distopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
distopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Aralık 2012 Pazar

Ucubelerin Destanı (Kara Distopya)



“Gerçekleştirdikleri direnişle geleceğimizin temellerini atan, Avrasya Federasyonu’nun çok şey borçlu olduğu, vücudu yaşlı ama ruhları genç iki ihtiyar kahramanın anısına.”
                                                        35.Otman KEVGER
Torguz Hırdal Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Bölüm Başkanı


1. İstila Kapıdaydı, Ben İzmir’e Gidiyordum…

            2058 yılı. Aylardan Ocak. Ömrümün 71. kışını görüyorum. Bunca sene her ne kadar kulağa ağır gelse de kızgın tavadan akan erimiş kurşun misali akıp geçmiş zaman. Öyle böyle değil, her şeyi yıkıp geçmiş ne düzen kalmış ne mesken.  
Edirne’den ayrılıp İstanbul’a yerleşeli 46 yıl olmuş. Emekli olalı on yıl. Arada bir “yaşlı tarihçi” kontenjanından çıkılan intervizyondan yayın yapan tartışma programlarına çıkmayalı uzun bir süre olmuş. Zaten yakın tarihle ilgili tespitlerim ortaçağ askeri tarihçisi olduğum gerekçesiyle göz ardı edilmiş, ben haklı çıktıkça adamlar başarısızlıklarını benden bilip bana düşman olmuş.
Neredeyse intervizyona çıkmam yasak. Karalama diz boyu. Âlem düşman kesilmiş birbirine. Çünkü dünya görüşleri bana uymuyor, çünkü ben onların düşman saydıkları şeylerin temsilcisiyim. Her anlamda düşmanım. Sadece bana değil benim gibi tüm ihtiyarlar, eski ve saçma şeyleri temsil ettiklerine inandıkları insanlara… Bu yeni dönemde insanlar eskisine göre oldukça bozulmuş ve yozlaşmış durumda. Dürüstlük, sevgi ilkel kavramlar olarak görülüyor. Tarih bilinci ve bilgelik aşağılanacak şeyler, bilim insanları sırf İskenderiyeli meczupların parçaladığı tarihin en güzel kadını âlim ve filozof, matematikçi Hypatia’nın aşkına ve engizisyonlarda can veren bir nice âlimin âlimenin, bilim adamı ve kadının şerefine bu mesleklerini sürdürüyor. Ama tıpkı gizli ajanlar gibi gölgelerde ve gizli yerlerde yaşayarak, çift kimliklerle yaşıyorlar. Çünkü bilimle uğraşmak aşağılanacak bir şey gibi algılanıyor.
Nasıl oldu peki? Birden bire… Biz bile farkına geç varmıştık.
Tarihçilerin durumu daha da kötü... Onlar, gelenekleri ve entelektüel sözel bilgiyi temsil ettiklerinden en çok onlar aşağılanıyor. Son yirmi yıldır intervizyona çıkmamız yasak ve kitap yazamıyoruz. Yazmak serbest yayın yasak! İnsanlar geçmiş şuurundan uzak. Bunda hükümetin de etkisi var. Tarih bilinci ve bilimin, akademinin, bilgeliğin yok edilmesi, insanların manipülasyonunu daha kolay hale getirmiş. Kütüphaneler ve müzelere özel izinle girilebiliyor öyle bir dönemdeyiz.
Ama asıl etki daha gençlik döneminden başlıyor. Amerikan filmlerindeki öğrenci filmlerini bilirsiniz. Artık düşünenler ve farklılar, kitap okuyanlar dışlanmakla kalmıyor linç ediliyor. Arkadaşını ezen normal, okuyan anormal onlara göre. Güzellik ve güç yegâne ayakta kalma sebebi… Öyle ki çirkinler ve deforme olmuşların gece dışında sokağa çıkmaları yasak. Ben eskiden de gece oturup kalktığım için çok uyumsuz gelmedi bana ama bunu aşmayı deneyenleri, köşe başlarındaki kafeleri doldurmuş ve çiftleşmekten başka bir bok bilmeyen güzel ve popüler sürüleri eskinin haraççı bitirimleri gibi köşe başlarında kıstırıp harcamışlardı.
Yeni yasa gereği göz güzelliğini bozan bir şeyi öldürmeniz nefsi müdafaadan sayılıyor artık. Daha geçen gün tüm çirkinlerin ve deforme olmuşların toplama kamplarına toplanmaları tartışılıyordu. Yakında kapılarımıza işaret koyup kör şafakta infaz mangalarıyla evlerimize girip bizi öldürtecekler. İşte içeride böyle bir cehennem yaşanıyor.
Ama tabi tüm bu şeytanlık içeriden kaynaklanmıyor. Dışarıdan da tetikleniyordu. Batıda eski Yunanistan’ın ve adaların bulunduğu yerde, Giorgios Tassos namlı bir diktatörün son darbe girişiminin ardından Ada Konfederasyonu ismiyle bir devlet kurulmuş. Antik zamanlardaki bir zihniyeti savunuyorlar, üstün ırk diyorlar, ne kadar deforme olmuş engelli, çirkin, şişman varsa toplama kamplarına gönderiyorlar.
Tıpkı eski zamanlarda yaptıkları gibi, güzelliğin tanrısal olduğunu, onu korumanın gerektiğini söylüyorlar. Toplu ölümlerden bahsediliyor. Bizde de kendileri gibi bir eğilim var. Göz zevki uğruna söndürülen bir nice can var. Ama işte ilham kaynağımız bu deli diktatör ve eski lise koridorlarından hortlayan sapık fikirler.
Adamların bir sonraki hedefi biziz. Sınırdaki hareketlenmeyi geçtim, söylemleri ve sözleri bizi işaret ediyor. Zira asıl temiz ırk ve tanrısal görünüm geyiklerine en çok bunlar sahip çıkıyor ve bizi en başta uyumsuz, deforme olmuş, göz zevki bozan sayıyorlar.
Her programda söylüyorum bunları: “Savaş açacaklar çirkinleri öldürdükleri gibi sizleri de öldürecekler, güzellerin popülerlerin kendilerinden başka dostları yok, onlar kendilerine benzeyenleri de rakip sayıp öldürüyorlar” diyordum. Dinlemiyorlardı beni. “Sen Orta Çağcısın sana ne?” diye susturuyorlardı.
Gaflet diz boyu zaten. Eğitim politikalarının iyice laçkalaşması, kasıtlı olarak bilim ve tarihin aşağılık bir şey gibi gösterilmesi, matematiğin bile yok edilmeye çalışılıp yasaklı bilim haline getirilmesi insanları o hale getirdi ki yirmi yıl öncesini zor hatırlıyorlar, bir kısmı da kendi hafızasını sıfırlayıp yeni bir yaşam kuruyor kendine. Çok zengin olanlar halüsinasyon makinalarına bağlatıyorlar kendilerini. Alt sınıf çalışırken, zenginler kendilerini kendi kurdukları hayallere ve düşlere gark ediyorlar.
Yeni dönemin yeni afyonu bu... Her aile evine bundan alabilmek için kölelik yapıyor ve karın tokluğuna değil “hayal tokluğuna” çalışıyor artık. Toplum diye bir şey kalmamış herkes kendi kafasında.
Her şeyden bıkıp vazgeçmişim işte bunlardan dolayı. “Zaten öleceğim” diyerek son on bir yılda her şeyi boşlamışım. “Öldürseler ne ölsem ne?” diyorum. Ama gizliden gizliye eskisi gibi önemle anılmak istiyorum. Bir şekilde son destanımı, gençliğimde okuduğum ve artık yasaklanan fantastik kurgu ve tarihsel eski destan kitaplarını anıyorum, tekrar okuyorum ve hayal ediyorum.
Ben de ölmeden kendi adımı duyurabilsem ya son kez? Bir yaşlı hatırlanmaktan başka ne ister ki? Benimkisi daha da ötesiydi gerçi. Ben kendi destanımı bizzat yaşamak istiyordum. Yukarıda yazdıklarım şaşırtmasın kimseyi. Evet, hayal kurmak yasak… Halüsinasyon makinasında canlandırabilirsin düşlerini ama durup sadece seyrederek, yoksa hayal kurmak yasak. Düşünmek ve hayal etmek, fantastik kurgu kitaplar yasak. Salak aşk kitapları haricinde bir şey yazılmıyor zaten. Benim esprisine son bir umut yazdığım erotizm ağırlıklı harem ve aşk kitabı bile yasaklandı. Sebebi ise aşırı tarihsel olması… Gerçi eğitim sistemi o denli geriletiyor ki insanları ben açıktan yazsam bile bir b.k anlamıyorlar.
Hayal kurmak yasak ya dışarıda sürekli takip var, çirkinler gece çıkabilir ve sürekli izlenirler. Kaç kere uyarı aldım “Sen hayal mi kuruyorsun amca?” diye. Alzheimer veya bunak taklidi yapıyorum. O zaman boş veriyorlar.
Olaylar ve genel durum bunlardan ibaret.
Odamda oturuyorum… Her yerde defterler ve kitaplar var, kitapların sayısı fazla. Duvarlar resimlerle dolu. Birçoğunun yaşamadığı resimler. En eski resim ilköğretimden mezun olduğum döneme ait. Fotoğraftakilerin bir kısmı çoktan tarihe karışmış. Sırasıyla diğer mezuniyetlerimin ve hatıralarımın resmi var. Onlara göz gezdiriyorum.
            Masamda rakı var, üniversite yıllarında hazırladığım bir müzik dosyasını dinliyorum. Aileden kopalı bayağı bir olmuş… İşine, kitaplarına ve yazılarına kafayı takmış bir deliyi fazla çekememişlerdi zaten.
Karar vermişim intihar edeceğim. Sabah aldım bu kararı. Nitekim 2009 senesinde, üniversite hocalarımdan biriyle bir sohbetim sırasında “Zirvede bırakmalı her şeyi!” dememiş miydi? Zaten fazla bile yaşamış, belli bir açıdan başarısız sürdürmüştüm her şeyi. Dünya ise artık yaşanacak bir yer değildi ve eskisinden daha zordu.
Ölümden beter bir haldeydim, saçma bir disütopyanın içerisindeydim. Yarın bir gün güzeller, deforme olmamışlar, eli ayağı düzgünler kapımdan içeri girecek ve beni infaz edeceklerdi. Yapılabilecek en doğru karardı. Aslında intihar kararım çok eskilere dayanıyordu. Şimdi zamanın şafağı gibi gelse de dün gibi hatırlarım…
Gecelerden bir gece intiharı düşünmüş, o gece bulduğum “dolaylı intihar” kavramına sığınarak vazgeçmiştim. İleride yakınçağ tarihçisi olacak, en tehlikeli en korkutucu konular hakkında yazıp kendimi bir meczuba, delirtilmiş ya da ideolojik dürtülerine yenik düşmüş bir ergene öldürtüp dünyadan öyle kopacaktım.
Öyle ya çirkin biri olarak aşksızlıktan ölmek var, elde kitap kalem ölmenin karizması var. Ama bu olmadı. Ne tezler, ne kitaplar, ne yazılar, ne makaleler ilk etapta beni kurtarsa da dünya boka batınca hiç etkisi kalmamıştı. Zaten çok önceden Orta Çağ’ı seçmiştim. Bilimsel açıdan doluydu ama kimseye öldürtememiştim kendimi. Korku hikâyelerim ise fantastik yazına girmesi nedeniyle yasaklanmıştı.
Ama şimdi bunu yapacaktım. Hatta yaşlı halde intihar ettiğime kimse inanmazsa giderayak kendi yarattığım bir komplonun da kurucusu olacaktım. “Kesin öldürüldü?”, “Karanlık güçler vurdu!” diyeceklerdi. Ama şimdi bu yoktu. Popülerler hâkimdi, güzeller linç ediyordu. İntihar ettikten sonra şaibe maibe olmayacaktı, gerçekten “Gebertmişler ucubeyi!” diyeceklerdi. Evet, biz ucubeyiz onların gözünde, insan olarak bile bakmıyorlar bize. Gerçi ölümümde bunların da etkisi olacağından bu tam intihar sayılmaz, baskı var sonuçta!
İşte bu hislerle geçmişe dalmıştım. Geçmişi kurcaladım. Sağ kalabilen hiçbir arkadaşım yoktu. Çoğu çeşitli sebeplerle gitmiş beni bu sıkıcı dünyada yalnız bırakmışlardı. Artık Karaağaç’a yürüyerek gidip bira içebileceğim, sinema dâhil çeşitli faaliyetlerde komik geyikler yapabileceğim, kadınlar ve felsefe üzerine kafa patlatabileceğim, laf sokan huysuz ihtiyar sokranmalarına rağmen en şahane sohbetlerimi düzenleyebileceğim hiçbir kimsem kalmamıştı. Onlar gitmiş, ben yalnız kalmıştım.
Tanıdıklarım ve arkadaşlarımdan sağ kalanlar vardı ama onlar estetikle kendilerini gençleştirip güzelleştirebilmişlerdi. Bu dönemde eğer bir servet sahibiyseniz bunu yapabilirdiniz. Ama yapabilenler sınırlıydı. Varımı yoğumu kitaba harcadığımdan edinemediğim bir servetle kendimi değiştirmezdim. Zaten pek sosyal biri de değildim. Tiyatroyla uğraşıyordum. Okul tiyatrosuydu. Ama insanlar kısa sürede tiyatroyu da tarihe gömdü. Yazarlığımı da zaman içerisinde öldürdü. Dünya daha sıkıcı bir yer haline gelmişti.
Geçmişi deşelerken, günlüklerimi kurcalarken eski mail adresimi ve şifremi bulmuştum. Aktivasyona gerek yok demişti Windows Junior. Açtığımda çevrim dışı 140 isimle karşılaştım. 2010’dan beri kullanmıyordum. Msn o dönemler iptal olmuş kayıtları bırakılmıştı. Sahipleri çoktan ölmüş olmalıydı. Resimleri bile veri tabanından silinmişti.
Biri hariç. Bir tanesi çevrimiçi görünüyordu. İsmi “Mastema”ydı.
Mastema. Kafamda bir şimşek çakmıştı. Bu uzun bir süre önce anime tartışması yüzünden kavga edip koptuğum, birlikte roman yazma hayalleri kurup aynı şizofren düşlere daldığım eski arkadaşlarımdan biriydi. Acaba torunu mu diye düşündüm. Titreşim gönderdim. “Wyern?” dedi. “Buyurun benim” dedim. Saatlerce sohbet ettik.
Salak gibi yıllarca küs kalmıştık. Aynı camiada birçok kez karşılaşmamıza rağmen bizim barışmamızı antika bir internet vasıtasının sağlamasına şaşırmıştım. İzmir’e çağırmıştı beni. Çok acil gelmemi söylemişti. Hala yaşamasına şaşkındım.
İşte şimdi o günün ardından yoldaydım. 8. Yeni İsmir garajına indiğimde gözlerim onu arıyordu. Karşımda beliren yarı android görünümlü birisiydi. Çok değişmişti. Androidimsi vücut parçaları takılan ilk insan deneylerinden birinin deneklerinden olduğundan normal bir insan vücut ölçülerine sahip olsa da o da bizden farksızdı. Skolyoz illetinden kurtulmuştu lakin hala görünümünden ötürü eski zamanlarından pek de farklı değildi. Bir dönemler haberlere ve reklam kampanyalarına karışmış, anime şirketi kurmuş batırmıştı.
Selamlaştıktan sonra İzmir otobüslerine doğru yollandık. Giderken bir çifti gösterip: “Saat 12 yönüne bak” dedim. Aramızda bir şifreydi. Hatırladı birden ve hiç gülmemiş gibi gülmeye başlamıştık. O da ardından “tezavrat” esprini patlattı. Sonra ciddileşti birden. “Bana inanmayacaksın ama dünyayı kurtarmamız gerek… Tek başıma nasıl hallederim diyordum, iyi ki o gece Windows Junior’ı tekrar açmışsın.” dedi.
İlk başlarda ne söylemek istemediğini anlayamamıştım. Kendimizi kurtaramamışken “dünyayı kurtarmak” gibi abuk sabuk bir sorumluluğun altına girmemiz kadar, nasıl bir tesadüfün bizi bu tür bir şeye ittiğine anlam verememiştim. Dünya öleli çok olmuştu, biz de onun cesedi üzerinde oynaşan kurtçuklardan farksızdık. Önce bir şeyler yemeye ve hazır yemişken de içmeye karar vererek evine doğru yollandık. Reklam kampanyasından ve batan şirketinden kalan parayla (ki yüklü bir meblağ olduğunu söylemişti) İsmir’e tepeden bakan, eski dönemlerde Varyant dedikleri bölgede bulunan eski tip bir apartman dairesine yollandık.
Balkonda içmemiz yasaktı. Ama herkese değil özellikle her içki meclisinde sürekli geçmişten bahsettiğimiz için insanların geçmişi deşelememesi yönündeki yasa gereğince 40 yaş üstü nüfusun balkonlarda, halka açık yerde alkol alması yasaktı. Zaten gündüz vakti sokakta fazla dolandığımızdan, insanların göz zevkini bozduğumuz gerekçesiyle defalarca polis çevirmesine denk gelmiştik.
Mastema’nın evinin salonunda yemeğimizi yerken, son durumları konuşuyorduk. Son elli yılda neler olmuştu? Amerika’daki okul baskınlarının artmasının nerdlere bağlanarak linç ve infazlara varan gelişmeler, birkaç gişe rekortmeni film ve bu filmleri facebooklarına dek taşıyan popüler kültür bağımlıları… Bir anda dünyayı saran bir linç dalgası, kampanyalar, üstün insan söylemleri… Sokaklardan silinmemiz, hatta bazı ülkelerde toplama kamplarına alınmamızın tartışılması… Dünyanın yeni “trendi” “göz zevki”ydi ve biz de bu terörün kurbanlarıydık. Ancak dünya üzerinde bu yeni dalga tam dindi derken bu görüşlere dayalı bir diktatörlüğün kurulması ve bazı ülkelerde bu yönde adımlar atılması, bu düşünceye yeni bir boyut kazandırmıştı. Üstelik bir Doğu Avrupa ülkesinde fiilen ve resmen bir toplama kampı kurularak göz zevki bozanların toplanması, Birleşmiş Milletler’de de bu kararı olumlayan adımların atılması olayların üzerine tüy dikmiş, sonuçta bugünkü noktaya gelmiştik.
Mastema bunları anlatmış ben de son yaşadıklarımla ilgili konuştuktan sonra her şeyden vazgeçişimi ve yolun sonuna gelişimizi söylemiştim. Ardından bir süre eskilerden konuşmuştuk. Saçma bir anime tartışmasıydı bizi bunca sene görüştürmeyen ki ne olduğunu ne o ne de ben hatırlıyorduk. Zaten ömrümüzün uzatmalarını oynadığımız o günlerde de çok önemi yoktu. Sohbet o andan itibaren sonumuzun ne şekilde olacağı konusuna gelmişti.
Mastema bir anda konuyu, alakasız bir şekilde beni onunla yeniden irtibata geçirten tesadüfe getirmişti. Sınırdaki hareketlilikten ve ülke içinde de bu hareketliliğe olumlu gözle bakanlardan bahsetmişti. Vatandaşlarımız bir anda tepeden inme ulvi bir gücün gelip bütün ucubeleri temizleyeceğini zannederek bu istilaya iyi gözle bakıyordu, ancak bir detay vardı ki bunu bizim gibiler dışında çok az insan fark edebilirdi, popülerizmin sadece birkaç özelliği siyasete sirayet etmemişti. Nasıl okulun en güzel kızı olası rakiplerini bertaraf etmede acımasızsa, Üstün Irk’ı savunan bu diktatörlük de olası rakiplerini bertaraf etmeye çalışacaktı. İlk hedefi bu açıdan batı kıyılarıydı ki hem İzmir’e hem Antalya’ya saldırarak rakiplerini temizleyip önünü açacaktı. Kulağa oldukça saçma geliyor en azından bizim gibi eskiler için, kim derdi ki insanlar mankenlerin ortaya attığı bir fikri ideolojik olarak kabul edip siyasetlerini buna göre şekillendirsinler?
Mastema bunları benim de bildiğimi görünce başka bir konudan bahsetmişti. Bizim gibi olanların ne yaptığından… Biz ne yapmıştık ki? Zaten bu olaylar olmazdan evvel bile pek ortalıkta gözükmüyorduk, sesimiz soluğumuz çıkmıyordu. Şimdi ne yapabilirdik ki? O anda birisi çekip kafama sıksa zerre umurumda olmazdı, biz yok edilmeyi çoktan hak etmiştik. Belki sözde uygarlığımızın sonu bu şekilde olacaktı, birbirimizi yiyip bitirerek…
Mastema, birden içeride çalmakta olan dönemin popüler şarkılarından birinin sesini iyice açarak bana anormallerin kasten yeraltına çekildiğini söylediğinde kalbim duracak gibi olmuştu. Dediğine göre elinde hatırı sayılı miktarda bir servet olmuşsa da bununla değişmek yerine hep aradığı, arzuladığı intikam fırsatını yaratmak için kullanmayı seçmişti. Bölgede ve kısmen dünyada ne kadar anormal, sıra dışı, görünüş ve yaşayışında marjinal insan var, şifreli yazışmalarla internetten irtibat kurmuş, muazzam bir hücre yapılanması oluşturmuştu. Ancak hiç faaliyete geçmemişler ve belli başlı isimler haricinde hiç biri Mastema ile irtibata geçmemişti. Benim yıllar önce msn’de anlattığım gizli yapılanmalardan ilham aldığını söylemişti. Kendilerine ne isim ne de bir işaret seçmişler, sadece Anormalle adı altında toplandıklarını bildiklerini söylemişti. Benim yıllar önce yazdığım ve içeriği nedeniyle yasaklanan “Antihümanist Manifesto” isimli deneme yazımı ismen bildiklerini, içeriği bile bir zaman için gizli tuttuğunu söylemişti. Yıllarca onu heyecanlı yapısından ötürü, sabırsızlığını ve strateji kuramamasını eleştirmiştim ancak o beni bile şaşırtacak ölçüde planlı çıkmıştı. Bir planı vardı. Birkaç planı vardı ve adım adım, sabırla işlenmişti. Dünyayı ayağımıza sermekten bahsediyordu. Planlarının önemli bir parçası bendim. Beni ismen biliyorlardı ancak örgütlenme açığa çıkmasın diye hiç biri irtibata geçmemişti, ancak fikirlerinin lideri olarak kabul ediyorlardı. Mastema’ya göre bu tip bir moral unsurunun olması onları motive etmişti, gizlilik, yeraltına inmek ve bütün bu cinlikler…
Ne yalan söyleyeyim bir anda o eski, mücadeleci ruhum dirilmişti sanki. Bir köşeye çekilip ölmektense, Mastema’nın söylediği gibi dünyayı onlara dar etmek istiyordum. Bir toplantı ayarlamıştı. Hücrelerin tepe isimleri bir mekanda bir araya geleceklerdi ve ben onlara üzerinde yeni düzenleme yapılmış olan Antihümanist Manifesto’yu yani Antinormalist Manifesto’yu okuyacaktım, arkamda birliğimizin ismi ve sembolü duracaktı. Böylece harekete geçecektik. Bu msn tesadüfü olmasa bile beni bulabileceğini tahmin etmiştim, muazzam bir sistem oluşturmuştu…
Toplantı gününe kadar oturup toplantı üzerine ve sistem için saatlerce konuştuk. Bir araya getirilen bu kadar “anormalin” ortak noktalarından biri görünüşlerinden ziyade ilgi alanlarıydı. Tarih gibi fantastik edebiyat gibi, matematik gibi yasaklı ilimlerle, ilgilerle uğraşmışlardı ancak ulaşabildikleri kaynaklar yasaklı ve sınırlı olduğundan belli bir bilgi birikimleri söz konusu değildi ancak bu tür şeylere yapılan göndermelere ve moral unsurlarına oldukça büyük önem veriyorlardı. O yüzden Mastema ile konuşup tarihsel bir ad seçmeye karar vermiş ve oluşumu “Ucube Komitası” olarak nitelendirmiştik. Balkanların tarihine nazire olsun diye seçtiğimiz bu isim muhtemelen onları da heyecanlandıracaktı. Özel selamlaşma biçimimiz ise sağ eli kalp üzerine getirip Romalı imparatorlar gibi “ölüm işareti” yapmaktan ibaret olacaktı ki bu tip özel selamlaşmaların, bu tür yapılanmalarda önemli bir moral unsuru vardı. En azından Morton Rhue’nun “Dalga” isimli romanından öğrendiğimiz sayısız “faydalı” bilgiden biriydi. İşaret olarak ise “A-N” (A tire N)  harf kombinasyonunu seçmiştik ki duvarlara vs. bunu damga olarak çizecektik. Bunları belirledikten sonra Mastema’nın isimlendirdiği ve birlikte bir tür komita programı olarak hazırladığımız “Anormalizm” düşüncesine ilişkin tartışmaları yaptık ve “Anormalist Manifesto”yu hazırladık. Komitaların kuruluşunu toplantı zamanı açıklayacak ve “Anormalist Manifesto”yu okuyacaktım. 

2. Ucube Komitası Kuruluyor

            Toplantı yeri, İsmir’in dışında eski bir fabrika binasıydı. İz bırakmamak için, Mastema ile ikimiz oradaki malzemeyi değerlendirerek büyükçe bir siyah beze kırmızı renkle sembolü çizdikten sonra ve üstüne “Ucube Komitası” – “Yaşasın Anormalizm!” yazarak bir bayrak haline getirip duvara astık, üstüne de perde geçirdik. Konuşma sırasında açacaktık, muazzam bir şov olacaktı. Ardından iki büyük masa üzerine göstermelik birkaç kılıç ve tabanca, tarih, matematik, fantastik kurgu üzerine birkaç kitap ve materyal koyarak üstünü büyükçe bir örtüyle örttük. Duvardaki perdenin kenarına alelade bir kürsü koydum ki konuşmayı burada yapacaktım.
            Toplantı günü ben fabrikanın bir odasına saklanmıştım. Gelen altmış küsur kişi bir şekilde birbiriyle tanışmayan ancak kural gereği yüzlerinde maskelerle gelen tiplerdi. O sırada bölgede bir maskeli parti düzenlendiğinden yöre halkı bize pek dikkat kesilmemişti. İnsanlar kürsünün ve masaların önüne dizildikten sonra beklemeye koyulmuşlardı. Tek tanıdıkları ve tek maske takmayan Mastema ile bendim. Mastema kürsüye çıktıktan sonra şunları söylemişti:
            “Sürüye uymayı reddedenler! Birçok engellemeye rağmen burada bir araya gelmeyi başardık. Bugün dünya tarihini bizlerin yazmaya başlayacağı gündür! Yıllardır size bahsettiğim kişi, kurucumuz, artık ortaya çıkabileceğimizi, normallere yeryüzünü dar etmeye başlayabileceğimizi söyleyince sizleri burada bir araya getirmeye karar verdik. Size hareketimizin ismini ve programımızı o açıklayacak.”
            Mastema konuşmasını bitirince ben gizlendiğim odadan çıkarak elimde manifesto olduğu halde kürsüye yürüdüm. Büyük bir ciddiyetle maskelerinin ardından beni seyrettiklerini görüyordum. Sahne korkusunu seneler evvel alt ettiğimden hiçbir sıkıntı çekmeden kürsüye notlarımı koyduktan sonra oradaki her bir kişiye bakarak konuşmaya başladım:
            “Hiç birimizin reddedemeyeceği bir realite var ortada. Lise koridorlarından şehirlere bir realite dolaşıyor. Antianormalizm. Eskinin popüler sürüleri "akran baskısı" adı altında sürdürdüklerini,  bugün “çağın gereği” safsatasıyla sürdürüyorlar. Yarım asırda, dünyayı cehenneme çevirip bizleri gördükleri yerde avlamaya, yok etmeye çalışıyorlar. İşte henüz gerçekleşmeyen, sınırın ardında bizi bekleyen bir istila var! Bizi yeryüzünden silene dek rahat etmeyecekler! O halde bizim onları silmemiz gerekmektedir! Bizlerin bilimi ve düşünceyi, hayal gücünü katleden, içi kof koyun sürülerini, geldikleri karanlıklara geri göndermesi gerekmektedir!
Bugün gelinen noktada, insan dediklerimiz kendinden farklı olanı ezen bir canavara evrilmiştir. Şu halde antinormalizm bizim kurtuluşumuzun ve insanlığın kurtuluşunun tek yoludur. İçimizdeki insana ve sürü psikolojisine dur diyen ve her türlü tehlikeye rağmen farklı kalabilenler, bir gün antianormalizmi keşfedecekler ve içimizdeki canavar olan insana bir dur diyerek zamanımızın asıl heyulasını geçmişin karanlıklarına gömecekler! Bu canavarı yaratanlar yine kendileridir!
Bizler onlara bir şey yapmadık, bizler odalarımıza kapanıp okumaktan, düşünmekten, düşlemekten başka, yazmaktan başka ne yaptık ki? Ya onlar ne yaptı? Bizim sokağa çıkışımız yasak, hayal kurmamız yasak, görüldüğümüz yerde öldürülüyoruz. Göz zevki ya da sıradışı düşünce yüzünden! Bu düşüncesizliğin kökleri maalesef çok derinlerdedir. Daha bu yaşanan acılardan çok önce, eski sistem bunlara çanak tutmuştur.
Her şey lise koridorlarında başladı. Bütün o hor görülmeler olayı bu noktaya taşıdı. Normallere göre bu olay basit bir ergenlik meselesi olabilir. Ama altında yatan şeyler incelendiğinde kazın ayağının öyle olmadığı görülebilir. Meseleyi açmak ve anlamanız açısından tarihsel örneklerle desteklemek  gerekirse onların bizi dışlamasındaki sebebin sadece dörtte biri ergenlik psikolojisi. Ergenlik çağında insanlar kendilerini dünyanın merkezine koyarlar. Bu nedenle yaptıkları şeylerin haklılığına ve doğruluğuna inanırlar. Bu tip düşünceye sahip gençlerin, anne ve babalarının onlara hala çocuk muamelesi yapması ve büyüdüklerini asla kabullenmemesi ki bu bizim toplumuzda sık görülür çocuğun ciddiye alınmamasına sebep olur. Adam yerine koyulmayan çocuk kendisini adam yerine koyacak arkadaş guruplarına yönelir. İşte dananın kuyruğunun koptuğu yerde burasıdır.
O yaşlarda yetişkin ve güçlü olduklarını ispatlamak isteyen bu ergenlik kitleleri kas gücüne dayalı sözlü ve fiziksel şiddete düşkünleşerek tıpkı arenalarda birbirlerini gaza getirerek şiddeti tırmandıran Romalılar gibi birbirlerini daha da kışkırtarak bu kitleden okulda ve sokakta faaliyet gösterecek olan çeteler oluşturdular. Öteki uçtaysa bu gurubun mağduru bireyseller, toplumdan farklı düşünenler, yani onların deyimiyle “sessiz sakinler” toplanır ki bunlar hem dışlandıklarından, hem ergenliği yaşayamadıklarından toplumsal açıdan ileride zararı görülecek patlamaya hazır bir el bombası haline gelirler! Bu iki gruptan çıkanlar insanlık için potansiyel tehdittir! Onlar bizi ezdiler çünkü ailelerinin onları adam yerine koymayışının acısını o çocuktan çıkardılar. Ama ister istemez bir canavar da yarattılar. Hepimizi ilerde yok edebilecek bu canavarı elbirliğiyle oluşturdular.
Diyorsunuz ki bugün nefret etikleriyle dün nasıl birleştiler? Nasıl birlikte ezmeye başladılar?
Onların gurubuna Maddi Grup diyelim yani akran baskısı etrafında birleşen koridor popülerlerinin olduğu grup.  Öteki uçtaki guruba ise Manevi grup yani her şeye rağmen farklı kalabilip düşünme yetisini her zaman kullananlar. Bu iki grup başlangıçta birbirinden uzaklaşırlar. Birbirlerini iterler. Çünkü ikisi de aslında aynı kutuptur. İkisinde de farklı da olsa nefret söz konusudur. Birinde ergenliği yaşamanın nefreti vardır, ötekinde ise kızlarla gezip tozamamanın, kitlenin kendisini silikleştirmesinden ötürü ergenliği yaşayamamanın nefreti vardır. Maddi kitle adı üzerinde maddedir. Dış etki söz konusu olmadıkça değişmez. Genelde aynı kalır. Manevi kitle değişkendir. Nefreti sayesinde değişerek yükselir. Nefret temel öğedir halen. Öteki grupta da nefret temel öğedir zira hayat liseden göründüğü gibi değildir. Hayattan bir beklentisi kalmayan, içindeki nefret büyüyen bu maddi kitle, bu hırs yaparak güçlenen manevi kitlenin emrine girmeye hazırdır artık. Çünkü iki kitlede de artık sabır taşmıştır.  Yıkıma hazır hale gelmişlerdir.
Böylece dünün “ezikleri” maddi kitleyle birleşerek Canavar’ı oluşturular! Tarihsel örnek vermek gerekirse Nazileri örnek verebiliriz. Nazilerin ortaya çıktığı Alman paramiliter yapılanması Freikorps, sanayi toplumu olan Almanların içinden çıkan ve Birinci Dünya Savaşının kötücül etkileriyle yenilgi utancını taşımakla beraber psikolojik sorunları olan bireylerden oluşuyordu. Seri katiller ve sadistler ki sonradan SS yapılanmasına katılacaklardır, aileleri tarafından baskı ve otoriteyle bunaltılan ve kendi otoritelerini, kanunlarını kabul ettirebilecekleri yegâne yer olan Lise de zayıfları çelimsizleri ezen bu insanlar, Freikorps’ta bir araya gelirken çelimsiz ve zayıf ırkları yok edip güçlülerin egemen olduğu bir dünya kurmak amacını güden Nazi hareketine katıldılar. Ama onları yöneten de bir çelimsiz ve zayıftı. Lise de ezilen Adolf Hitler.
Diyebilirsiniz ki tarihten öğrenebildiğimiz kadarıyla Adolf zayıf ve çelimsizdi neden güçlülerden yana bir dünya kurmayı hedefledi? Adolf bir çelimsiz olarak hep uzaktan seyrettiği o güçlülerin özendirici hayatına özendi ve onu elde tutabilmek adına güçlülere yaltaklandı. Nazizm zayıfların, güçlülere has güzelliklere duyduğu özlemin, “güçlülerin dünyası” ütopyası ya da distopyası adı altında güçlülere yaltaklanmasıdır. Hitler hastaları yok etti zira kendi de çelimsizdi. Hitler zengin olarak düşündüğü Yahudileri yok etti zira kendisi fakirdi ve belki de lisede yaşadığı tatsız bir anı vardı. Hitler kendi ırkını ölüme gönderdi zira ölüme gönderdiği genç, güçlü ve başarılı insanlardı. Lisede kendine yapılanların acısını ziyadesiyle çıkardı. Sonra yenilince zayıflığının hala sürdüğünü görerek kendini de yok etti. Zira Hitler aslında kendinden nefret etmişti. Hiçbir şeyi başaramadığı için başarılılara ve güçlülere duyduğu nefret aslında kendineydi zira kendisi bir  çelimsizdi. Hitler milyonlarca insanı fırınlarda ve gaz odalarında yakarken aslında kendi zayıflığını yok etmeye çalışmıştı!
Bunda toplumsal etkileri sakın yadsımayın! Kendi geleneklerini unutup, onları çarpıtarak “modernizm” ya da “trend” adı verilen ucubeyi sahiplenerek kendi değerlerini yozlaştıran toplum bu türün ortaya çıkışında bir başka etkendir.
Bizim toplumumuz savaşçı geleneklerden gelme bir toplumdu. Geçmişe de bakarsak günümüze de bakarsak silahlı gücün her zaman ülkenin hatta bir nazariyeye göre “16 devletin” kurucu erki olduğunu görürüz. Bizler Orta Asya, İran, Kafkasya, Güney Rusya, Anadolu, Mezopotamya gibi her türlü işgale açık, ancak güçlülerin hâkim olabildiği coğrafyalarda yaşadığımız için toplumun güvenlik ve yağma amaçlı  “savaşçı ihtiyacı”ndan dolayı savaşçı toplum olduk. Eski adetlerimize bakarsanız bunun etkisi görülebilirdi. Yiğitlik göstermeyene ad koymamak, kan dökmeyeni beyler meclisine oturtmamak gibi.  Bu yüzden toplum güçlülere ihtiyaç duyarken toplumun inkırazına yol açacak zayıf ve çelimsizlere tahammül edemiyordu. Ama insancıl yönleri de yok değildi. Savaşçılardan kan akıtmaktan başka beklenen şeyler düşmanına saygı duymak, yardıma muhtaçlara yardım etmek ve sair şeylerdi. Bizim gençlik yıllarımızda bu değişti. Artık hem savaşçılara hem tüccarlara ihtiyaç duymaya başladık.
Amacımız hala aynıydı. Güçlü toplum. Tıpkı her toplum gibi halk arasında güçlü kuvvetli kimselere değer verilirken çelimsizlere cin çarpmış lanetlenmiş gözüyle bakılırdı. Karın kası yerine beynini çalıştıran çocuğa deli gözüyle bakılırdı. Zira her çocuk gibi koşup oynamak ve kızlarla doktorculuk oynamak yerine eve kapanıp kendini geliştiren çocuk normal değildi. Toplum onu korkuturdu düzeltemezse dışlardı. Sonunda ezilmenin etkisiyle bu çocuk başarı kazandıkça hırslanır, küçük dağları ben yarattım psikolojisine girer şayet arkadaşı varsa ona bile rakibi gözüyle bakardı. İşte insanlıktan çıkmış bu ruhî canavara toplum kucak açardı. Sadece kazanmaya endekslendiğimiz ve sürekli zaferlerle övündüğümüzden dolayı kayıplarımızı ve sebeplerini de inceleyemeyip tekrar tekrar sendeledik ama bir türlü ucunu göremedik.
Çelimsizi, zayıfı yani çıkarcı olmayan ve mutlaka kazanmayı amaçlamayan normal olmadığından psikoloğa götürülürdü. Analiz etmeyen, düşünmeyen koyun kitleleri amaçlayan iktidarlar için, psikologlar o sistemin kaleleriydi! Zira onların çelimsizi normalleştirmesi demek, koyunlaştırması demekti. Okulumuzdaki rehberlik hocasına o dışlanan çocuğa neler tavsiye ettiğini sorduğumuzda bize “kızlarla arkadaşlık kur” önerisinden bahsederdi. Sistem kitle üzerinde hâkimiyet kurabilmek için kadınları kullanırdı. Nazilerde yapmıştı bunu bizim dönemimizde de yapıldı. Marjinal ve herkesten farklı birey, “kızlara rezil olma ve yalnızlıktan ötürü delilikle suçlanıp toplumun dışına itilme” korkusuyla, ergenliğin verdiği güdülerle de kitleden farksız hale getirilmeye çalışılırdı. Dünyanın bir ucundaki futbol takımlarının oyuncularını ezbere bilen, cep telefonu marka ve teknolojisini adım adım takip eden, arabalardan “tanrıların arabaları” gibi bahseden, karşı cinsten yani üremekten başka şeye kafayı takmayan, kendince çıkarları için hayvan gibi vuruşan, güçsüzü ezen genç, toplum, sistem ve yönetimden oluşma üçleme için ideal insan tipiydi. O dönemlerde sokakta öpüşenleri ayırırlar da kavga edenlere karışmazlardı.
Eğitimde bu yoldaydı. Bizim zamanımızda neden öğrenciler düşünmeye dayalı eğitim yerine formüllere hatasız Tanrı’nın sözlerinden daha keskin addedilen ezberci eğitime yönlendirilir sanıyordunuz? Sistem sorgulanmak değil itaat isterdi! Toplum, sistem, yönetim, kültür bunu gerektiriyordu. Ama bu oluşum geleceğin canavarlarına da ortam hazırlıyordu. Topluma düşman olan birey o toplumdan ve insanlardan nefret eder hale gelerek saldırı anını bekleyen bir canavar gibi bekliyor ve punduna getirince katliama başlıyordu. Hitler’de böyleydi. Çelimsiz Adolf Almanya’da iktidara gelir gelmez demokrasiyi rafa kaldırdı. Zira o halkın ne olduğunu gördüğü için halkın yönetimi adı verilen demokrasiyi hiçe saydı. Çünkü toplum ona hiçbir şey ifade etmiyordu.
Sonra olanları hepimiz biliyoruz. Son gelişmeler ki burada yeniden bahsederek onlara değer kazandırmayacağım. Onlar unutulacaklar bu yüzden yaşadığımız cehennemi yeniden tasvir etmeye lüzum görmüyorum. Ancak bu başarıya, kusursuzluğa inanan insanların sonradan bizleri nasıl avlayacak dereceye geldikleri bu yaşadıklarımızla bağlantılıydı.
İşte onlar ve geldikleri kokuşmuş yapı buydu! Artık şu bilinmelidir ki normalizm işlevini yitirmiştir ve derhal tasfiyesi gereklidir. Antinormalizmin ışığı altında, öncelikle biz farklı olanların ve kendini keşfetmişlerin bu kokuşmuş canavarı derhal geçmişe göndermesi elzemdir. Mücadelenin zamanı gecikmiş olabilir ama şu kesin bir gerçek ki varoluşumuz için onların yok olması şart!
Onlar! Kokuşmuş mediyokrasinin neferleri! Vasatlar! Yok edemediler bizi! Göreceksiniz! Bir gün marjinaller hepsini kendi saklamaya çalıştıkları tarihe gömecek! Ezdikleri her çocuğun, kendi karanlık şatosu olan odasına her geri dönüp ulaşamadığı platonik aşklar için döktükleri gözyaşları mezarlarını kazan kazmalar olacak! Antinormalizm hepsini uykularında boğan karabasanlar gibi üzerlerine çöktüğünde normallik denen çürümüş yapının temsil ettiği her şeyle beraber karanlığı boylayacaklar!”
Konuşma bittiğinde koca fabrika alkış seslerinden ve sevinç nidalarından sarsılmaktaydı. Mastema, perdenin başına geçince konuşmanın ikinci kısmına geçer geçmez anında yine sessizliğe bürünmüşlerdi. Mastema perdeyi açar açmaz yine alkışlar ve sevinç nidaları ortalığı inletmişti:
“Artık yeraltına çekildiğimiz ve yapılanmamızı oluşturduğumuz için belli bir ismi, simgeyi belirleyerek varlık göstermemizin zamanı geldi. Programımızın adı Anormalizm’dir. Tarihe olan ilginiz ve bilginiz için, yine tarihi bir gönderme olsun diye ismimiz Ucube Komitası’dır! Her biriniz, aldığınız yönergeler doğrultusunda hücrelerinizi yönlendirecek ve hazırlayacaksınız!”
Mastema masanın üstünü açtığında, yemin törenini gerçekleştirmiş ve böylece resmen kurulmuştuk. İçlerinden belli numara taşıyanları göndermiştik, Mastema bir kısmını ayrı bir bölüme alarak bilgilendirmişti. Ne olduğunu kendinin bildiği, gizli tuttuğu bazı kodlar vardı ve her hareket safhasını bunlar oluşturacaktı. Komita yapısı gereği her türlü karanlık ve tehlikeli eyleme girişecekti, bunlarla ilgili de bilgilendirmede bulunmuştu. Toplantı dağılınca kalan eşyaları sakladıktan sonra tekrar İsmir’e dönmüştük.

3. Ucube Komitasının İlk Hareketleri

Hücre başkanları bölgelerine gider gitmez eğitimlerine başlamışlardı. Düşmanlarımızı bilimi ve bilgiyi savsakladığından bizler kadar girift düşünemiyor demişti Mastema, bu yüzden ilk elde isim vermeden yapacaklardı eylemlerini. Böylece bir şaşkınlık yaratacaklardı. En azından Haziran’da beklediğimiz olası istilaya kadar kimse ismimizi cismimizi bilmeyecekti. Ben ilk başlarda şüphe duymuştum ancak Mastema, güvenlik açıklarını gösterince ağzım açık kalmıştı. “İdiocracy” filmine benzer bir durum söz konusuydu.
Gerçekten de dediği gibi olmuştu. Güzellik merkezleri, podyumlar, lise koridorları vs. ne kadar sistemin kalesi kabul edilen yer varsa harap ediliyor, bombalanıyordu. Estetik yoluna sapmış eski “ucube”ler suikastlarla ortadan kaldırılıyordu. İnsanlar bunları başka başka nedenlere bağlıyordu intervizyonlarda ve biz şaşırıyorduk. Bizim bölgeler başta olmak üzere dünyanın çeşitli noktalarında bunlar sürerken, belli noktalarda silahlı çatışmalar yaşanınca bu normal sürüleri sonunda daha çetrefilli ve teşkilatlı bir sorun(!) ile karşı karşıya olduklarını anlamışlardı. Ancak kim olduklarını tespit edememişlerdi.
Mastema’nın planı gereği bu durum bir süre daha sürdürülmüştü. İsmimiz ve sembolümüz esaslı bir saldırıdan sonra açık edilecek ve her yerde iz gibi bırakılacaktı. Mastema bu noktada pek bir sevdiği ve üzerine az konuşmadığımız “V for Vendetta” isimli çizgiromandan ilham aldığını söylemişti. Komitaya mensup üç fedai, Şubat ayının başlarında İstanbul’da bir cafeyi basıp insanları rehin aldıktan sonra gelen intervizyona ekiplerinin önünde bildiri okuyup muazzam bir patlama gerçekleştirmişlerdi. O tarihten itibaren de A-N sembollerini bir çok yerde ve olayda görmüşlerdi. Herkes “Ucube Komitası”ndan bahsediyor, hakkında efsaneler anlatıyordu ancak yakalanamıyordu. Bu yüzden normaller kendilerini korumak adına ucube olarak görülen ve mimlenen herkesi, ilginç hobi sahiplerini vs. toplama kamplarına almaya başlayınca olay çığırından çıkmıştı. Bu sefer insanlar komitayla bağlantısız olsalar da bir şekilde bizim meşhur sembolün olduğu o bayrağı kendileri üretip taburlar bölükler kurarak toplu saldırılar da bulunuyorlardı. Bunlar sonradan bizlerle irtibata geçerek kendi alt gruplarını oluşturmuşlar, “Falancanın taburu”, “bilmem ne bölüğü”, “bilmem kim tugayı” gibi isimler altında ama bizim sembolü kullanmaktalardı. Bu yüzden Ucube Komitası’nı “Ucube Komitaları”na çevirmiştik ve daha geniş bir alanda faaliyet göstermiştik. Dünyada bazı bölgelerde ufaktan iç savaş durumları yaşanıyordu ki bunların çoğunda, bizim bile bir dönem dalga geçtiğimiz ama aslında kendilerini anormal ve dışlanmış hissettikleri için bizden taraf olan farklı müzik zevklerine sahip, farklı saç imajlı insanlar da desteklemeye başlamıştı. Normaller bir sonraki adımda daha da sertleşmişler, görüldüğümüz yerde öldürülmemizi emretmişlerdi. Hükümetlerde karar buydu ancak en koyu normaller bile işin diktatörlük boyutuna vardığını görerek, artık geri çekilmeleri gerektiğini düşünüyorlardı. Ancak bizim cephede durum tam tersiydi. Mağduriyet psikolojisinin verdiği meşruiyete dayanan bir insanı dünyada durdurabilecek pek az şey vardı.
Ben nasıl kabullenmiştim bu durumu? Evinde oturup okuyup yazmaktan başka bir şey bilmeyen ben nasıl bir anda bu tür bir şeye savrulmuştum? Mağduriyet psikolojisi değildi bu. Çünkü meşruiyetini sorgulamamıştım bile. Bu klasik “elinde çekiç olan her şeye potansiyel çivi gözüyle bakar” psikolojisiydi. Ben normalde de bu “normallerin” eylemlerini, fikirlerini desteklemiyordum ancak onlara karşı bir saldırganlık da beslemiyordum. Ancak elime böyle bir olanak geçince diktatörleşmekten çekinmemiştim. Hepimiz, elimize çekici alınca diktatöre dönüşmüştük ama o hengâmede pek de fark edememiştik.
Beklediğimiz savaş ise artık kapıdaydı. Tassos’un askerleri ve kiralık psikopatları sınırlarda birikmeye başlamış, gemiler ve uçaklar hazırlanmıştı. Tassos her gün intervizyonlarından dünyaya biz dahil tüm Ucube Komitalarını ve ucubelerini yeryüzünden sileceğini haykırıyordu. Ancak bu savaşın göstermelik olduğunu az çok biliyorduk, nitekim bu cafelerde caddelerde caka satmaya meraklı normaller pek de güçlü sayılmazdı. Görüntü kirliliği diye saçma sapan bir nedenle vücut geliştirmeyi bile sınırladıklarından, iri görünümlüleri dışladıklarından ellerinde doğru dürüst bir fiziki-askeri güç söz konusu değildi. Nişancılıkları iyi olsa da savaş şartlarına hiç biri dayanamazdı ki bunu Tassos ve şürekâsı da iyi biliyordu. Bu yüzden savaşı tetiklemek, böylece davamıza haklılık kazandırmak adına klasik bir “derin” metodu uygulayacaktık. Bize daha önceki savaş deneyimlerinde olduğu gibi çılgın bir Sırp ya da Avusturyalı lazımdı. En azından kendi 11 Eylül’ümüz olmalıydı.
Savaşı tetiklemek için daha en baştan, en sıkı kontrollerin olduğu Ada Konfederasyonu’ndaki hücremizi ki sonradan alt komitamız olup ismini yine bizim taifeden biri olan mitolojik Medusa’dan alan “Medusa Müfrezesi” adını alan gurubumuzu daha bir-iki eylem haricinde pek kullanmamıştık. Zaten orada pek yaygın bir hareket alanı da olmadığından birkaç duvara yazı, bir-iki hedefe düşük ölçekte saldırı haricinde pek bir şey yapamamışlardı. Tassos, kimsenin gözünün yaşına bakmıyordu. Müfrezenin yirmi iki üyesinden ikisi haberleşme amacıyla gözden kaybolduktan sonra kalan yirmi üye dört ayrı guruba ayrılmış ve esaslı bir eyleme koyulmuşlardı. Birinci grup eski Pire taraflarındaki 56. Yerleşim’de muazzam bir kaosa neden olmuşlar, patlamalarla Medusa Müfrezesi’nin adı ilk elde duyurulmuştu. İkinci grup 75. Yerleşim’de bir silahlı çatışmaya girmiş, üçüncü grup Tassos’un boş bulunan yazlık sarayına saldırıda bulunmuştu. Hepsini öldürünce çökertildikleri sanılmış, ancak dördüncü grup Tassos’a doğruda suikast düzenlemeye kalkıp isimleri de yazılı sancaklarıyla ele geçirilince Tassos bağlantılarından yola çıkarak bize savaş ilan ederek askerlerine yürüyüş emri vermişti.
Büyük savaş kapıdaydı…

4. Aşağı İnsanları Temizleme Harekâtı, Kod: 128 ve İsmir Direnişi
            Tassos’un birlikleri dört ana kısımdan oluşuyordu. İlk kısım, eski sistemden devreden ve Konfederasyon’un eski Yunanistan kısmındaki askerlerden oluşan ana ordu, Trakya üzerinden ilerleyecek gibi görünüyorlardı ki ya doğrudan İstanbul’a inecekler ya da bir geçiş için Çanakkale tarafına ineceklerdi. İkinci kısım Tassos’un hassa ordusuydu ve Adalar üzerinden harekete geçecekti. Bunlar da Hassa Muhafızlarıyla, doğrudan Tassos’tan emir alan paramiliter bir grup olan, ülkede ne kadar ucube sayılan kişi varsa öldürmekten çekinmeyen insanlardan oluşma “Anti Ucube Tugayı” bölüklerinden oluşuyordu. Bunların muhtemelen ilk saldıracağı yer İsmir’di. Bunlar ilginç anahtarlık fark etse marjinal sayıp yolda giden adamı vurmaktan çekinmezlerdi. Üçüncü kısım eski donanmayı ihtiva eden ve esaslı bir kısmı Tassos’un sistemi ilk kurduğu adalardan gelme deniz gücüydü ki bunlar da muhtemelen doğrudan Çanakkale üzerine gideceklerdi. Dördüncü kısım eski Kıbrıs’ın denize çöktükten sonraki kalan birkaç adalarından gelme “Lüzinyan Tugayları”ydı ki bunların savaşta nereye hareket edeceği belirsizdi.
O dönemde dünya üzerinde ekonomik krizler nedeniyle ordu sayıları pek bir düşürüldüğünden böyle bir diktatöre karşı bizden başka karşı koyabilecek bir yapı esasen mevcut değildi. Mastema’nın saldırıyı hükümete haber vermesi üzerine “Biz Anadolu bozkırında bekleriz, pisliği siz yediniz, siz temizleyin” minvalinden bir yanıt gelince, meşruiyetimizi kesinleşmişti. Batı kısımlarının savunması bizlere terk edilecekti. Savaştan sonra verdikleri söze göre eski sisteme geri dönüp insanları ucube-normal diye ayırmayacaklardı. Bizim için önemli olan o devrede savunmayı üstlenmekti zira Mastema’nın dediğine göre Tassos, bizi külliyen normal-ucube ayırmadan katliama tabi tutacağından tüm dünyada onunla birlikte, bu normalist fikirler sorgulanacaktı.
Böylece Mastema, meşhur “Kod: 128”i ilan ettiğini açıklamıştı tüm grup ve hücre liderlerine. Peki, Kod: 128 neydi? Bu bizim gençlik yıllarımızda meşhur olmuş bir politik-kurgu kitabı olan “Metal Fırtına”ya gönderme içeriyordu. Romanda, ülkenin olağanüstü koşullarında ortaya çıkan özel bir birimin göründüğü sahne sayfa 128’de olduğundan böyle bir isim seçmişti. Kod gereği, artık Ucube Komitaları, mücadelelerinin ikinci safhasına geçeceklerdi yani düzenli kuvvetler haline gelerek, doğrudan Tassos yanlısı hedeflere misillemede bulunacaklardı. Bir kısmı savunma savaşı verip direniş oluşturacak, diğer bir kısmı ise şaşırtma ve yorma amaçlı saldırılarda bulunacaklardı.
Savunma ve direniş ayağı şu şekilde oluşturulmuştu: Trakya’da “Karabasan Alayları” direnişi organize edecekti. Çanakkale tarafında ise “Tülütabak Müfrezesi” bulunacaktı. İstanbul direnişini “Apaçi Tugayları” ve “Tinerci Taburu” oluşturacaktı. Bizim de başlarında bulunduğumuz “Ucube Komitası” diyebileceğimiz, doğrudan bizim komitaya bağlı hücrelerin mensupları İsmir direnişini organize edecekti. Kalan bölgelerde de bazılarımızı savunmada kalırken diğerlerimiz açığa çıkarak direnişe katılacaklardı.
Saldırı ayağı ise şu şekildeydi: İlir Federasyonu (Eski Arnavutluk) üzerinden “Kukudzi Bölüğü” ve “Bojik Alayları”, Bulgaristan tarafından “Babayaga Tugayları” ve “Karakondzul Bölüğü”, sınırdan harekete geçip gündüz gece kuzey sınırından Tassos yanlılarını sıkıştıracaklardı. İtalya’da hasbelkader bir araya gelebilmiş “Kharon Alayları” ise deniz üzerinden faaliyete geçebileceklerini söylemişlerdi. Kalan diğer dünyadaki yapılanmalar ise intervizyonlara açıklamalar göndereceklerdi.
Mastema savaştan evvel, komitanın askerlerine özel “İstanbul Direnişi, “İsmir Direnişi”, “Cesaret Nişanı”, “Kahraman Nişanı”, “Balkan Saldırısı”, “Deniz Saldırısı”, “Trakya Nişanı”, “Çanakkale Nişanı” adlı madalyalar, Komuta kademesi içinse “İstanbul Direnişi Nişanı”, “İsmir Direnişi Nişanı”, “Üstün Cesaret Nişanı”, “Yüksek Komuta Madalyası”, “Balkan Komutası Nişanı”, “Deniz Komutası Nişanı”, “Trakya Komutası Nişanı”, “Çanakkale Komutası Nişanı”, “İsmir Komutası Nişanı” gibi isimlere sahip madalyalar hazırlatmıştı. Bu dünya tarihinde denenmiş ve etkisi kanıtlanmış moral yöntemlerinden biriydi.
Peki, savaşlarda ne oldu? Tassos’un birliklerinin İstanbul’a dek geçişine izin verilmiş, İstanbul’daki sağlam direnişi, Trakya’daki ulaşımı kesen ikinci bir direniş destekleyince oradaki savaş pek uzun ömürlü olmamıştı. İsmir Savaşı’ndan birkaç hafta önce oradaki tüm birlikleri teslim olmuştu. Çanakkale’yi denizden geçmeye çalışırken silahlı teknelerin saldırıları ve başarısız bir çıkarmanın ardından, buradan alınıp İsmir’e kaydırılmış olan donanma artıkları ise Varyant Baskını ile dağılmıştı. “Lüzinyan Tugayları” hangi akla hizmet bilinmez Antalya’ya bir hava indirmesi yapmıştı. Burada bir direniş olmamasına rağmen adamlar şans eseri Rusların bulunduğu “Novo Moskova” denilen bölgeye indiklerinden buradaki sokak savaşlarında her birisi keklik gibi avlanmıştı.
Savaşın en hararetli kısmı ise İsmir’de yaşanmıştı. Tassos önce bütün kuvvetlerini bu yönde toplamış önce, donanmasından esirgediği eski sistemden kalma ağır bombardımana yarayan savaş ve uçak gemilerini üzerimize göndermişti. Bunlar İsmir’i yoğun bir bombardımana maruz bıraktıktan sonra çıkarma gemileriyle Tassos’un Hassa birlikleri ve Anti Ucube Tugayı’na bağlı milis grupları şehre çıkarma yapacaklardı. Tassos’un birliklerine bağlı Muhafız Tugayı, Keskin Nişancı Alayı ve birkaç tabur Karşıyaka tarafına çıkacaktı, haberlerinde öyle söylemişlerdi, öyle de oldu. Konak tarafına ise Anti Ucube Tugayı’na bağlı Helen Milisleri ve Achilles Bölüğü çıkacak, Alsancak tarafına ise Ajax Alayları çıkacaktı. Karaburun tarafına çıkacak olan Heracles Taburu ile Çeşme tarafına çıkacak Hoplite Alayı, buradan ilerleyerek eski Urla tarafında birleşecek ve Güzelbahçe-Narlıdere istikameti üzerinden İsmir’e gireceklerdi. Eski Foça tarafına ise Girit ve ada gönüllülerinden oluşma karma bir birlik olan Hrisantız Falanjları çıkacaktı ki bunların Çiğli üzerinden Karşıyaka’ya ineceklerini tahmin ediyorduk.
Peki, bizim hazırlıklarımız ne yöndeydi? İsmir’in şehir kısmında ana savunma gurubu olarak eski takma adımdan oluşma ki gurubun görünürdeki yönetici ismi bendim, Gulyabani Tugayları olacak, bu bölgedeki tüm gruplar buna bağlı olacaktı. Karşıyaka tarafında Hortlaklar Taburu, Konak ve Balçova tarafında Congoloz Alayı, Alsancak tarafında İblis Bölükleri bulunacaktı. Plan gereği merkezimiz Varyant tepesi olacak, direniş buradan koordine edilecekti. Efeler Taburu isimli bir bölüğümüz Urla tarafında bulunacaktı. Elimizde hiç uçak olmadığından, kara savunmasına yarayacak topları da ilk elde gizlediğimizden kıyı hattı yerine daha gerilerde mevzilenecekti. Çiğli tarafına da Zeybek Bölüğü’nü yerleştirmiştik. Mastema, doğrudan kendisine bağlı komitanın sırf keskin nişancılık kabiliyetine sahip mensuplarından oluşturulma Azrail Müfrezesi ile devriye gezer gibi cepheleri dolaşacaktı. Bir tane de benim korumam olmak üzere “Yeniçeri Alayı” denilen bir kısım asker ihdas edilerek doğrudan komutama bağlamıştı. Savaşın moral unsuru gereği ben de haki bir kıyafet giymiş, belime Osmanlı döneminden kalma bir kılıç ile birkaç madalya takmıştım ki intervizyona haberlerinde bu şekilde Ucube Komitaları’nın lideri olarak gösterilmiştim. Tarihi yarım yamalak bildiklerinden büyüleyici bir şey zanneden bu yeni kuşak insanlarının gözünde ben eski dönemlerden kopup gelme kurtarıcıydım. Bilgisizlik arttıkça moral değeri de yükseliyordu. Hatta öyle ki savaş sırasında şehirde gece gündüz çalması ve askeri gaza getirmek için gençlerden birine herhangi bir mehter çalmasını söylemiştim. İnternetten mi nereden buldularsa artık hakikaten bir mehter marşı bulmuş, bunun sesi sesi dört bir yanda çınlamıştı. Varyant Savunması esnasındaki bu gelişme üzerine gençler cezbe gelmiş, düşmana şevkle saldırmıştı ama bir gariplik vardı. Çalan marş mehter değildi, bundan elli küsur yıl önce basketbol maçlarında çaldığımız Athena isimli gurubun "On İki Dev Adam" marşının mehter versiyonu olan haliydi. Genç kuşak tarihle olan bağlarını öyle bir koparmıştı ki elli yıllık basketbol şarkısını, 500 yıllık gaza marşı zannediyorlardı. Keyiflerini bozmayarak öyle inanmalarına sesimi çıkarmamıştım. Savaşta bu tip türkülerin ve marşların müspet etkisini pek görmüştük. Yine moral etkisi olur diye Mastema her bir guruba kendi isimlerinin de eklenmiş olduğu komita bayraklarından dağıtmıştı.
Savaş planımız gereği karadan hiçbir top atışı yapmayacaktık, böylece düşman gemilere bize daha da sokulacaktı ki öncü saldırı gurubu olduklarından ateş kabiliyetimiz olmadığını sanacaklardı. Ateş açtığımız anda bu sokulan gemileri savaş dışı bırakmayı planlıyorduk böylece çıkarma gruplarına ateş desteği sağlayamayacaklardı. Direniş grupları ise ilk elde göstermelik bir geri çekiliş yaparak Varyant tarafına dek gerileyeceklerdi. Bu bir anda yapılmayacak, adım adım gerçekleştirilecekti. Ardından Urla, Çiğli ve Karşıyaka tarafındaki birlikler bir anda düşmana geriden saldıracak, bizim de ani saldırımızla her biri geriletilecekti. Aslında bunlara pek gerek yoktu. Savaş kabiliyeti düşük birliklerdi düşmanlarımız ancak Mastema fikirlerimize haklılık kazandırmak adına “gerçekçiliği sorgulanamaz” bir destan yazmamızı istemişti.
Denizden gelen ardı arkası kesilmeyen bombardımanlarla başlamıştı savaş. İlk elde sayısız sivil kaybedilmişti ama bunlar milislerimize olan katılımı arttırdığından işimize yaramıştı. Çanakkale savaşları sürmekteyken, Antalya’da “Lüzinyan” isimli birliğin korkunç yenilgisi üzerine, tüm savaş gemiler körfeze dek sokulmuşlar, daha da gerilerimizi vurmak ister gibi yaklaşmışlardı. Şehre gizli toplardan ve birkaç tanktan aynı anda ateş açılmaya başladığında koca Körfez cehenneme dönmüştü. Özellikle Basmane tarafına dek taşınan birkaç havan topu ölüm kusmuştu ki bu saldırıdan geriye sadece gereğinden fazla yaklaşamayan, göstermelik uçak gemileri kalmıştı. Bunlara monte ettikleri topçuların görece zayıf ateş desteğinde ve diğer bölgelerde çıkarmalar başlamıştı.
Karada sokak, sokak, ev ev bir direniş vardı. Mastema’nın “Ölüm Müfrezesi” gittiği yerde keskin nişancı tüfekleriyle ölüm saçmaktaydı. Göstermelik geri çekilmemiz ise iki hafta sürmüştü, Varyant eteklerinde tüfek sesleri, bomba sesleri yankılanıyor, geri çekilenlerle sonradan oluşturulma milis grupları muazzam bir direnç gösteriyorlardı. Düşman hesap ettiğimizden daha sert çıkmıştı ancak yine de daha etkili bir planları yoktu. Çanakkale savaşlarında yenilgi gelince bunun verdiği sinirle Tassos bizzat kendi muhafız bölüğünü bile savaşa sürmüş, Çanakkale’den gelen donanma askerlerini de en önde cepheye sürmüştü. İstanbul direnişi ise sürmekteydi.
Düşmanın beklemediğimiz bir saldırısı bizi oldukça zora sokmuştu ki bizim karargahın olduğu yer cehenneme dönmüştü. Stratejik bir karar vermem gerekiyordu. Mastema’nın müfrezesi o sorada Karşıyaka’ya çullanan Tassos’un hassa birlikleriyle uğraşmaktaydı. Emrimdeki Yeniçeri Alayları’na ani bir saldırı emrini verip elde kılıç onlarla atılınca, bir anda savaşın seyri değişmişti. Milis gruplarıyla yeniden irtibat kurup düşmanı kıyıya atmıştık, Urla’da gizlenmekte olan Efeler Taburu da düşmanı bir yandan kıstırmıştı. Çiğli’de gizlenen Zeybek Bölüğü’de Karşıyaka’daki Tassos birliklerini tamamen söküp atınca savaş sadece Konak tarafına yoğunlaşmıştı. Tassos, kalan birliklerini de Konak’a sevk edip ikinci bir şiddetli saldırı yapmaya muvaffak olmuştu ancak İstanbul birliklerinin de teslim olduğu haberi gelince çılgınlığa kapılarak emrindeki son manga hariç tüm geri hizmetlileriyle birlikte kalan son hassa birliğini de yeniden Konak’a göndermişti. Tüm birliklerimizi Konak’ı sardığından bu hücum da etkisiz kalmıştı. Mastema’nın  Müfrezesi  Karşıyaka’dan gelip Konak cephesine destek verdiğinde kalan birlik askerleri teslim olmuştu. Tassos’un gemisi bile kaçamadan yanındakilerle kıskıvrak bir balıkçı teknesine atlamış olan birkaç milis tarafından yakalanıp getirilmişti. Konak meydanında şatafatlı bir idam töreninin ardından Ada Konfederasyonu ile barış görüşmelerine oturmuştuk. İntervizyonlar Antinormalistleri ve Ucube Komitalarını anlata anlata bitiremiyorlardı.
Barış görüşmelerini yapmak adına Atina’ya gittiğimde manifestomuzu da okuduğumda Antinormalizm bu eski diktatörlük ülkesinde de taraftar bulmuş gibiydi. Eski madalyalarımın yanında; İsmir Direnişi Nişanı, Üstün Cesaret Nişanı, Yüksek Komuta Madalyası, İsmir Komutası Nişanı, İsmir Direnişi, Cesaret Nişanı ve Kahramanlık Nişanı olduğu halde, pek çok bahsedilen kılıcımla birlikte orada arz-ı endam etmiştim. İnsanlar normalizmi sorgulamaya başlamış ve onun getirdiği pek çok uygulamanın saçmalığı üzerine düşünmeye başlamıştı.
Şimdi Mastema’nın dediği üzere planımızın ikinci safhası uygulanacaktı, “savaşı normallerin evine taşıyacaktık”…  

5. Kod: 138 – Anormallerin Şafağı
Kod: 138 yine Metal Fırtına romanına yapılan bir göndermeydi. Romanın bu sayfasında bir nükleer saldırı bahsinin geçmesinden ismini almaktaydı. “Anormallerin Şafağı” isimli harekâtı yönlendirecekti. İlkin bunun hakkında ben de pek bir bilgi sahibi değildim. Sonradan “savaşı onların evine taşımak” dediğinde bile anlamamıştım. Açıkladığında ise ilk etapta karşı çıkmıştım.
Mastema’nın dediğine göre Anormalizm’in başarıya ulaşması için büyük kitlelerin, gerçek manada ucube gibi görünmeleri gibi gerekmekteydi. Ancak bu gerçekleşirse ucubelik daha da görünür olursa Anormalizm’in taraftar bulacağını söylüyordu. Peki, bunu nasıl yapacaktı? Ucube Komitaları içinden üç gurup seçmiş, bunların eğitimini daha savaştan önce başlatmıştı. Bunlar biri Doğu Avrupa’da biri Japonya’da, öteki Amerika’da olmak üzere üç adet nükleer tesisi havaya uçuracaktı. Böylece rasyasyonun etkileriyle etkisi on yıl içinde görülebilecek bir deforme olmuşlar nesli ortaya çıkacaktı. Bu yapılmazsa ileride Antinormalistler arasında ağırlığın “eli ayağı düzgünler”e geçmesi söz konusu olurdu ki bu sefer “komita içi temizlik” bahanesiyle bu kadrolar tasfiye edilebilirdi. Biz de dış görünüşümüz dolayısıyla bu “tasfiye olabilecekler” kadrosuna dâhil olduğumuz için bunları önceden bertaraf etmeliydik. Üstelik biz yıllarca dış görünüşümüzün ceremesini çekmemiş miydik? Anormalizme inansalar bile onlar, yani anormal olmayan anormaller tam anormal sayılmazdı o yüzden bir değişim şarttı. Bu da “derinden” yapılacak bir müdahaleyle sağlanabilirdi.
Yıllarca en küçük siyasi gruplarda bile basit gibi görünen fikir ayrılıklarının nasıl zuhur ettiğini, derin ve örtülü yapılanmalara neden ihtiyaç duyulduğunu merak etmiştim. Yaşayarak öğreniyordum…
Aslında buna karşı çıkabilirdim. O an için tarihin ipleri benim elimdeydi. Ben karşı çıksaydım, milyonlarca insanın sakat doğumunu, bir o kadarının da ölümünü engelleyebilirdim. Dünya nüfusunun dörtte üçünün mutasyona uğramasına engel olabilirdim. Peki, beni alıkoyan neydi? Normallere ya da insanlara karşı duyduğum saygı mı? Böyle bir şeyin bunca yaşanan olaydan sonra bahsi edilemezdi. İnsanlığa karşı pek de iyi duygular beslemiyordum. O dereceydi ki nefret bile beslemiyordum. Yaşamaları ya da ölmeleri umurumda değildi.
            Beni engelleyen bulunduğum konumdu. İktidarın tadını almış olmamdı, dönemin muktedirlerinden olmamdı. Bakunin’in “En içten demokratı tahta oturtun, hemen inmezse yozlaşacaktır.”  ya da “En ateşli devrimciyi iktidar yapın, Çar’dan beter olacaktır.” şeklinde yorumlanan bir sözü vardı. Biz iktidarı eleştiriyorduk, ezilendik, dışlanandık ancak elimize bir olanak geçince onlardan bir farkımız kalmamıştı. Yozlaşan insan entrikaya aşırı eğilimli hale gelir. Bize olan da buydu.
            Tarih bir kez daha tekerrür etmekteydi. Normal şartlarda akıl gerektiren, düşünce ve yazı işleriyle uğraşan bir insan, bunlardan beklediğini alamayınca dünyevi şeyleri kovalamaya başlıyordu. Facebook’ta insanların tükettikleri ürünlere kutsiyet ve edebi zevk atfetmesi bundandı çünkü modern insanın elinden masallar ve efsaneler alınmış, kültür yerine tüketim verilmişti, psikoloji ve yeraltı edebiyatı verilmişti. Bu insanlar bu yüzden ufak bir topluluk faaliyetinde bile entrikadan çekinmiyorlardı. Çünkü onların elinde sadece dünya kalmıştı. İşte bizler, yazanlar, hayal kuranlar, düşünenler ne zaman elimizden bu olanaklar alınıp dışlanmıştık o zaman biz de bu dünyanın bir parçası olup dünyevi olmayı amaçlamıştık. Artık yozlaşmamız kaçınılmazdı.
            Bu yüzden artık Mastema’ya karşı çıkamazdım, bu sadece arkadaşıma değil tarihe de karşı çıkmak olurdu. Hem iş artık bizim duygularımızdan, düşüncelerimizden çıkmıştı. Ben Mastema’ya karşı çıksaydım ve başarılı olsaydım tarihte silinip giderdik. En kötü ihtimalle başarısız olurdum ve “hareketin haini” olarak mimlenirdim. Üzerimde haki elbise, göğsümde nişanlar, belimde kılıç ve bana ilk defa saygıyla bakan insanlar vardı. İktidardan neden vazgeçmeliydim ki? O yüzden ilkin karşı çıktıysam da sonradan kabullenmiştim “Kod: 138” isimli planı.
            Saldırılar kısmen başarılı oldu. Amerika hariç diğer nükleer istasyonlar patlatılmıştı. Amerika’ya gönderilen ekip yakalanınca bağlantımız ortaya çıkarılmıştı. İnsanlar Antinormalizm’i sorgulamaya başlamıştı. O yüzden biz de bizden öncekilerin sıkça başvurduğu bir taktiğe başvurmuştuk. Saldırıları Ucube Komitaları içerisinde yuvalanan, bağımsız, “derin” bir oluşum gerçekleştirmişti, biz sorumlu değildik. İnsanlar “derin komita”yı tartışmaya başlayınca oklar bizim üzerimizden çekilmişti.
Gerçi kimsenin bilmediği bir ironi söz konusuydu. Gerçekten de saldırıyı yapanlar, komita içinde “derin” bir oluşumdu. Mastema tarafından, ucube görünüşlülerden oluşturulmuştu ve komitanın “eli ayağı düzgün” mensuplarını dolaylı yoldan hedef almıştı. İnsanlara yalan söylemiştik hesapta ama aslında o yalan gerçekti!
Her iktidar yapılanması “pis işleri” yürütebilecek bir yapıya ihtiyaç duymaktaydı. İstenmeyen operasyonların üzerine yıkılabileceği, düşman grupları gizliden imha edip kolaylıkla onlara ihale edilebileceği, muhalif sesleri sindirip mevzuları “münferit hadiselere” indirgeyebileceğimiz bir yapılanma gerekliydi. Hâlihazırda böyle bir yapı Mastema tarafından “de facto” olarak oluşturulmuştu biz ise buna resmiyet –bir anlamda gayri resmiyet kazandıracaktık. Böylece komita içinde gizli bir kanun oluşturarak, doğrudan doğruya Mastema’dan emir alan, her türlü gizli eylemi gerçekleştirebilecek paramiliter bir organizasyon kurmuştuk. Adı, “Antinormal Temizlik Ekibi”ydi.
Peki saldırıların sonucunda ne olmuştu? Milyonlarca insan hayatını kaybetmişti ancak tahminlerimizin de ölçüsünde milyarlarcasının mutasyon geçirmesine ve doğacak olanlarında mutasyona uğramış bir şekilde doğacak olmasına neden olmuştuk. Mastema’nın kabataslak hesabına göre gelecek yirmi yıl içinde dünya nüfusunun yüzde elliden fazlası ucube görünüşlülerle dolup taşacaktı. Bunlar ise sürekli denetim altında tutularak normallere karşı kışkırtılacak, eli ayağı düzgünlere ve normalokrasi’ye karşı yönlendirileceklerdi ki normalokrasi hâlihazırda yürürlükte olan bir fikir olduğundan bunlara karşı sert tedbirler alacaktı bu da savaşı körükleyecekti. Ucubeler üzerindeki her türlü provokasyon ve örtülü harekâtı doğal olarak “derin komitamız” olan “Antinormal Temizlik Ekibi” yürütecekti.
Ancak her derin yapılanma gibi bu da bir süre sonra asıl yapılanmanın önüne geçmişti. Ben zaten görünürdeki liderdim amenna ancak Mastema’nın yönettiği bu yapılanma ilk kez görünürde benim dahi üzerimde bir şeylerin olduğunu göstermişti. Hem de bu normal-antinormal savaşıyla da yakından alakalıydı.
2065 yılında, yaşlanmama rağmen henüz ilaçlarla hayatta tutulduğum ve sıradan insanlar gibi işlerimi halledebildiğim dönemde muhalif bir ses ortaya çıkmıştı ki bu kaçınılmazdı. Mastema’nın ve benim, o döneme göre “hastalıklı” sayılabilecek fikirleri sayısız kez tepki almıştı ancak hiçbir şekilde fikirlerimiz ve otoritemiz sorgulanmamıştı. En azından ciddi bir tepki görmemiştik. Ancak o dönemde olmadık bir “şey” olmuştu ve bu olmadık durum bizim için ciddi bir sorun yaratmıştı.
Bir çift muhalifti ortaya çıkanlar. Antinormalizm’i sorgulayan söylemlerde bulunuyorlardı. İnsanların normal ya da anormal diye ayrılmasının saçma olduğunu, herkesin insan olduğunu, ayrımcılığın saçma ve dehşet verici olduğunu söylüyorlardı. Eğer olaylar bu dereceye gelmese ona hak verebilir hatta bilfiil destekleyebilirdim ancak şu süreçte bizler o noktayı çoktan geçmiştik. Bizler eskiden aynı fikirleri savunuyorduk gerçi ama iktidarın tadını almıştık ve Mastema’nın normallere olan hıncı ve nefreti kolay kolay dindirilemezdi.
Üstelik bu çiftin oldukça dikkat çeken, fikirlerine dayanak veren bir durumu vardı. Sevgililerdi. Radyasyondan önce doğmuş, çirkin görünümlülerden bir erkekle, “derin komita”nın deyimiyle “eli ayağı düzgünlere” mensup bir kadındı. İkisi de genç çocuklardı. Hasbelkader, akıl sır erdiremediğimiz şekilde birbirlerine âşık olmuşlardı. Bu kadar sene yaşamıştım ancak hala bunların sevdasının sırrını çözememiştim. Eli ayağı düzgün birisi nasıl olur çirkin görünüşlü birini sevebilirdi? Kadın özellikle görünüş açısından dikkat çekiciydi ki bizim gibilere yıllarca böylesi burun kıvırırken, en az onlar kadar güzel bir kadın kalkıp bizden bir farkı olmayan ucubeye nasıl âşık olurdu?
İşte bunu anlayamıyordum. Zaten anlayabilseydim olaylar bu şekilde gelişmezdi, biz de tarih sahnesinde görünmeden kaybolur giderdik ya neyse. Bunlar gittikleri yerde el ele söylev veriyorlar, sokakta, intervizyonların önünde bu şekilde geziyorlardı. Onları görseydiniz gerçekten birbirlerine duydukları ilgiyi siz de fark ederdiniz. Hatta bir kere benimle görüşmeye geldiklerinde görmüştüm, bana mantıksız geliyordu ama gerçekten aralarında bir çekim vardı. Ya kız ziyadesiyle kördü ya da oğlan birçok açıdan şanslıydı.
Bir gün çirkin görünüşlü olanı nedensiz bir şekilde ölmüştü. Bizim çevreden çoğu kişiye göre bir ucubeyle çıktı diye normalistler tarafından öldürülmüştü ki bu oldukça yaygın bir görüştü. Ancak kız ertesi gün benimle görüşmeye geldiğinde yüzünün halini görmeliydiniz. Tam anlamıyla harap bir haldeydi ve ben bir kez daha aralarındaki “şey”e bir anlam verememiştim. Suikast olduğunu söylüyordu ancak bunun antinormalizi savunanların yaptığını söylüyordu.
Haline acıyıp olayı araştırmaları için bizimkilerden bir hücre liderine emir verdiğimde, on dakika sonra hücre lideri beni geri arayıp emri yerine getiremediğini söylemiş, ondan iki dakika sonrada Mastema aramıştı. Çocuğu kendilerinin zehirlediğini ve olayı fazla deşelememi söylemişti. O anda meseleyi anlamış ve “Antinormal Temizlik Ekibi”nin ne denli muktedir olduğunu görmüştüm. Zaten o görüşmeden yarım saat sonra da kız şaibeli bir trafik kazasına kurban gitmiş, muhalif sesler kendiliğinden kesilmişti. Onların durumuna gerçekten üzülmüştüm ancak hem iktidar tatlıydı hem de Mastema’yla konumumuz gereği arkadaşlıktan da öte artık siyasi yandaş konumundaydık.
Ertesi sene komita içerisinde bu tip muhalifleri haber almak adına jurnalciliğe dayalı bir sistem oluşturmuş ve yine Mastema’ya doğrudan bağlı, komitalar içerisinde ayrı bir yapı olarak “Ucube Haberalma Teşkilatı”nı kurmuştu. Teşkilatın gizli tutulan görevlerinden biri de “eli ayağı düzgün” görülenlerin fişlenerek haklarında dosya tutulması olacaktı.
Ancak Aslan’ın söylediğine göre planının son safhası için bir operasyon daha yapılacaktı. Kod: 208 diyordu ve son derece gizli tutuluyordu. Zamanı gelince öğrenecektim.           
6. Kod: 208 – Normalokrasi’nin Çöküşü
Yıl 2078. Doksan bir yaşına geldim ve artık ilaçlarla, teknolojik aksamlarla yaşayabiliyorum. Hala liderim ancak olaylar bizim kontrolümüzden çıkalı çok olmuş. En azından benim.
Bu yirmi yıl içinde neler mi değişti?
Ucube Komitaları’nın Ada Konfederasyonu’ndaki sonradan dönüşme mutasyonlarla birleşmesiyle hem orada hem burada yeni bir konfederasyon kurduk. İsmi “Avrasya Konfederasyonu” oldu. Çift partili başkanlık sistemine geçtik. Ucube Komitaları, yönetimi ele geçirince kendini feshedip “Antinormalist Parti” adını aldı. “Ucube Haberalma Teşkilatı” ise “Antinormal Parti İstihbarat Şubesi” adını aldı. Mastema’nın teşkilatı ise derinlerde bir teşkilat olarak varlığını sürdürdü. İsimlerimizdeki “Antinormalist” ismi dikkatinizi çekmiştir, Mastema’nın öngördüğü şekilde bir değişiklik aynen sürdürülmüştü. Ben “Başkan” olmuştum dünya çapında bir ünüm vardı ancak yine gizli iktidar oydu. Ucube ismi artık terk edilmişti. Çünkü normallerin sayısı son yirmi yılda öylesine azalmış ve anormaller öylesine artmıştı ki artık “eli ayağı düzgünler” ucube olarak nitelendiriliyordu.
“Antinormalizm Yasaları”nı kabul ederek yürürlüğe koyduk. Artık “yeni normaller” biz olduğumuzdan onların yaptığı uygulamaların daha acımasızlarını uygulamaya koyulduk. Meslek seçiminden toplama kampı gibi uygulamalara Mastema’nın öngördüğü birçok şeyi uygulamıştık. Olası muhalif sesleri ise büyümeden kesmiştik.
Bir gün Mastema gelerek bana Kod: 208’in zamanının geldiğini söylemişti. “Normalokrasi’nin Çöküşü” ismini taşıyan bu harekât gerçekleştirildiğinde birçok yerde antinormal fikirler destek bulacak, uygulamaya geçirilecek ve sürgün avı başlatılacaktı. Buna göre bana bir suikast gerçekleştirilecekti ve ben öldürülecektim.
Her devrim kendi çocuklarını yerdi ancak bu başka bir mefhumdu. Bu, bir fikrin yayılması için yapılacak ufak çapta bir ayar çekmeydi, örtülü operasyondu. Yaşım genç olsa el muhtemel karşı çıkardım ancak göreceğimi görmüş biri olarak seçilmiş bir ölüm fırsatını bulunca kaçırmamazlık edemezdim. Son isteğim olarak bana kendime savunma fırsatı verecek bir ölüm olmasını istedim, kabul etti. Bir de hazır olduğum zaman arayarak söyleyeceğimi. Bu anıları onunla son kez vedalaştıktan ve konutumda yalnız kaldıktan sonra yazdım. Birazdan onu arayacağım ve davamız amacına ulaşacak…

Wyern
Antinormalizm’in Kurucusu, Ucube Komitaları’nın Lideri,
Avrasya Konfederasyonu’nun İlk Başkanı



Derkenar (Yazan, Mastema):  Wyern anılarını tamamladıktan sonra, Kod: 208’i gerçekleştirdikten sonra yazıyorum bunları. Wyern’in son isteği üzerine evin baskın gerçekleştirildi. Elinde kılıcıyla silahıyla çatışarak öldü, “Normallerin hain suikastı!” başlığıyla intervizyonlarda duyuruldu. Bu en etkili kışkırtma harekâtımız oldu. Bir çok yerde iç savaş derecesine varan çatışmalar ve norma-antinormal çekişmesi görüldü, bizim konfederasyon içinde uyguladığımız “Antinormalizm Yasaları” başka ülkelerde de uygulamaya geçirildi. Wyern’i görkemli bir cenaze töreniyle muazzam bir anıt mezara defnettik. Ölüm yıldönümünü anma günü yaparak, İsmir Direnişi, Konfederasyon Kuruluşu gibi günlerle birlikte andık. Wyern göremedi, birkaç sene sonra Kod: 666’yı yani “Irk Temizleme Harekâtı”nı gerçekleştirdik. İç savaş, eli ayağı düzgünlerle ucube gördükleri arasında kıran kırana bir cephe savaşına dönüştü. Üçüncü Dünya Savaşı bu şekilde patlak verdi. Bu derkenar 2087 yılında, ölüm kararımı alarak ötenazi uygulanmasını emrettiğimin gecesinde Wyern’in anılarına ek olarak yazıldı. Toplumdan gizlenmek üzere “Antinormal Sermaye Bankası”nın “1 numaralı” kasasına kapatıldı.

Mastema
Antinormalizm’in Kurucularından, “Antinormal Temizleme Ekibi” Amiri,
Avrasya Konfederasyonu’nun İkinci Başkanı


Açıklama

2457’de Avrasya Konfederasyonu, Boğazlar Vilayeti, Torguz Hırdal Üniversitesi’nde toplanan Uluslararası Edebiyat Konseyi’nin aldığı kararla, Dünya Efsaneleri kapsamına alınan ve 2058’de “Üstün İnsan” yanlılarının ve Normaller’in, Aşağı İnsan Temizleme Hareketi adını verdikleri istilaya karşı “Ucube Hareketi” ismiyle anılan ayaklanmayı yürüten, ayaklanmanın lideri olan “iki ihtiyardan” Wyern’in anılarının Mastema tarafından yazılmış halinin tıpkıbasımıdır.
Bilindiği üzere 2058 Haziran’ında patlak veren savaşta bu iki ihtiyar, Ucube Komitaları’nı yöneterek “Kod: 128” adıyla şifrelenen “İsmir Direnişini” yöneterek hem bizleri hem insanlığı bu sapkın işgalcilerden kurtarmışlardır. Meşhur “Kod: 138” adıyla şifrelenen “Anormallerin Şafağı” isimli harekâtı yürüterek Üstün Irk’ı savunan ve deforme olmuş insanları avlayan Ada Federasyonu’nu ve Normalokrasi’yi bitiren ilk adımı bu iki gönüllü atmıştır. Kod: 208 isimli “Normalokrasi’nin Çöküşü” harekâtı ile “yapılması gereken” bir psikolojik harekâtı gerçekleştirmişler, böylece ırkımızın bilinçlenerek tüm normallere karşı yürüttüğü mücadeleyi taçlandırmışlardır.
Haklarında, kendi tuttukları hatırat dışında bir bilgi yoktur. Bugün “Normal” denilen hastalıklı ırk tamamen yok edilmiştir. Sonuncu Normal, 2405 yılında 46.bölge dağlarında köylüler tarafından vurulmuş bir dişidir. Vurulduğunda bu efsane ve bu ulvi amaç da yerine ulaşmıştır. Ancak halen icat ettiğimiz aletlerle zamanda geçmişe gittiğimizde onlara rastlıyoruz. Bize uzaylı-yaratık gözüyle bakıyorlar. Bir bilseler onların son hallerinin bu olduğunu ve neden onlara tuhaf geldiğini? Onların zamanımızda son bulmasından dolayı bu “iki ihtiyara” çok şey borçluyuz…

35.Otman KEVGER
Torguz Hırdal Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Bölüm Başkanı


SON

İlk Yazılış: 13 Şubat 2010 – Edirne / Son Düzenleme: 22 Aralık 2012 – İstanbul

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Ucube (Distopya-Bilimkurgu)


                               (Resim Korku Sitesi'nin Facebook sayfasından alınmıştır.)

                                                                       1

Kahvaltı masasında, televizyonda konuşan propaganda spikerinin belli belirsiz sesi, hilkat garibesi görünümlü Koray’ın kulağında çınlıyordu. Batı Anadolu’da bir şehir asilerin eline geçince Düzenin Savaşçıları atom bombası kullanarak şehri yok etmekte çekinmediklerinden, Batı Atlantik İttifakı’ndan “Bu insanlık dışı bir şey” türünden bir açıklama gelmesi nedeniyle, spiker Düzenin Savaşçıları’nı savunuyordu.
Koray televizyondaki ayakta kalabilmiş karanlık binalara, hararetten dolayı üst üste kanalizasyon kanallarına doluşup kızararak can vermiş insan cesetlerine baktı. Görüntülerin birinde bindiği salıncağın zincirlerine sarılmış, kararmış bir çocuk cesedi vardı. Rüzgârın etkisiyle tıpkı canlıymış da can sıkıntısından yavaşça sallanıyormuş hissi vermesi Koray’a garip gelmişti.
Koray dışarıdan bazı sesler duyunca masadan kalkıp, dışarı baktığında havanın güneş doğmasına rağmen siyah bulutlardan dolayı kararmış olduğunu gördü. Müstakil evlerinin bulunduğu tepeden aşağıdaki yola ve şehre baktı. Bazı binalar yıkılmıştı ama geneli iyi durumdaydı. “Üçüncü Dünya Savaşı” (2020-2042) bitmesine rağmen, 2056’da patlak veren iç savaş halen sürmekteydi ve Dünya Savaşı’ndan daha yıkıcı olmuştu. Üstelik bu savaşlar yüzünden bir ucubeye benzemesi kendi açısından daha yıkıcıydı.
Evlerinin ilerisinde bir grup “Düzenin Savaşçıları”na mensup infaz memuru gördü. İnfaz memurlarının subayı olan ve siyah paltosunun üzerinde çeşitli madalyalar taşıyan bir adam, siyah bir atın sırtında, önünde sıralanmış, elleri bağlı yedi asiye idam kararını okuyordu. İnfaz memurları onların etrafında dizilmiş psikopatça sırıtarak korkuları gözlerinden okunan asilere bakıyorlardı. 
Asilerin önünde ortalama bir insandan biraz daha uzun ucu sipsivri tahta kazıklar çakılmıştı. Bu bizzat başkanın emir verdiği bir infaz biçimiydi. Hem asiler acı çekerek ölüyor hem de insanlar ibret alarak asilere katılmaya korkuyorlardı. Başkan Vlad Drakula’nın kazık metoduyla psikolojik savaşta ne kadar basmakalıp olduğunu kanıtlarcasına asılmayı yasaklamış kazıklamayı emretmişti.
Düzenin savaşçıları şeflerinin bir el hareketiyle asileri debelenmelerine aldırmayarak ekip arkadaşlarıyla beraber kaldırarak hepsini kazığa geçirmeye başladılar. Koray bu tür görüntülere artık herkes gibi alışmıştı ama infaz korku filmi izlemek gibi zevk veriyordu ona. Asiler kazığa geçirilirken ölüleri mezarlarından kaldırtacak denli korkunç sesler çıkararak bağırıp silkiniyorlar ve yavaşça kazığa geçiyorlardı. Bedenleri tahta kazığın üzerinde kayarken infaz memurları yüzleri şehvetten kızarmış bir halde seyrediyorlardı.
Koray donuk gözlerle manzarayı seyretmeye devam ederken duyduğu silah sesiyle irkildi. Sesi duymasının ardından subayın yere yıkıldığını gördü. Pencerenin yan tarafına bakınca mezarlığın yirmi yıllık mezarcısı olan babasını gördü. Mezarcı elinde tuttuğu çifteyle eski zaman zeybekleri misali dikilmiş intikam isteyen hırslı gözlerle düzenin savaşçılarına bağlı idam mangasını süzüyordu.
İnfaz memurları yanlarında asılı bulunan makineli tabancalarını doğrultup eve doğru ateş açınca Koray camdan çekilip kahvaltı yaptığı masanın altına sindi. Masa örtüsünün şeffaflığında babasının koşarak odaya girdiğini ve odanın kapısında beliren infazcıları gördü.
Birkaç el seri kurşun sesinden sonra babasının kanlar içinde yere yıkıldığında Koray’ın beyni uğulduyordu. Ağlamak istiyordu ama ağlayamıyordu. Beyni “Mantıklı düşün. Birazdan senide öldürecekler bir şeyler yapman lazım!” diyordu sanki. Korkunun soğukluğu tüm bedenini kaplamıştı. Babasının hala yerde can çekiştiğini gördü. Adamlar şarjör değiştirirken o anda elini masanın üzerine uzatıp el yordamıyla duran bıçağı aldı. Onu gören adamlar “Kıpırdama!” diye bağırırken aldığı bıçağı yerde yatan babasının sırtına sapladı. Korkuyla titremesine rağmen adamlara dönüp: “Yüce başkanımızın gücüne karşı gelen herkes ölümü hak etmiştir!” dedi.
Adamlar şaşkınlıkla karışık bir hayranlıkla çocuğa bakıyorlardı. Çünkü bugün babasını kendi elleriyle öldüren bu çocuk yarın başkanının emriyle tüm dünyayı öldürebilecekti. Ama Koray’ın içinden durum bambaşkaydı. Dışarıdan bakınca sinirden titreyen, ideolojisine sadık bu çocuk içinden ağlıyordu. Babasını kendi elleriyle öldürmesinden mesul zehirli gözyaşları içine akıyordu.  
Kendini affetmeyebilirdi ama adamlar onu kendilerinden sayıp öldürmeyecekti. Hem babasını bıçaklamasa bile zaten ölecekti. Koray neden ölmeliydi ki? O yaşamayı seçerek en akıllıca şeyi yapmış ve zaten ölmüş olan babasını, öldürerek hayatta kalmıştı.
Adamlar ona hep birden selam çakıp girdikleri gibi çıktılar. Koray babasının cesedine baktı. Ağlayacağını zannediyordu ama içinde üzüntüden eser yoktu. Sanki askerlere karşı rol yapmıyordu da gerçekten tüm istediği buymuş gibi sakince babasının cesedine bakıyordu. “Baba mesleğini hiç yoktan devam ettirmeli.” diyerek babasını gömmeye karar verdi. Herkesin vicdanının çoktan yok olduğu bir zamanda fazla anormal bulmamıştı hissettiklerini.

                                                              2

Ruhsuzca cesedi evin dışına kadar taşıyıp gömmeyi bitirdiğinde saat öğlene yaklaşmıştı. Eve dönüp içeriyi temizledikten sonra üstünü başını değiştirip duşa girdi. Duştan sonra giyinip dışarıya çıktı ve hala kapkaranlık olan gökyüzüne bakarak yıkık şehre doğru yürümeye başladı. Yolda ilerlerken bir an geriye dönüp kazıklanmış asilere ve babasının mezarına baktı. Evde ekmek olmadığı için karneye bağlanmış günlük ekmek istihkakını almak için ekmek kuyruğuna girmesi gerektiğini hatırlayıp adımlarını hızlandırdı.
Şehirdeki çeşitli yerlerde kazıklara dikilmiş asilere ve asilerin duvara yazdıkları siyasi yazılara bakarak her zaman geldiği fırına geldi. Ekmek fırının önünde beklerken aklına tekrar babası geldi. İçinde hafiften bir hüzün vardı ama kendisini sürekli,  nükleer saldırılardan etkilenerek bir ucube gibi doğduğu için “senden bi “halt” olmaz gulyabani sıfatlı” diyerek aşağılayan babası için ağlayamazdı. Gulyabani sıfatlıydı belki ama kazığa geçirilen o sarışın kız güzel olduğu halde ölmüşken Koray gibi gulyabani sıfatlı biri yaşıyordu işte. Babası bir ”halta” yaradığı halde kendi kendini öldürmüşken Koray hayattaydı. “Babama kanıtlamışımdır herhalde kendimi.” diye düşünüyordu.
Günlük ekmeğini aldıktan sonra biran önce evine dönmek için yolunu kısaltarak ara sokaklarda ilerliyordu. Birden arkasından birilerinin koştuğunu duydu. Bu sessizlik ortasında ne olduğunu anlamak için döndüğüne siyah kar maskesi takmış siyah paltolu orta boylu birini fark etti. “Bir asi!” diye düşünürken siyahlı kişi elindeki silahı Koray’ın kafasına dayadı. Koray iki eliyle ekmeğini sımsıkı tutarak asiye baktı. Asi sert bir sesle “Beni sakla! Yoksa seni öldürürüm” dedi namluyu bastırarak. Koray evine doğru yürüdüğünde o da silahı ensesine dayadı ve diğer eliyle Koray’ı sırtındaki tişörtün kapüşonundan tutarak iteledi.
Arka sokaklarda, devriyelerden saklana gizlene mezarlığın yanındaki eve vardılar. Koray’ın evinin yakınlarındaki kazıklara dikili asilerin yanına geldiklerinde bir an durdu asi. Üzerinde sinekler uçuşan asi cesetlerine baktı. Koray’da hareketsiz cesetleri seyrediyorken sarışın asinin gözlerine baktı. Kazığın üzerinde can vermiş asinin buz mavisi gözlerinin önceden görmüş gibiydi.
Asinin itelemesiyle eve doğru tekrar koşar adım yürüdü. Asi kapıyı açıp içeri girdikten Koray’ı koridordan geçirip sabah babasını öldürdüğü salona geçtiklerinde bıraktı ve kendini kapının yan tarafında duran koltuğa attı. Silahını indirmişti.
Koray sakince asini karşısına oturdu ve asiyi incelemeye başladı. Birden böyle rahat davranmasına şaşırmıştı. Asiyle göz göze geldiğinde buz mavisi gözlerle karşılaşınca irkildi. Asinin gözleri, kazıkta can veren asinin gözlerini andırmasının yanında Koray’a tanıdık geliyordu.
Koray asiyi seyretmeye devam etti. Zihninde, asinin kendisini öldürmesi ya da infazcıların kendisini bir asiyle yakalayıp kazığa geçirmesi hakkında paranoyalarını düşünürken, asi bir anda maskesini çıkardı ve uzun kızıl saçları omuzlarına dökülürken, Koray bu manzarayla beraber savaştan önceki bir kollegium[1] anısını hatırladı. Anı denmezdi, ufak bir an sayılırdı belki ama onun için asırlara bedeldi.
Okulun merdivenlerinden inerken bahçeye baktığında, ağaçların ortasında onu görmüştü. Tıpkı eski hikâyelerdeki orman perileri gibiydi. Kızıl saçları rüzgârda salınırken, o buz mavisi gözleriyle arkadaşlarını süzüyor ve büyüleyici gülümsemesiyle etrafına masal perileri gibi ışık saçıyordu. Her kollegiumda varolan bir tipti. Başarılı yani bol madalyalı, çalışkan, güzel ve popüler sıradan bir kollegiumluydu ama Koray için o kadar da sıradan değildi. O anda Koray’ın kafasında eski bir masal kitabı canlanmıştı. Güzel ve çirkin’in öyküsünü anlatan masalı anımsadı.
Ama o sırada kafasında daha başka bir masalı kendi yazmaya başlamıştı. “Gulyabani ve Peri Kızı” diye. Büyüleyici peri kızına âşık olan korkunç görünümlü bir gulyabaninin aşkı canlanıyordu kafasında.
Düşünceleri birden bölünüyordu Koray’ın. Merdivenin son basamağından yuvarlanarak yere düşüyordu ve gözleri kararıyordu bir anlığına. Kulağında çınlarken kahkaha sesleri o güç bela yerden kalkmaya çalışıyorken, o anı bir anıya çeviren bir mucize gerçekleşmişti. Birisinin Koray’ı kolundan tutup onun kalkmasına yardım ettiğini görmüş ve yardım edenin peri kızı olduğunu gördüğünde, içinden o anın bitmemesi için ruhunu Şeytan’a satabilmeyi istemenin ne demek olduğunu anlamıştı.
Peri kızı bir kaleyi bile çökertebilecek denli sihirli bakışlarıyla Koray’a bakarken, Koray heyecandan ruhunu kolayca teslim edebilirdi. İnsanın tüylerini ürperten melodik sesiyle dile gelmişti peri kızı “Canın yandı mı?” diye. Konuşamıyordu Koray, konuşmayı unutmuş gibiydi. Kelimeler süvari baskınına tutulup kaçmış piyadeler gibi firar etmişti zihninden. “Yok” diyebilmişti sadece. Peri kızı o büyüleyici gülümsemesini takarak dolunay kadar güzel yüzüne, salınarak geri dönmüştü kadim ağaçlar arasındaki sihirli yurduna.
Bu “büyülü an” son bulsa da, Koray’ın zihninde akmakta olan başka büyülü anlarda vardı. Bir seferinde bir ölüye bile hayat getirebilecek insanın içine işleyen bakışlarla Koray’ın mezar toprağı kadar karanlık gözlerine bakarak “0,5 ucun var mı?” demiş, o anda Koray kaderine küfretmişti çünkü o hala grotesk bir şekilde 0,9 uç kullanıyordu. Yine “Yok” diyebilmişti sadece ve bu büyüleyici anda böylece bitmiş, ateş saçlı peri kızı salınarak kaybolmuştu. Bir günde genel deneme sınavı olmuş ve ateş saçlı peri kızının arkasına denk gelmişti. Test çözmek yerine saatlerce saçlarını seyretmiş ve sonunda bu peri kızının saçlarının, aşklarına karşılık bulamayan talihsiz âşıklarının yüreklerine bir mızrak misali saplanarak onların kanlarıyla kızıla döndüğüne hükmetmişti. O günden sonra “kan saçlı peri” demeye başlamıştı.
            “Kan saçlı peri kızı İncila” diyordu ona.
Varlığını kaybetmiş, yaşam sebebini onda bulmuş ama “gulyabani sıfatlı” bir platonik olduğundan hep kaçınarak kalbine saklamıştı İncila’yı. Üç yıl geçen uzaktan beraberlikte bu aşkı ölmemiş aksine Zümrüdüanka kuşu gibi her gece Koray’ın yüreğindeki küllerinden aşk şerbeti gözyaşlarının damlamasıyla yeniden doğmuştu. Uykusuzdu geceleri zira her gözünü kapatışında buz mavisi bir çift ölümcül göz görüyordu Koray. Rüyalarında hep İncila’yı arıyor, yanına gelip ona kavuşunca cesaret edip konuşamıyordu. Belki de gerçek yaşamıyla rüyalarının kesiştiği tek gerçeklik buydu.
            İncila, Koray’ın aşkından habersiz birileriyle “çıkarken” ve her “çıkması” gözyaşlarıyla sonlanırken Koray uzaktan seyrederek kan saçlı peri kızını ondan daha fazla ağlıyor ve isyan ediyordu. Neden böyle “tuhaf” yaratılmıştı Koray? Kan saçlı peri kızını ağlatan kalpsizlerin suratı melekler gibi ışıldarken sahte gülüşlerle, Koray’ın kalbinin ışığı neden maskeleniyordu zebanileri andıran suretinin korkunç karartısında? Gulyabani gibi değil, beyaz atlı prens gibi çıksa peri kızının karşısına ne olurdu? İçinde fırtınalar kopuyordu. Koşmak, sarılmak ve “Artık gözyaşı pınarları boşuna saçılmasın gözlerinden, gülüşündeki ışığın ebediyen yanması için kendimi cehennem ateşlerinde yakayım” demek geliyordu içinden ve her seferinde zebani çehresi geliyordu aklına, engelliyordu Koray’ı kara büyüye tutulmuş gibi. Böyle geçen günler mezuniyetle bitmiş üzerinden iki yıl geçmiş ama Koray hala unutamamıştı kan saçlı peri kızını. O sırada ne yapılan ihtilal, ne ölenler, ne savaş hiçbir şey umurunda değildi. Kollegium arkadaşlarının çoğu kâh düzencilerin yanında kâh direnişçilerin yanında can vermişti. Ama o hep okulun popüler perisi İncila’yı düşünmüştü.
            İşte şimdi karşısında duruyor, buz mavisi gözleriyle, Koray’ın mezar toprağı karası gözlerine bakıyordu. Mezuniyette erkek arkadaşının arabasına binip giderken İncila’nın ardından bakmış ve o kan kızılı saçları bir daha nasıl ve nerde göreceği ihtimalini hayal etmeye başlamıştı. Şimdi karşısında oturmuş, Koray’a ölüm karşısında olduğundan daha beter bir heyecan yaşatıyordu. İncila gergin bir tavırla yalnız yaşayıp yaşamadığını sordu.
Koray hemen cevap vermedi. Aklında o anda başkasına sapıkça ama kendisine masumane gelen eski bir hayali canlanmıştı. İncila’nın kollarında bir tiyatro sahnesi gibi can vermekti gizli hayali. Yalnız yaşamadığını ve direnişçilere katılan babasını öldürdüğünü anlatarak ve kafasına kurşunu yiyerek sevdiği kızın elinden ölümü tadıp bu gizli hayalini gerçekleştirebilecekti.
Ama bunu yapmak yerine o anın büyüsünü yaşayabilmek için başka bir yalan düşündü. Kıza zaten bunca yıl platonik aşk yaşayarak yalan söylemişti, bu yüzden başka bir yalanın zararı olmazdı. Hatta duygu sömürüsü yaparak vicdanına mastürbasyon yaptırabilir ve İncila’dan bunca yılın acısını çıkarabilirdi.
İçindeki intikam meleğinin çağrısına kulak veren Koray, İncila’ya bakarak: “Bu sabahtan itibaren yalnızım. Babamla yaşıyordum. Evin aşağısında şu kazıklara dikilen gençleri görünce av tüfeğini kapıp infazcılara saldırmış herhalde. Öldürdüler. Ben yoktum. Silah seslerine uyandım. Kapının önünde yatıyordu.” dedi.
Koray duygu sömürüsünü pekiştirmek için ağlamaya başlamıştı. Soğuk ve karanlık gecelerde gözyaşları akmamıştı gözlerinden İncila için ama şimdi hıçkırarak ağlıyor ve yalnız kalmış talihsiz genç rolünü oynuyordu. İncila’nın bakışlarını görür görmez sarsılarak ağlamaya devam etti. Artık vicdan mastürbasyonu aşamasından geçmiş, yıllarca kendisine acı çektiren kan saçlı peri kızını duygusal işkenceyle geçmişinin intikamına tabi tutuyorken İncila bu işkenceden habersiz, oturduğu yerden hüzünlü gözlerle Koray’ı seyrediyordu.
            İncila ayağa kalkıp Koray’a yöneldiğinde Koray’ın kalbi duracak gibiydi. İmgelerinin hâkimi masallar ecesi lütfedip ona yönelmiş ve - yanına oturup kollarını onun boynuna dolayıp, kafasını omzuna yaslayıp onunla birlikte ağlamaya başlamıştı.  
Koray hayalinde bile kurmadığı bir şeyi yaşamaktaydı. Kan saçlı peri, ilk kez kendisi için gözyaşı döküyordu. Artık işkence safhasını geçmiş, doğrudan zafer safhasını yaşamaya başlamıştı Koray. İncila ise bu duygusal tuzaktan habersiz Koray’ın kâh deforme olmuş iğrendirici ellerini tutup, kâh saçlarını okşayarak sakinleştirmeye uğraşıyordu. Koray içten içe seviniyordu ama ağlamayı sürdürüyordu. Yalnızlığının hükmünü taşıyan bu işkenceyi bitirmek istemiyordu.
Ama ne zamanki İncila Koray’ın başını koynuna yaslamıştı, o zaman Koray sevilenin kendine has kokusunu iliklerine kadar çekerek kendine gelebilip intikam meleğini kovarak işkenceye son vermişti. İncila onun saçlarını okşarken: “Yalnız seni ağlatmadılar. Savaş yetmiyormuş gibi bir de başımıza ölüm ve işkence saçıyorlar. Eski günler geride kalmış olabilir ama gelecek henüz yaşanmadı ve onu biz şekillendireceğiz. Her şeye rağmen direniyoruz. Bu karanlığa son verip yeni bir dönemi başlatmak senin ellerinde, bize katılırsan başka çocukların babalarının ölmesini engelleyebilirsin.” dedi.
            Koray’ın zihni bulanmıştı bir anda. Kan saçlı peri kızı dediği platonik aşkını, duygu sömürüsüyle kandırmasına üzülüyorken ve kızın kendi acılarını ajite edip onu saflarına çağırmasıyla asıl kötülüğü İncila yapıyorken, neden vicdanı sızlıyordu yaptıklarından dolayı? Acı çeken insanların sıkıntılarından nemalanmak kendi yaptıklarından daha az mı aşağılıktı?
            Eskiden olsa Koray bu teklifi kabul ederdi ama şimdi aynı duyguları yaşamıyordu. Eskiden içinde küçükte olsa bir umudu vardı. İncila’nın karşısına çıkışının tesadüf olmadığına ve bir gün mutlaka aşkına karşılık vereceğine inanıyordu. Ama yıllar geçtikçe umudu ölmüş, dünya çoktan tersine döndüğü halde onun kendi duygularına karşılık vermeyeceğini anlamıştı. İncila’yı doyasıya görüp, karşılıklı bir-iki dakikalığına da olsa konuşmuş hatta sarılmıştı ve bu onun kalbindeki acıyı biraz olsun dindirebilmişti.
Yine de Koray,  her şeye rağmen onun peşinden gitmek, sadece seyretmek ve yakın olmak istiyordu. Kendisinden önceki dönemlerde yeryüzünde yaşamış diğer platoniklerden farklı değildi istedikleri. İncilâ’nın gözlerine bakarak: “Seninle geliyorum” dedi. İncila kafasını sallayarak yerinden kalkıp pencereden dışarıya baktı. Koray’a dönerek: “Hava kararmaya başlıyor. Sokağa çıkma yasağı zamanı gelmeden sığınağa gitmeliyiz.” dedikten sonra, birlikte evi terk ettiler.

                                                           3

Dışarı çıktıktan sonra İncila, ileride dikili duran kazıkların üstündeki cesetlere bakarken Koray onları tanıyıp tanımadığını sordu. İncilâ gözünü cesetlerden ayırmadan “Sadece Hüma’yı tanıyorum. Diğerleri öteki bölgelerden olmalı. Bizim kollegiumdandı hatırlarsın belki.” dedi. Koray hatırlamadığını söylediğinde bir kez daha olumsuz yanıt vermenin acısıyla kendine küfretti.
İncila, Hüma’nın cesedine hayranlıkla bakarken Koray’a anlatmaya başladı: “Saçları ne güzel değil mi? Aslında orijinal rengi bu değil o yüzden tanımaman normal. Siyahtı saçları. Gece gibi masmaviydi sanki. Daha güzel görünüyorsun, değiştirme felan demiştim. Direnişin başladığı zamanlardı. Sevgilisi öldürülmüştü. O da o yüzden katılmıştı direnişe. Katıldığı gün sarıya boyatmıştı. Demişti ki “Siyah saçlarımla yas tutmamı bekleyenlere inat, aydınlık günler gibi sarı saçlarımla bir gün bile ağlamadan canımın yarısını alanlardan intikamımı alacağım.” Dediği gibide yaptı. Çok can aldı. Bir gün dedim ki “İntikamını aldıktan sonra yas tutmaya devam edecek misin? Saçların hep aynı mı kalacak”. “O dokunamadıktan sonra artık onları açığa çıkarmanın bir anlamı yok.” dedi Hüma. Dün yakalandı ekibiyle beraber. Sonu burada bitmiş demek ki.” diyerek yokuş yola doğru hızlı adımlarla yürüdü. Koray onu takip ederken “Azılı bir direnişçi olduğu halde, şu acaip zamanda bile saç modeli üzerine nutuk verebiliyor. ” diye söylendi içinden.
Karanlık şehre doğru yürürlerken hava da hafiften kararmaya başlamıştı. Sağ kalabilen insanlar aceleyle evlerine doğru koşturuyordu. İncilâ Koray’a dönerek fısıldadı: “Dikkat çekmememiz lazım. Sevgilimmiş gibi davran. Elini ver ve gülümse” dedi. Koray şaşkınlıkla ve sevinçle “Dikkat çekmez mi gülümsemem” diye söylendi. İncila “Karanlığa rağmen gülümseyebilmek sadece âşıklara mahsustur” dedi buruk bir gülümsemeyle.
Koray’ın o an hissettikleri daha önce hiç yaşamadığı, tatmadığı ve sadece âşıklara özgü olan, midede tuhaf kasıntılara yol açan bir histi. İncila’nın elini tutmayı düşlerinde görmek bir yana, hayal bile edemezken şimdi gerçek hayatta böyle bir şeyi yapabilmek garip geliyordu Koray’a. Kafasında türlü fikirler uçuşurken İncila elini tutunca Koray’ın zihnindekiler bir anda uçtu ve Koray’da onlarla beraber kanat çırptı. O andan itibaren Koray için her şey anlamını yitirmişti. Adım atıyor ve safça gülümsüyordu ama bunları fark etmeden yapıyordu. O artık konuşmaya bile çekindiği platonik aşkının elini tutan mutlu bir insandı. Kendisini ilk defa bir insan gibi hissediyordu. Geçtiği yerlere ve sokaklara bakmadan yaşadığı anın heyecanıyla yürürken “Emrediyorum size kıpırdamayın!” seslerini ancak İncila’nın sarsmasıyla kendine gelerek duyabildi.
Arkalarından “Durun!” sesleri geliyor, insanlar kaçışıyordu tıpkı İncilâ’yla kaçıştığı gibi. Koşarak iki yanda savaştan önceki zamanlardan kalma beton apartmanların birbirine yaslandığı bir çıkmaz sokağa girdiklerinde soluk soluğa durakladılar. Koray’ın içini yeniden ölüm korkusu kaplamaya başladığında, İncila Koray’ı sertçe sarsarak: “Dikkat çekmeyelim dedim o kadar tuttun idam mangası infazcılarına bakıp gülümsedin! Bizi öldürecekler şimdi!” dedi.
İncila’nın elini tutmanın verdiği cesaretle Koray içinden gelen tüm dürtülere ilk kez boyun eğdi ve Azrail’in inceden duhul ettiği o vakitte gözlerini, kan saçlı peri kızının buz mavisi gözlerine dikerek, kendinden emin bir şekilde, ama korkak bir çocuk edasında koy verdi kendine göre yılların yükünü taşıyan “Seni seviyorum.” cümlesini.
 İncila donup kalmıştı. Ölüme bu denli yakınken böyle bir itirafı işitmek üstelik bunu ucube görünüşlü bir ucubeden duymak ona garip ve itici gelmişti. Ama ucubenin gözlerindeki çaresizliği görür görmez İncila gülümsemeye başladı. Koray şaşkınlıkla onun buz mavisi gözlerine bakmaya devam ederken Koray’ın göreni iğrendirebilecek ellerini tekrar tutarak ona yaklaştı. Ağzından herkesin bildiği bir aşk şiirinin dizelerini tamamlarcasına çıktı o Koray’ın hayallerinde bile duyamadığı kelime: “Bende seni seviyorum.”diye.
Koray zamandan ve mekândan koparak eskinin şamanları gibi ruhsal bir kendinden geçme halinde, rüyalarında bile göremediği bir hayali yaşamaktaydı. Kızın gözlerinde kendini gördüğünde aklına bir anlığına infazcılar geldi. Şu an tehlikede olduklarını ve kendi yaptığı bir hata yüzünden İncila’nın zarar göreceğini anladı. Ama ne var ki o rüya anında bu sadece gelip geçici bir düşünceydi. 
İncila’nın gerçekte düşündüğü ise ucube olmasına rağmen ölmeden önce mutsuz bir çocuğu mutlu etmekti. Ölümün kol gezdiği o vakitte Koray’a son kez bir yalan söylemiş ve onun mutluluğunu seyretmeye başlamıştı. Ama Koray hiçbir zaman bu düşünceleri öğrenemeyecekti.
Sessizliği sonlandıran bir silah sesi tüm rüyayı bitirmekle kalmamış, vurduğu tekmeyle rüyayı kâbus uçurumlarına yollamıştı.
Koray gözlerini yalancılıkla suçlasa da birebir gerçeği yaşadığını biliyordu. Kan saçlı peri kızının saçlarında bu kez gerçekten kan vardı ve saçlarından daha kızıldı. İncila gözlerini kapatmadan bir süre Koray’a baktı ve kanının sıçradığı duvara doğru kırılan bir dal parçası gibi düştü.
İncila gözlerini kapatmaya tenezzül bile etmeden bu karanlık dünyadan göçüp gitmek üzereyken son gördüğü şey Koray’ın infazcılara dönüp “Abi sağ olun kurtardınız beni bu asinin elinden” demesi oldu. İhanetin karanlık hançerini doğrudan tatmayı kaldıramadığından İncila’nın ihanete uğramış ruhu, gözyaşı ve kanla kirlenmiş bedeni terk ederek gökyüzüne kanat çırptı.
Koray sevdiği kızı bir anda silip atmış infazcılara dönerek can korkusuyla söylediği yalanın etkisini görmeye çalışıyorken, içlerinden birinin sabah babasına kurşun yağdıran infazcılardan biri olduğunu gördü. İnfazcılar grubunun ortasında duran, üzerinde pek çok alamet ve nişan bulunan, ürkütücü görünümlü şeflerinin kendine baktığını gördü. Adam korkunç gözleriyle kendisine bakarken ve tüm namlular Koray’a doğrultulmuşken şef yanındaki infazcıya dönerek “Rol kesiyor şerefsiz, ölüm çukurlarından birine atın bunu!” diye gürledi.
İki infazcı Koray’ı kollarından tutarak çıkmaz sokağın çıkışına doğru sürüklediler. Koray sürüklenirken karşı koymak yerine hayatta kalmak için kendisine yabancılaşıp yaptığı şeyleri düşünüyordu. Tek isteği herkes gibi bu cehennemde yaşayabilmekti ama şimdi bir ölüm çukuruna gönderiliyordu.
İnfazcıların kazıktan sonra ikinci psikolojik bastırma taktiğiydi ölüm çukurları. Sokakların belli kısmına boyu bir adamdan biraz daha yüksek çukurlar kazılmıştı. Sağ yakalananlar buraya atıldıktan sonra kurşunlanıyorlardı. Bu son zamanda uygulanmaya başlamış bir yöntemdi çünkü Rusya’ya yakın savaş bölgelerinde ölülerin yürüdüğüne dair haberler geliyordu ve bu yüzden İnfazcılar arasında kazığa atılan direnişçilerin dirildiklerine dair bir söylenti vardı.
Koray karanlık çukura yuvarlanıp yüz üstü sert toprağa çarptığında acıyla inledi. Sırt üstü yatıp gözlerini açtı. Çukurun ağzındaki karanlık gökyüzünde dolaşan siyah bulutlara, sokak lambasının ışığı altındaki İnfazcıların karanlık siluetlerine ve parlayan silah namlularına baktı. Etrafına bakarak sığınacak bir yer aradı ama etrafında kara topraktan başka hiçbir şey yoktu. Bunca yıl babasıyla mezar kazmış olmasına rağmen ilk defa topraktan ve ölüm düşüncesinden korkmaya başlamıştı. Çaresizlik tüm ruhunu sardığında olduğu yerde kalakaldı. Son kez gökyüzüne bakıp kara bulutları gördüğünde çaresizlikten ağlamaya başladı ve ilk kez gerçekten kendisi için ağladığını fark etti.
Karanlık çukurun ışıksız kısmından bir elin ona doğru uzandığını gördü. Bembeyaz el Koray’ın iğrenç görünüşlü elini tuttuğunda Koray elin buz beyazlığında görünüşüne tezat sıcaklığını hissetti. Elin sahibi ışığın altına çıktığında kendisi gibi ağlayan bir kız olduğunu gördü. Koray kıza bakarken kız birden Koray’ı devirerek üzerine kapandı.
Koray ne olduğun anlamaya çalışırken yukarıdaki infazcıların çukura birini daha attıklarını gördü. Koray kafasını yanına çevirdiğinde bunun kan saçlı peri kızının cesedi olduğunu gördü. İncila’nın cesedi boş gözlerle Koray’a bakıyordu.
Koray son ihanetinin verdiği acıyla kafasını üzerine kapanan kızın koynuna gömdüğünde “Ateş!” sesini işitti. Çukura kurşunlar yağarken üstündeki kızın titreyerek can verdiğini ve ağzından boşalan kanların yüzüne aktığını gördü Koray. Ayaklarına isabet eden kurşunların acısıyla kavrulan Koray çoktan can vermiş kızın gözlerine baktığında o gözlerde gerçek canavarın yansımasını görmüştü.
Bir anda duyduğu jet uçaklarının ve füzelerin gürültüsüyle üzerindeki kıza daha da sıkı sarıldı korkuyla. İnfazcıların ateşi keserek kaçıştıklarını duydu. İnfazcılar “Nükleer saldırı!”, ”Rus uçakları!”, “Ölülerden uzak durun! Herkes sığınaklara!” diyerek birbirlerine bağırıyorlardı. Koray bu söylenenlere ilkin bir anlam veremedi ama üzerindeki ölü kızın bir süre sonra kıpırdanmasıyla korkutucu gerçeği gördü ve biyolojik savaşın karanlık sonuçlarıyla karşı karşıya olduğunu anladı.
Koray yan tarafına döndüğünde kan saçlı peri kızının da kıpırdanarak doğrulduğunu gördü. Sevgilisi İncilâ capcanlı karşısındaydı. Aklına eski inançlardaki kıyamet günü inançları geldi. Küçüklüğünde, babaannesinin söylediği“Günahlar artınca kıyamet zamanı gelip ölüler dirilecek.” Sözünü hatırladı. Duydukları ve eski zaman efsaneleri de yanındakilerle beraber diriliyordu. Çevreden gelen insanların çığlık sesleri ve çocuk ağlamaları, Koray’ın yanında ve üzerinde kıpırdanan cesetlerden bile daha korkutucuydu. “Kıyamet bu olmalı.” diye düşündü.
Koray korkuyla İncila’ya seslendi. Yaşayan ölü boş gözlerle ona baktığında onun İncila olmadığını anladı ve bu anladığı son şey oldu. Yaşayan ölüler, Koray’ın üzerine çullanarak, çığlıklarına aldırmadan dişleri ve tırnaklarıyla onu vahşice parçalamaya başlamıştı. Koray’ın gözleri kapanırken, acıyı bile hissetmemeye başlamışken tek duyumsadığı şey yüzünden fışkıran kanların ağzındaki bakırımsı tadı ve çukurun dışından gelen acı çığlık sesleriydi.

SON

Edirne - Aralık 2009


[1] O dönemde liseye denk eğitim veren eğitim kurumlarının genel adı.