23 Ağustos 2017 Çarşamba

Tepedeki Bar-6. Kısım

(1890’lar…)
            Bekir, paşanın bu teklifini hiç düşünmeden kabul etti. Paşa damadı bir kabadayı olarak Beyoğlu’nu nasıl kasıp kavuracağını hayal etti. Fakat her şeyden önce sırtında debelenmekte olan öte âlemlere karışmış paşa kızının varlığından duyduğu korkuyu bastırmalıydı. Kızı usulca yere bırakıp bir yandan da hareketlerini zapt etmeye çalıştı.
            Paşa’nın emriyle köşk ahalisinden şahitler toplandı. Uşaklar pencerelerden sızan rüzgârda alevleri salınan kandillerle odaya geldikleri esnada dışarıda gök gürültüleri işitilmeye başlamıştı. Bekir dışarıda kararmış bulutlar pek dikkatini çekmemişken birden patlayan fırtınaya bir anlam veremedi. Akabinde hemen aklına hortlaklaşmış paşa kızının malik olabileceği tabiatüstü hadiseler geldi. İhtiyar ninesi hep anlatmamış mıydı kara bulutları fırtınaları çekip sürüyen lügatların, kukuthilerin hikâyelerini?
            Paşa’nın ihtiyar kâhyasının imamlığında oracıkta ecinnilerin hükmündeki paşa kızıyla Bekir’in nikâhı kıyıldı. Ardından paşa Bekir’in verasetiyle alakalı ne iktiza ediyorsa oracıkta imzalayıp mühürledi. “Artık damadımsın. Şimdi onu mahzene indirebiliriz…”
            “Daha da fenalaşır more paşa hazretlerı. Peymanzer, kilerde var midır sarımsak? Getiresın demet demet saralım etrafına, durulmaz bu başka türlü…”
            Bekir bunu son anda hatırlamıştı. Peymanzer hemen kilere koşturup ne kadar sarımsak varsa topladı. Daha odaya yaklaşır yaklaşmaz sarımsaklar tesirini göstermişti. Paşa kızı urganlarını bir boğaymışçasına gerip olduğu yerde yılan gibi kıvrılıyor, korkunç çığlıklarıyla köşkü inletiyordu. Oradakiler dışarıdan gelen gök gürültüleri ve yıldırımların şavkımasında hayli dehşetli bir sahneye tanıklık etmektelerdi.
            Paşa kızını zor bela zapt ederek sarımsakları urganların üzerine bağlamaya başladılar. Paşa kızı görece dinginleşip durulunca Bekir yeniden kızı sırtına vurdu. Paşa ile kâhyanın ardına takılıp ahşap merdivenlerden mahzene indi. Merdiven gıcırtılarıyla gök gürültülerinden başka herhangi bir ses duyulmuyordu. Küf kokulu ve hayli tozlu mahzene indikten sonra mahzenin kömürlükten hallice bir bölmenin önüne geldiler. Bekir paşa kızını bölmeye boylu boyunca uzattı. Paşa’nın önceden hazırlattığı harcı hizmetkârlarla birlikte karıp duvarı örmeye başladılar, Paşa gözlerinde yaşlarla onların hummalı çalışmasını seyrediyordu. Son taşı da en tepeye yerleştirip yegâne deliği kapattılar. Fırtına çoktan dinmiş, mahzenin ufak pencerelerinden inceden havanın aydınlanmaya yüz tuttuğu ayan olmuştu.
            Bekir, Paşa’ya döndü: “Çift kat ördük paşa hazretlerı. Urganlar bir gün çürür, sarımsaklar toz olur ama istediği kadar bağırsın, tırmalasın yıkamaz bu duvari. Dualarla ördük taşlarıni!”
            Paşa: “Ben ölünceye kadar bu sır aramızda kalacak. Ben öldükten sonra duvarı kırdırıp kızımı öldürebilirsiniz… Bu sır asla buradan dışarıya çıkmayacak!”

 (2010’lar…)
            Vedat’ın bağırması üzerine Kenan merakına yenik düşüp, Pelin’e: “Senle sonra konuşucaz!” diyerek köşke doğru koşturdu. Bu sefer Pelin arkasından bağırmaya başlamıştı: “Ne konuşucaz ulan? Ne kaldı konuşacak?” Kenan köşke gireceği esnada bu sefer Pelin koşturup koluna yapıştı Kenan’ın. Kenan şaşkın şaşkın yüzüne bakarken imkân bulsa bir kaşık suda boğacak gibiydi: “Ben senin istediğin zaman hesap soracağın, kafana estiğinde de çekip gideceğin biri değilim artık!”
            Kenan kolunu sertçe çekti: “Kavganın sırası mı kızım? Adam niye bağırdı ona bakacağım!”
            Pelin’in suratında manalı bir ifadesizlik hasıl oldu: “Peki, bak. Ben Vedat’ın odasına çıkıyorum dinleneceğim biraz…” diyerek bir hışımla merdivenlere doğru yürüyüp topuklarını vura vura yukarıya çıkmaya başladı.
            Kenan sesindeki tınıdan tiksinmişti, hırsından saldırabilirdi ama kendisini sinir etmek için kasten yaptığını kendi kendine telkin ederek sakinleşti. Kel badigardla Vedat’ın tartışma seslerini dinleye dinleye onların olduğu yere doğru ilerledi.
            Taş merdivenlerden mahzene indiği esnada küf kokusunun genzini doldurmasıyla yüzünü ekşitti. Tavandan sarkan tozlara, sağda solda yığılmış üstü neredeyse toprakla kaplı üstü örtülü eski eşyalara bakına bakına ilerledi. Vedat’la kel badigardı bir duvarın önünde tartışırken gördü:
            “Oğlum buradan gelen ses neydi? Tadilatta temizlikte hiç mi bakmadınız lan?”
            “Abi sana ses geliyor deyince kızıyordun ne yapalım?”
            “Ulan kauçuk insan gibi çağır burayı göster o zaman. Gelip kontrol etmesem, millet gelip gitmeye başlayınca sesten rahatsız olsa batıracaksınız beni demek?”
            Kenan: “Sesiniz ta yukarıya geliyor, ne oldu?”
            Vedat: “Duvardan hakikaten ses geliyor ama boru sesi falan değil. Bildiğin çığlık sesi.”
            “Kedi sıkışmıştır o zaman.”
            “Tamam da nereden girecek?”
            “Kedi aga bu, pencereden falan girmiştir. Hem burada duvar olması saçma, diğer bölmeler açık burası sonradan kapatılmış gibi. Ardında cam falan olan bir bölme var demek ki?”
            “Manyak mı lan bunlar niye kapatsınlar duvarı?”
            “Ben nereden bileyim senin dedenden kalmış, git ona sor!”
            Badigard: “Abi günah olmasın da bu kendi kendine ölür bence içeride…”
            Vedat hızla dönüp kel badigartın karnına yumruk attı. Tadilatçılardan kalma büyükçe bir balyozu gösterip tükürükler saçarak haykırdı: “Senin bok yemen lan! Ben kedi medi istemiyorum. Yık duvarı çıkar hayvanı! Hadi lan!”
            Kenan’ın şaşkın, Vedat’ın öfkeli bakışları altında kel badigard tadilattan kalan araç gerecin durduğu köşeye koşturdu. Kenan tepedeki ışıkları gösterdi: “Tesisatı siz mi döşediniz?”
            Vedat gergince kafasını salladı: “Komple. Elektriği de biz çektik. Burada uzun süre oturan olmamış, oturan da elektrik çektirmemiş niyeyse.”
            Badigard elinde balyozla koşturup duvarın yan tarafına geçti. Besmele çekip ilk darbeyi duvara indirdi. Darbenin sertliğinden duvarda bir çatlak oluşturmayı başarsa da pek etkilenmemiş gibiydi. Vedat’a seslendi: “Abi çift kat örmüşler galiba?”
            Kenan bağırdı: “Sıçarım katına kutuna lan! Yık çabuk çıkar hayvanı! Gözüm üstünde!”
            Kel badigard bir kere daha bu sefer patronuna karşı beslediği öfkeyle savurdu. Duvarda ilk delik açıldıktan sonra ağrıyan kollarına rağmen birkaç darbe daha indirdi. Neredeyse bir insanın sığabileceği genişlikte bir delik açılmıştı. Tam bir lahza soluklanıp balyozu tekrar kaldıracağı esnada dışarıda bir yerlere aniden yıldırım düştü. Köşkün duvarları yıldırımın tesiriyle zangırdarken bir anda ortalık zifiri karanlığa gömüldü.
            Üçü cep telefonlarını çıkarıp ışıklarını açtılar.
            Vedat: “Ulan dışarıda bulut falan da yoktu ne ara geldi bu yıldırım?”
            Kenan: “Sigortalar attı. Barın elektrik tesisatına ben bakardım yine bir kurcalayım?”
            Badigart: “Gidip açayım mı abi?”
            Vedat: “Sen buradan bir yere ayrılma lan! Kenan sigortaların yerini bilmiyor gidip göstereyim, sen burada kalıp o kediyi çıkar. Hadi!”
            Kenan’la Vedat’ın elindeki telefonların ışıkları hızlı adımlarla mahzenin taş merdivenlerinin olduğu yerde gözden yiterken kel badigard kendi kendine küfürler ederek telefonunu ışığı yanar vaziyetteyken ufak pencerelerden birinin önüne bıraktı. Sırtını karanlığa vererek balyozu kaldırmak üzere tekrar kavradı ama bir şey kaldırmasına neden oldu. Korkudan ayaklarının uyuştuğunu, sol koluna neredeyse inme indiğini fark etti. Yürümek istiyordu ama yürüyemiyordu. Bağırmak istediğinde boğazından sadece zayıf bir soluk sesi çıktı, boğazı kurumuştu.
            Örümcek misali bembeyaz ince parmaklı iki elin deliğin içinden uzandığını ve kedi gözü gibi iki parlak gözün kendisine baktığını görmüştü…
DEVAM EDECEK
            Mehmet Berk Yaltırık

27 Haziran 2016 – Edirne

Tepedeki Bar-5. Kısım

(1890’lar…)
            Bekir, paşanın suratına şaşkın şaşkın bakıyordu. Paşa bir kere daha gürledi: “Ahraz mı oldun! Mahzene taşıyacağız. Urganla sıkı sıkıya bağladım güç bela.”
            Bekir güçlükle toparlayabildi kendini. Suratına bakmaya korktuğu o şeyi bir de aşağıya mı taşıyacaktı? Paşanın kızgın bakışlarından daha ziyade ürpererek aklına gelen ilk şeyi sordu: “Mahzende ne vardır more paşa hazretlerı?”
            Paşa urganlarını koparmaya çalışan kızının üzerinden doğrulup Bekir’in üzerine yürüdü: “Emri yerine getirmemek de nereden çıktı?”
            “Paşa hazretlerı ben demem sana yapmam. Emret yapayim. Emret dahi cinayet işleyım. Lakin de bana maksadın nedır?”
            Paşa, sinirleri harap olmuş bir şekilde gülmeye başladı. Kafasını iki yana sallayarak kızını gösterdi: “Demek istiyorsun ki neden öldürüp kurtulmuyoruz…” Yüzü bir anda ciddileşti: “O benim en kıymetli varlığım. Ölmesine müsaade edemiyorum. Ne olduğunu bildiğim halde… Onu hapsedeceğim. Duvar arkasına. Bir babanın son isteği olarak telakki et…”
            Bekir’e bu sözler hayli dokunmuştu ancak paşanın kızından hala çekiniyordu. Paşa alaylı bir ifadeyle bakıp söylendi: “Arnavutun korkağını da ilk defa görüyorum zannederim!” Bu söz Bekir’i tüm korkusuna rağmen harekete geçirdi. Aklına gelen bir nice duayı okuya mırıldana sıkı sıkıya bağlandığı halde olduğu yerde yılan gibi kıvrılan kızı bir hamlede sırtına vurdu. Ağzı da urganla sıkı sıkıya bağlandığından Bekir’e bir zarar veremiyor ancak boyne hareket ederek kendini kurtarmaya çalışıyordu. Tam odadan çıkacakken paşa kahyasına seslendi: “Kahya! Senin imamlığın vardır, nikah kıyabilir misin?”
            Paşa böyle deyince Bekir bir an duraksayıp gerisingeri döndü: “Ne nikahi more?”
            “Bekir bana bir iyilik daha yapacaksın. Bu iyilik senin de menfaatinedir. Kızımla nikahlayacağız seni şahitlerin huzurunda, belge akdedeceğiz.”
            “Ben neçın nikahıma alayim kızi? Duvara gömmeyecek miyız?”
            “Biraz karışık bir mesele. Bu köşk ve arazisi kızımın üzerine, anneannesi daha doğduğu vakit ona hediye etmişti, vefat etmeden bir yıl önce. Ben paşalığa sonradan yükseldim, malım mülküm belli. Kızım ortadan kaybolursa, öz kızına kıyıp evi üstüne geçirdi diye laf çıkarır, kuyumu kazarlar. Ki olacak olan bu kız kaybolacak, buradan uzaklaşmaları için bize bir nikah lazım. Kızım nikâha razı gelmedi kaçtı, nereye gitti bilmiyoruz, şerefimizi iki paralık etti diyeceğiz. Sen de damadım olarak burada yaşamını sürdüreceksin.”
            “Bana nasıl bu ka itimat edersın paşa hazretlerı?”
            “Evvela hovarda adamsın. Cebine parayı koydukça öteye göz koymazsın.”
            “Doğru dedın.”
            “İkincisi… Bana şayiaların önüne geçecek bir yabancı lazım. Aile dışından biri. Uşak falan da olmaz millet daha beter kuşkulanır niye aile içinde kızını uşağına verdi diye, laf çıkar. Evi üzerine mi geçirecek diye.”
            “E ben da bekçinim?”
            “Artık değilsin. Baş kabadayım yaptım seni. Paran da benden, kendi çetemizi kurar takılırız. Namın yürür. Bak bana paşalık lazım, sana kabadayılık… Ama her şey kızımla nikâh etmene ve bedenini mahzene taşımana bağlı…”

(2010’lar…)
            Vedat, Kenan’la Pelin’e aniden dönüp: “Gelin içeri bakın bi…” diyerek önden dazlak badigartla konuşa konuşa köşke girdi. Pelin de içeri girmeye hamle edeceği sırada Kenan tıpkı eski günlerindeki gibi kolundan tutup çekti. Ağzından jilet gibi çıktı: “Sen biraz gelsene şöyle…”
            Pelin sertçe çekti kolunu: “N’apıyorsun be?”
            “Ben yokken ne geçti lan aranızda?”
            “Sana hesap mı vericem? Sen kimsin? On iki ay önce bırakıp gittin şimdi gelmiş bana hesap mı soruyorsun?”
            “Soruma cevap ver, ne geçti Vedat’la aranızda?”
            “Çok umrunda olsa çekip gitmezdin!”
            “Kızım beni delirtme. Adam akıllı konuş.”
            Pelin’in bakışlarındaki öfke bir anda yerini hayal kırıklığına bırakmış gibiydi: “Oldu bir şeyler. Sen gitmiştin. Yalnızdım. Zaten senden dolayı kimse yanaşmıyordu.”
            “Sende gittin Vedat’ın altına girdin…”
            “Terbiyeni bozma lan ağzını topla! Hala hayvansın!”
            “Ya… Tamam kusuruma bakma. Sinirden bir an. Sonra ne oldu?”
            “Birlikte olduk. Ama bir seferlik bir şeydi. En azından öyleymiş o söyledi. O da bıraktı. Senin gibi.”
            Kenan’ın boyun damarları gözle görülür olmaya başlamıştı, sinirden yumruklarını sıkıyordu: “Ben gidip o pezevengi yatırır doğramaz mıyım şimdi?”
            “Beni bırakıp gittiğinde ben ne olacağım dedim ne bileyim dedin gittin. Şimdi mi umrundayım?”
            “O başka mevzu kızım. İnsan arkadaşının eski manitasıyla nasıl yatar ulan?”
            “Kenan abartma bir seferlik bir şeydi…”
            Kenan bir anda kemerine sıkıştırdığı sustalı çakıyı çıkardı: “Ama ben o ibneyi defalarca deşecem!”
            “Lan manyak mısın hapislerde çürüyeceksin, bir aklını başına topla!”
            “Fark etmez bana kızım. Askerden geldim ben, içeriden yeni çıkmış say. Tıpış tıpış girerim cezaevine. Bana içerisi de bir dışarısı da. Dışarıda bir bok yokmuş zaten onu içeri girince anladım.”
            “Bu kadar delikanlıydın askere giderken niye bıraktın beni lan?”
            “Korkmuştum. Söyleyemedim. Korktum harbiden. Aileden, sorumluluktan. Benim gibi adamdan nasıl baba olur. Ben doğru dürüst aile hayatı yaşamadım, ya sokakta ya izbede işte mahallede. Ben de babam gibi olurum sandım.”
            “Ama şimdi cinayetten korkmuyorsun…”
            “Korkunun ecele faydası yok!”
            “Çakma Polat laflarına sıçayım…”
            “O sahte ben harbiciyim. Göreceksin şimdi!”
            Kenan bıçağı açıp köşke doğru hamle ettiği esnada Pelin, Kenan’ı bıçağı tutan elinin bileğinden yakaladı. Kenan’ın pazısından daha tesirliydi. Kenan duraksayınca Pelin boğazından hırıltılı bir ses geldi: “Ben artık yaşamak istiyorum…” Dönüp Pelin’in yüzüne bakan Kenan adeta çarpılmış gibiydi, kızın gözlerinden yaşlar akıyor siyah makyaj boyalarına karışıp yanağına doğru süzülüyordu. O an aklına ne nam, ne namus ne de intikam kaldı. Daha farklı bir histi…
            O esnada köşkün içinden Kenan’ın: “N’OLUYOR LAN BURDA!” diye bağırdığını işittiler…
DEVAM EDECEK
            Mehmet Berk Yaltırık

29 Mayıs 2016 – Edirne

Tepedeki Bar-4. Kısım

(1890’lar…)
            Bekir’in karyolaya bağlı olarak gördüğü şey devasız ve çaresiz yatan zavallı bir kızcağıza aitti. Yahut bir zamanlar öyleydi. Artık nasıl bir musibete uğramışsa insan olduğuna dair yegâne emare vücudunun biçimiydi. Derisi soluklaşmış, ağzı yüzü eğrilmiş, elleri ve ayakları ters dönmüş, gözlerinin feri gitmişti. Pençesine düştüğü illet yüzünden ruhu da sureti gibi kararmış, aklını dahi yitirmiş kızcağız bağlı olduğu iplere asılarak avaz avaz bağırıyor, etrafına ağza alınmaz küfürler saçıyor, beddualar okuyordu. Bekir yatakta yatan heyulayı görmeye daha fazla dayanamayıp çocukluğunun korkulu düşlerini anımsayarak odadan gerisingeri çıkmıştı. Muhittin Paşa odanın kapısını kapatıp yanına geldiğinde el pençe divan durarak: “Sırrın sırrımdır lakin bakamadım gözlerine more! Ne felakettır bu?” deyivermişti.
            Muhittin Paşa kızmamış, kızamamıştı. Kızının illetini sırrını korkusuna rağmen korumaya namzet bu gence dili döndüğünce anlatmıştı kapının eşiğinde: “Bir vakitler Babıali’nin istikbali parlak paşa namzetlerindendim. Padişahımız efendimizin kapusuna yürekli bilekli kimseleri doldurmaya başladığı senelerin başlarıydı. Ardımda daima memleketimden, o taraflardan gelme aba zıpkalı Laz ve Çepni uşakları gezerdi. Göğsü madalyalı kabadayı takımına dâhil olmuştum ancak edilmemesi gereken bir iş ettim. Kapumda kimse kalmadı, bu dağ başındaki köşk kapandım kaldım. Kızıma musallat olan şey yüzündendi hepsi!”
            Bekir çekine çekine sordu: “Bulamadınız mi bir deva begım?”
            Koca paşa azametine rağmen keder ve elemden yorgun düşmüştü: “Aramadım mı zannedersin? Sulukule’nin falcı karılarından Taşkasap’ın kurşuncularına, Aksaray’ın hoca takımından Galata’nın Frenk cadılarına! Her biri de tek devası vardır ölümdür dedi. Ancak sen canına kıyabilirsin kızının dediler, bu derdin çaresi yokmuş.”
            “Hangi cinın şeytanın eseridır more?”
            “Sultan Hamid’in emriyle Bükreş sefarethanesini ziyarete gittiğimde geldi buldu bizi. Kızıma geceleri yanaşmış, adım adım hem ruhunu hem canını tüketmiş. Kızımı neticede yataklara düşüren, böyle deli gibi bağlatan şey oranın itikatınca bir musibetmiş. Sıtrigoy dediler…”
            Bekir yutkunmuştu zira Paşa’nın telaffuz ettiği kelime ona çocukluğunda dinlediği efsaneleri söylenceleri hatırlatmıştı. Özellikle aşina olduğu bir kelimeyi:
            “Bilırım paşa hazretlerı. İçer ademoglinin havvakızinin kanıni. Çürıtır hem ruhini hem bedenıni!”
            “Dağlı bir Arnavut strigoy’u nereden bilebilir?”
            “Bizım oralarda derler o dedıgıne şıtriga begım! Aynidır. Bize derlerdı, daglarimızdan ta Tuna yalısina dek kanat çırpar imış! Demedıler mi sana bunin çaresıni? Bu hale koyani bulup vurasın kazıgi, kesesın kafasıni, yakasın yüregıni küllerıni içıresın kızçene?”
            “Musibeti ele geçirmek nâmümkün olmasa öyle edecektik, orada söylediler. Lakin olmadı. Kızımı öldü sanıp defnettik geri geldi sırtında kefenle. Kan somurmasın diye ahaliye tasallut olmasın diye bağladık böyle. Öldürmeye elim de varmadı, bu da benim ömürlük çilemdir, sırrımdır! O kan içmedikçe bu hale geldi!”
            Bekir, peşinde Peymanzer olduğu halde köşkün kapısına varan dek işte bunları hatırlamıştı. Açık haldeki köşk kapısından geçtiğinde hizmetçilerin ellerindeki kandillerle aydınlanan salonda, Paşa’nın birkaç hizmetiyle iplerinden kurtulmuş kızını ellerinden ve ayaklarından bağlamakta olduğunu gördü.
            Paşa güç bela başını kaldırıp kan ter içerisinde Bekir’e seslendi: “Öldürmeye elim varmıyor ancak artık iple urganla da zapt edemeyiz! Köşkün mahzenine taşıyoruz, her şeyi hazırlattım!”
(2010’lar…)
            Vedat’ın kallavi cipi trafiği geride bırakıp şehrin sessizleşen ve metropol yayılmasına rağmen korularının hala varlığını sürdürebildiği kısımlarına saptı. Bir süredir kimse konuşmuyordu. Pelin’in arabanın camındaki yansımasını gören Kenan bir müddet seyretti. Sonra yansıma üzerinden göz göze gelince gözlerini başka tarafa çevirdi. O anda fark etmişti muazzam bir koruya denk geldiklerini.
            “İstanbul’da böyle yerler mi varmış?”
            Vedat kafasını salladı: “Kalmış demek.”
            “Buralara insan gelir mi dersin?”
            “Mekân dolup taşacak gör sen. Talih kuşu kondu başımıza!”
            Bir ara orman içinden kıvrıla kıvrıla bir tepeye tırmanmaya başladılar. Demir parmaklıkları çoktan sökülmüş ancak duvarları kalmış bir bahçe kapısından ve yarısı yıkık kagir, tek katlı, ancak duvarları kalmış bir ev kalıntısının yanından geçip bu sefer daha alçak bir tepeyi tırmanmaya başladılar. Cip üç-dört katlı ve oldukça heybetli görünen bir köşkün önüne geldiği zaman Kenan yapıyı hayretle seyretmeye koyuldu. Bir yandan da içinden Vedat’ın talihine küfürler yağdırıyordu.
            Cipten inen Vedat bazı odalarda ışıklar yanan ve dış cephesi yeni gibi duran köşkü göstererek malını övmeye başladı: “Masraflı oldu ama hem içi hem dışı halloldu. Yeni gibi oldu. Bir tek dış kapı kaldı oraya da bir sistem kurulacak, o yıkık ev güvenlik kulübesi olacak. Köşkün arka tarafı düzlük hem de geniş, kısmen açık hava konserlerine falan da müsait.”
            Bütün bu bilgi akışına rağmen Kenan’ın merak ettiği tek bir husus vardı: “Daha önce gördün mü burayı Pelin?” Pelin arabadan iner inmez böyle bir soruyla karşılaşınca afalladı. Ne söyleyeceğini bilememiş gibi bir süre Kenan’a baktı, sonra: “Tadilattayken gezmiştik öyle…” deyiverdi. Cümledeki birliktelik hali Kenan’ın huzurunu büsbütün kaçırmıştı.
            Köşkün açık kapısından tıpkı Vedat’ın badigard olduğu dönemlerdeki gibi giyinmiş dazlak, sakallı bir adam çıkageldi: “Abi hoş geldin. Haber vermedin, bir durum mu oldu?”
            Vedat yine Kenan’ın canını sıkan patron tınısıyla karşılık verdi: “Yok bi’şey koçum mekânı gösteriyorum ortaklarıma. N’aptın işçiler meselesini?”
            “Hallettim abi. Mızıldanıyorlardı, paralarını alıp gittiler.”
            “Yine aynı mesele mi?”
            “Aynı abi. İşin ilginci artık adamlardan duya duya bende de huy mu yaptı nedir benim de kulağıma geliyor o sesler sanki?”
            “Sıçtırtmayın lan kulağınıza! Laf çıkaracaksınız gelmeyecek millet ondan sonra…”
            “Abi müzik falan olacağından sıkıntı olmaz bence…”
            Kenan mevzudan kıllanmıştı: “Ne sesiymiş o?”

            Vedat yine patron tınısıyla konuşuyordu: “Ya işte güya ağlama sesi falan duyuyorlarmış, birisi “çıkarın beni” diyormuş bilmem ne. Eski köşk olunca cin peri ayağına korkutmuşlar kendi kendilerini…”
            Dazlak badigard söze girdi: “Abi ben sordurdum bu civarda hakikaten olmuş bir şeyler yalnız.”
            Vedat: “Ne civarı lan? İnsan mı yaşıyormuş burada?”
            Badigard: “Köy gibi bir şey abi, yirmi ev falan var tekel var. Yaşlılar maşlılar yaşıyor.”
            Kenan kendini tutamadı: “Ulan duyardım da inanmazdım İstanbul’da köy kalmış demek…”
            Vedat kafasını kaşıdı: “Köy? Haa… Şu yolun öte tarafında. Yakın sayılır, yürüme mesafesinde. Ne anlatıyorlarmış?”
            Badigard: “Bu civarda dolanmamaları için anneleri babaları büyükleri falan kızarmış hep. Köşkte oturan görmemişler hiç ama yakınlaşıp sesleri duyanlar olmuş. Bir paşanınmış burası güya ama ne kadar doğru bilmiyorum anlattılar öyle. Ben de duydum yalan yok…”
            Vedat: “Lan oğlum içkili falan olmayasın?”
            Badigard: “Abi işçiler hep ayıktı ama?”
            Kenan: “Binanın su borularını yeniletebildiniz mi?”
            Vedat bir anda şaşırıp Kenan’a döndü: “Ne alaka şimdi?”
            Kenan: “Askerde bizim yatakhanenin arka kısmında nöbet tutmak gerekiyordu ama tırsıyordu millet. Ses mes geliyordu. Ben de birkaç kere denk gelip inceden tırsmıştım. Sonra komutanlar emretti boruları değiştirdiler ses falan kalmadı…”
            Vedat kafasını salladı hızlıca: “He lan, borudandır o. Belli yerleri yeniledik ama belki eski borulardır sorarım içmimara. Ayrıca elalemin yanında bu ses mes geyiğini açıp laf çıkarmayın affetmem!”
Devam Edecek
Mehmet Berk Yaltırık

28 Nisan 2016 – Edirne

Tepedeki Bar-3. Kısım

(1890’lar…)
            Köşkten yükselen çığlık sesi Bekir’in kulaklarından silinmemişken akabinde paşanın gürüldemesini işitti: “Kaçman nafiledir!” Kısa bir sessizlik. Ardından yeniden insanın yüreğini titreten o canhıraş çığlık. Korkunun tesiriyle ayaklarının dermanı kesilen Bekir, çığlık ve bağırtıların tesiriyle bir an duraksadı. Ardı sıra bekleyen Peymanzer’le göz göze geldi. Peymanzer’in gözlerindeki korku kendisininkinden daha kesifti ve fark ediliyordu. Şaşkınlık yerini haklılığa bıraktı. Korkardı elbet. O köşkün içinde yaşamak insanda her türlü korku duygusunu uyandırırdı. Geceleri kaçıp kaçıp yanına gelmesi de biraz bu korkudan kaynaklanmıyor muydu? Dışarıdan bakılsa zenginliğin ve huzurun kaynağı olarak görülecek bu köşkün içini anlamaya imkân var mıydı?
            Oysa en başta öyle miydi?
            Bekir’in şehrin sokaklarında diğer işsiz güçsüz akrabaları gibi sağda solda iş bakındığı günlerdi. Dağda hayvancılıktan ve silah atmaktan gayrı bir zanaatı olmadığından hemşerilerinin ziyadece tercih edildiği bahçıvanlık, bekçilik gibi işlere bakmaktaydı. Beyoğlu’ndan ziyade Galata taraflarına çıktığı o vakitlerde, ahbaplarıyla akranı akrabalarıyla birlikte hemşerilerinden birinin işlettiği Arnavut Kıraathanesi’nde zaman geçirirdi. Orası aynı zamanda Silahşoran-ı hassa Arnavut Tahir Paşa’nın baş kabadayısı Matlı Mustafa’nın adamlarının da sıkça uğradığı bir yer olduğundan, kapulanacak birileri olduğunda muhakkak haberdar olacaklarını ümit ediyorlardı. Tüm akranları bir kapı bulup ayrıldıkları ve en son kendisinin tek kaldığı bir vakitte, Tahir Paşa ile pek yakın olduğu söylenen Muhiddin Paşa adında birinin bahçıvan aradığını duymuştu. Kısmet budur diyerek ücreti de pek hoş olunca hiç düşünmeden kabul etmiş ve dağ başında denilebilecek bir yerde bulunan bu köşke getirilmişti.
            Önce Paşa’nın köşkün bahçesinde beklemekte olan kâhyasına çıkarılmış, ardından paşaya takdim edilmişti. Kâhya köşkün hayli aşağısında bulunan müştemilatta kalacağını söyleyince içinden böylesine bir köşk yerine o türden bir mezbelelikte yaşamayı kendine yedirememişti ancak haline şükretmişti. Para pul sahibi olduktan sonra döşeği nereye serdiğinin ne önemi vardı? Geldiği yerde dağlarda ormanlarda yatmıyor muydu? Yere sermeye pösteki bulsa kaz tüyünden döşek bulmuşçasına sevinmiyor muydu?
            Köşke girdiğinde gözleri debdebe ve şaşaadan çok hizmetli kızlardan birine takılmıştı ki bu Peymanzer’di. Peymanzer de ona ürkek bakışlarla karşılık vermiş, tanımadığı bu yabancıdan çekinmişti. Köşkün bahçeye bakan geniş salonunda Muhiddin Paşa’nın huzuruna çıkıp el etek öperek temenna etmişti. Nereden geldiğini ne iş yaptığını sorunca bir eksiksiz anlatmıştı yaşadıklarını. Yalan söylemek pek tabiatında yok değildi ancak bulduğu bu yağlı kapının yüzüne örtülmesinden endişe ediyordu. Bekir’i Muhiddin Paşa’nın gözü tutmuştu zira silahşorluğu olduğunu öğrenince köşkün bahçesinde bir nevi kır bekçiliği görevini daha iyi ifa edeceğini düşünmüştü. Üstelik Tahir Paşa ile ahbap olduğundan onun emin adam göndereceğine kani olduğundan, gelen kişinin de Tahir Paşa’nın kapusundaki kimseler gibi müsellah ve sadık olduğunu öğrendiğinden gözü kapalı itimat etmişti.
            Bekir’in içinde bir aralık böylesine yağlı kapıya denk düşmenin feleğin bir cilvesi olduğu düşüncesi uyanmıştı. Koca paşa kendisinden daha iyi birini elbette bulabilirdi. Lakin bahçıvanlık kabiliyetini dahi sormadan tek bir adamı ne diye bekçi olarak almıştı. Kaldı ki koca konakta hizmetli sayısı neden bu kadar azdı, bu garip tenhalığın nedeni neydi? Ömrü pusularda baskınlarda geçtiğinden ölüm kadar sessiz mekânlarda ölümün insani beklediğine emindi. Bu köşkte de aynı bu türden ürkütücü bir kimsesizlik vardı.
            Tam paşa kendisini kabul edip göndereceği ve sorunsuz görevine başlayacağını düşündüğü esnada birden Paşa ardı sıra tembihlere başlamıştı: “Gördüğünü görme, işittiğini duyma. Burada yaşayacağın her şeyi unutacaksın. Buradan tek bir söz bile dışarıya zinhar çıkmayacak.” Bekir konuşkan biri olmadığını söyleyip zaten bir konak hizmetlisinde olması gereken hassaların bunlar olduğunu ifade edeceği esnada Paşa zihnini okumuş gibi: “Bilirim zaten susmam icap etmeyecek mi diye şaşkınsın. Elbette konağın bir ferdi olarak bu tür hususiyetlere haiz olman iktiza eder. Lakin benim sırtımda taşıdığım bir yük vardır ki onun her insana ayan olmasını istemem. Bu yükü burada gördüğün herkes taşır. Sen de bileceksin ve bu yüke ortak olacaksın!” demiş akabinde Bekir’e kendisini takip etmesini söylemişti.
            Bekir şaşkındı. Bir paşanın aile sırlarından çekince duyması gayet tabiydi zira dönem Abdülhamid devri olduğundan paşalar arası rekabet, makam ve ikbal için birbirlerine ters düşme olağan şeylerdendi. Namlı Karadağ eşkıyaları ve onlara arka çıkan prensler haricinde siyasetten zerre çakmayan Bekir, şehirde yaşamaya başlayalı beridir siyaseti, jurnalleri, hürriyet sohbetlerini, istidatı az çok biliyordu.
            Peki, paşayı böylesine bir sır koruyuculuğuna iten ve çok az insanla hayatını sürdürmesine yol açan şey neydi? Muhiddin Paşa onu köşkün alt katlarında bir odanın önüne götürdükten sonra ona dönerek: “Göreceğin şeyler için senden helallik isterim. Kimsenin buna tanık olmasını istemem lakin burada çalışacağın için bilmen lazımdır. Bu kapıyı açana dek hürsün. Eğer çıkıp gitmek istersen gidebilirsin. Lakin açtığım takdirde bu sırrın bir parçası olacak ve ebediyen buraya bağlanacaksın.”
            Bekir insandan kurşundan korkmazdı ama korkulu sözler ve itikatlar ona ateş ve çelikten daha ziyade zarar verirdi. Paşa’nın sözlerindeki korku ve gözlerindeki keder onun için yeterince tehdit ihtiva etmekteydi. Lakin parasızlık korkudan daha beterdi. Kafasını hızlı hızlı sallayınca Muhiddin Paşa odanın kapısını bir hamlede açmıştı.
            Kapı kulak tırmalayan bir gıcırtı ile açılınca, Bekir bu köşkte değil de bahçenin bir ucundaki müştemilatta kalacak olmasına şükretti. O mezbelelik gözüne bir anlığına dünyanın en güvenli ve emin yeri gibi göründü… Gördüğü şey karyolanın demirlerine bağlı olduğu sürece tabi…
(2010’lar…)
            Vedat bir anda ayağa fırlayıp kapıya doğru yöneldi: “Siz bekleye durun. Arabayı çağırtayım birazdan çıkarız.” Ceketinin cebinden muasır teknoloji telefonu çıkarmasında, zeminde takırdayan parlak ayakkabıların nizami hareketinde ve ağzından çıkan emirdeki patron tınısı Kenan’ı biraz önceki puşt ihtimal olasılığından bağımsız olarak rahatsız etmişti. Araba çağırtmak ve beklemelerini emretmesi… On iki ayda ne kadar da değişmişti dünyası…
            Pelin, Vedat’ın çıkışının ardından bara yaklaşarak sandalyelerden birine tünedi. Eskiden olsa mekânın loş ışığında bar taburesinin üzerine adeta konar ve gerek bakışıyla gerek duruşuyla şiirsel bir manzara arz ederdi. Oysa şimdi kambur duruşuyla sanki tabure üzerinde düşmemeye çalışan bir baykuş gibiydi ve şiirsellikten hayli uzaktı. Sahi on iki ayda ne olmuştu bu masal perisine? Aklında yine üstü kapalı, örtünün altı türlü rezilliğe gebe ihtimaller peyda oldu. Bir anlığına Pelin’le yeniden göz göze geldiğinde kendisine alelade biri gibi baktığını gördü. Kendisini yabancı gibi görmesi yüzlerce efsunlu gülümsemeli bakışların ardından hayli yıkıcıydı.
            “Hiç mi özlemedin beni?”
            “Sen özledin mi?”
            Pelin’in salvoladığı cevap, sorduğu sorudan daha yıkıcı ve tesirliydi. Zira evlilik ve istikbal korkusunda Pelin’i özlemek hiç aklına gelmemişti. Zaten burada karşısına çıkmasa aklına gelmezdi de. O kavgadan sonra Pelin’in evlenip başkasının hayatına karışıp uzaklarda bir semte şehre falan gelin gideceğini hesaplamış bilinçaltı hariç bünyesinin her bir yerinden silivermişti. Ancak apansızın böyle karşısına çıkınca zihninde halı altına süpürdüğü bütün şeyler dökülüp saçılmış, en başta da gizliden gizliye ne kadar özlediğini anımsamıştı.
            Büründüğü romantik isyankâr halet-i ruhiyesi çok uzun sürmedi. Bir anda içindeki semt çocuğu uyanıvermişti. Kendisi yokken tek başına buraya gidip gelmiş, onsuz şarkı söylemeye devam etmişti demek. Bir anda yokluğunda başına gelebilecek onlarca taciz ve sarkıntılık hadisesi, yüzlerce barzonun rahatsız edici varlığı sanki o anda bir gölge gibi ruhunun üzerine aksetti.
            “Sen tek başına ben yokken gelip şarkı söylemeye devam mı ettin?”
            “Başka iş mi vardı sanki? Semtte bardan çıkma birine kim iş verir kolay kolay?”
            “Elin sarhoşuna barzosuna meze oldun yani…”
            “Vedat arka çıktı sağ olsun…”
            Bu cümledeki puşt tını bir anlığına Kenan’ı öfkeden deliye döndürebilirdi ama yapmadı. Vedat’ın varlığı ilk defa bu denli kendisini rahatsız etmekteydi. Semt çocuğu tarafı aklına kötü şeyler getirmemesini ve delikanlılık teamüllerini hatırlatırken, sokaklarda büyümüş tarafı zihnini an be an paranoyaya sevk ediyordu. Haksız da sayılmazdı. Vedat’a minnetini bildirirken ondan bile tiksintiyle söz ediyordu mimikleri. On iki ayda ne olmuştu?
            Bir anda Vedat kafasını bardan içeriye uzatıp arabanın geldiğini söyleyince süklüm püklüm çıktılar. Arabaların gelip geçtiği caddelerden birine ara sokaklardan varıp Vedat’ı beklemekte olan şoförlü ve kallavi cipe bindiler. Pelin önden girip Kenan’ın tam karşısındaki koltuğa oturdu. Kenan da arka koltuğun köşesine resmen yayılmış olan Vedat’ın yanına çöreklendi. Araç hareket ettiği sırada içindeki mini bardan viski çıkarıp mukallit kristal bardaklarda ikram etti Vedat.
            Askerde bulunduğu yerde denetim çok sıkı olduğundan birkaç ispirto denemesi ve çarşı izinlerinde güç bela edinebildiği bira haricinde alkolden epey uzak kalmış Kenan viskiden bir yudum alınca sakinleşti. Aklına puşt ihtimaller getirmemek için ve biraz da merak ettiğinden konuşmaya çalıştı:
            “Madem viski çıktı meydana iş konuşalım biraz.”
            “Konuşalım kardeşim. Aklınıza bi’şey takılmasın. Aynı devam edeceğiz, kendi mekânımızda ve biraz farklı bir konseptte. Biraz daha cebinde para olana yahut son parasını internette falan gösteriş yapmaya harcayacak tiplere hitap edecez. Senin müzik işlerin zaten kral. Pelin de söyleyecek işte, başka çocuklar da olacak ses ekibi falan amir gibi olacaksınız.”
            “Mekân nerede?”
            “Paşalı Korusu’nun o taraflarda.”
            “Ne tarafa kalıyor orası? Yeni köprü geyikleri dönüyordu oralar mı?”
            “Yok, daha aşağısında ama şehre biraz uzak.”
            “Ben askere gitmeden reklamları dönüyodu Paşalı Evleri yapılacaktı hani orası mı? Sonradan o iş iptal oldu diye duydum sit alanı falan diye. Tek çivi çaktırmazlar bize orda.”
            “O proje iptal ama çivilik çekiçlik işimiz yok bizim. Talih kuşu kondu başıma. Bir fırsat çıktı ben de değerlendirdim.”
            “Orman ortasında bar açmak kimin aklına gelir aga? Açıkhava mekânı mı olacak? Hem arazi mafyası hala oranın etrafında fink atıyordur rahat bırakmazlar bizi.”
            “Ya merak etme sen patron en büyük destekçim bizzat. O yol vermese ben bu işe girer miyim?”
            “Kardeş yanlış anlama da sen anladığım kadarıyla bu işte patrona ortaksın. Anlamadığım kısmı hangi sermayeyle? Yani senin badigartlıktan aldığın para belli. Hadi illegalin gayrimeşrun oldu desek onda da adını namını duyacak bir icraatın kulağıma çalınmadı. Gökten mi indi bu sermaye?”
            “Gökten değil kardeşim mahkeme kararıyla! Diyorum ya talih işte. Sen askere gitmeye yakın bana mahkemeden bir kâğıt geldi. İlk gitmeyi unuttuğum bir kavga, yaralama davası falan sandım ama baktım arazi marazi diyor.”
            “Eee?”
            “Ee’si bi’ bok anlamadım tabi afilli kelimelerden. Mübaşirlikten emekli Asım dayıyı buldum semtin kahvesinde ona okuttum. Bir miras kağıdıymış bana kalması gereken bir miras.”
            “Canlı mı?”
            “Yok be oğlum nakit makit değil arazi dedim ya. Arazi kalmış. Gittim sordurdum, dedem zamanı belgesi mi ne kaybolmuş bizdeki ama bize ait bir yer varmış Paşalı Korusu’nda. Bu kopyası işte o inşaat olayları olduğunda Paşalı Evleri’nin ortaya çıkmış başka bir dava araştırması sırasında. Dava açılmadan gerekli evraklarla başvurdum aldım araziyi üstüme. Patron da yardımcı oldu.”
            “Patron niye yardımcı oldu oğlum?”
            “Meselenin civcivlendiği yer orası. Patron yeni mekân açmak istiyordu ama İstanbul’da her yer ateş pahası. Buralara hem uzak hem yakın bir yer istiyor, değişik konsept olsun falan onları düşünüyor. Benim üzerime kalan araziyi duyunca talip oldu. Dedi mekan senden para benden yapalım bu işi. Öyle atladım işte.”
            “Ee sit alanı?”
            “Şahıs arazisi olsa da o konuda bir sıkıntı oldu zaten. Çünkü arazinin ortasında bir köşk var bizim.”
            “Sizin aile gariban değil mi aga nereden kalmış öyle?”
            “Ben de öyle sanıyordum. Allahın hikmeti işte. Osmanlı mosmanlı zamanından kalma bir yer. Benim dedelerden birine kalmış herhalde artık define mi buldu devlette mi görevliydi bilmem. Biz restorasyon ve işletme olmasındaki pürüzleri hallettik. Birkaç aydır hazırlıkları sürüyordu mekânın sezonu bomba gibi açacaz.”
           
Devam Edecek
Mehmet Berk Yaltırık

13 Mart 2016 – Edirne

Tepedeki Bar-2. Kısım

(1890’lar…)
            Peymanzer, suratına alık alık bakan Bekir’i hafifçe sarstı:
            “Bekir duymaz mısın beni? Bekir! Paşamıza bir haller oldu, medet yetiş!”
            Bekir, Peymanzer’in kara gözlerine dalıp gitmişti. Ardındaki karanlık ve sağa sola sallanan ağaçların ürpertisi onu çocukluk senelerine, köyüne götürmüştü. Arnavutluk Dağlarının dibinde, İşkodra taraflarındaki o sakin beldeye. İşkodra Gölü’ne yahut Buna (Karadağ ahalisi Bojana derdi) nehrine indikleri zamanı, baharda açan çiçeklerle silueti değişen vadileri, rüzgârın uğultusunu hatırladı. Sonra da sakinliğin bozulduğu anlar kendi kendilerini hatırlattı. Dağların ne ekmeye ne hayvanlara elverişli olduğu Karadağ memleketinin dağlarından komşu ovalara çeteler inerdi. Şakilik yegâne geçimleriydi ki kışı geçirmek için bahar zamanlarında ovalardan vadilerden el koyup topladıkları mallara, eşyalara ihtiyaçları vardı. Bu yüzden sık sık Arnavut köylerine de inerler, aralarında kanlı muharebeler vuku bulurdu. Nitekim bu alışkanlık üzerine yetişen Karadağ erkekleri için yatakta ölmek ayıp, müsademede ölmek ise olağandı.
            Çetelerle harp etmek kuzey Arnavut memleketindeki insanların fıtratına tesir etmiş, eşkıyalarla haydutlarla tebelleş olmaktan ötürü onlara benzemişlerdi. Bekir aile içerisinde adeta kışladaymışçasına kesin emirlerle, katı disiplinle yetiştirilmiş, genç yaşında elde tüfek çete takiplerine ve nöbetlerine katılarak avken avcı olmayı öğrenmişti. Çete baskınında kurban olmamak için tüfek elde çetelere katılıp Karadağ Prensliği hudutlarında geze dolaşa o da karanlık görünüşlü, sert sıfatlı, zalim bakışlı dağ adamlarından biri olup çıkmıştı. Yaralanma günlük yaşamın bir parçası, ölüm vaka-i adiye idi. Ancak onu ürperten şey o senelerde sıkça karşılaştığı ölümün kendisi değil, onun da ötesiydi.
            Cesaretini sınayan şey daima Karadağ harambaşalarından (Türklerin haramibaşı dediği) ve Sırp buljubaşalarından (Türklerin bölükbaşı dediği) ziyade köy yaşantısı içinde fark etmeden her birini çepeçevre kuşatmış olan batıl itikatlardı. Öldürdükleri yahut yakaladıkları insanın kulaklarını burunlarını kesip sermaye biçen Karadağ hayduklarından çok cinlerden, peritlerden (peri) korkardı. Shtriga, kukudhi ve lugat isimleri onda Donço, Milotin ve Sokolbaci isimlerinden (kaynaklarda geçen hakiki Karadağ eşkıyaları) daha ziyade korku uyandırırdı.
            Peymanzer’in ardında sallanıp duran ağaçlar, çocukluğunda hatırladığı geceleyin iki yana sallanıp durmalarıyla yürüyen kabir kaçkınlarını andıran ulu ağaçları hatırlatmıştı. Peymanzer’in gözlerinde dalıp gittiğini fark edince bir an korkuyla irkildi. Söylediği şeyi idrak edip sormayı akıl edebildi:
            “Kim delirmiştır dedın?”
            “Paşamız! Paşamıza bir haller oldu. Kurbanın olayım yetiş!”
            Bekir ne söylemek istediğini anlayamadı. Dışarının karanlığından çekindiğini belli etmeden alışkanlıkmış gibi tabancasını beline sokup, ayağına eski potinlerini geçirip köşke çıkan ağaçlıklı tepeye doğru koşturmaya başladı. Peymanzer de peşinden geliyordu.
            Karanlık ve yıldızsız gökyüzü, ağaçların ardını örten ürkünç ışıksızlık Bekir’e yine eski zamanlarını hatırlatmıştı. Memleketinin ormanlarında, mezarlıklarında cirit atan mahlûkları orada bıraktığını zannediyordu. Hep kendisiyle olduklarını, zihninden fışkırıp muhayyel de olsa vücut bulmalarını fark edince korkuyla hep zayıf bir anını kolladıklarını düşündü. Çalılara, sallanıp duran ağaçlara bakmamaya çalışarak köşkün olduğu tepeye tırmanmayı sürdürdü.
            Gözlerini kaçırmayı denediyse de bir anlığına bulutların arasından sıyrılan ay ışığında sallanan ağaçlardan birine gözü takıldı. Kavaklara denk heybetli bir çam ağacı rüzgârın esmesiyle sanki sallanmıyor adeta kafasını sallıyordu. Bekir’in gözlerinin önüne çocukluk kâbuslarından biri canlandı adeta. Evin büyüklerinden dinlediği korkulu varlıklardan birini gördüğünü sanmıştı da günlerce konuşamamıştı. Ağaç olduğunu söyleseler de uzun bacaklarını aça aça yürüyen o şeyi hiç unutamamıştı. O şeyin boynunun ucundaki küçücük başını eğerek pencereye bakışını da ayan beyan görmüştü. Yıllar içinde ölümlerle, müsademelerle, baskınlarla yaşaya yaşaya hayallerden çok gerçeklerden korkmaya başladığından unutmuştu ama şimdi anımsamıştı onu. Sanki çam ağacı koca adımlarını ata ata, başını sallaya sallaya ona doğru yürüyor gibiydi. Gözlerini yumarak neredeyse ezbere bildiği tepeyi öyle tırmanmayı sürdürdü. Geceyi inleten canhıraş bir çığlık sesiyle gözlerini açıverdi. Çığlık köşkten geliyordu…
(2010’lar…)
            “Pelin’e de tepedeki barın assolisti diyecekler!” derken Vedat kapıya doğru uzatmıştı elini. Beyni uğuldamaya devam ederken Kenan tüm cesaretini toplayıp arkasına baktı. İlk gözüne çarpan barın lambaları altındaki simsiyah parıltılardı. Işık uzun ve simsiyah saçların üzerinden salınıp geçerken, beyninin korkudan uğuldadığını fark etti. Neden korkuyordu? Kızın en az saçları kadar siyah gözlerine kilitlendiğinde hatırladı korkusunu.
            Askere gitmeden çok önceydi… Mahallelerine belki on yıl önce taşınmıştı Pelin. Ailesinin durumu iyiyken bir anda (artık ihaleli işlerden mi, yoksa kör talihin çelmesi mi bilinmez) tam tersi gitmesiyle gelmişlerdi oraya. Çere çöpe düşmüş inciydi. Etrafı bir nice belalıya psikoya gebe mahallede bir nice arkadaş fitnesine, kavgaya ve bıçak çekmelere rağmen inadına yürümüştü Kenan, neticede en külhani hayatında yegâne rabıta Pelin olmuştu.
            Yegâne hayali bir gün bir şekilde mahalleden sıyrılıp ışıltılı eski yaşantısına dönmek olan Pelin, Kenan’da ne bulmuştu bilinmez. Kenan’a içindeki suç dürtüsünü sanata vurmasından hoşlandığını söylemişti, kadim ve uzak hayatından entel cümlelerle Pelin.
            Kenan ikna ve tav olmuştu çünkü Pelin’in de sanat manat işlerine şarkılar vokaller vasıtasıyla aşina olduğunu biliyordu. Hattı zatında Pelin’in sesi pek güzeldi ancak hiç okumasını istemezdi bir yerlerde, en varoş duyguları cinnete bağlardı.
            2000’lerin ortasına doğru görüntülü ceplerin sıçraması, internetin bollaşması, lise heyecanını atlatışın akabinde iki yıllık yahut açık öğretim üniversite sürecinde, Vedat’ın da kanına girmesiyle, Pelin’i de ufaktan barlara marlara götürmeye başlamıştı. Aynı mahalleden insanlardı, yan yanalardı. Ne olabilirdi ki?
            Derken 2000’lerin sonları zuhur etmiş, askerlik şafakta görünüp, facebook çoktan sökün edince işin rengi değişmişti. Pelin’den ilk defa o zaman korkmaya başladığını anımsamıştı Kenan. Korkuyordu zira her daim o mahallede ve barda yaşamayı umut ederdi, yaşlılığı aklına pek düşürmezdi. Pelin ise aklına yaşlılığı düşüren şeydi. İlk defa ürpertiyordu Kenan’ı en olumsuz duygularla. Pelin gelinlikti, taksitti, kiraydı, çocuk zırıltısıydı, velhasılı şimdi değil gelecekti…
             Askerliğe gitmeden bir hafta önce vuku bulan şiddetli bir kavga neticesinde ayrılmalarından sonra Kenan yemeden içmeden kesildi. Kendine mi kızıyordu, Pelin’e mi üzülüyordu bilinmez. Vedat’ın badigardlığa devam eylediği bara son kez uğrayıp patronla, Vedat’la vedalaştıktan sonra suskunluğunu koruyarak metroya atlayıp Bayrampaşa’nın yolunu tuttu.
            İşte şimdi Pelin’le karşı karşıyaydı. Yüzleşmeye bir daha cesaret edemediği korkusuyla. On yılı birkaç saat ayarında hızla tükettiği, on iki ayı asır mahiyetinde eskittiği –eski- sevgilisi gözlerinin içine korkusuzca bakıyordu. Bir şey söyleyemeden öylece kaldılar. Pelin’in hiç yoktan öfkeyle bakmasını düşünmüştü, beklentisi oydu ama o da yoktu. Bir yabancıya bakar gibi bakmıştı Kenan’a ve bu yüzden içi burulmuştu Kenan’ın.
            Vedat’ın iş bitiren kallavi ve tiksinç sesi gürleyende gözleri kenetlenmeyi bıraktı:
            “Bu gece mekana geçicez. Yarın açılışı planlıyorum, son halini sistemi falan görün bi…”
            Pelin bıkkınca karşılık verdi: “Ben gelmesem. Zaten görmüştüm…” Bu cümleyi söyleyişindeki vurguda Kenan’ın aklına ucu cinayetle bitecek bin bir puşt ihtimal gizliydi.
            Vedat’ın ihtimallere yer vermeyen sesi ısrarcıydı: “Kalacak yer sıkıntı olmaz. Arabayla geçeriz. Patron kusursuz olmasını istiyor. Kendi işimizde para kazanıcaz. Eskiden olduğu gibi işte…”
            Kenan’ın içindeki korku yine depreşti. Eskiden olduğu gibi denilse de eskinin çoktan tarih olduğunun farkındaydı. Onu korkutan yine gelecekti. Hayatına sıçan belalı gelecek…

Devam Edecek
Mehmet Berk Yaltırık
29 Şubat 2016 – Edirne