3 Ağustos 2018 Cuma

Varkolakların Gecesi-Bölüm 3


Muzaffer’in evinin bulunduğu sokak tüm haşmetiyle Selimiye Camii’nin görülüp seyredilebileceği yerlerdendi ve hemen dibinde sayılırdı. Eski apartmanın kapısı açıldığında paltosunu savura savura yürüyen Muzaffer’in ardından çıkan Yaren’le Çağıl apartmana girerken dikkat etmedikleri bu büyüleyici manzaraya ilk kez dikkatle baktılar.
            Selimiye’ye doğru koşar adım ilerlerken etraftan gelip geçenlerin dikkatini Muzaffer’in paltosu çekiyordu. Caminin avlusuna girdiklerinde tuhaf bakışlar daha da artmıştı. Girişte ayakkabılarını çıkarıp içeriye girdiklerinde Yaren ilerideki müezzin mahfilini işaret etti. Engin sırtını dayadığı sütunun dibinde bağdaş kurmuş oturmaktaydı. Endişeli yüz ifadesi göze çarpmaktaydı. Bir anlığına Yaren’le Çağıl’ı, yanlarında yürüyen Muzaffer’i fark edince heyecanla ayağa kalkmak istedi. Ancak ayakları uyuştuğundan kıpırdayamadı.
            Muzaffer bir elini Engin’in omzuna koyarak kalkmasına gerek olmadığını söyledi, olduğu yere bağdaş kurdu. Yaren’le Çağıl da hemen bulundukları yere bağdaş kurarak oturdular. Muzaffer, Engin’in omzundan elini çekmeden:
            “Yaren beni ikna edebildi. Sana yardımcı olmaya karar verdim. Ama senin de bize yardımcı olman lazım…”
            “Bu pisliğin ortadan kaldırılmasına kayıtsız kalamayacağınızı biliyordum. Çok teşekkür ederim! Ne gerekiyorsa yapmaya hazırım!”
            “Öncelikle meseleyi bilmem lazım. Yani elimi kolumu sallayarak hortlak oldukları iddia edildi diye insanları kazıklayamam. Bize her şeyi anlatman lazım. Nasıl oldu tüm bunlar? Nasıl fark ettin?
            “Size tüm yaşadıklarımı bu kubbe altında anlatacağım. Camideyiz. Emin olun ki tüm kalbimle, yalansız anlatıyorum her şeyi …”
            Engin ayaklarının karıncalanmasından rahatsız olarak bir süre sustu. O esnada Muzaffer, Yaren’le Çağıl’a dönerek susmalarını işaret etti. Ne olursa olsun anlattıklarına müdahale etmemelerini istiyordu. Engin biraz rahatlayınca anlatmaya başladı:
            “Bir hafta kadar önce fark ettim. O gün okul yoktu, tüm gün evdeydim. Televizyon başında pinekliyordum öylesine. Sizin katıldığınız bir tv programına denk geldim hatta.”
            “Paranormal Tv’deki yayın?”
            “Evet. Sonra karnım acıktı. Evde bir şey yok diye marketin açık olup olmadığına bakmak için camdan dışarıya baktım. Karşı çaprazımda hemen. Tam karşımdaki apartmana bir şey taşındığını gördüm. Gece gece tuhafıma gitti. İki tahta sandık taşınıyordu. Büyük ve uzunca. Garip gelen taşıyanlardı. Bir erkek ve bir kadın. Bir kamyonetten indirip rahatça apartmana taşıdılar. Önce birini, daha sonra ötekini. O esnada gece haberleri başladı. Edirne’de iki kayıp vakasının bahsi geçti, polisin tüm gücüyle arama yaptığı falan söylendi.”
            “Haberin gördüğün şeyle ne alakası var?”
            “Oraya geleceğim. Neyse markete indim, eve döndüm. Ertesi gün akşama doğru dersten döndüm. Yaren’le telefonda konuştum, projesiyle uğraşıyordu. Tam telefonu kapattım evin önünde, bizim bölümden Ayşin’i gördüm. Çok samimi değilizdir ama yine de selamlaştık. Özel bir dil kursuyla ilgili adres aradığını söyledi. Bulgarca kursuymuş. Kendisine verilen adreste numara yanlış verilmiş, karşı apartman olduğunu söyledim teşekkür etti. Eve çıkınca ev arkadaşım Gürkan’a sordum karşıda kurs mu var diye? İlana falan rastlamadığını söyledi. Ankaralı, hayli faal, böyle kurstan konserine her bir şeyi takip eder. Çok takılmadım. Ertesi gün Yaren’lerdeydim. Televizyonu izliyordum. Edirne’de üçüncü kayıp vakasından ve Meriç boyunda bulunan bir cesetten bahsediliyordu. Ayşin’den! Sonra Yaren trip attı…”
            Yaren birden sözünü kesti: “Ben trip falan atmadım! Son derece haklıydım. Samimiyetin olmadığını söylediğin bir kızın evinin önünde olması elbette kızdırır…”
            Muzaffer: “Çiftler arası didişmelerinizi daha uygun bir zaman ve zemine erteleyebilirseniz sevinirim. Evet Engin. Sonra ne oldu?”
            “Ayşin’i en son o kurs dediği yere giderken görmüştüm. Dikkatimi çekti. Daire numarasını hatırlıyordum tam benim karşıma denk geliyor. Eve gittiğimde girmeden önce aşağıdan baktım şöyle bir. Camdan dışarıya bakan esmer bir kadınla göz göze geldim ancak hemen perde arkasına girdi. Yukarıya çıkınca daireyi seyretmeye başladım. Işıkları yanmıyordu. Sadece bir odada gece lambası olduğunu düşündüğüm zayıf bir ışık huzmesi vardı. Seyrederken uyuya kalmışım. Birden gece uyandım. Pencerenin önünde bir karaltı gördüm. Perde kısmen aralık kalmıştı o ışığın olduğu odada. Bu sefer başka bölümden olduğunu tahmin ettiğim, bizim fakültede hep karşılaştığım bir kız gördüm.”
            Yaren: “Sen de maşallah hepsini hafızanda tutuyorsun!”
            Muzaffer ikaz edercesine öksürünce Yaren son anda diyeceklerini tuttu. Engin konuşmaya devam etti:
            “Kız baygın gibiydi ama ayaktaydı. Arka tarafında düzgün traşlı, esmer, orta boylu bir adam duruyordu. Hemen yanında da o camda gördüğüm esmer kadın. Tuhaf bir şekilde kızı seyrediyorlardı. Aramdaki mesafeye rağmen gördüm olanları! Birden dişlerinin uzadığını gördüm ikisinin de. Gözlerimi ovuşturup kendimi çimdikledim rüya sanıp ama değildi. O esnada adam beni fark etti. Kadına bir işaret yaptı. Kadın öfkeden çarpılmış bir yüz ifadesiyle bana baktı. Perdeyi örttü. Ben o anki şokla ne yapacağımı bilemedim. Arkadaşımın yattığı odaya koşturdum. Gördüğüm şeyi anlattım ama sırtımın açık kaldığını söyleyip uyumaya devam etti. Ben geri cama koşturdum. Apartmanın ışığının yandığını gördüm. Hemen aşağıya fırladım. Apartmanın camdan kapsının oraya çöküp beklemeye başladım. Bizim apartmanın fotoseli hareketsiz kanınca söndü. Camdan her şeyi ayan beyan görüyordum!”
            “Ne gördün?”
            “O esmer kadın ince yapısına rağmen tek başına omzunda büyük ve uzunca bir çöp poşetiyle apartmandan çıkıverdi. Tam o anda yukarıda apartmanın camından büyükçe bir kuşun sokağa pike yaptığını gördüm. Yarasa olduğunu son anda fark ettim ancak bir anda kanlı canlı insan suretine büründü. O esmer adamdı! Bulgarca bir şeyler söyledi kadına.”
            “Bulgarca biliyor musun?”
            “Radyolardan bir de haftasonu çarşıya gelen turistlerden aşinayım o kadar. Çöp poşetini kamyonete attılar. Tam binecekleri sırada bizim apartmanın otomatı yandı. Arkadaşım merdivenlerden inmeye başlamış kapının sesini duyunca. Işık yanınca adamla kadın bana dönüp baktı. Bana doğru birkaç adım attılar ama durdular. O anda fırlayıp arkadaşımı da sürükleyerek eve geri döndük. Arkadaşım ilaç vermek istedi. Ona gördüğümü, cesetle çıktıklarını, dişlerini falan anlattım ama rüya gördüğümü söyledi ısrarla. Uyanıkken gördüğümü defalarca söylememe rağmen hem de!”
            “Peki, ne gördüğünü düşündün ilk olarak?”
            “Cinler geldi aklıma. Üç harfliler… Hani böyle acayip acayip hikâyeleri onlarla ilgili duyardım hep. Ama arkadaşım: “Edirne’de vampir ne arar la?” deyince tasvir ettiğim şeyin o filmlerdeki şeylerden olduğunu fark ettim. Sonra Yaren’e gidip konuşmaya çalıştım ama beni dinlemedi.”
            Yaren: “Aşkım birden kapıma gelip “durum ciddi konuşmalıyız” diye başladığın cümleyi “komşum galiba vampir” diye bitirirsen biraz tepki göstermiş olabilirim…”
            Muzaffer: “Sonra?”
            Engin: “Polise gideceğimi söyledim. Tabi vampir yahut cin diye değil. Cinayetlerle ilgili olarak. Yanıma cinayet masasından bir komiser verdiler cinayetten bahsedince. Akşama doğru eve gittik. Kapılarını çaldık. Kapıyı o esmer kadın açtı. İsminin Danica olduğunu söyledi. Aksanı fark edilemeyecek bir Türkçeyle konuşuyordu. Polis cinayet şüphesinden bahsedince evden hiç çıkmadıkları yalanını söyledi. Omzunda bir poşetle dışarı çıktığını söyleyince polis tip tip bakmaya başladı. Sonra kadın alay eder gibi güldü. Polis etrafa bile bakmaya gerek duymadı. Danica abisinin genelde çöpleri attığını söyleyince kamyoneti ve tahta sandıkları sordum. Abisinin pek de tekin biri olmadığını söyledim. Kadın tabut esprisi yaparak polisle bir müddet güldü. Polis bir daha karakolda görülürsem beni narkotik şubeye teslim edeceğini söyleyerek gitti. Ben de filmlerdeki romanlardaki bir şeyle karşı karşıya olduğumu görünce Çağıl’a gittim…
            Çağıl, Muzaffer’e döndü: “Aslında ben bu şeylere ilgi duymaya Alacakaranlık’la falan başladım ama sonra sizi keşfedince yerel hikâyeler daha çok ilgimi çektim. Yakın çevrem bilir… Bana vampirleri sorunca şaşırdım birden. Yaren’e anlattıklarını bana da anlattı. Ben de kutsal şeyler ve sarımsaklardan bahsettikten sonra sizin hikaye ve makalelerinize yönlendirdim direkt. Böyle bir şeye inanması garip gelse de… Hatta evlere davet edilmedikçe giremediklerini bile anlattım!”
            Muzaffer: “Sonra?”
            Engin: “Akşama doğru eve geldim o gün. Anahtarla kapıyı çevirirken arkadaşım açtı. Misafirlerimiz olduğunu söyledi. Bizim sınıftan çocuklar sandım. Salona girince ne göreyim? Onlar! Dmitri ve Danica, o adamla kadın! Bana pişkin pişkin sırıtıyordu cehennem zebanileri. Canları ne zaman isterse uğrayabileceklerini söylediler gözlerime bakarak. Onları hayli soğuk karşıladım ama aslında korkuyordum. Sonra gittiler. Gece uyumaya çalışıyordum. Düş mü gerçek mi cebelleşmesi içerisindeydim. Pencerede bir karaltı gördüm. Odanın camının kendiliğinden gıcırtıyla açıldığını ve içeriye bir şeyin düştüğünü… O karaltı sonradan Dmitri olarak cisimlendi! Üzerime eğildi. Çığlık atarsam gerekirse apartmandaki herkesi öldürebileceğini söyledi! Huzurunu kaçırmışım canavarın! Dua okumak istedim ama gözlerine bakınca korkumdan her şeyi unuttum. Tam o anda Yaren’in bana aldığı gümüş yüzük aklıma geldi. Bir anda kapıp yanağına bastırdım. Ateş kızılı gözlerini ve sivri dişlerini gördüm! Hırlayarak uzaklaştı ve camdan kayboldu. Kaybolmadan önce ertesi gece beni öldürmek için tekrar geleceğini söyledi. Dua ederek kapadım camı bu seferi, elimden hiçbir şey gelmiyordu.”
            Muzaffer: “Çok tuhaf…”
            Engin: “Garip gelebilir ama yaşadım. Sonra sizin yazdıklarınıza ulaştım. Makalelerinize. Ama daha çok hikâyeleriniz ilgimi çekti. Yine de tek başıma hiçbir şey yapamayacağımı düşündüm. Sonra size geldim işte.”
            Muzaffer: “Açık konuşmak gerekirse buna benzer şeyler yaşadım. Alacakaranlık okuyup vampirlerin gerçek olduğunu sanan hayran e-postaları ve çeşitli tacizler. Ama seninki gibisine ilk kez rastlıyorum.”
            Çağıl: “Kendisini vampire ısırttırmak yerine vampir öldürmek isteyen bir gence denk geldiğiniz için mi?”
            Muzaffer bir an Çağıl’a döndü: “Elbette onun da ilgisi var. Ama kastettiğim böyle inanan birinin görmediğim. Sizinle geleceğim. Vampirin evine gidip vampir olup olmadığını sınayacağım. Kutsal suyla…”
            Engin: “Gecenin köründe mi? Vampir bizi öldürür!”
            Muzaffer bir anlığına Yaren’le Çağıl’a göz kırptı: “Yanıma silah çıkınımı ve cadıcı manyağımı boşuna almadım. Eğer öyle bir şeye kalkışırsa kendisi için gerçek bir yıkım olacaktır…”
DEVAM EDECEK

Varkolakların Gecesi-Bölüm 2


Köşeyi döner dönmez sokak boyunca yanan lambaların hep birden söndüğünü gördüler. Sokak hayli ürkütücü görünüyordu. İnsanın adım atmadan önce çekince duyacağı bir yer gibi…
            Çağıl etrafa bakınara: “Şu sıralar çok denk geliyorum…” dedi. Sesinde belli belirsiz bir korkuyu bastırma çabası seziliyordu. Yaren de sokağın ortalarına doğru bakınırken yürümeyi bırakıp bir anlığına duraksadı. Çağıl’ı duymazlıktan gelerek bir süre soluklandı. Aklı Engin’deydi. Bir yandan da gecenin bu saatinde kapısına dayanacağı bir yazara nasıl dert anlatacağını düşünüyordu. Cümleleri aklında tutmaya çalışırken bir yandan da Muzaffer Taş’ın oturduğu apartmanı silueten görerek heyecana kapıldı.
            Sokağın orta kısmında dikilmekte olan biraz eski görünümlü bir apartmanın sokak kapısına doğru koşar adımlarla ilerledi yeniden. Çağıl da hemen arkasından takip ediyordu. Muzaffer Taş’ın adının yazılı olduğu zili cep telefonunun ışığıyla bularak bir-iki kere bastı. Çağıl’a bakarak: “Umarım açar…” diye söylendi. Çağıl apartmanın girişindeki loş ışıkta Yaren’i seyrediyordu. Saçlarının tuhaf parıltısı ve gergin duruşu onu gözünde daha da çekici yapmıştı. Hislerini kendisinin bile fark etmesinden ürkerek öteledi. Engin gibi sorunlu birinin kendisinden atak davranmasına içinden küfretti.
            Yaren bir anlığına sanki bakışlarını yakalamışçasına arkasını dönünce utanarak bakışlarını yere indirdi. O esnada şansına kapının açıldığı duyuldu. Eski tip dar ve dönen merdivenlerden üç kat yukarıya çıkarak çatı katına açılan boşluğa bakan bir sahanlığa ulaştılar. Demirden kahverengi bir kapının onların gelişiyle hafif aralandığını gördüler. Eşofmanlı birinin karanlık içindeki belli belirsiz görüntüsü kendilerini kapı arasından karşıladı:
            “Kimsiniz?”
            “Muzaffer Bey benim Yaren. Hani sizinle röportaja gelmiştim geçen yıl?”
            “Tanıdım. Hayırdır bu saatte?”
            “Özel bir durum var. Nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum ama yardımınıza ihtiyacım var?”
            “Ödev projesi falan mı? İnternette çoğu yayınım var. Faydalanabilirsiniz istediğiniz gibi.”
            “Hayır, hayır. Daha başka bir mesele. Erkek arkadaşımla ilgili. Şey… Kendisinin bazı psikolojik sorunları var. Belki de bir tür takıntı bilemiyorum…”
            “Benimle ne alakası var?”
            “Kendisi… Bakın çok komik gelecek belki ama gerçekten zor durumda olmasam size gelmezdim. Kendisi komşularından birinin sizin hikayelerinizdeki şeylerden olduğunu zannediyor?”
            “Hortlak?”
            “Galiba…”
            “Hasbinallah! Bu vampir çılgınlığı nereden çıktı yine? En son Alacakaranlık romanı popüler olduğunda vampirlerin gerçek olup olmadığını soran ergenlerle muhatap olurdum. Şimdi üniversitelere mi sirayet etti? Daha bugün bir delikanlı daha yolumu kesip benzeri bir şeyler geveledi!”
            “Adı Engin miydi?”
            “Nereden bildin?”
            “Sizinle bugün konuşmuş, bir-iki saat önce.”
            “Seni kapıma mı yolladı?”
            “Kendisi göndermedi ben geldim. Bakın gerçekten zor durumda. Kendisi şu an Selimiye’de. Bizlerin ve kendinin tehlikede olduğunu düşünüyor.”
            “Benden ne istiyorsunuz? Gidip vampir avlamamı mı? Erkek arkadaşının bir cadıcıya değil psikoloğa ihtiyacı var bence…”
            “Siz onu ikna edebilirsiniz. Bu tür şeylerin tamamen kurgu olduğuna inandırırsanız düzelecektir. Psikolog ne derece yardımcı olur bilemem ama siz başarabilirsiniz bence.”
            “Üzgünüm ama kapıyı suratınıza kapatmak zorunda kalacağım!”
            “Lütfen Muzaffer Bey! Siz de bizim okulumuzdan mezun oldunuz. Sizin bir dönemler yazarlık yaptığınız toplulukta başkan yardımcısıyım. Sizden herhangi biri olarak değil, topluluğunuzda sizden sonra yetişmiş bir üniversite arkadaşınız olarak yardım istiyorum…”
            Kapının bir anlığına örtüldüğünü işittiler. Yaren boynunu bıkkınca bükerek merdivenlere yöneldi. Tam o esnada kapının ardından zincirinin açıldığını ve antre ışığının da yandığını gördüler. Muzaffer elinde eski dönemden kalma bir Alman yapımı Parabellum’la karşılarında dikilmekteydi. Yaren ile Çağıl’ın silaha korkulu gözlerle baktığını görünce açıklama gereği duydu:
            “Endişelenmeyin. Bazı hikâyelerimi gerçek zanneden define meraklıları kapıma dayanabiliyor. Malum Edirne’deyiz…”
            Çağıl ancak savaş oyunlarında rastladığı bir silahı gördüğünden şaşkındı: “Alman Luger… İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma sanırım.”
            “Evet. Dedeme ait. Bir Alman subayından almış. Tabi öldürdükten sonra. Partizanin ve yatakların Almanlarla çatıştıkları dönemden… Kapıda beklettiğim için özür dilerim. Lütfen içeriye geçin.”
            İçeriye girdiklerinde kendilerini bir ucu genişçe bir salona diğer ucu ise bir koridora açılan sade bir antrede buldular. Hemen karşılarında yetmişlerden yahut seksenlerden kalma kenarı bakır işlemelerle süslü bir ayna vardı. Kendilerini ışığı yanmakta olan salonda bulduklarında daha önce görmedikleri türden bir evdelerdi.
            Salonun duvarlarının bir ucunda dört adet büyük kitaplık var. Pek çok kitap, yazma, defter, dosya ve dergi bin bir çeşit bibloyla birlikte burada duruyordu. Hemen önünde üstü defterler, not defterleri ve çeşitli kırtasiye malzemeleriyle dolu bir çalışma masası vardı. Karşısındaki duvarda ise Muzaffer Taş’ın bazı etkinlik ve kitap tanıtımlarının çerçevelenmiş afişleriyle birlikte, öykülerinde bahsi geçen bazı nesnelerin kendileri yahut replikaları asılıydı. Hemen girişte duvarın dibinde bir üçlü kanepe, karşısında da camın önünde bir tekli koltuk duruyordu.
            Yaren daha önce gördüğünden pek garipsemediğinden üçlü kanepeye oturuverdi. Çağıl ise daha önce Muzaffer Taş’ın öykülerinde, kitaplarında tarif ettiği bir takım eşyaları duvarda karşısında görünce heyecana kapılmıştı:
            “Bunlar… Bunlar hikâyelerinizden… Replika mı?”
            “Hayır. Balkanlar dâhil çeşitli seyahatlerimde topladığım şeyler. Öykülerimde kullandığım şeyler…”
            “Şu şekilli tahta kazık… Bozhidar’ın Ağacı’ndan yapıldığı söylenen. “Mezarlıktakiler” ve “Boğdan’da Vahşet” öykülerinden! Gümüş kurşunlu tabanca, “Tutrakan’da Dolunay”dan. Meşhur gümüş kama, “Istrancaların Korkusu”ndan. Şu gümüşlü küçük kafesli haznelerin olduğu gerdanlık, içine sarımsak konulan… O da “Kanlı Mehtap”tan. Oh! Bu en sevdiğim, Orta Asya kurganlarından ufak ama etkili bakır ayna, “Kurgandan Gelen” öykünüzden! Şu muska “Lofça’da Gece”den. Şu tütsü kabı da “Alkızı’nın Düğünü”nden…”
            “Öykülerimi gerçekten seviyorsun…”
            “Buraya geleceğimizi bilsem imzalamanız için kitaplarımı getirirdim. İmza günlerini kaçırıyorum hep…”
            “Başka bir zamanda…”
            Yaren’in manalı bir şekilde öksürmesi onları öyküler ve imza günleri üzerine bir sohbete girmekten alıkoydu. Çağıl da Yaren’in yanına oturduktan sonra Muzaffer tam karşılarındaki koltuğa oturdu:
            “Ev kılığım için kusura bakmayın. Misafir beklemediğimden sizlere bir şey de ikram edemiyorum. Gerçi geliş maksadınız misafirlik değil… Şu delikanlı, Engin. Ne zaman başladı şu takıntısı?”
            “Aslında sizin öyle sürekli okurlarınızdan değil.” diye söze girdi Yaren. “Televizyondan falan tanıyordu bir de kitapçılardan göz aşinalığı. Bu tür konulara bir ilgisi bile olduğunu söyleyemem.”
            “Durduk yere mi komşusundan şüphelenmeye başladı?”
            “Birkaç gün önce kendi bölümünde kaybolan kızlardan birini karşısındaki apartmana girerken gördüğünü söyledi. Polis falan çağırdı hatta. Kimse bir şey bulamadı. Komşusu yine anlayışla karşıladı, konuştu ama ikna olmadı. Bir anda oldu her şey…”
            “Psikolog değilim ama ilgi alanım gereği bazı araştırmalarım oldu. Zihin bazen insanlara bu türden oyunlar oynar. Psikolojik bir rahatsızlık olmasa da algıda yahut yargıda bozukluk dediğimiz olay söz konusu olabilir.”
            “Nasıl yani?”
            “Yani bir varlığı, doğaüstü bir olayı gördüğünü zanneden birisi gördüğü bir gölgeyi yaratık sanabilir. Birkaç kişi birden tanımlayamadıkları bir karaltıyı yaratık olarak tanımlayabilir. Benim vampir hikâyelerimin birçoğu bu yüzden tarihi kaynaklara dayanmaktadır. İnsanlar toplu histeri krizlerine kapılabilmektedir. Bugün Afrika’da, Sırbistan’da ve Romanya’da ölü kazıklama, vampir sanıp linç etme olaylar olabiliyor halen.”
            “Engin de bir şekilde o gördüğü kıza benzettiği birini belki üzüntüsünden sorumluluk duyarak orada gördü ve böyle bir ilişkilendirme yaptı öyle mi?”
            “Galiba. Çünkü sıkıntılı bir nokta var. Genelde vampirlere karşı duyulan histeri, o varlıktan korku duyulan toplumlarda, o toplumların fertlerinde görülür.”
            “Anladım. Bizde tabi vampir yok. Cinlerle ilgili olabilir bu yüzden sıkıntılı bir nokta var değil mi?”
            “Kısmen evet. Vampirler bizde yüz yıl öncesine kadar muhtemelen korku öğesiydi. Balkanların Osmanlı toprağı olması bir yana pek çok mahkeme kaydına giren vampir hadisesinde Edirne’yi görürüz. Bugün bile hala o inanışın kalıntısı ölü gelinlerin, hayalet siluetlerin varlığından bahseden söylenceler derleyebilirsiniz buralardan.”
            “Sıkıntılı nokta nedir?”
            “2016’nın ortasında, 20’li yaşlarda bir gencin, muhtemelen buraya okumak üzere dışarıdan gelen bir gencin 100 yıl önceki insanlara benzer reaksiyonu göstermesi. Bu yüzden anormal. Umarım bir tür histeridir. Psikolojik bir rahatsızlık olması ihtimali var. O kızlara karşı neden suçluluk duydu? Durduk yere böyle bir suçluluk duyduysa neden hortlak söylencesiyle açıklamaya çalıştı? Beyinsel bir hasar olabilir. Başına bir darbe falan aldı mı?”
            “Bildiğim kadarıyla hayır.”
            “Anlaşıldı. Önce onunla konuşmak lazım. Sonra ikna faslı. Onun için de aklıma bir fikir geldi…”
            “Evet?”
            “Tek başımıza yapamayız. Yardıma ihtiyacımız var. Şu komşusuna gitmeliyiz hep birlikte.”
            “Akşam akşam?”
            “Buraya vakitli geldiniz sanki! Gece gitmemiz iyi olur. Engin böylece korkulacak bir şey olmayacağını anlar ilk başta. Komşusuna ufak bir test uygulayacağız. Vampir olmadığını görünce bunun bir tür yanılsama olduğunu görecek.”
            “Komşusuna da danışmalıyız herhalde?”
            “Elbette. Çat kapı insanlara gidip hortlak imtihanından geçiremeyiz. Önce o kişiye gidelim…”
            “Gerek yok. Bize telefon numarasını vermişti. İsmi Dmitri.”
            “Bulgar mı?”
            “Evet. Buraya taşınmış. Güzel Türkçe konuşuyor. Çok da kibar birisi.”
            “Numarasını ne için verdi?”
            “İnceliğinden. Engin yine rahatsızlanırsa kendisini arayabileceğimizi, konuşabileceğini söylemişti.”
            “Çok güzel. Kendisini arayıp Engin’in sağlığı için ufak bir test yapacağımızı söyle.”
            “Test?”
            “Vampir olmadığını göstermesi için sarımsak, zemzem suyu tarzı şeyler götüreceğim yanımda işte Engin’i ikna etmek için. Bir tür mizansen…”
            Yaren, cep telefonunun rehberine bakınırken antreye geçti. Çağıl onun çıkmasının ardından sordu:
            “Mizansen derken?”
            “Bir tür tiyatro. Tıpkı öykülerimdeki gibi. Engin’i gerçekten ikna edebilmemiz ve bu yanılsamayı gösterebilmemiz için…”
            “Öykülerdeki gibi derken… Yoksa?”
            Yaren kulağında telefonla antreden salona uzattı kafasını: “Pardon. Dmitri Bey’in bir ricası var…”
            Muzaffer: “Nedir?”
            “Sarımsak kokusundan hiç hazzetmediğini söylüyor.”
            “İsabet! Ben de sevmem. Yemekte güzel oluyor o da kokusu olmadığından! İşkembe çorbasını bile sarımsaksız içerim ben…”
            “Bir de inançlı bir Hristiyan olduğundan zemzem suyunu mizansen amaçlı da olsa içemeyeceğini söylüyor.”
            “İsterse bizim buradaki Bulgar kilisesinden kutsanmış su ayarlayabilirim. Rahibi tanıyorum. Ama gerek yok. Edirne’nin altı su dolu. Musluk suyu işimizi görür. Yeter ki Engin inansın!”
            Yaren yeniden antreye geçti. Ardından telefonu sallayarak salona girdi: “Bizi beklediğini söyledi. Kardeşine sofrayı hazırlamasını da söylemiş. Gelmişken bir ziyafete hayır demezsiniz dedi. Gerçekten kibar birisi…”
            Çağıl hınçla: “Engin yetmiyordu şimdi bir de Dmitri çıktı!” diye geçirdi içinden.
            Muzaffer bir hamlede yerinden fırladı: “O halde konuklarımızı bekletmeyelim! Fena halde acıkmıştım, çarşıya inip kokoreççilere uğramaya da üşeniyordum. İyi gelecek… Ben hemen mizansene uygun olarak giyineyim. Hazırlanınca çıkarız.”
            Kendinden emin bir ifadeyle koridora doğru yürüyen Muzaffer’e seslendi Çağıl: “Mizansene uygun giyinmek derken? Aklıma gelen şey mi yoksa?”
            Muzaffer sırıtarak ona döndü: “Evet. Cadıcı Manyağı! O da var bende. Onu giyeceğim!”
            Yaren yüzünü buruşturdu: “Cadıcı Manyağı mı?”
            “Benim taktığım bir isim. Balkanlarda cadıcılara özgü bir giysi, direkt kaput falan diyorlar. Ocaklardan yani belli ailelerden gelen vampir avcılarının soyuna göre hazırlandığına inanılan, üstünde bazı tılsımlar ve daha önce öldürülmüş vampirlerin isim ve tarihlerinin içyüze işlendiği bir tür giysi. Ulu vampirlerin öldürülmeden önce yüzüldüğü derisinden elde edilirmiş. Bende de var bir tane. Muhtemelen sonuncu. Bulgaristan’da bir koleksiyoncudan rica minnet satın alabildim. Ama korkmayın giyildiğinde ve dıştan alelade, eski bir deri palto gibi duruyor.”
            “Gerçek insan derisi mi?”
            “Bir zamanlar vampir olduğuna inandıkları bir insanın derisiydi muhtemelen…”
DEVAM EDECEK

Varkolakların Gecesi-Bölüm 1



(Kasım 2016-Ocak 2019 yılları arasında önce Gölge e-Dergi'de yayımlanmaya başlamış, sonra Hayalet e-Dergi'de devam etmiş ve sona ermiştir)
(Not: 1985 yapımı “Fright Night” ve 1988 yapımı “Fright Night 2” filmlerinden ilham alınarak yazıldı. MBY)
            Fakültelerin son durağına doğru yürürken gözleri istemsizce kendisinin de okumakta olduğu bölümün olduğu iktisatın karanlık pencerelerine kaydı. Kendisini birinin takip etmesine dair kaynağı belirsiz ancak ziyadesiyle rahatsız edici bir hisse kapıldı. Kafasını sola çevirerek hayli uzakta, tarlaların, arsaların epey ilerisinde yanıp sönen şehir ışıklarını seyretti bir süre. Issızlık içini ürpertti bir an. “Sanki şehir daha güvenli anasını satayım!” diye söylenerek adımlarını hızlandırdı. Peşindeki bir şeyden kaçar gibi bir hali vardı. Yağmurluğunun önünü ilikledi hızla.
            Akşamın bu vaktinde onu buraya getiren şey internette birkaç yazısını okuduğu bir yazarla doğrudan irtibat kurma isteğiydi. Göndereceği e-postanın okunacağına dair duyduğu şüphe onu bu soğukta şehrin bir ucundaki fakülteye getirmişti. Bir anlığına ensesi ürperir gibi olunca ardına dönüp baktı hızını kesmeden. Kimseyi göremedi. Anımsayabildiği birkaç duayı mırıldanarak önüne dönüp adımlarını hızlandırdı.
            Gece derslerinde olan bir sınıf hariç ışıkları tamamen kapalı Edebiyat Fakültesi’ne doğru bir karartı gibi ilerledi. Yolun sağındaki ve solundaki lambaların altından geçerek Edebiyat Fakültesi’nin yola yakın girişine yönelen genç, kapının üstündeki lambadan yayılan loş ışığın altında duvarda belli belirsiz okunabilen bir afişin önünde durdu. Kapının gerisinde bekleyen güvenlikle iki tarafın da rahatsız olacağı şekilde göz göze geldi. Güvenliğin orada olması bir nebze içini rahatlasa da kendisini ne kadar güvende tutabileceğini düşününce istemsizce yutkundu.
            Kafasını güvenlikten çevirip afişe odaklandı. Edebiyat sınıflarından birinin adını ve o günün tarihini taşıyan afiş bir yazar söyleşisinden bahsediyordu. Yağmurluğunun kapüşonunu indirerek kısılmış gözleriyle afişteki büyük puntolu yazıları tekrar okudu: “Korku hikâyeleriyle tanınmış ünlü yazarın söyleşisi…” İçinden -kendi kendine: “Keşke kitap mitap getirseydim imza ayağına yanaşırdım!” söylenmesini yine iç sesiyle susturdu: “Kitap düşünecek halim mi var sanki!”
            Işıkları yanmakta olan sınıfın pencerelerine bakınarak kapının önünde bir ileri bir geri volta atmaya başladı. Gergin ve endişeli bir hali vardı. Arada bir çevresini ve diğer fakülte binaları arasındaki gölgeleri sanki takip ediliyormuş gibi uzun uzun seyrediyordu. Kapının gerisinden öğrencilerin uğultusunu işitince yürümeyi bırakarak kapının yanında dikildi. Kâh tek başına, kâh gruplar halinde binadan çıkan öğrenci kalabalığının arasında birini arıyordu. Aradığını beş öğrencinin arasında bir yandan konuşup bir yandan yürürken buldu. Otuzlarının başlarında, kemik çerçeve gözlüklü, ince yapılı esmer bir adam, elindeki birtakım kâğıtları siyah çantasına sıkıştırırken öğrencilere hararetle bir şeyler anlatıyor gibiydi.
            Adam dışarı çıkınca ne konuştuklarını yağmurluklu genç de duymaya başladı: “Oralara gidip derleme yapmak, derlemelerin olduğu tezlere falan bakmak lazım aslında…”
            “Hala bu tür derlemeler yapılabiliyor mu?”
            “Bazı mezar yerleriyle ilgili söylenceler şeklinde evet. Ama Sırbistan ve Romanya’daki kadar yaygın görünmüyor artık.”
            Öğrencilerden bir diğer: “Kurguya müsait mi peki?”
            Yazarın cevap vermek için ona döndüğü esnada karanlığa rağmen gözlerinin şevkle parıldadığını görebildi: “Fazlasıyla hem de!”
            Adam öğrencilerden bir kısmıyla vedalaşıp kırmızı renkli Lada marka arabasına yöneldiği esnada yağmurluklu genç arkasından koşturup seslendi: “Muzaffer Taş?” Adam aniden arkasını dönerek gözlerini kıstı. Ardından gülümseyerek kafasını salladı: “Buyurun? Sınıftakiler arasında mıydın?”
            “Söyleşinize katılamadım geciktim biraz. Başka bir bölümdenim ayrıca.”
            “Ah! Önemli değil. Yakın zamanda yine yapmayı düşünüyoruz.”
            “Çok iyi. Ama sizinle konuşmam gereken bir husus var müsait misiniz?”
            “Elbette. Adın nedir?”
            “Engin?”
            “Pekâlâ Engin. İmzamı nereye atmamı istiyorsun?”
            “İmza mı?”
            “Kitap imzalatmak için seslenmedin mi?”
            “Hayır, başka bir şey için.” Genç yine gergince etrafına bakındı. Hayli uzaklaşmış olan öğrencilere ve binadan en son çıkıp yazarla selamlaşan hocaya baktıktan sonra kendisini şaşkın bir ifadeyle süzmekte olan yazara döndü: “Muzaffer bey… Abi… Size nasıl seslenmeliyim bilemiyorum.”
            “Abi diyebilirsin. Ancak vaktim kısıtlı. O yüzden acele edersen sevinirim…”
            “Muzaffer abi, sizin kitaplarınızla ilgili bir şeyi merak ediyordum. Folklor araştırmalarınıza da denk geldim. Zaten o yüzden sizinle konuşmak istiyorum. Şu hortlaklarla ya da vampirlerle ilgili…”
            “Merak ettiğin nedir? Kaynak falan mı soracaksın araştırma için?” Yazarın yüzündeki şaşkınlık ifadesi fark edilebilir haldeydi.
            “Hortlakların varlığı sizce gerçek olabilir mi?”
            Yazarın şaşkınlığı büyüdü. Ama bir anlığına gencin ironi yaptığını varsayarak gülümsedi: “Belki. Benim açımdan en azından. Ancak sizin kuşağınıza göre pek gerçek değil. Gençlerin ilgisini Balkan vampirlerinden ve cadıcıların hikâyelerinden çok sevilebilen, mankenlere benzeyen parlak vampirler çekiyor. Yine de okuyan var. Şimdi müsaadenle. Başka bir söyleşime tam vaktinde gelirsin uzun uzun anlatırım…”
            Muzaffer tam arabasına dönüp yürüyeceği esnada Engin: “Ben hortlaklara inanıyorum!” deyiverdi. Yazar duraksayarak yine şaşkın bakışlarla Engin’i süzdü ardından memnun bir ifadeyle kafasını salladı: “Hoş! Keşke başkaları da inansa da toz pembe aşk romanı yazarlarından daha fazla okunsam!”
            Engin sinirli bir ifadeyle kafasını salladı: “Direkt söyleyeceğim. Bir tanesi maalesef karşı komşum. Onu nasıl öldürebileceğimi tam bilemiyorum, yardım eder misiniz?”
            Muzaffer’in yüzü bir anda öfkeden kızardı: “Ben kurguyla uğraşıyorum, folklor araştırması yapıyorum. Senin gibi kendini bilmezler dalga geçsin diye değil! Bu terbiyesiz şakanı da duymazdan gelip gidiyorum.”
            Yazar arabasına yöneldiği esnada Engin önünü kesti: “Gazeteleri okudunuz mu bilmiyorum. Şehirde bazı kayıp vakaları var. Bir kısmı üniversiteden. Farklı bölümlerden gerçi ama benimle aynı fakülteden, işletmeden bir kız da var içlerinden. Hüma. Kayıplardan biri. O kızı ölmeden önce karşı apartmana girerken gördüm. Bunu komşum yaptı, gözlerimle gördüm o bir vampir! Yahut hortlak neyse işte!”
            “Bu tatsız şakana derhal bir son vermezsen kendini mahkemede bulacaksın. Önümden çekil!”
            Yazar bir hışımla arabasının kapısını açarak çantasını arka koltuğa fırlattı. Engin koluna yapışınca kızgın bir ifadeyle ona baktı. Gencin suratında yalvaran bir ifade vardı: “Şaka yapmak için akşamın bu saatinde neden buraya geleyim? Ben gerçeği söylüyorum. Hepimiz tehlike altındayız. Özellikle ben. Beni tanıyor. Öldürüleceğim!”
            Gence acıyarak bakan Muzaffer kolunu ondan kurtararak arabasına atladı. Kapıyı sertçe kapatıp hızla çalıştırdı. “Bana inanmanız lazım!” diye bağırıp camını yumruklayan Engin’e aldırmayarak hızla park yerinden çıkıp yola döndü, ardından gaza bastı. Giriş ışıkları da tamamen sönen fakültelerin karanlığa gömüldüğünü fark eden Engin fakülteye yakın minibüs durağına koşturdu.
            Durakta beklemekte olan birkaç öğrencinin olduğunu görünce talihine şükretti. Karanlıklara ve binaların ardına bakınmaya devam etti. Minibüs gelir gelmez koltuklardan birine kendini fırlatarak tekrar dışarıya göz gezdirdi. Yağmurluğunun iç cebinden çıkardığı küçük bir dua kitabını açarak içinden gelişi güzel dualar okumaya başladı. Arada da hareket halindeki minibüsün camlarından dışarıyı seyrediyordu.
            Minibüs şehrin merkezine gelinceye kadar inmedi. İndiği zaman da şehrin her yerinden görülebilen Osmanlı’dan kalma muazzam büyüklükteki caminin olduğu yokuşu tırmanmaya başladı. Caminin aşağı tarafındaki çimenlikte gördüğü gül çalılarından birine gözü takıldı. Balkan coğrafyasından korku öyküleri yazan Muzaffer Taş’tan okuduklarını anımsayarak önce arabası önünde yaşadıklarını hatırlayıp küfretti. Ardından yağmurluğunun cebinden adi çakısını çıkarıp bir adet gül kesip dikenlerini özenle hızla ayıkladıktan sonra cebine koydu. Ardından gülünü kopardığı daldan uzunca bir kısım keserek dalın ucunu hızla yontup iç cebine yerleştirdi.
            Camiinin karşı kaldırımında henüz kapanmakta olan bir markete uçar adım koşturdu. Birkaç araba tarafından ezilme tehlikesi atlatıp şoförlerin küfürlerine “pardon”larla karşılık vererek marketin kapısına fırlattı kendini. Kepengi henüz indirmemiş olan marketçi Engin’e sinirle ve şaşkınca sordu: “Hayırdır aga ne oldu da caddeye fırlattın kendini?”
            “Abi annemin tansiyonu çıktı. Yoğurt var sarımsak yok evde. Sarımsak lazım.”
            “Düz sarımsaklı yoğurt da var istersen?”
            “Yok abi biz kendimiz ayarlarız sen birkaç tane sarımsak versen yeter.”
            Marketten son anda aldığı sarımsakları da gülün yanına sıkıştıran Engin, karanlık sokaklara korkuyla bakına bakına yeniden camiye yöneldi. Camiinin civarında gün boyu muska satmak için dolaşıp evine dönmekte olan yaşlıca bir kadını durdurup sordu: “Teyze bunların içinde gerçek dua var değil mi?”
            “Niye sahte satayım be kızanım. Makinadan çıkarıyüler kâğıdı ama gerçek…”
            Muskalardan bir tanesini satın alıp hızla boynuna takan Engin içindeki endişenin nedensiz büyümesiyle sanki bir felaketin eşiğindeymişçesine hızlandı. Camiinin büyük yan kapılarından birine girerek avluya doğru koşturdu. Ayakkabılarını hızla çıkarırken bile tedirginliği geçmemişti. Kendisini camiinin içine atar atmaz müezzin mahfilinin hemen altında mermerden bir çeşmenin bulunduğu yere yöneldi. Mahfilin mermer ayaklarından birinin dibine çökerek endişeyle etrafına bakındı. Biraz rahatlamıştı.
            Cep telefonu çalınca aniden irkildi. Hızla çıkarıp sessize almadan önce ekrana baktı. “Yaren” ismi yanıp sönüyordu. Hızla açıp kulağına götürdü. “Efendim aşkım… Eve gelme… Gelme sakın! Evde değilim zaten… Boş ver beni… Evden dışarı çıkman iyi değil, niyesini boş ver… Gelme hayır! Tamam, tamam! Selimiye’deyim. Caminin içinde… Hayır, gelmeni istemiyorum!”
            Telefondaki ses kesilince bir anlık öfkeye kapılıp telefonu yere fırlatmak istedi. Camide olduğunu anımsayarak bir an duraksadı, utangaçça telefonu tekrar cebine soktu. Sakinleşmeye çalıştı. İç cebinden tekrar dua kitabını çıkarıp rastgele okumaya başladı kendi kendine.
            Zamanın nasıl geçtiğinin ve etrafındaki insanların farkında değildi. Bir an omzuna bir el dokununca dalgınlığından sıyrılarak irkildi. Yaren’in lacivert gözlerini fark edince bir anlığına şaşırdı:
            “Ge… Gelmemeni söylemiştim.”
            Bir anda Yaren’in gerisinde ortak arkadaşları olan aslında Yaren’in tanıdığı için hayatına girmiş olan Çağıl’ı fark etti. Kız arkadaşının civarında dolaşmasından pek hazzetmiyordu ve birkaç kez onun yüzünden kavga etmişlerdi. Onu görür görmez tıslar gibi sordu: “Burada ne işi var?”
            Çağıl kekeleyerek yanıtladı: “Ben… Ben sadece seni merak ettim. Yaren’in üzülmesini istemem…”
            Engin, Çağıl’ın sesindeki bir şeyleri örtmeye, gizlemeye çalışan tınıdan tiksindi. Yaren araya girdi: “Senin için endişelenirken evde öylece oturabileceğimi nasıl düşündün?” Elini Engin’in iç cebinden yana kaymış olan sivri dal parçasına uzattı: “Dal parçalarıyla geziyorsun. Elinde dua kitabı gecenin bu saatinde oturmuş camidesin. Neler olduğunu bir anlayabilsem…”
            Engin yutkundu: “Kendimi koruyorum. Güneş doğana kadar en azından. Ama sözüm söz o da  sabah ölmüş olacak kararım kesin.”
            “Ne ölmesi?”
            “Karşımıza taşınan şu yabancı herif. Güneş doğar doğmaz inine girdiğimde bu dal parçası onun kalbini bulacak!”
            Çağıl sohbetin irkiltici seyrini kendince değiştirmek adında araya girdi: “Sarımsak falan da al istersen…” Yaren kendisine öfkeli gözlerle bakınca açıklama ihtiyacı duydu: “Sadece şakaydı.”
            Yaren, Engin’in yanına diz çökerek ellerini tuttu: “Cinayete kalkışmayı düşünmüyorsun değil mi?”
            Çağıl yine ortamı kendi lehine çevirmek için soğuk esprilerinden birini yapma gereği duydu: “Ölüyü öldüremez ki… Hani sarımsak, dal parçası falan oradan, çaktınız?” Engin’le Yaren’in öfkeli bakışlarını görünce susarak kafasını başka tarafa çevirdi. Engin, Yaren’in gözlerine baktı: “Birileri yapmak zorunda. İnsanlar kayboluyor. Okul arkadaşlarım. Belki bir gün sen de onlar gibi... Buna izin veremem.”
            “Aşkım bak… Diyelim ki söylediklerin gerçek. Böyle bir şeye kalkışmanın tehlikesini düşün. Bizleri düşün. Beni düşün!” Sonra bir an aklına bir şey gelince siyah saç zülüflerini gözlerinin önünden çekip dostane bir ifadeyle gülümsedi: “Birilerinden yardım alman lazım. Muzaffer Taş bu şehirde yaşıyor biliyorsun.” Çağıl yine kendisine kötü kötü bakılma riskine rağmen atıldı: “O adamın hastasıyım! Çoğu hikâyesini okudum. Sarımsak esprisini de ondan yaptım zaten biliyorum mevzularını…”
            Engin, Çağıl’a küfreder gibi baktıktan sonra Yaren’e döndü: “Allah kahretsin! Maalesef ona işim düştü. Sizden önce görüştüm. Ama bana inanmadı tabi kaçıp gitti.”
            Yaren, Engin’in gözlerinin içine baktı tekrardan: “Ben onunla konuşurum. İkna ederim. Senin için yapamayacağım şey yok. Buradan bir yere ayrılma. Adresini bulup ona gideceğim bu saatte… Bana inan ve sakın sormadan bir delilik yapma…”
            Engin savunmasız kalmıştı. Büyülenmiş gibi kafasını sallayabildi sadece. Çağıl yine araya girdi: “Ben evini biliyorum bir kere röportaj yapmaya göndermişlerdi bizim site için. Birlikte gidelim.” Engin, Çağıl’ın bu teklifi karşısında öfkelendi ama çaresizdi. Yaren’i daha fazla üzmek istemedi. Kafasını sallayınca Yaren ile Çağıl koştura koştura camiden çıktılar. Arkalarından baka kalan Engin yeniden kucağına bıraktığı dua kitabını açarak herhangi bir duayı okumaya başladı…

DEVAM EDECEK…