hafif hafif kıpırdatarak Vedat’ın üzerine yürümeye başladı. Aklına dua gelmediğinden sadece besmele çekerek gerileyen Vedat, bir eliyle de arkasını yokluyordu düşmemek veya sütunlara çarpmamak için. Gözlerini o korkunç şeyden ayırmaya cesaret edemiyordu. Sanki bunu yaparsa karanlıklar içerisinde kaybolup ummadığı yerden saldıracaktı.
            Vedat taş merdivenlere ulaştığı esnada kadına benzeyen varlığın yüzünün sanki kızmış gibi kaşlarını çattığını, suratını öfkeyle çarpıttığını fark etti. Kadının boğazından yeryüzünde dolaşırken asla işitmediği türden bir ses yükseldi. Ulumaya dönüşen korkunç bir böğürtüydü bu. Duvarların içinden yükselen o acayip sese benziyordu. Vedat insanı dehşete düşüren o ürkünç ayrıntıyı fark ettiğinde çoktan kapıya ulaşmıştı. Bodrumun kapısını çarpıp kapatmadan önce kadının bu sefer krize tutulmuş birinin çığlığına benzer bir ses çıkarak üzerine atıldığını gördü. Kapıyı örttüğü esnada o şeyin ahşaba çarptığını ve kapıyı zorladığını hissetti. Ürkünç varlığın fiziki temasını bu şekilde bile olsa hissettiğinden ayakları inceden titremeye başlamıştı. İçerideki böğürtü kesilmişti ancak kapı sanki arkasında göze görünmez esrarlı bir güç varmışçasına her bir ucundan itiliyor gibiydi.
            Kapı kolunun hayaletli ev hikâyelerindeki gibi sürekli hareket ettiği ve durmadan zorlanan kapının ardından ağlamaklı bir kadın sesi duydu Vedat: “Lütfen… Lütfen açın! Yalvarırım! Korkuyorum!” Ses normal geliyordu ama çıkaran şeyin ne olduğunu tahmin ettiğinden kıpırdayamıyordu. Kadın kapı kolunu oynatmayı sürdürüyor, histerik bir şekilde kapıyı zorlamaya devam ediyordu. Vedat ses vermeyince kadının sesi bu sefer öfkeyle yükseldi: “Oradasın! Biliyorum, oradasın! Kokunu alıyorum! Aç kapıyı! Aç! Aç!”  Vedat kapının anahtarını konağın duvarlarında çınlayan bir şangırtıyla yere düşürünce kadının yine o tuhaf böğürtüyle ancak insan gibi konuştuğunu işitti: “Buranın türlü yerlerini bilirim! Ben de başka yerden çıkarım! Geliyorum! Geliyorum!”
            Kapı şiddetle sarsılmaya başlayınca Vedat korkudan ayaklarını hissedemez olmuştu. Sinirlerine güç bela hâkim olmaya çalışarak merdivenlerden yukarıya tırmanmaya koyuldu. Ayakları balçığa batmış gibiydi, korkusundan zar zor yürüyordu. Kapının zorlanması bitince bir an duraksayıp tırabzanlardan aşağıya baktı. Konak ürkütücü bir sessizliğe bürünmüştü. Ancak duvarların içerisinden yükselen ve derinden gelen bir çığlık sesi işitince neredeyse kalbi sıkıştı. O şey başka bir taraftan geliyordu.
            Merdivenleri tırmanırken duvarların içinden gelen fare tıkırtılarının da arttığını işitti Vedat. Onlar da kaçıyorlardı o şeyden. Sanki duvarların içinden sürünerek geliyordu. Üçüncü kata soluk soluğa ulaştığında Kenan’la Pelin’in şiddetli bir kavganın ortasında olduğunu gördü ve bu sahneye rağmen ilk kez rahatladı.
            “Kızım bak beni delirtme şurda birlikte iş yapıcaz neticede!”
            “Yine kendini düşünüyosun işte! Bencilsin!”
            Vedat artık takat kalmamış dizleriyle birkaç adım atıp odanın girişinde yere yığılınca kavgayı kesip ona doğru döndüler. Pelin oturduğu yerden fırlayıp Vedat’ın yanına koşturunca Kenan’ın içinde yine birkaç kıskançlık kurdu oynadı. Pelin, Vedat’ın koluna girip kaldırmaya çalışırken bir an dönüp Kenan’a çemkirdi: “Yardım etsene, ne dikiliyorsun orada öyle?” Kenan istemeye istemeye Vedat’ı koltuk altlarından tutarak odadaki tekli koltuklardan birine oturttu. Odanın camın dışından vuran ay ışığı aydınlığında betinin benzinin kireç gibi olduğunu fark ettiler. Dehşetten büyümüş gözleri ve hızla nefes alıp vermesi karşısında şaşkınlıkla karışık bir korku yaşadılar. Pelin hemen çantasına koşturup getirdiği kolonya şişesini Vedat’ın bileklerine ve suratına boca etti. “Vedat ne oldu? İyi misin Vedat?”
            Kenan bu sahneyi ölümüne kıskanarak Vedat’a dalga geçer gibi baktı. Ancak içten içe o da tedirgin olmuştu. Uzun süre sonra ilk defa Vedat’ı patron tavırlarından bu kadar uzak görmüştü. Esasında ilk defa korktuğunu görmüştü. Zira Vedat’ın bar badigartlığı işine girmesi tesadüfi değildi. Gençlik yıllarında karate salonlarından semt kavgalarına, bar önlerinde torbacılıktan mafya tetikçisinin kapısında topukçuluk yapmaya ömrü hep karanlıklarda geçmişti. Vedat’ı ilk defa karanlıktan bu denli korkarken görmüştü Kenan. Onun bu zayıf hali içindeki kıskançlığı körükledi. Alay etmek ve Pelin’in karşısında küçük düşürmek istedi.
            “Ne oldu lan betin benzin atmış?”
            “A… Aşa… Aşağıda… Aşağıda bi şey var oğlum.”
            “Bi şey ha? Çok enteresan!”
            Pelin gözlerini devirerek Kenan’a bakınca alay etmekten vazgeçti.
            “Ne gördün? Ne oldu?”
            “Oğlum aşağıda bi şey varmış.”
            “Sokucam şeyine ha!”
            “Ya duvarın ardında… Duvarın ardında bi şey varmış. O sesi çıkaran şey.”
            “Kedi?”
            “Ne kedisi lan! İnsana benziyor ama değil… Bizim kel badigartın yıktığı duvarın içinden çıktı…”
            “Haplandın mı lan manyak mısın?”
            “Lan ne hapı sövdürcen şimdi! Gözümle gördüm lan kapıyı zorladı. Kel badigartı öldürmüş, bizim de ağzımıza sıçacak. Duvarı açtıran aklıma sıçayım ben!”
            “Ne çıktı ki? Bana bak yatır felan mı? Eski konaklarda monaklarda olurmuş ya hep böyle dalgalar?”
            “O aşağıdaki yatırsa bütün mahalle benim üstümden geçsin. Değil lan değil. Üç harfli felan herhalde. Ağzı yamulmuş, çarpık dişli bir şey bağırıp duruyor.”
            “Dalga geçmiyorsun di mi lan?”
            “Sen benim şaka yaptığımı ne zaman gördün p.şt! Aşağıya kilitledim, kapıyı zorladı manyak! Buraya doğru geliyordur, görürsün!”
            “Delirdin mi lan? Kafanı kör karanlıkta bi yere mi vurdun? Nasıl gelecek kapıyı kilitlediysen?”
            “Duvarın içinden yürüyor kaltak sesini duydum.”
            “Duvarın içi?”
            “Aynen. Ses kablolarını falan geçirdiğimiz yer, eski sistem. Osmanlı zamanında da kendi elektrik altyapısını döşetmişler o dönemden.”
            O esnada kablolar bahsinin üzerine koridordaki birkaç ses kablosunun sanki birisi asılıp yere vururmuş gibi çıkardığı sesler üzerine her biri sessizleşti. Kablolar sanki yılanmışçasına kuyruklarını “Pat! Pat!” sesleriyle yere vuruyorlardı. Üçü birbirlerinden cesaret bularak telefon ışıklarını açıp koridora çıktılar. Ses sistemlerinin olduğu ve Vedat’ın dans pisti olarak dizayn ettirdiği ikinci kattan geliyordu. Vedat onlara yalvarır gibi bakıp: “Kaçalım! Burada durmayalım!” dedi. Ama Kenan yine içindeki kıskançlık kurtlarının kımıldanmasıyla Pelin’in önünde onu küçük düşürebilmek için zıttına gitti: “Ne kaçıcam lan. Çok istiyorsan sen kaç!”
            Kenan, arkasına bile bakmadan onların önünden hızla inerek ikinci kata indi. Pelin’le Vedat arkasından takip ediyordu. Kenan’ın rahatlığı kabloların çıkış yaptığı büyük deliği görene kadar sürdü. Duvar boşluğuna açılan delik genişlemiş, kireç parçaları etrafa saçılmıştı. Kabloların üzerinde kıpırdayan, delikten çıkmayan şeyi o anda fark etti. Korkunç varlık Kenan’ı fark edince boğazından yükselen ürkütücü bir böğürtüyle ona hamle yaptı. Delikten çıkmaya çalışırken parıltılı gözlerinin karanlığın içinde kendisine dikildiğini gördü. Can havliyle Vedat’a bağırdı:
            “Çek silahını vur şunu! Çek silahını!”
            Vedat elinin titremesine olduğu kadar engel olmaya çalışarak varlığını arkadaşının hatırlattığı silahını çıkardı. Elindeki telefonu Pelin’e uzattı. Pelin her iki elindeki telefon ışıklarını yaratığa doğru tuttu. Şarjörünü çekip iki eliyle yaratığa doğrulttu. Nişan alıp tetiğe basarken besmele çekti. Silah konağın duvarlarında yankılanan korkunç bir gürültüyle yaratığa isabet edince başından vurulan yaratığın kıpırtısız düştüğünü gördüler. Tam rahatladıkları esnada yaratık birden kafasını kaldırarak böğürmeye başladı. Vedat ile Pelin merdivenlerden inerek hızla birinci kata inmek üzere bir alttaki merdivenlere yöneldiler. Kenan da onların peşine takıldı.
            Birinci katta iki kapılı bir odaya kendilerini zor atarak kapıları kilitlediler. Pelin korkuyordu: “Ne yapıcaz ya?” Her biri telefonlarına bakıp çekip çekmediklerini kontrol ettiler. Vedat telefonu tuşlamaya başladı: “Polisi arıyorum.”
            Kenan sinirle karşılık verdi: “Ne diycen? Abi duvarı yıktık, içinden bi şey çıktı bize saldırıyo mu diycen? Ondan sonra narkotiği göndersinler koduğumun keşleri diye?”
            “Ne yapıcaz lan başka?”
            “Semtten çocukları arayalım gelsinler.”
            “Onlara ne diycez?”
            “Kavga var deriz.”
            “Neyle gelcekler lan buraya koşarak mı? Mevcut tek Beyaz Şahin’e doluşarak mı? Öyle olsa kavga var diye polisi çağırırız baştan.”
            Tam o esnada Vedat’ın telefonu çalmaya başladı. Ekranda görünen “Patron” yazısı yanıp sönüyordu. Üçünün de kanı çekildi. Vedat: “Şimdi tam sıçtık. Patron arıyor. Tam arayacak zamanı buldu.”
            “Daha iyi oğlum aç işte. Mekanı bastılar de gelsin kurtarsın bizi.”
            Vedat telefonu korkarak açtı: “Evet abi. Evet. Evet. Biz de mekândaydık zaten. Hı hı. Tepedeki bar aynen. Misafirler mi? Abi yalnız şöyle bir pürüz çıktı. Burayı bastılar. Kel badigartı indirmişler. Biz iyiyiz. Sen ne zaman gelirsin abi? Tamamdır. Boş gelmeyin abi çok sakat burası. Estağfurullah abi.” Telefonu kapatınca Kenan sordu: “Ne diyo?”
            “Ya Allah’ın şanslı kullarıyız ya da Allah belamızı verdi. Patron buraya geliyormuş tam. Misafirlerine mekânı gösterecekmiş. Ben de bastılar diye yalan söyledim.”
            “Ne dedi?”
            “Ağzıma sı.tı. ‘Ulan hergeleler iki elinizle bir s.ki doğrultamazsınız zaten. Kim basabilir lan Arnavut’un mekânını!’ dedi. Bizi sordu. Geliyormuş hemen. Dışarıda bekleyelim, yakınmış. Boş gelmeyin dedim küfür etti.”
            “Yılların Arnavut’u lan bu boş gezer mi? Anasına söv daha iyi.”
            “Ne bileyim ulan korkudan ne dediğimin farkında mıyım? Bu işte başımıza bir bela geleceği belliydi ama. Çok ah aldık. Bu ev aslında patronun. Ama vergi bokuna falan heralde evi benim üstüme yaptırdı. Kaç adamı tehdit ettim sırf şu iş olsun diye. Topukçulukta tahsilatçılıkta ben bu kadar adam tehdit etmedim. Tapudaki memurlardan birini bile çocuğuyla karısıyla tehdit ettim. Bu pislik bir işti Allah belamızı verdi.”
            İçinde bulundukları odanın kapısı birden gürültüyle sarsılmaya başlayınca Vedat sustu. Üçü pencereye doğru gerileyerek kapı kolunun hızla sarsıldığı, dört bir yanından zorlanarak menteşelerinden fırlayacakmış gibi görünen kapıyı korkuyla seyretmeye başladılar. Panik vücutlarını ele geçirmişti. Kapının ardından o korkunç böğürtü işitiliyordu…
DEVAM EDECEK
Mehmet Berk Yaltırık
27 Ağustos 2016 – Edirne


Tepedeki Bar-7. Kısım

(1909)
            “Geliyorlar paşa hazretleri! Hareket ordusu! Resneli Niyazi’yle fedaileri geliyor!”
Konağın eli tüfekli ayvazlarından birinin kendisine böyle hitap etmesi Bekir’i kısa bir anlığına geçmişe sürüklemişti. Paşa hazretleri… Paşa… Paşa damadı olduktan sonra Beyoğlu’nu kasıp kavurduğu, daha da yükseklere temas ettikten sonra Hürriyetçi takiplerine başladığı günleri düşündü. An gelince o da Sultan Abdülhamid Han’ın göğsü madalyalı kabadayılıktan gelme paşaları arasına karışıvermişti. Hareket Ordusu kapıya dayanınca şehirdeki ayaklanmadan mesul tutulan kimselerden görülüp evvela teslim olmasını isteyen birkaç zabit, ardından da Resneli Niyazi Bey’in adamları konağa gönderilince Bekir Paşa’nın saltanat günleri de böylece sona ermişti.
            Bekir Paşa kendine gelince merdivenlerden kendini seyretmek olan bir zamanlar hizmetçiliğini yaptığı konağın hanımı olan Peymanzer’le göz göze geldi. Peymanzer’in yanı sıra iki oğlu da annelerinin yanında beklemekteydi. Az bir zaman sonra her biri tüfeklerle tabancalarla konağın girişindeki salonda toplanmakta olan hizmetçilerle, kapısındaki kabadayıların patırtısı nedeniyle Peymanzer’e de fazla bakamadı.
            “Herkes silahlanıp toplandı mı more?”
            “Eşref Ağa’nın takımı hariç buradayız paşam. Yükte hafif pahada ağır eşyayı da yanımıza aldık.”
            “Eşref nerededır?”
            “Emrettiğiniz gibi bahçenin girişinde Hürriyetçilerle müsademeye tutuştu. Konağa varmalarını geciktiriyor…”
            “Tamam. Söyleyesın ona vuruşa vuruşa çekilsın arka tarafa. Biz dahi oradan yarıp çıkacaz. Deryaya varana dek kaybederler izimizi.”
            “Paşa hazretleri?”
            “Ne var more? Ne dikilirsın hala burada?”
            “O… O şey ne olacak paşam?” Ayvaz parmağıyla konağın mahzenlerini işaret etmişti.
            Bekir’in aklından nasıl çıkmıştı sahi? Paşa’nın vefatından sonra duvarı yıktırıp halletmeyi düşünmemişti bile. Gece olduğu vakit insanın dayanması güç boğuk çığlıklar konağın duvarları arasında çınlamış durmuştu yıllarca. Yıllar içerisinde de konak ahalisince alışılmıştı. Üstelik Bekir Paşa’nın pek de işine yaramıştı. Konağını ziyaret eden hasımları perilerin cinlerin musallat olduğu böylesine bir evde hiçbir şeyden korkmadan yaşayan çatal yürek bu paşadan ziyadesiyle çekinmişlerdi.
            Tüfek patırtıları ve naralar yakınlaşmaya başlayınca Bekir Paşa yine dalıp gittiği geçmişten sıyrıldı. Yüzünde hain bir sırıtma peyda oldu: “Konak zaten benim more, ya bana ya evladıma… Mahzendekı da kalsın alanın başına!”
            Paşa karısını ve çocuklarını yanına çağırarak arka kapıya seğirttiği vakit ayvaz da ön kapıdan çıkıp Resneli Niyazi’nin fedaileriyle birbirlerine kurşun yağdırmakta olan Eşref Ağa’nın yanına koşturdu. Eşref Ağa’nın takımı birer, ikişer kayıp verip ormanlık alana doğru savuştuğu sıra Resneli’nin adamları da konağa girmeye muvaffak oldu. Konağı tepeden tırnağa elde kamayla tüfekle arayıp bir şey bulamayınca beş kişiyi konağın bahçesindeki ardiyede, beşini de konağın içinde nöbetçi bırakarak ormanda takibi sürdüren diğer fedailere katıldılar.
            Nöbetleri güneş batana kadar sakin geçti.
            Ardiyedeki fedailer akşam karanlığında köşkten koştura koştura inen diğer nöbetçileri görünce ilkin Bekir Paşa’nın adamlarının baskına geldiğini sandılar. Nöbetçiler bütün konağı didik didik aradıkları halde duvarlardan çınlayan tuhaf bir sesten bahsediyorlardı. Namlularını konağa doğrultup içeriye girdiklerinde nöbetçilerin yeminler ederek duyduklarını söyledikleri o acayip sesi kendileri de işittiler. Bir kadın çığlığıydı. Kesik kesik yükselen, hançereyi yırtarcasına çıkan dünya dışı bir böğürtü… İnsanın kalbini yerinden oynatan korkunç bir feryat…
            Nöbetçi bırakılanlar Resneli’nin ardından İstanbul’a gelmiş, çoğu Makedonya’nın Arnavutluk’un dağlarından gelme kimselerdi. Çocuklukları sayısız dinlence ve efsaneyle geçmişti. Konakta yükselen kaynağı meçhul çığlık seslerini işittiklerinde bir daha oraya geri girmemek üzere terk edip hep birlikte ardiyeye indiler. Sabah olunca da haberci gelmesini beklemeden kışlaya döndüler.
            Vakanın üzerinden yıllar geçti, konak köhnedi ancak çığlıklar kesilmedi.
(2010’lar)
            Kenan binanın mutfak kısmındaki sigorta kutusunu kurcalarken Vedat da elindeki telefon ışığını kutuya doğru tutuyordu.
            Vedat sıkkın bir şekilde söylendi: “Halledebilcek misin?”
            Kenan gözlerini kutudan ayırmadan konuştu: “Sanmam. Sigortalarda bi’şey yok. Bu civarda arıza olmuştur, sigortalık değil gibi.”
            “Hay anasını satayım. Koduğumun jeneratörcüsüne elli kere gel hallet şu tesisatı dedim, bugün iş çıktı abi, yarın iş var abi diye diye savdı. Sıçacam ağzına. Şimdi burası açık olsa, elektrikler kesilse n’olacak?”
            Mutfak kapısından bir anda kafasını uzatan bir siluet görür görmez Vedat’ın yüreği ağzına geldi. Telefonun ışığında yüzü hayaleti andıran Pelin’den başkası değildi. Elindeki sigarayı uzatarak: “Ateş var mı?” diye sordu. Vedat telefonu öbür eline alıp çakmakla Pelin’in sigarasını yaktığı sırada yanaklarına akmış simsiyah gözyaşlarını fark etti. Pelin: “Yukardayım ben” diyerek çekilip gidince hiçbir şey soramadı. Hışımla Kenan’a baktı: “Ne söyledin lan kıza?”
            “Ne söyleyeyim? Açık hava sinirlerini gevşetmiştir.”
            “Kafasını kertmedin di mi lan kızın?”
            Kenan içinden yükselen öfkeyi ve küfürleri bastırarak sinir bozucu bir sırıtmayla Vedat’a döndü: “Ya salla birader hatun milleti işte. Hallenmiştir, olmuştur bi’şeyler.”
            “Ben senin ruhunu bilirim lan. Yine dangıl dungul konuşup canını sıkmışsındır kızın kesin. Git konuş şunla.”
            “Ne konuşayım anasını satayım?”
            “Sakinleştir işte ne bileyim. O kadar iş planlıyoz, bok edeceksin şimdi. Git gönlünü al kızın. Ben de inip bizim hayvana bakayım. Duvarı yık dedik sesi soluğu kesildi. Kaytarıyor mu ne bok yiyorsa artık…”
            “Kör karanlığın içinde nereden bulayım kızı şimdi?”
            “Lan oğlum Çırağan Sarayı sanki. Benim odadadır. Üçüncü katta merdivenin hemen karşısındaki oda.”
            Vedat’ın “benim odam” demesi ve böylesine detaylıca tarif etmesi içindeki öfkeyi hayli kızıştırsa da Kenan sakinliğini korudu. Bitmiş bir ilişkiydi. Paraya ihtiyacı vardı. Hatun meselesi yüzünden hiçbir şeyi bok etmek istemiyordu. Söylene söylene mutfaktan çıkıp merdivenlere yöneldi. Vedat bodruma inmeden önce anlayacakmış gibi beyhude yere sigorta kutusunu seyretti.
            Kenan ahşap merdivenlerden takıla takıla çıkarak ve zerre ışık yakmayarak üçüncü kata geldiğinde ardına kadar açık kapıyla yüz yüze geldi. Ay ışığı odayı aydınlatıyordu. İçeriye girdiğinde Pelin’i camın kenarında oturmuş vaziyette gördü. Bir an sinirle Kenan’a baktıktan sonra yeniden pencereye döndü. Kenan söze gireceği sırada odanın kırmızı ipek kumaşlı yatak takımını ve kırmızı mobilyalarla döşenmiş halini görünce duraksadı.  İçindeki öfkeyi zapt edemiyordu. Şeytan kulağına cinayet tasarıları üflüyordu. Cebindeki paranın miktarını anımsayınca öfkesi yine duruldu ancak dizginleyemedi: “Ben giderken bile ağlamadın da şu lavuk için mi döktün bunca gözyaşını şimdi?”
            Simsiyah yaşlar Pelin’in yanaklarından aşağıya süzülürken, Kenan’a aşağılar gibi baktı. “Sen iflah olmayacaksın. Herkesi kendin gibi bencil zannedeceksin…” deyiverdi.
            O esnada Vedat söylene söylene binanın bodrumuna iniyordu. Telefonunun ışığını ileriye tutarak kel badigardın olduğu yere yürüdüğü sırada, kirli, beyaz elbiseli bir kadınla badigardı sarmaş dolaş gördü. Kadının siyah saçları soluk ışığın altında kuzgun tüyleri gibi parıldıyordu.
            Birden, sinir patlamasıyla gürledi Vedat: “Ulan mekana nere ara karı attın lan? İş yap dedik, sinemaya gelmiş gibi cıvırla yiyişiyor öküz!”
            Vedat’ın öfkeli yüz ifadesi yerini kısa bir süre sonra korkuya bıraktı. Zira kadın kafasını kaldırıp ona doğru baktığında badigardın cansız gözleriyle parçalanmış boğazını, kadının kedi gözleri misali ışıldayan gözleri ve kanlı ağzıyla birlikte görmüştü. Kadının dudaklarından süzülen kanların elbisesine akıp kırmızı lekeler bırakmış o hali parmaklarıyla kabir tahtalarını kazarken elleri parçalanmış huzursuz ölülerin kefenlerini andırıyordu. İfadesiz zift karası gözleriyle Vedat’a bakarak çarpık çurpuk sivri dişlerini sırıtırcasına sergiledi.
DEVAM EDECEK

Mehmet Berk Yaltırık
29 Temmuz 2016 – Edirne

Tepedeki Bar-6. Kısım

(1890’lar…)
            Bekir, paşanın bu teklifini hiç düşünmeden kabul etti. Paşa damadı bir kabadayı olarak Beyoğlu’nu nasıl kasıp kavuracağını hayal etti. Fakat her şeyden önce sırtında debelenmekte olan öte âlemlere karışmış paşa kızının varlığından duyduğu korkuyu bastırmalıydı. Kızı usulca yere bırakıp bir yandan da hareketlerini zapt etmeye çalıştı.
            Paşa’nın emriyle köşk ahalisinden şahitler toplandı. Uşaklar pencerelerden sızan rüzgârda alevleri salınan kandillerle odaya geldikleri esnada dışarıda gök gürültüleri işitilmeye başlamıştı. Bekir dışarıda kararmış bulutlar pek dikkatini çekmemişken birden patlayan fırtınaya bir anlam veremedi. Akabinde hemen aklına hortlaklaşmış paşa kızının malik olabileceği tabiatüstü hadiseler geldi. İhtiyar ninesi hep anlatmamış mıydı kara bulutları fırtınaları çekip sürüyen lügatların, kukuthilerin hikâyelerini?
            Paşa’nın ihtiyar kâhyasının imamlığında oracıkta ecinnilerin hükmündeki paşa kızıyla Bekir’in nikâhı kıyıldı. Ardından paşa Bekir’in verasetiyle alakalı ne iktiza ediyorsa oracıkta imzalayıp mühürledi. “Artık damadımsın. Şimdi onu mahzene indirebiliriz…”
            “Daha da fenalaşır more paşa hazretlerı. Peymanzer, kilerde var midır sarımsak? Getiresın demet demet saralım etrafına, durulmaz bu başka türlü…”
            Bekir bunu son anda hatırlamıştı. Peymanzer hemen kilere koşturup ne kadar sarımsak varsa topladı. Daha odaya yaklaşır yaklaşmaz sarımsaklar tesirini göstermişti. Paşa kızı urganlarını bir boğaymışçasına gerip olduğu yerde yılan gibi kıvrılıyor, korkunç çığlıklarıyla köşkü inletiyordu. Oradakiler dışarıdan gelen gök gürültüleri ve yıldırımların şavkımasında hayli dehşetli bir sahneye tanıklık etmektelerdi.
            Paşa kızını zor bela zapt ederek sarımsakları urganların üzerine bağlamaya başladılar. Paşa kızı görece dinginleşip durulunca Bekir yeniden kızı sırtına vurdu. Paşa ile kâhyanın ardına takılıp ahşap merdivenlerden mahzene indi. Merdiven gıcırtılarıyla gök gürültülerinden başka herhangi bir ses duyulmuyordu. Küf kokulu ve hayli tozlu mahzene indikten sonra mahzenin kömürlükten hallice bir bölmenin önüne geldiler. Bekir paşa kızını bölmeye boylu boyunca uzattı. Paşa’nın önceden hazırlattığı harcı hizmetkârlarla birlikte karıp duvarı örmeye başladılar, Paşa gözlerinde yaşlarla onların hummalı çalışmasını seyrediyordu. Son taşı da en tepeye yerleştirip yegâne deliği kapattılar. Fırtına çoktan dinmiş, mahzenin ufak pencerelerinden inceden havanın aydınlanmaya yüz tuttuğu ayan olmuştu.
            Bekir, Paşa’ya döndü: “Çift kat ördük paşa hazretlerı. Urganlar bir gün çürür, sarımsaklar toz olur ama istediği kadar bağırsın, tırmalasın yıkamaz bu duvari. Dualarla ördük taşlarıni!”
            Paşa: “Ben ölünceye kadar bu sır aramızda kalacak. Ben öldükten sonra duvarı kırdırıp kızımı öldürebilirsiniz… Bu sır asla buradan dışarıya çıkmayacak!”

 (2010’lar…)
            Vedat’ın bağırması üzerine Kenan merakına yenik düşüp, Pelin’e: “Senle sonra konuşucaz!” diyerek köşke doğru koşturdu. Bu sefer Pelin arkasından bağırmaya başlamıştı: “Ne konuşucaz ulan? Ne kaldı konuşacak?” Kenan köşke gireceği esnada bu sefer Pelin koşturup koluna yapıştı Kenan’ın. Kenan şaşkın şaşkın yüzüne bakarken imkân bulsa bir kaşık suda boğacak gibiydi: “Ben senin istediğin zaman hesap soracağın, kafana estiğinde de çekip gideceğin biri değilim artık!”
            Kenan kolunu sertçe çekti: “Kavganın sırası mı kızım? Adam niye bağırdı ona bakacağım!”
            Pelin’in suratında manalı bir ifadesizlik hasıl oldu: “Peki, bak. Ben Vedat’ın odasına çıkıyorum dinleneceğim biraz…” diyerek bir hışımla merdivenlere doğru yürüyüp topuklarını vura vura yukarıya çıkmaya başladı.
            Kenan sesindeki tınıdan tiksinmişti, hırsından saldırabilirdi ama kendisini sinir etmek için kasten yaptığını kendi kendine telkin ederek sakinleşti. Kel badigardla Vedat’ın tartışma seslerini dinleye dinleye onların olduğu yere doğru ilerledi.
            Taş merdivenlerden mahzene indiği esnada küf kokusunun genzini doldurmasıyla yüzünü ekşitti. Tavandan sarkan tozlara, sağda solda yığılmış üstü neredeyse toprakla kaplı üstü örtülü eski eşyalara bakına bakına ilerledi. Vedat’la kel badigardı bir duvarın önünde tartışırken gördü:
            “Oğlum buradan gelen ses neydi? Tadilatta temizlikte hiç mi bakmadınız lan?”
            “Abi sana ses geliyor deyince kızıyordun ne yapalım?”
            “Ulan kauçuk insan gibi çağır burayı göster o zaman. Gelip kontrol etmesem, millet gelip gitmeye başlayınca sesten rahatsız olsa batıracaksınız beni demek?”
            Kenan: “Sesiniz ta yukarıya geliyor, ne oldu?”
            Vedat: “Duvardan hakikaten ses geliyor ama boru sesi falan değil. Bildiğin çığlık sesi.”
            “Kedi sıkışmıştır o zaman.”
            “Tamam da nereden girecek?”
            “Kedi aga bu, pencereden falan girmiştir. Hem burada duvar olması saçma, diğer bölmeler açık burası sonradan kapatılmış gibi. Ardında cam falan olan bir bölme var demek ki?”
            “Manyak mı lan bunlar niye kapatsınlar duvarı?”
            “Ben nereden bileyim senin dedenden kalmış, git ona sor!”
            Badigard: “Abi günah olmasın da bu kendi kendine ölür bence içeride…”
            Vedat hızla dönüp kel badigartın karnına yumruk attı. Tadilatçılardan kalma büyükçe bir balyozu gösterip tükürükler saçarak haykırdı: “Senin bok yemen lan! Ben kedi medi istemiyorum. Yık duvarı çıkar hayvanı! Hadi lan!”
            Kenan’ın şaşkın, Vedat’ın öfkeli bakışları altında kel badigard tadilattan kalan araç gerecin durduğu köşeye koşturdu. Kenan tepedeki ışıkları gösterdi: “Tesisatı siz mi döşediniz?”
            Vedat gergince kafasını salladı: “Komple. Elektriği de biz çektik. Burada uzun süre oturan olmamış, oturan da elektrik çektirmemiş niyeyse.”
            Badigard elinde balyozla koşturup duvarın yan tarafına geçti. Besmele çekip ilk darbeyi duvara indirdi. Darbenin sertliğinden duvarda bir çatlak oluşturmayı başarsa da pek etkilenmemiş gibiydi. Vedat’a seslendi: “Abi çift kat örmüşler galiba?”
            Kenan bağırdı: “Sıçarım katına kutuna lan! Yık çabuk çıkar hayvanı! Gözüm üstünde!”
            Kel badigard bir kere daha bu sefer patronuna karşı beslediği öfkeyle savurdu. Duvarda ilk delik açıldıktan sonra ağrıyan kollarına rağmen birkaç darbe daha indirdi. Neredeyse bir insanın sığabileceği genişlikte bir delik açılmıştı. Tam bir lahza soluklanıp balyozu tekrar kaldıracağı esnada dışarıda bir yerlere aniden yıldırım düştü. Köşkün duvarları yıldırımın tesiriyle zangırdarken bir anda ortalık zifiri karanlığa gömüldü.
            Üçü cep telefonlarını çıkarıp ışıklarını açtılar.
            Vedat: “Ulan dışarıda bulut falan da yoktu ne ara geldi bu yıldırım?”
            Kenan: “Sigortalar attı. Barın elektrik tesisatına ben bakardım yine bir kurcalayım?”
            Badigart: “Gidip açayım mı abi?”
            Vedat: “Sen buradan bir yere ayrılma lan! Kenan sigortaların yerini bilmiyor gidip göstereyim, sen burada kalıp o kediyi çıkar. Hadi!”
            Kenan’la Vedat’ın elindeki telefonların ışıkları hızlı adımlarla mahzenin taş merdivenlerinin olduğu yerde gözden yiterken kel badigard kendi kendine küfürler ederek telefonunu ışığı yanar vaziyetteyken ufak pencerelerden birinin önüne bıraktı. Sırtını karanlığa vererek balyozu kaldırmak üzere tekrar kavradı ama bir şey kaldırmasına neden oldu. Korkudan ayaklarının uyuştuğunu, sol koluna neredeyse inme indiğini fark etti. Yürümek istiyordu ama yürüyemiyordu. Bağırmak istediğinde boğazından sadece zayıf bir soluk sesi çıktı, boğazı kurumuştu.
            Örümcek misali bembeyaz ince parmaklı iki elin deliğin içinden uzandığını ve kedi gözü gibi iki parlak gözün kendisine baktığını görmüştü…
DEVAM EDECEK
            Mehmet Berk Yaltırık

27 Haziran 2016 – Edirne