25 Temmuz 2014 Cuma

Celaliler'i Kırdırmak

        (Celalileri Kırdırmak, Gölge E-Dergi, 61.Sayı, Ekim 2012, s. 68 – 73.)

        Raviyân-ı ahbar ve nakilân-ı âsara göre, yeniçeri isyanlarının pek sık olup tahta çıkarılıp indirilen hanedan azasının haddinin hesabının olmadığı dönemde, Memalik-i İslam’ın başına Sultan Ragıp Han geçmiş idi. Sultan Ragıp, pek kısa süre tahtta oturduğu için ne sarayın döşeklerine kurulmuş vakanüvisler, ne ömürlerini kitaplar arasında çürütmüş müverrihler, ne de bir cümle kıssahan ve meddah onun adını tarihe yazmaya lüzum görmemiş idi. Çetelesini tutmaya ne hazine defterdarlarının hesabı ne de bıyığı balta kesmez ocak ağalarının izanı yetmediğinden nedeni ve ismi bilinmeyen bir isyan sonucunda, sarayın unutulmuş dehlizlerinden birindeki kafesinden çıkartılan Şehzade Ragıp, hem tatlı huyludur hem de yönetilmeye, oynatılmaya müsaittir diye hem harem ağalarının hem de ocak ağalarının mutabakatıyla tahta geçirilmişti.

            Sultan Ragıp Han, her ne kadar karakter olarak yumuşak huylu olsa ve ömrünü bir gece odasından içeriye süzülüp kendisini boğacak olan dilsiz bostancılarının kemendinden korkarak geçirmekten dolayı sinirleri pek bir yıpranmış olsa da ömrünü siyasiye ve askeriye ilimleriyle geçirmekten mütevellit belli bir fikri ve saltanat fıtratı mevcut bir hükümdardı. Üstelik geldiği soyun ve atalarının ihtişamını kah kıraat edip kah kıssahanlardan dinlediği için kendinde o istidayı görmese bile namlı bir padişah olacağına dair içten içe bir temenni mevcut idi. Harem ağalarının fitnekârlığı ile ocak ağalarının madrabazlıklarını da biliyor, bir gece kendisini yaka paça tahta çıkardıkları gibi yine bir gece ulufe darlığını ve sair meseleleri bahane ederek yaka paça tahttan alaşağı edip boğdurabileceklerini de tahmin ediyordu.

            Saltanatını korumak ve memleketini abad etmek isteyen Sultan Ragıp, tebdili kıyafet sokağa karışarak ahalisinin dertlerini öğrenmeye niyetlendi. Paşa sancaklarından ve dahi çiftliklerinden yüz bulamayıp iş bulurum diye şehre düşen Rumeli çıtaklarının kılığına bürünerek sarayın gizli kapılarından çıkıp hamal kahvelerinden bekar odalarına Dersaadet’i dolaştı. Yeniçeri haytalarının melanetlik ve nusuhet okunan nursuz sıfatlarına maruz kalıp yeniçeri kahvelerini, memleketlerindeki kan davalarını ve vuruşmalarını anlatıp bir nice korsanlık hikayesi anlatan kadırgacı ve kayıkçı taifesiyle dolu rıhtım kahvelerini, katil suratlı ve eşkıya yaratılışlı gaddarlarla oğlan ve avret düşkünü zemparelerle gulamparelerin yatıp kalktığı bekar odalarını, gedikli ve koltuk meyhanelerini, yanı yöresi başıbozuk dolu gizliden gizliye kırbadan rakı satar seyyar meyhaneleri, önünde yöresinde gelene geçene işve-ü naz yapan kevaşelerin durup rıhtım taifesinin önlerinden çadır kurup gece gündüz bekleştiği umumhanelere dek gezdi dolaştı. Kah cami şadırvanlarındaki konuşmalara kulak misafiri oldu kah gizli saklı işler çeviren koru ve mesire aşıklarının saklı yuvalarını gezdi.

            Başıbozuk ve mücerred takımından esnafa ve amele taifesine, ümera ve ulema zümrelerine dek herkesin dilinde Anadolu’yu kasıp kavuran, ocaklar yıkan, ahaliyi perişan edip göçe zorlayan, evsiz barksız bir nice insanı eşkıya ve zalim eline bakmaya zorlayan Celali Kaçgunluğu var idi. Ardına peşine taktığı çalıkakıcı ve kemikçi taifesiyle soyguna vurguna alışmış bir nice sipahiden, dağları mesken tutmuş kanlı çetelerden, şehirleri dahi vuran beli bıçaklı suhte-medrese takımından bahsediliyordu. Gözünü kan bürümüş ırz ve namus yoksunu gafillerin elinde kasık mancığı olmuş avretlerle oğlanların aklibetleri, köşklerinden konaklarından kaldırılan gelinlerin hikâyeleriyle ahali adeta ağlamalı temaşa seyreder gibi eşkıyaların haydutların yaptıklarını dinlemekteydi.

            Tebaasının müşkülünü gören padişah, saltanatını garanti altına almak adına memleketi sarmış bulunan gaileyi temizlemeye karar vererek, devlet kapısında ve ricalde vazife almış büyük küçük bir nice kişiye emir vererek, memleketin huzurunu sağlayıp Al-i Osman’ı yeniden cennetmekân Sultan Kanuni Han devrine geri götürebilecek çareler sorarak her birinin birer layiha yazması istendi. Ne tuğlu vezirler, ne emri altında sayısız kapu bulunan paşalar, ne kapı bekler kethüdalar ne harem ağası ne yeniçeri ağası bu vazifeden ayrı tutulmadan her birisine Celali gailesine dair birer kurtuluş layihası yazmaları emredildi.

Bir nice isyandan ötürü her biri kendince mimli ocak ve harem ağaları, ulema ahalisi dahil toy sandıkları padişahın böylesine bir emir vermesinden şüpheye düşerek altında bir bit yeniği arasalar da emir mucibince her biri bir layiha yazmıştı. Padişah kendisine gönderilen layihaları okuduğunda içlerinden hiç birinin kendisine bile hayrı dokunmayacak tiynette olduklarını görmüş. Ulemadan birisi suhteler isyan ediyor diye medreselerin külliyen kapatılması gibi akla hayale sığmaz bir öneri getirmişken bir başkası “medreseyi zorunlu yapıp, cümle kızı kızanı ufak yaştan buraya alıp dinin kaidelerine göre yetiştirmeyi” önermişti. Yeniçeri ağasına göre ise İstanbul’un sayılı kaldırım kurdu ve hayta taifesine tımar dağıtılığ Anadolu’ya gönderilerek haydutu hayduta kırdırmak iktiza ediyordu. Harem ağası ise isyancılara rüşvet vererek devlet tarafına çekme taraftarıydı. Paşalardan birisi Anadolu’nun etrafına baştan başa duvar ördürülüp göçer ve yerleşik dahil cümle ahalinin kırılmasını, böylece gailenin kökten çözüleceğini savunurken bir diğeri Anadolu’ya gönderilen tahıl ve gıdanın zehirlenerek oradaki haydut taifesinin bire kadar kırılmasını savunuyordu. Hangi akla uyup yazdığı bilinmez paşalardan birisi de Rumelinden ne kadar cadı ve hortlak taifesi var ise bir şekilde tutup bağlanıp Anadolu cihetine salınmaları gibi abuk bir layiha yazmıştı ki padişahın emriyle makamından alınıp Cibali Bimarhanesi’ne kapatıldı.

Tüm bu rical arasında layiha yazmamış tek kişi vardı ki bu şahıs İskelet Osman Paşa’dan başkası değildi. Memalik-i Osmaniyye’nin namazında niyazında kullarından madrabaz ve dahi kumarbaz taifesine dek her bir insanın gözünde pek makbul bir adam değildi. Paşalığı rüşvet ve adam sindirmeyle dedesinden babasından bir şekilde intikal etmiş bir serdengeçti iken kendi paşalığa dek çıkmıştı. Kahveden afyona bir nice keyif verici maddenin müptelası olan bu şahıs, Keş Osman Paşa olarak anılırken gün gelmiş Yemen’den ve Hint’ten getirdiği bir nice ecnas-ı duhan yüzünden kara kuru bir hale gelince İskelet namı ile anılır olmuştu.

Kendisi gibi ömrünü batakhanelerde, afyon tekkelerinde çürütmüş müptelaların aksine miskin ve uyuşuk bir zihinden ziyade alelade bir insana göre oldukça zeki ve fevkalbeşer addedilen bir yeteneğe sahip bu şahıs kah sohbet meclislerinde kah oturak alemlerinde öyle sözler söyler öyle yakıştırmalarda bulunurdu ki diyar-ı küfrün cümle feylesofu bir araya gelse onun cümlelerindeki hikmetin zerresine dahi akıl sır erdiremezlerdi. Gerçi ne söylediğini de bilemezlerdi ya kerameti kendinden menkul, dünyaya işret ve sefa sürmeye gelmiş sayısız ehl-i keyften biriydi.

Padişah, açıkçası ömrünü zevk-ü sefayla geçirip din-ü devlet yararına bir faidesi olmayıp işret meclislerinin aranan yüzlerinden biri olmak dışında da bir vasfını görmediği bu paşa bozuntusundan layiha gelse ziyadesiyle şaşırırdı. Ancak bunun yerine Acem divan üstadlarına akçe döktürüp binbir çeşit süslü ve zarif kelimelerle yazılmış bir name gönderip, müsait bir zamanda padişahın huzuruna çıkmayı arz etmesi sultanı düşüncelere gark etmişti. Sultan Ragıp Han, böylesine tumturaklı bir name ile istenen arz izninin muhakkak sadrazamdan bile gizli tutulması gereken mühim bir hal ile alakalı olduğunu az çok anlamıştı.

Sultan Ragıp Han’ın verdiği destur üzerine kısa sürede İskelet Osman Paşa arz odasına teşrif etmiş, zayıflığı nedeniyle üzerindeki giysilerin adeta tahta üzerinde sallanmasına benzeyip bostan korkuluğunu andıran bu adam, altları morarmış çukura kaçan gözleri ve ziyadesiyle sivri bıyıklarıyla ilk bakışta insanda ipiyle kuyuya inilmez bir tedai uyandırıyordu. Huzur-ı padişahiye çıkarken yanındaki devasa bir Habeşlinin getirdiği bir tepsi dolusu lati lokum, şerbet ve dahi Frenk illerinde nam salmaya başlamış kakao nam nev zuhur bir yemişten yapılma İspanyol keferesinin “Çokolat” dediği dumanı üstünde tüter çömlekte getirilmiş bir cins içecek, akide şekeri gibi çeşit çeşit hediyeyi Sultan’a hediye olarak arz odasının girişinde bıraktıktan sonra el etek öperek sultanın ayaklarına kapandı.

Sultan Ragıp Han konuşmasına destur verince saltanata övgü ve diğer devlet ricaline sövgüden oluşan görece kısa bir girizgahın ardından padişahın memleket meselelerini çözmesinde ve Celali gailesini bitirebilmesinde yardımı dokunabilecek yegane çözümün kendisinde olduğunu iddia ediyordu. Emr olunan layihayı diğerleri gibi yazarak hazırlamamıştı. Faydasız ve rind olmasına rağmen feylesof kere feylesof olduğu herkesçe bilinen bir zat olduğundan, diğer layihalardan da pek bir hayır görmediğinden Sultan Ragıp Han, İskelet Osman Paşa’nın teklifini kabul etti. Paşanın isteği, padişahın hiçbir kimseyi yanına almadan kendisiyle birlikte gideceği yere gelmesiydi, başka da bir şey söylemedi.

Padişah yanına murassa hançeriyle, kabzası fildişinden yapılma altın savatlı kılıcını kuşanıp, ne olur ne olmaz tanır tanımaz bir zındığın gadrına uğramamak için altın mühr-i padişahiyi ve dahi gümüşten yapılma murassa saltanat yüzüğünü de alıp yanına ne baltacı ne yeniçeri almadan İskelet Osman Paşa’nın ardında takılarak akşamın alacasında Dersaadet’in keşmekeşine karıştılar.

İskelet Osman Paşa ile padişah, Sarayburnu’nu civarında bir kayığa binerek Galata tarafına geçtiklerinde sultanın o durumun şaşkınlığı ile laf söz çıkarmasın diye kayıkçıya verdiği bir kese altın ile torunlarına dek ailece ihya oldukları söylenir. Galata’nın Domuzkapısı’ndaki Hamr Eminliğine bağlı, sayısı 1000’den fazla olan Kostantiniyye meyhanelerinden olup, 200 adedinin Galata’da bulunduğu meyhanelerden biri olan Taşmerdiven Meyhanesi’ne geldiler. Başı cavlak ayağı çıplak naralar atan sarhoşların, akranlarıyla kavga eder yeniçeri haytalarının, günlerini kurtarmak gayesiyle gelene geçene işve eden fahişelerin arasından geçip Dersaadet’in en namlı meyhanelerine girer girmez padişah bilmez kul tanımaz taifesinden olma sarhoşlar zengin tüccardan birinin geldiğine hükmederek gelenlere hiç bakmayıp alemlerine devam ettiler. Açılır kapanır rahlelere konmuş sinilerin üstünde sayısız mezeler, test testi şarap ve arada birkaç rakı, sinilerle tezgah arasında mekik dokuyan her biri ayağına tez saki oğlanlar herhangi bir meyhaneden farksızdı. Mermer tezgahın başında her daim işine bakan meyhaneci Yahudilerden Yasef, sürekli müşterilerinden olduğu anlaşılan İskelet Osman Paşa’yı görür görmez adeta yuva bellediği tezgahın başından kalkarak el etek öperek paşayı karşıladı. Paşayla aralarında fısıltılı bir konuşma geçtikten sonra onları mezelerin hazırlandığı matbah kısmına buyur etti.

Paşa ile sultan, namlı mezecilerden Onnik’in ve yamaklarının karınca gibi çalıştığı matbaha girdikten sonra taş merdivenler üzerinden şarapların ve birkaç kırba rakının saklandığı mahzene indiler. Koca koca fıçı dizilerinin arasında bir duvarın önüne gelen İskelet Osman Paşa, kapı çalar gibi duvarı birkaç kere yumrukladı. Duvar gibi görünen o kısmın bir anda kapı gibi açıldığını ve meşale alevinin nursuz yüzünde parladığı dev gibi bir zorbanın kendilerine baktığını gördüler. İskelet Osman Paşa’yı gören palabıyıklı zorba elini göğsüne koyup paşayı selamladıktan sonra içeriye buyur etti. Bir başka merdivenlerden genişçe bir salona indiler ki meşalelerle aydınlanan bu yerde sürüsüne bereket kumarbaz ve madrabaz, kağıt oyunlarından barbuta bir nice hileli hurdalı işle hünerlerini icra etmekte, bıçağına güvenen sayılı zorbalarda orada burada hır çıkarabilecek kumarbazlardan en ufak bir kıpırtı beklemekteydiler. Buranın dibindeki ufak bir kapının önüne giden İskelet Osman Paşa kapıyı yumrukladıktan sonra kapıyı tıpkı paşa gibi gözlerinin artı kararmış ince görünümlü bir adamın açtığını gördüler. Paşayı tanıyıp içeriye buyur etmesinin ardından sanki yerin yedi kat altına iner gibi döner merdivenlerle sayısız kez döne döne bir başka dehlize indiklerinde burasının tepesindeki dumanların bulut misali asılı olduğu, şarap ve rakı ile de kafaların bir hoş olduğu gizli bir afyon tekkesine geldiler.

Her biri hayat gailesinden koparak gri bir düşler ecesinin koynuna bırakmış sayısız keş, gelenleri kendi kafalarının mahsulü esatiri bir hayalet addederek kaile almadılar. Bu tür şeylere alışık olmayan sultan, nargilelerden gelen afyon dumanlarından ötürü sersemler gibi olduğu sıra İskelet Osman Paşa tarafından bir başka dehliz yoluna götürüldü. Kapısında birkaç silahlı zebellah misali kimselerin beklediği kalın demirden bir kapıdan geçip daha geniş bir salona girdiler. Duvarları süslü kumaşlarla örülü, kuş tüyünden şilteler üzerinde uzanarak Hint elinin kıymetli otlarının tesiriyle ve dahi afyonlu şarap ile her biri hülyalar alemine dalmış insanlar ve onlara hizmet eden birbirinden güzel kızlar vardı. Sultan Ragıp Han bunlardan bazılarının kendi ricali arasından olan kimseler olduğunu görerek şaşırmıştı. Onlar da koca padişahı karşılarında görmelerine şaşırdılar ama afyonun tesiridir diye hiç birisi onun gerçek olduğun düşünmeyerek alemlerine devam ettiler.

İskelet Osman Paşa, padişahı orada bulunan şiltelerle döşenmiş bir başka odaya buyur ederek kendisine takdim edilen nargileyi içip afyonlu şarabı sadece bu seferlik denemesini isteyince, her ne kadar alışık olmasa da memleket için katlanmak gerek diyerek dediğini yaptı. Tuhaf hülyaların eşliğinde şarap sunan her biri Diyar-ı Moskof’tan ve Rutenya’dan gelme kızıl saçlı, gök gözlü, süt benizli dilberlerin suretlerine baka baka sarhoş oldu.

İskelet Osman Paşa, padişah ile önce havadan sudan konuştu ardından dünya meselelerine değindi. Celalileri anlatmaya başladı, adam boğazlayanları ve ayaklanan medrese suhtelerini, çeteleri, katledilen insanları ve dahi tecavüzleri. Ardından bunların nasıl küçük birer çeteyken kendilerine katılanlarla ordulara denk taraftar toplayıp Anadolu’yu haraca kestiklerinden bahsederek Sultan’a şu fikri sundu.

Madem ki Celaliler bir çeteden başlayıp sonradan padişah kadar güç kazanıyordu, öyleyse padişah da tacını tahtını bırakıp, tıpkı Celaliler gibi çetesiyle işe başlayıp günden güne büyüyecek, yakıp yıkacak, tahta geçtiğinde hem Celaliler’i kendine bağlamış olacak hem de saltanatın yegane hakimi olacaktı. Normalde bu öneriyi ayık kafaya dinlese İskelet Osman Paşa’yı Cibali Bimarhanesi’ne gönderecek olan padişah, o anki kafasına esen fikirle bunu makul bularak İskelet Osman Paşa’yla oradan ayrıldı.

Galata’daki bir bekar odasına uğrayarak o an orada bulunan her biri işsiz güçsüz mücerred tayfasından üç-beş kişiyi parayla tutarak bir kayığa atlayarak Anadolu’ya geçmek için kayığı Üsküdar’dan da öteye, ta Gemlik kıyılarına dek götürmesini emrettiler. Kayıkla denize varıp Gemlik’e gitmenin delilik olduğunu, tekne bulmalarını söyleyince adamı döverek denize atıp Marmara Denizi’ne açıldılar. Tam o sırada şehrin arkalarından uzaklaşmaya başladığı o anda, tekneden anladıkları çamaşır teknesi olan çıtakların da kendilerini uyarmayışı ve paşa ile padişahın kafalarının dumanlı oluşu nedeniyle tepelerinde patlak veren fırtınaya aldırmayıp kayık çekmeye devam ettiler. Kuvvetli bir dalganın ardından kayıktaki mücerredler de ayaklanınca dengelerini kaybedip kayıkla birlikte alabora oldular.

Padişahın yokluğu fark edilir fark edilmez önce saray ardından tüm şehir, rüşvetle korunan saklı mekanlar dahi arandı. Kadırga limanında padişahın öldüğünü sayıklayan bir meczubun balıkçılar tarafından bulunduğu söylentisi çıkınca harem ağalarından ocak ağalarına bir nice rical oraya gittiğinde İskelet Osman Paşa’yı buldular. Padişahın ve birkaç mücerredin kayıkla denize açıldıklarını, padişahın muhtemelen öldüğünü söylemesi üzerine dumanlı kafaya yalan söyleyip söylemediğini anlamak için 7 yaşından beridir ayık gezmeyen paşayı ayıltmak için namlı işkembe ustası Besnik’in dükkânına götürdüler. Sarhoş ayıltmakta usta olan Besnik, paşamızı çorba haklamaz daha esaslı bir çare gerek diyerek kendi şahsi yapımı olan özel bir macunu verdi ki “Ölüdirilten” dedikleri macun tesirini göstererek Osman Paşa’yı ayılttı. Yine benzeri şeyleri anlatınca bu kez bu kazanın gerçek olduğuna hükmederek ahaliye pek bir şey sezdirmeden bir başka şehzadeyi tahta geçirdiler, Osman da ortalığı velveleye vermesin diyerek meczup olduğuna inandırıp malına servetine el koydurup sokaklara attılar.

İşte biz bu hikayeyi, bu şekilde sokaklarda kalan ve bulduğu üç otuz parayı afyonlu şaraba veren, talihsiz Galata sarhoşlarından biri olan İskelet Osman’ın ağzından dinledik. Doğruluğunun yanlışlığının vebali, bu garibanın boynunadır vallahülazim.

SON
Mehmet Berk Yaltırık

10 Eylül 2012 – İstanbul

Cellat Mezarlığı

(Cellat Mezarlığı, Gölge E-Dergi, Değişen Dünya Düzeni Özel Sayısı, Ağustos 2012, s. 63-68)

       Raviyan-ı ahbar ve nakilân-ı asar’a göre, Sultan Mehmed Han-ı Sani’nin saltanatı esnasında, Gaddar Besnik derler Memalik-i İslam’da bir cellat türemiş idi. Eflak Vilayeti’nin Bey’i Kazıklı Bey Drakola, memleketine hakim olur olmaz Osmanlı’dan mukallid bir kapıkulu ordusu ihdas etmek istemiş, bu maksatla Al-i Osman’daki yeniçeriler misali kendisine bağlı muvazzaf bir askeri bölük istihdam ederek buna “Armaşi” adını vermişti. Bunların asıl vazifesi ise askerlikten ziyade cellatlık ve işkence zanaatıyla birlikte Voyvoda Drakola’nın her nevi karanlık ve günah dolu cürümlerine ortak olmaktı. Başta Eflak vilayeti olmak üzere, Erdel ve Boğdan’dan, Macarlardan ve dahi Almanlardan, Frenklerden, Sırplardan, Türklerden, Tatarlardan ve Çingenelerden gelme yedi düvelin bir nice canisi, katili, tecavüzcüsü, manyağı, cürümlerini voyvoda sancağının gölgesinde rahatça işlemek için Eflak’a gelerek Armaşilere katılmıştı. Bunlar eşkıya, haydut, gaddar kere gaddar, zerre merhamet taşımayan, kalpleri taş kesmiş, günahta yarışır zalim kişilerdi. Memlekette kazığa geçirmekten adam boğmaya, ev yakmaktan tecavüze bir nice fenalığı bunlar “Bey’in vesayeti altında rahatlıkla mazlumlara reva görmüşlerdi.

            Bu Armaşilerden birisi de Besnik adıyla maruf, bir rivayete göre Arnavutluk dağlarından gelme bir diğer rivayete göre de göçer çingenlerden gelme, gaddarlıkta Haccac ile Mervan’ı bile gölgede bırakır bir haydut kişiydi. Kendi demesine göre Besnik deden babadan ebaanced cellatlık yapar imiş. Arnavutluk’ta Skander Beg’in emri altında bir nice infaz gerçekleştiren, bilinmeyen bir nedenle Eflak’a gelerek Voyvoda Drakola’ya katılmış bu cellatın harcı hakikaten adam boğazlamak idi. Görenlerin demesine göre heyula cüsseli, kara sıfatlı, kanlanmış gözleri ve kaba parmaklarıyla masal ecinnilerini andıran bir tuhaf ademdi. Ama yine dost düşman herkesin üstünde birleştiği bir husus vardı ki sanatında mahir idi. Önüne yüzlerce adem getirilsin, zerre yorgunluk göstermeden sanatını gösterircesine hepsini infaz ederdi. Adamı boğacak türlü çeşit iplerin hazırlanmasından nasıl vücut parçası koparılacağını, adam sorgularken nasıl öldürmeden acı çektirilmesi gerektiğini, hayvan ve bitki kullanarak yapılan işkence metotlarını bilirdi. Onun için gayrimüslim cellatların piri derlerdi.

            Gaddar Besnik, Drakola’nın canının cehenneme ısmarlandığı sırada aletleri ve bir nice eşyasıyla Osmanlı kapısına gelerek Bosna Paşası’nın sarayına kapulanmıştı. Orada sanatından ve maharetinden ötürü namı yedi düvele yayılınca Dersaadet’e getirilerek burada vazife yapması emredilmişti. Yanına çıraklar, ustalarda alır elini değdiğine sanatını öğretirdi ki bu adamın elinden bir nice şer dolu cani yetişmişti. Bu garip kişi, gün geldi sanatını soyuna aktarmak sevdasına düştü. Eflak vilayetinde bıraktığı hangi millete mensup bilinmez ama Besnik gibi hem Türki hem Arnavudî hem Sırpî lisanı bilir karısıyla altı çocuğunu Kostantiniyye’ye getirtti. Çocuklarını da kendi gibi yetiştirip en baş çırakları olarak yanında tutar, kendisinden asırlar sonra yine aynı sokaklarda kendisi gibi gaddar yamaklarıyla yürüyecek olan Cellat Kara Ali misali şehirde arzı endam ederdi.

            Rüzgar eken fırtına biçer derler, yaptıklarıyla, cürümleriyle bir nice beddua ve lanet almış bu bahtsız ama zalim adam bir gün olmadık bir şeye çatmıştı. Besnik, meslek kaidelerine aşırı bağlı olduğundan içkiyle pek arası yoktu. İşini yapmaya engel olur diye, bey kısmına nahoş gözükmemek için ne gece ne gündüz rakı, şarap içmezdi. Muasır dönem temaşalarındaki Bizans zindancıları misali şarap içip kahkaha atmazdı. Ta ki o uğursuz güne kadar.

            Besnik, Baba Cafer zindanında bir takım azgın erazile makulesinin canını cehenneme ısmarladıktan sonra evine dönerken yolda bir dilberle göz göze geldiği, o yaşta ve o anda aşkın nârına düşerek hayatında ilk kez meyhaneye gittiği söylenir. Gece vaktine dek içmekten helak olur, ayakta duramaz haldedir ki çıraklarından birisi gelir idamlık birinin geldiğini haber eder.

            Gaddar Besnik, şaraptan sarhoş çırağının omzunun üstünde sallana sallana idamlığın beklediği yere gider. Derler ki idamlık şahıs, ebaanced sihirbaz, büyüyle tılsımla uğraşır bir cadı kadındır. Galata’da zengin bir Ermeni’nin evinin bahçesine muska koyarken görülmüş, evin sahibinin doğum yapan hanımı bebesiyle birlikte vefat edince ol cadı suçlanmış. Komşularda kadından şikayetçi olunca el altından gizli bir emirle Galata voyvodası “Defteri dürülsün” demiş, ama hiçbir cellat bu kocakarıya el sürmeye cesaret edememiş. Bunun üzerine çıraklarından biriyle şehrin namlı celladı Besnik’e gecenin kara vaktinde haber salmışlar.

            Bedbaht Besnik, o haliyle hiç unutmaması gereken cellat kaidelerinden birini unutmuş. O kaidelerden biri şudur ki büyücü kanı taşıyanların kanı, hükümdar kanı misali akıtılmaz, uğursuzluk getirir derler. Besnik, işi aceleye getirip bir an önce işinden kurtulup evine dönebilmek için cadıya diz çöktürüp kafasını kendi elleriyle keser, kanını toprağa akıtır. Andan gerü, üzerinden lanet eksik olmaz.
            Has çırakları niyetine yetiştirdiği oğulları birer birer can vermeye başlar, türlü kazalar, belalar yakalarını bırakmaz. Kalyondan düşüp deniz canavarına yem olan mı, kör karanlıkta yağlı bıçaklara gelen mi bir nice akıl almaz nedenle her biri toprak olur. Bunlar lanetlidir diye, alelade mezarlığa gömülmezler. Yeniçeri taş odalarının yan tarafında, yeniçeri idamlarının yapıldığı yerin dibine, belli bir alan cellat mezarlığı yapılır.

            Gaddar Besnik bir başına kalmış, yediği herzenin başına açtıklarından muazzeb kimseye bir şeyler belli etmeden ömrünü geçirmeye devam etmiş. Bir gün evinde uyurken kalbine inmiş, ölmüş. Öldüm sanmış ama aslında ölmemiş. Aldığı lanetin gadrıyla toprağa girmeden hortlamış. Yüreğini korku almış. O dönemlerde Bulgar külhanilerinden Kafkas muhacirlerine hortlak-upir taifesini kalbine kazık kakıp, kafasını keserek öldürme usüllerini iyi bilirlermiş. Yaptıklarıyla canının cehenneme ısmarlanacağını bilen Besnik, insanlar durumu öğrenmesin diye yine de hiç ölmemiş gibi yaşamaya başlamış.

            Yaşamış ama mahallesindeki insanlar şüpheye düşmüş, pencere önünde oturur dedikoducu kadınlar türlü tuhaf söylentiler çıkarmışlar ardından. O zamana kadar gündüz gezer Besnik, horoz ötüşüne dek geceleri sokağa çıkıyor, zaten korkunç şöhretinin üstüne ölü gibi solgun benziyle, kanlı gözleriyle, gölgesinin değdiği evlere soğukluk çökmesinden ve bir nice alametten şüpheye düştüler. Zaman geçmesine rağmen yaşlanmamasından ötürü söylentiler artmıştı. Sağdan soldan Besnik’in kanlarıyla içtiği cesetlerin ortaya çıkmaya başlaması, kanı çekilmiş ölülerin söylentilerinin Kostantiniyye sokaklarında çalkalanması şüpheleri arttırınca Gaddar Besnik bir gece apar topar mahalleden çıkarak başka bir mahalleye yerleşmiş. Ne işine bakmış ne bir dostuna görünmüş, koca Besnik sır olmuş. Kimi öldüğüne kimi memleketine döndüğüne kimi ecinnilere karışıp gittiğini söylemiş, unutulmuş.

            Gaddar Besnik, içindekiler upir’i hortlak’ı bilmez diye yeni yeni Anadolu’dan gelmelerin meskun bulunduğu bir mahalleye yerleşti. Dağların ardında halen Tatar’ın ordusu bekler diye inanan, cihanla bağını daha Al-i Selçuk saltanatı devrinde koparan, ekmek kapısı diye zanaat dallarına tutunup Dersaadet’e gelen bu alemden bihaber insancıkların arasında gündüz evinde gece sokakta, denk getirdiği talihsizlerin kanlarıyla lanetini sürdürdü.

            Günlerden bir gün her nasılsa gençliğinde Besnik’i görüp tanıyan ihtiyarın biri, kanlı cinayetler işleyen ve öldüğünü sandığı Gaddar Besnik’i gördüğünü söyleyince yine şayialar başladı. Besnik’in oturduğu mahallede de kanı çekilen bir zavallının naaşını bulan mahalleli, Besnik’in evini basarak gündüz uykusunu uyuyan hortlağı yaka paça yakaladılar. Nasıl hortlak öldürülür bilmediklerinden putperest addettikleri cadıcılara da pek yanaşmadıklarından kendi kafalarına göre Besnik’i parçalara ayırıp, bir sandukanın içine atıp çocuklarının medfun bulunduğu Cellat Mezarlığı’na gömdüler. Dibindeki taş odaların yeniçeri ahalisinin geceleri gelen çığlık sesleri yüzünden şikayetçi olmasının ardından mezarlığın etrafına kalın ve yüksek bir duvar ördüler, kapı dahi koymadılar. 

Cellat Mezarlığı böylece gözden yitip ismen yaşayan bir mahal olarak kaldı. Sultan Mahmud Han-ı Sani devrindeki yeniçeri ve Bektaşiyan kıyımı vuku bulunca taş odaların yıkılmasıyla bu dört duvardan ibaret yapıya isminden dolayı kimse ilişmeyerek önünü bucağını evlerle döşediler. O evler yıkıldı betonlar çevrildi bir süre sonra, betonların dibinde unutuldu gitti Cellat Mezarlığı.

Seneler ve aylar vaki oldu, devran döndü, gün zamane oldu. İsa Aleyhisselam’ın doğmasından 2010 küsur sene sonra, Memalik’te “Kentsel Dönüşüm Projesi” nam nev-i icat bir hareket türedi. İş bu hareket mucibince, kadim demeden yeni demeden bir nice bina hak ile yeksan eylendi, yerine inşa edilecek binalar ve sair araziler ise muasır meliklerin akrabaları ve maiyeti arasında dağıtıldı. İş bu maiyet erkanı arasında yer alan, Kayserili bir tüccar bu mezarlığın olduğu yeri satın aldı ki bu yerin ismi de cismi de çoktan unutulmuştu.

Tüccarın maiyetindeki duvar yıkar alet edevatların kah ahşap kah beton evleri yıktığı sıra, binaların arkasında kalan kapısız, penceresiz yüksek duvar ortaya çıkmıştı. Tarihi eserdir, durduk yere ehl-i medyada şayialar çıkar diye Kayserili tüccar, avenesiyle birlikte oraya gelmiş yanında da bir mimar getirtmişti. Mimar yapının asırlarca eski olduğunu, ancak herhangi bir yapıya ait olmadığından sessiz sedasız yıkılabileceğini söyler söylemez bu duvarları da yıktırdı ancak ortaya çıkan manzara bu kez daha tuhaftı.

Üzerini otlar bürümüş, türlü çeşit dönemden kalma çer çöpün atıldığı bir garip mezarlığa denk gelince, her biri ellerini açıp korkuyla dua okudular. Siyah, yazısız şekilsiz mezar taşları gariplerine gitmişti. Mimara sordular: “Cellat mezarlığıdır, Osmanlı zamanında cellatlar isimsiz kara taşın altına gömülürlerdi.” dedi, daha da korktular. Tüccar ise korku nedir bilmez, bilse de para aşkı galebe çalar bir kişiydi. Emretti, kara taşları tıpkı diğer İstanbul’un cellat mezarlıkları gibi greyderlerle paramparça ettiler.

Toprağa den gelen greyder kepçelerinden biri azıcık eşeleyince birden bire işçilerin kulaklarını tırmalayan adeta öte alemlerden gelme bir çığlık sesi her birini olduğu yere mıhladı. Makineler vaveylalarını kestikleri vakit kulaklarını taciz eden çığlık sesi kazı alanında yankılanınca kimi makine tepesinden atladı, kimi kazmayı küreği bırakıp kaçtı, kimi oracıkta düşüp bayıldı, kimi diz çöküp tövbe etti.

Kayserili tüccarın ne para dökmelerine ne laf saymalarına kulak asmayan işçiler, lanetli olduğuna inandıkları eski mezarlığı daha da kazacak cesareti bulamadılar. Tüccar hırs yaptı, akrabalarını çağırttı ailecek kazma kürekle indiler mezarlığa. O tuhaf çığlık sesinin, bağırtının geldiğini işitince onlar da kaçmaya yeltenecekti ki tüccarın belinden silahını çekmesiyle korka titreye toprağı kazdılar. Sanduka parçalarına denk gelip tabutla defnedilen cellat cenazelerini görende, Rum’un mezarını kazdık hortlağı başımıza musallat olur diye daha da korkuya kapıldılar.

Gün batıp akşama döndüğü sıra sapasağlam kalmış, kalın tahtadan bir sandığa denk geldiler. Gavurun definesini muhaceret sırasında sahte türbeler, mezarlar altında saklaması görülmemiş, duyulmamış değildi, define bulduk sanarak etrafındaki zincirleri kırıp kilidini açtılar.

O andan sonra olanları değme meddahlar, kıssahanlar tasvir edemezdi. Sandığın içinden fışkıran gri dumanların arasında kanlı kefeni parça parça olmuş, kara vücutlu, koca gözlü, köpek dişli suretiyle vücuda gelen “öldürülememiş” hortlak birden can buldu! Toza toprağa bulanmış saçları ve bıyıkları, kan çanağına dönmüş koca gözleriyle, dudaklarından dışarıya uğramış sivri dişleriyle korkunç masallardan fırlayıp gelme bir heyulayı karşılarında görenlerden kimi bayıldı, kimi aklını oynattı, kimi kaçtı.

Gaddar Besnik, yaşarken de ölüyken de cahil olduğundan zamanı aynı zannetti, cahil mahallelinin kendisini geri çıkardığına hükmetti. Sandıktan çıkıp yeryüzünü arşınladığında yeryüzünün aynı yeryüzü olmadığını gördü. Her yerde göklere eren devasa binalar dikilmişti ki camilerin minarelerinden bile yüksekti. Atsız arabalar yollarda gider olmuş, gökte gök dona bürünmüş zırhlı dev kuşların uçtuğunu görmüştü. Evlerin ve harabelerin bodrumlarında sabahlayıp geceleri kan içmek üzere sindiği küplerden, sandıklardan çıkıp besmelesiz kapanmış kapılardan geçip çoluğa çocuğa musallat oldu.

            Farklı bir zamanda olduğunu geç idrak etti, ama pek bir sevdi. Evvelden kendisini köşe bucak kovalayan mahalleliler, cadıcılar, üfürükçüler ve dahi beli kazıklı külhanlar olurdu. Kapılardan evlerden ne muskası ne nazarlığı eksik olmaz, eşiğine büyücü basmış yedi göbek ahalisi tılsımlanmış evler vardı. Sandıktan çıktığı devir ise binbir haram ve hile dolu yollarla inşa edilmiş, taştan binaların olduğu zamandı. Kendisini görüp dua okuyan olsa da ne kazığı ne sarımsağı bilir ahaliden zerre çekince duymadı. Komşuluğun çoktan öldüğü şehirde nereye yerleşirse yerleşsin kimse onu fark etmiyor, merak etmiyordu. Meraklı teyzelerin televizyon nam şeytan icadına kapılarak artık muhayyel-sahici kişizadelerin hayatlarına odaklandığı bir devirde mahallelerine dadanan hortlaktan kimsenin haberi olmuyordu.

            Besnik ağır beddua aldığını unutmuştu ki ona hatırlattılar. Pek hoşuna giden harabe bir köşkün bodrumuna yerleşip kaldığı sıralarda ilgisiz yeni dönem mahalle ahalisinin dikkatini çekeceğini bilemedi. Geceleri gezen, gündüz yatan bu yaşlı ve hırpani kılıklı adamın söylentisi kulaktan kulağa yayıldı.

            Harap bir köşkün bodrumunda uyurken birden kapının açılıp içeriye ellerinde ışıklarla bir sürü kadın ve erkeğin içeriye girdiğini gördü. Suratına doğru ışık çıkaran siyah siyah kutuları yüzüne tutuyorken bir kısım kadın ve erkek o kutulara bakarak: “Evet sayın seyirciler, bu zavallı adam bir köşkün bodrumunda tek başına yaşıyor” babında bir şeyler söylüyorlardı. Talihsiz Besnik, “duygu sömürüsü”nün yeni dönem jurnalcilerinin habercilerinin en sevdiği şey olduğunu bilmiyordu. Gelenlerin jurnalci olduğunu da bilmiyordu ki hiçbir şey anlayamadan korkudan kendini köşkten dışarı attı.

Asıl olay ise görüntülerde adamı göremedikleri zaman patlak verdi, İstanbul tabiri caizse sallandı. Haberler ve internet yazıları ile cümle İstanbul ahalisi varlığına inanmaya başladıkları hayalet amcayı aramaya başladı. Bilcümle sözlük ahalisinin “Viral Reklam” nam bir tür madrabazlık olduğu da söylendi, bir takım klavye uleması tarafından İlluminati nam gizli teşkilatın karanlık işlerinden biri olduğu da.

Zavallı Besnik nereye gitse görüntüsü olmadığı halde tuhaf bir şeyler çekip ilgi toplamayı amaçlayan fanilerin acayip taarruzlarına maruz kaldı. O kadim zamanlardan kalma kanlı bir hortlak olsa bile eşsiz kuvvetinin bir hududu vardı. Aksi geçerli olsaydı zaten hortlak, ecinni taifesi dünyaya hükümdar olurdu. Böylece geceleri güç bela kan içip kalan vaktini meraklı gözlerden bir yer aramakla geçiriyordu. Modern zaman insanı şeytan kere şeytan, ayak üstü dokuz cini dolandırır da ruhun duymaz, internetten televizyona bir nice yere sözü, varlığı düşen Besnik, şekli şemaliyle ve görünemediği videolarıyla kısa sürede memalikte nam salmıştı.

En çaresiz anında adamın birinin gelip kendisine her türlü kan ve başka ihtiyaçlarını karşılayacağını, tek yapacağı şeyin televizyon denen icada çıkarak ahaliye görünmesi olduğunu söyleyince Besnik denk geldiği zamanın tuhaflığına şaştı. Tılsımla bağlanmış gibi adamın ardına düşerek bir villanın yolunu tuttu. Üç otuz paraya kanını ve hayatını emdireye meyilli bir nice insanı önüne yığdılar, televizyonlarda reklamlar sokakta tellallar fink attı. Sadece el çizimi tasvirleri bilinen görünmez adam, bilinen tek hortlak laboratuvarlardan, inceleme merkezlerinden evvel televizyona çıkacaktı.

Arabalarla taşıdılar hortlak’ı stüdyoya, etrafına bir nice insan doluştu ilk kez gördükleri bu tuhaflığın karşısında. Televizyona çıktığında görünmediği halde insanların kendisini bu denli seyredip şov unsuru haline getirmesine akıl sır erdiremedi. Bir süre sonra o da alıştı ayağına hazır gelen kanlı canlı kurbanlar daha tatlı geldi Besnik’e, öyle ki artık her nedense ona hayran olan genç kızlardan da istemeyeceği kadar kurban bulabiliyordu. Görünmediği halde ne hükümetler ne ordu el sürebilmiş, yine görünmediği halde sayısız reklam ve filmde oynatmışlardı hortlağı. İnsanları kanlı canlı parçalayabildiği yarışmalar düzenlenmiş, reyting nam kefere icadının en aranılan ismi olmuştu.

Lakin gün gelince unutulmuş, elinde ne var ne yoksa alınmıştı. Tüm çevresindeki ahalinin kaybolduğunu, görüldüğü yerde kan içici diye kovalandığını görür olmuştu. Anadolu’nun gariban bir köyünden getirdikleri insanl-cin arası bir mahluk televizyon şovlarının bir numaralı ismi olmuş, kendi de artık akıllardan hafızlardan silinmişti.

Rivayet olunur ki Besnik’i en son bir otel odasında ölü bulmuşlar. Etrafında suretinin görünmediği gazeteler ve dergiler, aldığı ödüller, tabaklar etrafına saçılmış bir halde kalbine saplanmış meşe ağacından bir kazıkla kendi boğazını kendi kesmiş bir halde buldular. Küllenmiş ve çürümüş cesedinden kalanları çöp torbasına atıp İstanbul’un bilinmez çöplüklerinden birisine kalan eşyalarıyla birlikte gönderdiler. Denilir ki cadının bedduası böyle süründürmüş, mezara geri göndermiştir Hortlak Besnik nam cellat eskisi hortlağı.

SON
Mehmet Berk YALTIRIK

10 Ağustos 2012 – İstanbul 

Kanlı Kavak

(Kanlı Kavak, Gölge E-Dergi, 59.Sayı, Ağustos 2012, s. 7 – 11.)

Yazık oldu Tuğrul bey’e… Kendi etti kendi buldu gerçi.

Olayların evvelinde, kentsel dönüşüm gerekçesiyle vinçlerle yerle bir edilecek sayılı mahallelerden birisine tam tepeden bakan gökdelenin üzerinden aşağıyı seyrediyordu Tuğrul Dağdeviren. Girmediği ihale kalmamış, kabil olsa Babil kulesini yeniden inşa edip fahiş fiyata kiraya verebilecek bu acar müteahhit, şimdi gözlerini ahşap evleriyle, toprak gecekondularla dolu, sokak aralarına sıkışmış sarıklı Osmanlı mezarlıklarıyla bezeli, etrafı göklere eren beton binalarla, sitelerle çevrilmiş bu eski mahalleye dikmişti.

Odasına bir anda giren sekreter, danışman, mühendis, mimar ve bir nice teknisyenin verdikleri haberle öfkeden deliye dönmüştü. Mahallenin bir bölümünde yıkım yapılamıyor, yıkım engelleniyordu. Bu mahalle arazisi için vermediği rüşvet, yapmadığı şantaj kalmamıştı. Mahallenin kabadayıları bile punduna getirilip harcanmış, sivri tipleri birer birer cüzzi miktarda paralarla başka yerlere başka mahallelere yollanmıştı. Direnebilecek hiçbir unsur kalmamışken hedefleriyle arasına giren şey neydi?

Danışmanlarının söylediğine göre tüm mahallelinin evlerini bile savunmazken canları pahasına savundukları bir şey vardı. Ahşap bir evin bahçesindeki tuhaf görünümlü kavak ağacıydı. Ahalinin türbe-yatır tarzı inançları gereği yıkım ekiplerinin kavak ağacına dokunamayacaklarını iddia ediyorlardı. İşin tuhafı ise işçilerin de bu söylentilere inanmasıydı. Greyderlerden birinin nedensiz yere bozulduğu iddia ediliyordu. Bazı işçiler baltalarla ağacı kesmeye kalkışınca tuhaf şekilde hastalanmışlardı. Hedeflerinin önünde dikilen ağacı görmek isteyen Tuğrul Dağdeviren yanında maiyeti olduğu halde mahalleye inerek sorunu kökünden çözmeye karar verdi.

Söz konusu ev artık yıkılmaya yüz tutmuş, iç katları çökeli asır olmuş bir harabeydi. Bahçesinde garip görünüşlü bir kavak ağacından başka hiçbir şey yoktu, mahallelinin koruduğu ağaç buydu. Mahalleye tezat gibi duran kocaman bir kavak ağacı, gövdesinin dibinde köklerinin toprağa girdiği yerde mermerden ufak bir çeşmeye sahipti.

Ağaçla ilgili anlatılanların kökünü kazımak adına mahallenin kahvesine gitmişti maiyetiyle birlikte Tuğrul Dağdeviren. Basit bir ağaçtan ve sefaletlerinden başka dayanakları kalmamış her yaştan insan kendisine baktı. Ağacı keseceğini hatta mahallenin gözü önünde yakacağını bunun için milyonlar harcadığını anlatmaya başladığında kahvenin ihtiyarlarından birisi onu uyardı:

“-O ağaca dokunan iflah olmaz. Gel vazgeç beyim…”
“-Kentsel dönüşüm projesinin parçası bu ne kadar önünde durabilirsiniz? Basit bir hikayeyle yıkımı durdurabileceğinizi mi sanıyorsunuz?”
“-Hikaye değildir beyim, gerçektir. Kimse dokunamaz o kavağa…”
“-Ucuz numara! Çok gördük biz evini yıktırmamak için bahçesine yatır, türbe inşa edenleri!”
“-Beyim bu yatır değildir, evliya değildir. Bunun şerrine bir düşen bir daha kendini bulamaz.”
“-Ne peki? Bir kavak ağacının dibine çeşme yapmışlar diye acayip bir hikaye uydurmuşsunuz buna inanıyorsunuz.”
“-Kanlı Kavak derler o ağaca beyim. Bu ağaç buradan değildir. Bize çok anlatırlardı hikayesini. Çok eski tarihlerde bu Osmanlı mosmanlı zamanlarında Selanik’le Serez arasında cinlerle perilerin etrafında düğün dernek kurduğu bir ağaç bu. Tohumu buradan değildir, Kaf Dağı’nın ardından getirilmedir derler. Ağaca yaklaşan çarpılırmış, kaybolurmuş, kırklara karışırmış. Bu mahallenin eskilerinden bir koca karı deve yüküyle altın saçıp o ağacı söktürüp getirip buraya bahçesine dikmiş. Birine ah eden, birine beddua eden kör şafakta gelir ağacın gövdesindeki çeşmeye anlatırmış. Çok kesmeye, yakmaya kalkan oldu ama hiç biri başaramadı, türlü belalara uğradılar.”
“-Görün bakın yıkıyor muyum yıkmıyor muyum?”

Tuğrul bey’in emriyle greyderlerden biri çalıştırılarak evin bahçesine girildiğinde mahalleliyle birlikte şirket erbabı da olacakları seyretmekteydi. Greyder ağaca yaklaşır yaklaşmaz bozuldu. Tamir edilip tekrar üzerine gittiler kayışı koptu. Tekrar tamir ettiklerinde kullanan operatörün telefonu çaldı, evinde yangın çıktığından koşarak oraya gitti. İkinci operatör makineye binme niyetiyle çıktı. Yerine oturamadan kalp krizi geçirince hastaneye kaldırdılar. Binmeye niyet eden üçüncü operatör de oraya gelirken yolda araba çarpıp yaralınca kimse greydere yanaşamadı.

Tuğrul bey, metafizik bir şeylerin kokusunu almıştı ama para ve iktidarının gücü gözünü kör ettiğinden vazgeçmedi. Telefonlar açıldı, şehrin bir ucundan en pahalı bir başka greyder kiralandı. Yarım saat sonra bir telefon geldi, greyder yolda gelirken tırla çarpışmış, paramparça olmuş.

Daha da hırslandı Tuğrul bey. Emir verdi, şehrin kuzeyinden ormancılar getirildi, baltalarıyla testereleriyle halledeceklerdi. Biri baltayı ayağına düşürüp biri yanlışlıkla kendini kesince bundan da vazgeçildi. Gün akşama dönerken ağacı yakma emri verdi Tuğrul bey. Garibanın biri elinde bidonla yaklaştı, nasıl oldu bilinmez bidonla birlikte alev aldı.

İçindeki hırsın gözünü kararttığı Tuğrul bey baltalardan birini kapıp ağaca kendisi saldırdı. İlk balta darbesinde ağaçtan tok bir ses geldi. Balta gövdeye her inişinde ağaç çıtırdıyor, kanı saçılırcasına kesilen yerlerden siyahımtırak yaban balları damlıyordu. Üstündeki bir nice böcek ve sair kuş onu terk ediyor, ağaç her darbede köklerinde itibaren sallanıyordu. Ağaç devrildiğinde diğer işçilere de cesaret gelmiş, cadılardan kocakarılardan yadigar eve greyderlerle saldırırlarken Tuğrul Bey ile avanesi oradan ayrılmışlardı.

Tuğrul bey, plazasındaki bürosuna dönüp bir kaç imza işini hallettikten sonra garajdaki sayılı ciplerinden binerek başka bir engeli aşmanın getirdiği başarmışlık duygusuyla metreslerinden birini arayarak hazırlanmasını söyledi.

Ukrayna’nın sanayi şehirlerinden kopup gelmiş ve önce Laleli’de ardından Tuğrul bey’in hayatında mühim roller oynamış sayısız kader düşkününden birisiydi Galina. Tuğrul bey, Galina’nın evine yaklaştığı sırada telefonundan yabancı bir numaranın çaldığını görünce merakına yenilerek telefonu açtı. Telefondaki ses oğlunun trafik kazası geçirerek öldüğünü söylüyordu.

Bir nefeste kaza mahalline geldiğinde oğlunun bir kavak ağacına çarparak öldüğünü gördüğünde sinirinden ve üzüntüsünden neredeyse çıldıracak hale gelmişti. O acıyı nasıl kaldıracağını düşünmekteyken bir başka yabancı numaranın telefonunu çaldırmasıyla korku içinde telefonu açtı. Yine yabancı bir ses kızının evinde korkunç bir olayın yaşandığını söylüyordu. Damadı cinnet geçirerek kızını ve torunlarını acımasızca katlettikten sonra sinir krizi geçirerek intihar etmişti. Eşek şakası yapmayı şiar edinmiş birinin densiz şakalarından birisi zannetti. Kızının evine gittiği zaman acıdan ayakta duramaz hale gelmişti. Kendisine tanıdık gelen ve kanlar içinde yatan bedenleri gördüğünde içinde muazzam bir kahrolmuşluk hissi peyda oldu.

Üçüncü bir telefonun kendi canını alacağına dair tuhaf bir düşünceye kapıldı telefonu üçüncü kez çaldığında. Arayan avukatıydı. Karısının eline Galina’yla olan görüntüleri geçmişti. Gizliden bir dava süreci yürümüş ve sonuçlanmıştı. Karısının tüm mal varlığını elinden alabileceğini söylüyordu.

Tuğrul bey’in can damarı paraydı. Onu yitirince acısını kahroluşunu unutarak kuduz köpek gibi mahalleye dalıp ağacın kökünün dikildiği yere geldi. Sabaha kadar bağırıp çağırdı, küfretti, ağaç köklerini tekmeledi. Kimse dokunmadı, ilişmedi. Sabaha karşı cesedini buldular. Gözleri kocaman açılmış, elleriyle boğazını tutmuş bir şekilde Kanlı Kavak’ın dibine uzanmaktaydı.

Yazık oldu Tuğrul Bey’e…
SON                               
Mehmet Berk Yaltırık
29 Haziran 2012 – İstanbul


Gerçekliğin Cinneti

(Gerçekliğin Cinneti, Gölge E-Dergi, 58.Sayı, Temmuz 2012, s. 05 – 06.)

            Köroğlu, gözlerini açtığında kendini kayaların üzerinde dağ başında değil, sıkı sıkıya kapalı perdelerin arasından gün ışığının sızdığı bir odanın içinde bulmuştu. İlk yaptığı şey vücudunu yoklamak oldu, yaralanmamıştı. Yatağın üzerinde doğrularak etrafına bakındı. Gözlerine oldukça yabancı gelen bir yerde uyanmıştı. Etrafında oldukça yabancı eşyalar ve raflar duruyordu. Büyükçe bir masanın üzeri sayısız kitap ve kağıtlarla doluydu. Duvarda üzerlerine suret nakşedilmiş tuhaf putlar, resimler vardı. Tepeden mumları olmayan bir avizenin sarktığını gördü. Gayrimüslim evlerinden birinde olduğuna hükmederek odanın pencerelerinden birine yöneldi.

            Camı açtığında deliliği gördü. Çamlıbel Kalesi’nden bile yüksekteydi. Yüksek yüksek binalar, bey konaklarının bile yücesinde sırça camdan köşkler yükselmekteydi. Sayısız insan bir o yana bir bu yana sıçan sürüleri misali koşturuyordu. Atları olmadığı halde gürültüler ve dumanlar çıkararak ilerleyen demirden zırhlı arabalar vardı. Sanki kendisini yutacak gibi görünen koca bir şehrin, muazzam bir keşmekeşin tam ortasındaydı.

            Hangi cadının efsunu ya da hangi büyü onu bu şeytanlar diyarına sürüklemişti. Neredeydi? Tüfengin icat olunduğu kafir ellerine mi gelmişti? Kara kanatlı ifritler mi sürüklemişti kendisini bu yana? Daha ilk bakışta kendisine büyüklüğünü kanıtlamak isteyen, kabul ettirmek isteyen şeytani bir şehirle yüz yüzeydi. Daha önce böyle bir şey yaşamamıştı. Dağlarda yaşamaya alışmış, kale harabelerinde sayısız yıldız ışığının şenliğinde çengiler oynatmış, ağaç dallarına kapu halkıyla birlikte sayısız bey ve paşayı asmış, bir nice konağı ve şehri yakmış, ordular dağıtmış, prensesler kraliçeler kaçırmış Köroğlu’ydu. Ömrü hayatında kimseyle uyuşamamış, elin düzenine uymaktansa el’i kendi düzenine uydurmuştu. İster büyülenmiş ister tılsım olsun, cadı kısmından bile korkmayarak üzerine yürüyecek Köroğlu’na çatmanın bedelini ödeyeceklerdi. Kaf dağının ardındaki peri saraylarını çokça duymuştu, ilk iş burada da kılıcıyla peri beylerinin ardına düşüp kendisine yaptıklarının hesabını sormak olacaktı.

            Kaldığı odanın kapısı vurulduğunda ilk yaptığı şey etrafına bakınıp silahlarını aramasıydı. Odanın kapısını açtığında içeride birkaç kapı daha olduğunu gördü, bir kervansarayda kaldığına hükmetti. Odalardan birinde duran matbah sahanının üzerinde duran koca bir et satırı görünce silahtan sayılır diyerek eline aldı. Kapıyı açtığında karşısında acayip giysili bir adamın dikildiğini gördü. Kendisinden oturduğu yer karşılığı para istediğini söylüyordu. Lanetli şehrin gelir gelmez kendisinden baç istediğini gören Köroğlu öfkeden köpürerek elinde satırla adamın üzerine yürüdü. Çığlık seslerine aldırmadan adam kanlar içinde merdivenlere yuvarlarken etrafında başka kapıların ve merdivenlerin olduğunu gördü. Bu ne tür bir şeytanlıktı? Bu delirtici tılsımın bir an önce son bulması için buranın periler padişahının oturduğunu düşündüğü sırça camdan dev köşkü basmaya karar verdi.

            Dışarıya çıktığında insanlar korkuyla çığlık çığlığa eli satırlı, kanlar içerisindeki bu adamdan kaçıyorlar, onların bu hali Köroğlu’na daha fazla cesaret veriyordu. Sırça camlı devasa köşkün kapılarına dayandığında siyah giysili birkaç adamın üzerine geldiğini gördü. Ellerinde demirden yapılma ufak borular taşıyorlardı. Aklına tüfenkendaz askerlerin taşıdığı ağızdan dolma piştovlar geldi.

            Geri çekileceği sırada vücuduna saplanan kurşunlarla birlikte cansız bir şekilde yere yıkıldı. Ertesi gün gazetelerde başlık atılmıştı: “Genç tarih öğrencisi parasızlıktan cinnet geçirerek elinde satırla ev sahibini öldürdükten sonra insanlara saldırdı. ……Plaza’nın güvenlikleri tarafından etkisiz hale getirildi…”

            İlk cinnet haberi olmayacaktı.

            Şehrin ve düzenin kaosa döndüğü o ezici ve tuhaf zamanlarda, tesadüfün bir araya getirdiği evlerde sayısız Çakırcalı Mehmet Efe, Köroğlu ve bir nice tarihsel figür uyanıyordu. Kimisini elinde kılıçla sokakta etkisi hale getirirken kiminde tüfekli bir deli sayısız müsademenin ardından şehrin çatılarında ele geçiriliyordu. Her birinin ortak noktası dev camlı plazaya saldırmalarıydı.

            İlk elden yapılan araştırmalara göre müspet vakalardı. Zincirleme cinayet vakası, cinnet, bilgisayar oyunlarından etkilenme, stres gibi konulara bağlanıyordu. Bir sabah uyandıklarında bütün şehrin kılıçlarla, tüfeklerle silahlanıp plazaların kapılarına yığıldıklarını gördüler. Kafalarında eski zaman başlıkları, börkleri vardı. Bazısı Sanayi’de nasıl yaptırdıkları bilinmeyen toplarla mimari yoksunu apartmanları topa tutuyordu.

            Toplu cinnetler bireysel cinnet geçirenlerin yaptıklarının gölgesinde kalmaya başlamıştı. Birbirlerinin kanını emen ve sadece gece yaşayan tuhaf insanlar türemişti. Mezarlıktan çaldıkları cesetler ya da kaçırdıkları insanlara deney yapan deliler vardı. Dolunaylı havada uluyanları, toplu halde gezip kıstırdıkları kurbanlarının çiğ çiğ beynini yiyenler vardı.

                Tuhaflıklar bitmek bilmiyordu.

       Gerçek manada garip şeyler gördüğünü söyleyenler vardı. Sağda solda hayalet gördüklerini söyleyenler türemişti. Perili evler yüzünden ev kiraları düşmüştü. Bazı köylerde hortlayan ölüler nedeniyle devlet sağa sola “cadıcılık” sertifikası dağıtmaya başlamıştı. Büyücüler kaçırdıkları mankenleri büyük plazalara hapsederek devletlere ve hükümetlere meydan okuyordu. Büyük ejderhalar yeryüzünden ya da gökten gelmiş, büyük kuyumcuları, altın madenlerini yağmalayarak muazzam servetler toplamaya başlamışlardı. Sağda solda türlü çeşit yaratık görülüyor, cinler periler kurdukları ordularla insanlarla cenk ediyordu.

            Kimse bir açıklama getiremiyordu. Ne ilahiyatçılar, ne felsefeciler, ne bilim adamları ne de psikologlar mantıklı bir açıklama getirememişti. Yalnızca basit bir blog yazarı doğru bir teşhis bulabilmiş gibiydi. Gerçekliğin cinnet geçirdiğinden bahsediyordu. Birçok laboratuvarda, tartışma salonunda tartışılmış, araştırılmıştı konu ancak durumu teşhis edebildikleri halde ne yapabileceklerini bilmiyorlardı.

            Somut gibi görünen soyut bir kavram cinnet geçirirse ne yapılabilirdi ki?

            Çıkış yolu bulamayan hükümetler ve güç odakları duruma boyun eğmekten başka çıkar yol göremediler. Yeni sistemi kuracaklar, onu dönüştürerek ayakta kalmaya çalışacaklardı.

            Cinnetin şafağında yeni bir düzenin, yeni bir medeniyetin temellerini ejderhalar ve büyücülerin eşliğinde atmaya başlıyorlardı…


SON
Mehmet Berk Yaltırık
24 Haziran 2012 – Edirne
             



Kral Kızı Gömüsü

(Kralkızı Gömüsü, Siyah-Aylık Öykü Dergisi, 3. Tanıtım Sayısı, Ekim 2013, s. 4-8)

Zamanın ve memleketin birinde, Sultan Reşad devrinde, seferberliğin sonlarına doğru hali vakti yerinde bir köyde türediği rivayet edilen musibetten bahsedilir. Köy kahvelerinde, ihtiyar odalarında, misafir evlerinde, hanlarda, bekar odalarında anlatılan, soğuk kış gecelerin yaşı yetenlerin yaşandığına yeminler edip insanın boğazını düğümleyen, betini benzini solduran o olaydan sağ kurtulan delileri gördüklerini söyleyenler sayısızdır. Hakikaten de bir dönem koca bir köyün ahalisinin yaşadıkları yüzünden hep birden akıllarını yitirdiklerini, başta İstanbul Toptaşı’ndaki olmak üzere çeşitli bimarhanelere veya zindanların en dip kuytularına kapatıldıklarını yine yaşı yetişenler söylerler ki yaşı o vakitler aklı erer olup bugüne dek gelenlerinde anlattıkları vakidir.

            Ben vakt-i zamanında Sinop zindanına düştüğümde, orada bu şekilde tutulan ve zindanın hademeliğini yapan Deli Abbas’tan bu hikayeyi dinlemiştim. Kendi deyimiyle, kendi döneminde Memalik-i Osmaniye’nin dört bir yanına dağıtılan o deli köylülerden biri olduğunu söylemişti.  Kendisinin deli olmadığı halde lakabının deli olması tuhafıma gittiğimden karın tokluğuna bu zindanlarda neden ömür sürdüğünü sorduğumda, cihanın orduları bir araya gelse bu taş duvarların ve demir kapıların ardına çıkmayacağını söyledi. Yüzünde daimi bir korku haliyle dolaşan bu adam, taşıdığı ürkütücü hatıranın ağırlığı altında adeta ezilmekteydi. Ömrünü orada burada temizlik yapıp, sadece ibadetle geçiren bu bedbaht adam, her dolunayın başlangıcında o olayların hatıratına binaen biz fanilerinde ibret alması için etrafına topladığı zindan ahalisine bu hikayeyi anlatırdı. Öyle bir anlatış tarzı vardı, o kadar gerçekçi ve korkutucuydu ki radyo piyeslerini, arkası yarınları geride bırakırdı. Ahali yüz kere bin kere dinlese dahi yine heyecanla oturur dinlerdi.

            Anlatma vakti gelince adı konulmamış bir gelenek gibi deniz tarafındaki koğuşta toplanılır ve ilk orada herkes birbirine tuhaf ve ibretli hadiselerini, anılarını anlatır ardından sedirin baş tarafında oturan Osmanlı’dan beridir müebbetlik mahpus yatan eskinin kanlı eşkıyalarından Faytoncu Osman Ağa’nın öte yanına oturtulan Abbas’ın gelişiyle çayla dağıtılır, bazı zamanlar hapishane müdürünün dahi bu seyirliğe dahil olduğu görülürdü. Abbas hayatının hasılasını anlatmaya başlayınca sesler kesilirdi. Ben de bunlardan birine dahil olmuş ve o meşum olayı tüylerim diken diken olmuş bir halde, tekinsiz ay ışığı altında denizden gelen dalga uğultularını dinleye dinleye öğrenmiştim.

            Anadolu’nun bir yerinde, dağlar eteğinde bir köy. Köyün çoğu seferberlikte, hastalık nedeniyle daha harp yıllarında köye dönebilmiş birkaç kişiden başka kimse yok. En yakın köyler dağların aşrısında, Celali İsyanları döneminden sonra kurulmuş dağ köylerinden biri.

Köyün ahalisinin hali vakti o döneme göre bile yerinde ama açgözlülük herkeste her insanda baki. Köyde bir definecilik hevesi. Tehcirle giden Ermenilerden, savaş zamanı kaçan Türklerden, çetecilerin darmadağın ettiği bir nice kavimden kalma köylere, evlere kiliselere dadanmışlar kazılmadık yer kırılmadık duvar bırakmıyorlar. Öyle ya harp zamanı diye millet gömüsünü saklayıp dört bir yana savuşmada. Herkes bir söylenti duyuyor, kimi bir Ermeni papazının giderayak kendisine emanet ettiği haritadan, kimi giriştiği müsademelerden birinde can vermiş kanlı bir eşkıyanın giderayak söylediği saklı ganimetlerinden bahsediyor. Herkes alıcı kuş kesilmiş, evleri avluları delik deşik ediyor. Ahalinin elinde kazma, kürek, belinde ip eksik değil. Türlü tuhaf şeyler vukubulmakta.

İşte bu günlerden birinde bu köyde bu sefer bir başka rivayet dolaşmaya başlıyor. Seferberliğin sonlarına doğru cepheden kaçıp gelmiş delikanlılardan birisi. Asker kaçaklarının o devirde cezası ağır, kaçaklar düzde gezemez hepsi dağda. Bu böyle köye gelip yaşamaya başlayınca ve şüpheli halleri de görülünce köydekilerde şüphelenmişler haliyle. Bir gün boğma rakıyla bağ şarabı buldurmuşlar bir yerden bir ziyafet tertiplemişler, o sırada alkolün tesiriyle o delikanlı başlamış konuşmaya. Suriye cephesinde, bir Alman binbaşı varmış. Elinde sürüyle kitap, harita, defter, yazısı şekli bilinmeyen sırlı esrarlı bilgiler bulunan bu binbaşı bir gün bu delikanlıyı çağırtıp “Sen filanca köyden misin?” diye sormuş. Delikanlı köyünün adını duyunca şaşırıp Alman binbaşıya “Evet ben filanca köydenim” demiş. Gavur kırk yıllık Müslüman gibi Türki lisanda konuşurmuş. Bu binbaşı tarihi eserler felan bulmak gayesiyle Anadolu’nun bir çok yerine gelip kazılar yapmış, gömüler, defineler bulmuşmuş. Delikanlıya köye yıllar önce geldiğini söylemiş, bir yazıtta bir çok defineyle ve cariyeleriyle birlikte gömülen bir prensesin hikayesini okuduğunu böylece bugün bile hala o prenses mezarının yerini koruyan insanların olduğu bir yere geldiğini söylemiş. Ama oradaki ahali kendi atalarının mezarı olduğuna inandıklarından bu binbaşıyı köye sokmamışlar.

Bunu anlatınca oradaki köylülerin her birisi meseleye uyanmış. Kendi köylerinin yukarısında, ahaliden kopuk yaşayan Kralkızı köyü değil miymiş bu köy? Ahalinin cemaati ne rum ne ermeni, sadece türbesini bekledikleri Kral Kızı’na inanan türlü çeşit inanışlardan artık unutulmuş kadim bir itikada mensup bir avuç insan hala da yaşarlarmış köyde çok azı. O köydeki kalıntılar ki Rum padişahlığından dahi eskiymiş. Altınları almak için birkaç kişi oraya gitmek üzere kararlaştırmışlar. Altın hırsının ve içkinin de verdiği cesaretle kalleş bir plan yapmışlar. Silahlanıp pusatlanıp kazmalarını küreklerini alıp Kralkızı köyüne yollanmışlar. Kendi içine kapalı olduğundan hiçbir ahalisini tanımadıkları o köyün yolunu takip etmişler. Etrafa saçılmış dikenli çalıları, bilinmeyen zamanlardan kalma harabeleri ve sütun başlıklarını geride bırakmışlar. Taş duvarlı evlerden oluşma bir köye gelmişler, biraz uzağında mağara ağzına benzeyen ama toprağın altına doğu giden bir mermer yapının üst kısmını da andıran tuhaf, mermer bir binadan ibaretmiş. Yakınına vardıkça üstündeki kabartmalar, resimler, eli silahlı insan resimleri, canavar resimleri seçiliyormuş. Biraz daha yaklaşınca insan başlı ya da hayvan vücutlu ejderha resimleri çekilmekteymiş ki günlük güneşlik havada bile bir insanın tüylerini diken diken edip ecel rüzgarını ensesinde hissettirebilirmiş. Köyün evlerine yakın durdukları itibaren hepsinin boş olduğunu görmüşler. Ne kapısı ne pencereleri yerinde duran boş, taş evlermiş. Yıllarca bu köyü bilirlermiş ama hiç gidip gelen görmemişler ki?  Böylece kendilerine engel olacak kimselerin olmadığından, hemen türbenin yakınına gitmişler. Definecilik töresi gereğince kayaların üstüne işlenmiş giriş işaretlerine ve tuzak işaretlerine bakınıp dört bir yanını kurcalamışlar. Çevredeki kalıntıların verdiği korku hissiyle üzerlerinde rakının ve şarabın verdiği çakırkeyf halden eser yokmuş. Mezarın kapısını saklayan örme taşlı duvarı kazmayla kürekle yerle yeksan edip meşalelerle girmişler içeriye. Tavandan örümcek ağlarının sarktığı tozlu ve küf kokulu yeraltı dehlizlerine uzanan bir mağara ağzıyla karşılaşıp yollarına devam etmişler. Ayaklarının altında kadimden kalma insan iskeletlerinin çıtırdadığı, gözleri çoktan asırlara karışmış boş kurukafa gözlerinin gelenleri seyrettiği, ismini cismi bilmediği acayip ve tuhaf bir sürü mahlûkatın sürüne sürüne gölgelere karıştığı o dehliz bir ara aşırı şekilde dikleşmiş. İçlerinden birisi insan iskeletlerini göstererek kurban niyetine putperest padişahının canlarına kıydırdığı insanlara ait olduğunu söyleyip hazinenin tılsımla bağlanabileceğini söylemiş. Ağızlarında türlü dualar yolun iki ayrı yola ve örülü kapıya ayrıldığını görmüşler. Üstlerinde hiçbir işaret olmayan kapının hangisini açacaklarını ilk kestirememişler.

Neyden sonra sağ taraftaki kapıyı seçip kazmayla kürekle kapıyı açmışlar. Burası bir başka dehlize açılmaktaymış ki dibinden yüzlerine bir serinlik gelmekteymiş. Bu dehlize indiklerinde gördükleri şey karşısında akılları çıkmış. Kocaman mermerden bir havuz ki suyu kurumuş, içinde cümle balığın mahlukatın kemikleri var, bir nice çeşit canavarın ölüsünün yanına çeşitli kapkacaklar, incik boncuklar bırakılmış. Havuzun en ortasında ise bir heykel durmaktaymış ki hiçbir anlam veremedikleri, kanatlı, şiş göbekli, birden fazla hortumu suratından sarkan fil suretli bir canavar heykeliymiş. Kafirin putunu kırmaya niyet etmişler ama tılsımı vardır diye dokunmaya korkmuşlar. Dehlizden çıkıp bu sefer sol taraftaki kapıyı delmeye başlamışlar. Kapıdan su sızmaya başlayınca durmuşlar, su tuzağı zannederek. Lakin o su ayaklarının altından akmış gitmiş. Adamlardan biri suyun tadına bakmış: “Vallahi de billahi de bu insan gözyaşı!” demişmiş. O duvarı açtıklarında bir başka duvarla karşılaşmışlar. Onu da deler delmez bembeyaz bir su akıp gitmiş ayaklarının altından. Yine içlerinden biri tadına bakmış: “Vallahi de billahi de bu insana aittir!” demişmiş. Arkasındaki duvarı deldiklerinde bu sefer oluk oluk kan boşaldığını görmüşler duvardaki delikten. Son duvarı delince bir başka dehlize denk gelmişler. Bir dehlizki duvar dibinde koca yağ küpleri boyunda bir küp ve içinde çeşit çeşit altınlar, gümüşler, takılar…

Ama meşalelerinin ışığında bir başka şey görmüşler. Büyük, geniş, ak mermerden bir kaya ki üstüne eciş bücüş mahlukatın suretli nakşedilmişmiş. Üstünde insana ait olduklarını sandıkları iki mumya yatmaktaymış. Birisi bir kadına aitmiş ki başındaki tacın altında uzun siyah saçları varmış, gözlerinde kapkara boşluklar varmış. Onun yanında da bebek kadar ufak, sakallı ve ters ayaklı bir varlığa ait bir başka mumya varmış, onunda simsiyah göz boşlukları varmış.

Ne olduysa altına el sürmelerinden sonra olmuş. Yer gök sarsılmış, yıldırımlar çakmış, dağ tepelerinden korkunç kasırgalar esmiş. Kabirden insan dışı çığlıklar atarak dışarıya uğramış bir avuç define avcısı. Köylerine kadar yuvarlana yuvarlana gitmişler, köy de onlarla birlikte helak olmuş delirmiş. Neden mi kaçmışlar? Demelerine göre kabirdeki kral kızı cana gelmiş. O kadavra haliyle peşlerinden gelmiş ki gözleri kara kara parlamaktaymış. Kucağında da kim bilir hangi ecinni padişahından olma, ters ayaklı, aksakallı, çığlık atar bebesi, göğüslerinden akan kara kanla onu emzire emzire düşe kalka peşlerine düşmüş. Her yerde onu görmeye başlamış köy ahalisi.

Abbas hikayesini her bitirişinde o mezara girenlerden birinin de kendisi olduğunu söylerdi. Dediğine göre o kral kızının canlı cenazesi yıllardır peşindeymiş. Her dolunaylı gecede, hapishanenin öte yakasından bakıldığında görünen incir ağacına gelir, kucağında ecinniden olma ters ayaklı sakallı bebesini emzirerek dolanır, gözlerini de rüyalarının en derininde bulunan Abbas’ın ruhuna dikermiş. O yıllarda hapishanen ahalisinden bazısı, hikayenin etkisinde kaldıklarından mı yoksa öte alemleri görebildiklerinden mi bilinmez o incir ağacının altında dolunayda dolaşan kral kızını gerçekten gördüklerini iddia etmişlerdir. Cesaretim el vermediğinden gündüz dahi o tarafa hiç bakmamışımdır vesselam.

SON
Mehmet Berk YALTIRIK                                                              30 Ocak 2012 – İstanbul

15 Ocak 2014 Çarşamba

#bloglaradestek - Blogların Desteklenmesine Dair

Normal şartlarda burada ya hikaye yahut kafama esmişse deneme yazısı yayınlarım. Duyuru ve benzeri işler için kullanmışlığım pek yoktur. Ancak blogları ve blog yazarlarını ilgilendiren bir meselede istisnai de olsa duyuru amaçlı birkaç kelime yazmak isterim.

Bugün Kahramanlar Sinemada adlı blogda Hakan T. Kalkan'ın "Bloglara Destek" yazısını okudum. (Yazıyı okumak için: http://www.kahramanlarsinemada.com/bloglara-destek/) Yazı "#bloglaradestek" hashtag'i ile yayınlanmıştı ve Hakan abi twitter'da paylaştığı başka blog yazılarını bile bu hashtag ile birlikte yayınlamıştı. Ben de bir blog yazarı olduğumdan destek babından paylaştığım blog yazılarını ve kendi yazdığım blog yazılarını twitter'da bu hashtag ile paylaşmaya karar verdim. Ayrıca kültür hayatımızda önemli yeri olan basılı veya internetteki fanzinlerin üretilmesi, okunması ve duyurulması amacıyla oluşturulmuş #direnfanzin hashtag'i de vardır. Blog paylaşımları yaparken bununla yapabileceğimiz gibi fanzinlerle ilgili paylaşım yaparken de bu hashtag'i kullanabiliriz.  #bloglaradestek #direnfanzin

Yine destek olarak yazıdan bir alıntıyı burada yayınlayarak ziyaretçilerimle paylaşmak istedim:

Son söz; severek takip ettiğiniz bloglar varsa onları desteklemek için sosyal medya platformlarında o bloglara ait haberleri mümkün olduğunca beğenin veya paylaşın. Aksi taktirde bu düzen içerisinde bloglar gittikçe “kendi çalıp, kendi oynayan” platformlara dönecek. Alıntıdır: http://www.kahramanlarsinemada.com/bloglara-destek/