hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Temmuz 2021 Çarşamba

Türk Sultanına Mektup (Tarihi-Fantastik Öykü)

 (Daha önce 2017'de Getik Fanzin'de yayımlanmıştır. MBY)

             Sayısız yıldızın gökyüzünü şenlik alanına çevirdiği sıradan bir bozkır gecesinde, Zaporojya Siç’inin kalbi olan Khortitsia adasında, arasına toprak doldurulmuş tahtadan tabyaların ardındaki Kozaklar kısmen huzurlu bir uykudaydı. Kulelerde çubuk tüttüren gözcülerle esir aldıkları kadınları kovalayanların haricindekilerin ayık olmadığı bu hengâmede duyulan yegâne ses yarı ayık bir kobzarın tıngırdattığı tellerden yükselen yanık bir ezgiydi. Gecenin ahengini bozmadığından kimsenin susturmaya el vermediği bu ses, sağdan soldan yükselen cırcır böceklerinin sesi kadar doğal sayılıyordu.

            Tüfek elde bekleyen gözcüleri huzursuz eden bir sessizlik vardı. Gürültüsü patırtısı eksik olmayan bozkırın bu gece susmasını baskın alameti sayıyor, Tatar atlılarının olası kıpırtılarını sezebilmek için gözlerini çayırlardan ayıramıyorlardı. Derken her birisini “ölüm sessizliği” korkusundan kurtaracak bir vaveyla koptu. Khortitsia’nın öte ucundan ayaklanıp merkeze doğru yürümekte olan bir güruh peyda olmuştu. Ellerindeki meşaleleri savurarak, tüfeklerini, piştovlarını ateşleyerek, bağıra çağıra yürüyorlardı. Kimi Kozakça, çok azı Tatarca ve Kalmuk dilinde yankılanan: “Yakaladık! Yakaladık!” sesleri eşliğinde tufan misali ilerleyen kalabalığın geçtiği yerde ışıklar yanıyor, pencere ve çatılardan karşılıklı küfürler savruluyordu.

            Birkaç kişi yumruk sallayarak kalabalığa saldırsa da sonradan onlar da güruhun ardına takıldı, böylece dehşetli bir kalabalık atamanın kaldığı iç istihkâmın kapılarına dayandı. Nöbetçiler hayır mı şer mi olduklarını bilmedikleri kalabalığı görünce tüfeklerini kalabalığa doğrultup haykırdılar:

            “Ne istersiniz? Atamanın kapısına dayanmanız nedendir?”

            “Mahkeme isteriz! Katili yakaladık! Ataman Sirko yargılasın, onun adaletine güveniriz!”

            Kozakların töresince her türlü karar atamanların ağzına baktığından nöbetçiler çaresiz birbirlerine baktılar. Kozakların muhtemelen bir içki yahut kadın kavgasında cinayet işlemiş birini tutup getirdiklerini düşündüler ama böylesine bir kalabalığın adi cinayet için toplanmayacağı açık olduğundan başka bir Kozak beyinin, atamanı ele geçirmek için tuzak kurabileceğini düşünüp kapıları tutmaya devam ettiler. Kapıdakilerin huzursuz hali iç istihkâmın kulelerinde, duvarlarında bekleyen diğer gözcüleri de tedirgin etmiş, tüfekleri ve piştovlarıyla birlikte küçük metris toplarını dahi kalabalığa doğru çevirmişlerdi. Gözcü kalabalığa seslendi:

            “Bu hangi katildir ki gecenin köründe Kozakların yarısını hem de birbirlerinin lisanına yabancı Tatarlarla Kalmukları peşine takıp atamanın kapısına getirsin?”

            Kalabalığın içinden yaşını başını almış bir Kozak küfrederek gözcüye bağırdı: “Bu kadar insan alelade bir kadın cinayeti için toplanmadı ya! Siç’e musallat olan, çocukların canını alan katili yakaladık!”

            “Kozak çocuklarının canına kastedilmişse yurtlarından uzakta Tatarların, Kalmukların sıkıntısı ne ola?”

            “Bizi onlar harekete geçirdi. İlk onlar fark edip yakalamamızı sağladı opiri!”

            Tatarlardan biri de üstüne vazife gibi kendi lisanında haykırdı: “Yakalagan! Oburı biz yakalagan!”

            Gözcüler “opir” kelimesini duyunca tekrar dönüp birbirlerine baktılar. Rusların “upir”, Ukrainlerin ve Kozakların “opir” dediği şey bozkırın sayısız kocakarı masallarından biriydi. Bozkırların da ötesinde Eflaklıların, Boğdanlıların, Lehlerin hatta Nemselilerin topraklarında farklı isimlerle zikredip veba vurmuş köylerin, sebepsiz ölülerin kaynağı sayarlardı. Toplu tüfekli Osmanlı askerlerinden hatta atlarıyla ölüm saçan Tatarlardan yüz geri etmediklerinden, böylesine bir batıl itikat karşısında ne yapacaklarını şaşırmışlardı.

            Gözcülerden biri güldü: “Ataman Sirko’yu bu vakitte kocakarı lakırdıları için ayağa kaldırırsanız yatana değin hepimizi kılıçtan geçirir söylemedi demeyin!”

            Kalabalığın ortasından bir yerden rahiplerin ve keşişlerin öfkeli homurdanmaları duyuldu: “Duamıza halel getirmeyeceğini bilsek yüz bin kere sövmüştük gelmişine geçmişine! Kutsal suya batırılmış iplerle, ayin cüppesiyle biz zapt ettik habisi. Var söyle Ataman Sirko’ya! Cesareti var ise görsün ve versin kararını. Yalanımız varsa topumuz birden Tatarın kılıcına gelelim!”

            Muhafızlar homurdanmalar ve küfürler karşısında çaresiz kalmışlardı. Olası bir baskına karşı iç istihkâmda uyumakta olan diğer Kozakları da uyandırıp silahlandırarak Ataman’ın kaldığı eve giden yolda öbek öbek dizildiler.

            O esnada Kozak Atamanlığı’nın asıl atamanı Ivan Samoylovych’i Kırım yolunda esir aldığı için dolaylı olarak atamanlığını ilan etmiş olan Kosh Atamanı İvan Sirko, sabık atamanın evindeydi. Esir aldığı atamanın yatağında Kırım Seferi esnasında mirzalardan birinin köşklerinden kaçırdığı iki Kafkasyalı dilberin arasında uzanmış tavanı seyrediyordu. Kollarını bir anlığına dilberlerden çekerek yatağın kenarında duran sehpaya uzandı. Sehpanın üzerindeki Arap harfleriyle yazılmış name-i hümayunu alarak öfkeli gözlerle seyretti.

            Osmanlı Sultanı IV. Mehmed Han, gönderdiği name-i hümayunda Osmanlı’ya tâbi olmasını istiyordu. Teslimiyet ibaresini okuyan Sirko’nun öfkesi her seferinde katlanarak artıyordu. Bir önceki sene Zaporojya Siç’ini zapt etmek üzere gönderilmiş Osmanlı birliğinin tamamını katledip ta Kırım’a kadar inen, Bahçesaray ve Akmescit’i vurup geri çekilen, Kırım Han’ını geri çekilmeye zorlayan kendisiydi. Kılıç zoruyla aldığı atamanlığı Türklerin eline teslim etmesi isteniyordu. Odasının kapısı vurulup kendisine seslenilince yattığı yerden gürledi:

            “Ne var?”

            “Siç ahalisi huzurunuza çıkmayı diler Yüce Ataman. Sizden mahkeme talep ediyorlar.”

            “Sabahı bekleyemiyorlar mı?”

            “Yakaladıkları opiri yargılamanızı istiyorlar.”

            İvan Sirko’nun mevcut öfkesi bu sözü duyunca en yüksek raddesine çıktı. Kafkasyalı dilberlerin uykusunu hiçe sayıp baş ucunda asılı duran kılıcını duvardan indirdi. Bir sıçrayışta yataktan çıkıp kapıyı açtı. Karşısında çaresizce bekleyen gözcünün yakasına yapıştı:

            “Benimle alay mı ediyorsun?”

            “Israr ediyorlar Yüce Ataman. Biz de ihtarda bulunduk ancak sizin huzurunuzda yargılama istediler.”

            “Adamları sağlı sollu dizip silahları hazır ettikten sonra içeri alın. Tahtımı da kapının önüne çıkarın. Eğer bir tuzaksa yahut Ukrain köylülerinin safsatasıysa bedenlerini kana ve baruta doyuralım!”

            İvan Sirko’nun uyanması iç istihkâmdaki hazırlıkları hızlandırmıştı. Atamanın tahtı evin önüne çıkarılıp tüm muhafızlar ve gözcüler hazırlandı. Mahkemenin kâtibi dahi uyandırılıp genişçe bir masanın başına okka ve divit takımı ile oturtuldu. İstihkâmın kapıları açılınca eli meşaleli güruh tahtın önüne kadar atamanın adamlarının nezaretinde ilerledi. İvan Sirko tüm haşmetiyle kapıda görünüp tahtına oturduğu esnada güruh saygıyla eğildi.

            “Beni bu vakitte uyandırmaya cesaret edişinizi cezalandırmalı mı ödüllendirmeli mi? Kapıma neden geldiniz?”

            Atamanın ordusunda da savaşmış gedikli Kozak savaşçılarından birisi öne çıktı: “Çocuklarımıza musallat olan, Hristiyanların kanını döken habis opiri yakaladık Yüce Ataman.”

            “Bunun için mi uyandırdınız beni? Töre bilmez misiniz? Kafasını neden kesip, kalbine kazık çaktıktan sonra cesedi yakmadınız?”

            “Yüce Ataman biz buna niyetlendik ama rahip efendi durum biraz karışık olduğundan senin emrin olmadan böyle bir işe kalkışmamızın suç olabileceğini söyledi. Biz Kozaklar senin sözün üstüne yemin ettik. Senin sözüne aykırı hareket etmek istemedik!”

            O esnada kalabalığın önüne çıkan rahip ellerini göğe uzattı: “Hristiyanlık âlemi bizim bu gece yakaladığımız iblis misali bir kötülüğü daha önce görmemiştir. Açılın! Açılın da o iblisi Yüce Ataman da görsün!”

            Kalabalık açılmaya başlayınca rahiplerden ve keşişlerden oluşma bir çember meşalelilerin arasında kaldı. Rahipler ellerinde tuttukları urganlara asılarak Sirko’nun huzuruna kadar yaklaşmışlardı. İki-üç tanesi kenara çekilince İvan Sirko rahiplerin urganlarla sıkıya bağlayıp aralarında tuttukları şeye şaşkınlıkla baktı. Tahtından fırlayan ataman rahiplere yaklaşarak sordu: “Yakaladığınız opir bu mu? Bir motanka bebeği mi? Hangi köylüden yağmalandığı meçhul bir motanka bebeği için mi beni uyandırdınız?”

            Sözlerindeki alaycılık ve öfke adamlarına da sirayet etmişti. Ukrainlerin eski zamanlardan beri taşıya geldikleri inanışları gereği saz parçalarından ve artık giysi bezlerinden yapılan bu bebekler yeni evli çiftlere yahut çocuklara hediye edilirdi. Rahip atamana durmasını işaret ederek elindeki haçı motanka bebeğine doğru uzattı. Oyuncak bebeğin olduğu yerde canlıymış gibi kıpırdandığına ve yarığa benzer ağzından çıkan sivri dişlerine şahitlik eden ataman elini kılıcına götürdü. Motanka bebeğinin üzerindeki lekelerin kan lekesi olduğunu, o ürkütücü ağzı gördüğü zaman idrak etti.

            “Rahip efendi bu nice iştir? Bir motanka bebeği hem cana gelsin, hem can alsın olacak iş mi?”

            “Bunları Ukrainler yeni gelinlere çabuk çocuk sahibi olması için hediye ederler. Çocuklara hediye edilmesindeki maksat başkadır. Bir çocuk hasta olursa kukla çocuğun hasta yatağına yatırılır çocuğun üstündeki hastalığı kendi üstüne çeksin diye. Ukrainler buna inanırlar.”

            “Nasıl yakaladınız bu kötülüğü?”

            “Üç gündür çocuklarımızın ölmesinden Tatarlar şüpheye düşmüşlerdi. Aralarında hem Kırım’ı hem Eflak ormanları daha önce görenler de var, bir opir musallatını daha başlangıcında tanıyan kimseler neticede. Ahali huzursuzlanmasın diye hep birlikte sokakta dualarla devriye gezdiğimiz esnada yakaladık bu motanka bebeğini. Bize de saldırmaya kalktı ki dualarımız olmasa hepimiz ölebilirdik! Onu zapt edince Tatarlar böylesine bir şey görmediklerini söylediler ama ben ne olduğunu anladım. Ukrain muhacirlerden birisinin, daha önce bulunduğu yerde opir musallatına uğramış bir çocuğu olmalı. Çocuğun hastalığı bu motankanın bedenine yerleşti. Ardından geceleri tıpkı bir opir gibi dolaşmaya başladı!”

            “Bana getirmenizin nedeni nedir?”

            “İnsan olsa kanunlarımızda yeri belli. Ama kanunlarımızın görmediği bir varlık bu. Günahlarımız ve asiliğimiz başka kötü ruhları da buraya celp etmesin diye senin mahkemeni diliyoruz Yüce Ataman!”

            İvan Sirko hala olduğu yerde kımıldanıp hırıldayan motanka bebeğini seyretti bir süre. Ardından aklına bir şey gelmiş gibi evinde hazırlanırken kemerine sıkıştırdığı name-i hümayunu çıkardı. Bir süre muzaffer bir ifadeyle hem nameye hem motanka bebeğine baktıktan sonra adamlarına boş bir fıçı getirmelerini diledi. Dualı urganlar, ayin cüppesi ve birkaç haç ile bezenmiş motankayı boş fıçının içine hapsederek çiviletti. Yan yatmış fıçı kıpırdanmasın diye adamlarından biri fıçının üzerine yattı.

            Ataman masa başına yürüyüp kâtibin omuz başına tüneyince diğer Kozaklar da merakla onun yanına doluşup masayı seyretmeye başladılar. İvan Sirko onlara hitaben haykırdı: “Türklerin Sultanı teslim olmamızı emrediyor. Madem kulları olarak görüyor bizi o halde sultana layık bir hediye göndermemizi de garipsemez!” Bu sözleri duyan Kozaklar ilkin hiçbir şey anlayamadılar ancak fıçıya hapsedilen şeyi göz önünde bulundurunca keyifle gülüp kahkaha attılar. Osmanlı sarayının koridorlarında dolaşacak dehşeti hayal ettiler bir anlığına.

            Hava inceden alacakaranlığa bürünmekteyken İvan Sirko kâtibin sırtına vurdu: “Sadece hediye göndermek Kozaklara yakışmaz. Bize yazdığı nameye karşılık bir nameyle cevap vermeli Sultan’a! Haydi yazmaya başla! Aynen şu şekilde: Seni Türk şeytanı…”

(Not: İlya Repin’in “Türk Sultanına Mektup Yazan Zaporojya Kazakları” adlı ünlü tablosu ve Ukrayna halk inançlarından ilham alınarak yazıldı. MBY)

SON

Mehmet Berk Yaltırık, 12 Eylül 2016 – Edirne


21 Ağustos 2017 Pazartesi

Cadıların Güneşi

(Daha önce Pera Müzesi Blog'da 11 Haziran 2016'da http://blog.peramuzesi.org.tr/featured/cadilarin-gunesi/ adresinde yayınlandı. İngilizcesi için: http://blog.peramuzesi.org.tr/en/featured/cadilarin-gunesi/)
          Eylül güneşi altında, ziyadesiyle kızgın sac misali ateş saçan kayalıklardan geçiyorum. Uzaktan uzağa fark edilen çizgiler ve çatlamış kayalar haricine tek bir ağaç, tek bir ot yok. Beni tekrar eski memleketime savuran mektubun peşinde bu tepeye dek taban teptim. Gerçi bir zamanlar memleketim olan eski memleketim demeli. Balkan harpleri sonrasında buralarda hangi vadi Osmanlı, hangisi Bulgar meçhul. Zira Rodopların tepelerinde, güney taraflarında Türk komitacıları, kuzeyinde Bulgar komitacıları dolanıyor. Hatta güneyde bazı Osmanlı zabitleri ayrı bir hükümet kurmuşlar. Balkanların hazin kaderi. Devletler içre devletler...
            Sonuncu Balkan Harbi’nin nihayetinde, Fransız bir gazeteci olarak girdim Bulgar Krallığı’na. Hürriyet’in ilanından evvel siyasi takibat neticesinde Osmanlı tabiiyetinden Fransız vatandaşlığına geçmiştim. Beni yıllar sonra buralara, yıkılmış köylerin ve alelacele gömülmüş toplu cenaze yığınlarının çepeçevre saçıldığı, ölüm kokan bu yerlere getiren şey bir mektup. Gazetecilik benim için bir kılık, ben başka bir şeyin peşindeyim. Yaptığım şey akıl kârı olmadığı gibi mektupta yazan şeyler de akıl kârı değil. Ancak dostluk bağları ve haysiyetle açıklanabilir…
            Fransa’ya kaçışımda ve yerleşmemde bana yardımcı olan Agâh Nadi’ye karşı hiçbir şekilde ödeyemeyeceğim manevi borç, işte beni komitaların, çetelerin, ölümün kol gezdiği bu dağ başlarına sürükledi.
            Agâh Nadi’nin başlıca iki merakı başını türlü belalara sokmuştu. İlki siyasi meselelerle fazlaca içli dışlı olmasıydı. Fransa’ya çok önceden iltica ettiğinden bir ahbabım vasıtasıyla kendisiyle irtibata geçmiştim. Onun sayesinde yerleşmem ve vatandaşlığa kabulüm söz konusu olabildi. Kendisi Fransız siyasiyesi ile dahi alakadardı ancak kalemine hürmet gösterildiğinden pek takibata uğramıyordu. Zaten bu merakının da şayet varlarsa Fransa’daki jurnalci takımının ihbarlarına konu olmak haricinde bir fenalığı yoktu. Asıl fenalığı öteki merakıydı…
            Fransa’ya gittiği senelerde Agâh Nadi her ne kadar rasyonel düşünceye haiz biri olsa da batıda yeni yeni alaka uyandırmaya başlayan ispritizma meseleleriyle tanışmıştı. Alakası hevese, hevesi tutkuya dönüşmüştü. İspritizma ile birlikte manyetizma, nihayetinde günümüzde artık batıl kabul edilen büyücülük, medyumluk gibi sahalara da merak salmıştı. Benimle tanıştığı esnada bu raddeleri çoktan geçmiş, Svedenborgyanizm, Yeni Platonculuk üzerinden öte âlemlerin varlığı üzerine kafa yormaya başlamıştı. Dünyanın türlü çeşit yerinden mektuplar alıyor, konuyla alakalı bültenleri, kitapları takip ediyordu. Bu mevzuların meraklıları ile dolup taşan tuhaf cemiyetlerle de irtibatı vardı. Tutkusunu alaka ve heves ile tanımlayamam, bu meraktı. Ötedekiyle temasa geçmeye dair ölümcül bir merak.
            Bir sohbetimiz esnasında ağzımdan yanlışlıkla “Balkan muhacirlerinin kocakarı hikâyeleri” lakırdısı çıkınca ailesine (orada izdivaç yapmış, Fransız bir hanımla evlenmişti) ufak bir iş seyahatine çıktığı bahanesini savurarak ortalıktan kaybolmuştu. Bir ay geçip kendisinden bir haber gelmeyince sağa sola haber bıraktım ama netice yoktu. Balkan Harbi’nin başlamasına yakın çıkıp gelmişti. Balkan topraklarında gezindiğini, tekinsiz söylencelerin ardından pek çok mezarlıkta ve viranelerde dolaştığını anlatmıştı. Karadağlıların Yeni Pazar’a hücum etmesi üzerine harp dedikoduları hakikate dönüşme emaresi gösterince geri dönmüştü. Öte dünyaya dair o harabelerde kabristanlarda bir şeyler görüp görmediğini sordum, neticenin menfi olduğunu söyleyip bahsi kapattı.
            Bu seyahatin ardından merakı körelir sandık ama aksine daha ziyade meşgul olmaya başladı. Mektuplaşmaları artmış, tuhaf cemiyetlerle mülakatları da pek sıklaşmıştı. Kendisini sıkıştırınca peşinde olduğu şeyi anlattı. Ecnebilerin “kült alanı” dedikleri, insanların belli bir tabiatüstü güce atfedip dilek diledikleri, arzularını yerine getirmek için ayinler yaptıkları bir yeri arıyordu. Rumeli taraflarında olduğunu duyduğu bu yerin mıntıkasını bilmiyordu ancak neye benzediğini öğrenmişti, mektuplarında sıklıkla bu yeri soruyordu. Kayalarına türlü çeşit acayip şeklin resmedildiği ve neredeyse boydan boya bu suretlerle damgalanmış bir yüksek tepe ve tepenin tüm çıplaklığına rağmen sanki kabristanmışçasına zirvede boy atmış sık servi ağaçları. Bu alelade dilek yerinde ne olduğunu anlatmadı. Osmanlı topraklarında dilek dilenen, adak adanan pek çok türbe, mum yakılan kaya, çaput bağlanan ağaç vardı.
            Bir aralık arayışı sonuç vermeyince vazgeçecek gibi oldu. Yunanistan’dan gelen ve uzun uzadıya aradığı kült alanını tarif edip hikâyesini anlatan o lanetli mektup eline ulaşmasaydı vazgeçecekti de. Rodop dağlarının bir noktasında, antik dönemde cadılar büyücüler mabudesi addedilen Hekate’ye adanmış bir kült alanından bahsediyordu mektup. Cahiliye devirlerinden günümüze kâfir ve Hristiyan Bulgarların, Türklerin, oradan gelip geçenlerin tırmanıp dileklerini kömür tozlarıyla yahut kazıyarak tasvir ettikleri bir tepenin bulunduğu anlatılıyordu. Bu mektubun ardından yine bir başka mektuplaşma safhası başladı. Bu sefer İngiltere’den bir ispritizma cemiyeti reisi, bazı kült alanlarının bir tür manevi güç barındırdıklarını söyleyen ve Agâh’ın aradığı yerin de böyle bir yer olabileceğini söyleyen bir mektup gönderince işin rengi değişti. Agâh Nadi kendi itikadınca aradığı yerin böyle bir kült merkezi olabileceğini iddia ediyordu.
            Elem verici olaylar tepenin bulunduğu yeri tarif eden ve bir Bulgar muallim tarafından yazılmış kısa bir mektuptan sonra başladı. Folklor ve bilhassa halk inançları üzerine tetkiklerde bulunan bu muallim, Rodop dağlarının falanca tarafında, böyle bir tepe bulunduğunu, başkası için kem niyette bulunmak isteyen ahalinin fazlaca tırmanmadan dileklerini kayalıklarına çizdiği bu yere “Cadılar Tepesi” denildiğini yazmıştı. Ancak Agâh’ı asıl etkileyen son satırlarda yazdıklarıydı. Ahali buranın tepesine çıkan kimselerin öte âlemlere (bizdeki cinler âlemi gibi) karışacağına inanıyordu. Öte âlemlere göz atabilmek adına bu Agâh için bulunmaz fırsattı, öyle inanıyordu.
            Hem hanımı hem ben Agâh’ı ne olduğu belirsiz bir lakırdı ardından o taraflara gitmemesi için dil döktük. Biliyorduk ki yine Balkan dağlarının yolunu tutacaktı. Balkan Harbi’nin tüm şiddetiyle sürüp gitmesinden hareketle böyle bir seyahatte istese de bulunmayacağını söylese de dikkat ediyorduk. Balkan Harbi’nin son demlerinde bir gün ortalıktan kayboluverdi. Mektupların önemli olanları ve şahsi notları yanında olduğundan nereye gittiğini bilemiyorduk. Çaresiz yine dönüp gelmesini bekleyecektik.
            Kendisinin kaybolmasından aylar geçti, ikinci Balkan Harbi patlak verdi, o esnada Bulgaristan’da bir dağ köyünden onca harp hengâmesine rağmen nasıl bize ulaştığına hala hayret ettiğim bir mektup geldi. Agâh Nadi yazmıştı. Bulunduğu yeri mükemmelen tarif edip gelemeyiş sebebini ve arayışının nihayetine yaklaştığını söylüyordu.
            “V… köyünün bir köşesindeki metruk handa kaleme aldığım bu satırlar sizde delirdiğim intibaını uyandıracaktır. Lakin benim gözümle görmediğim bir şeye inanmadığım, bu nedenle böylesine hararetli tetkikata giriştiğim malum. Ömrümü vakfettiğim araştırmalar nihayet buldu. Zira öte âlemin kapılarını ucu ucuna da olsa görebildim. Cadıların düğününü gördüm! Balkan ahalisinin ekseriya zikrettiği cin düğünü hurafelerinde bahsi geçen muhayyel cümbüşlerine ve toplaşmalarına şahitlik ettim! Burada cadılar ve ecinniler öte alemin kapılarını aralamakla kalmıyor, alemlerin arasındaki perdede yırtık açıp öbür güneşi doğuruyorlar. Ecinniler aleminin karanlık ve korku saçan güneşini. Uzaktan gördüklerim dahi korkudan beni olduğum yere mıhladı. O acayip serencamın hayali gözlerimin önünden gitmiyor. Ancak cesaretimi toplayıp lazım. Daha yakından görmeliyim. Bu mektubu beni merak etmemeniz için gönderiyorum zira o tepeye tırmandıktan sonra ne göreceğim meçhul… Buranın gençlerinden biri şehre kadar inip postalayacağını söyledi. Agâh Nadi.”
            Mektup harp şartları yüzünden iki ayda ulaşmıştı elimize. Agâh ya dönüş yolundaydı yahut orada kalmıştı. Elim kolum bağlı bekleyemezdim. Lazım gelen evrakları temin edip ben de Bulgar Krallığı’na yollandım.
            Agâh Nadi, tepenin bulunduğu yeri tarif etse de bulamamaktan, ahbabımın cesediyle karşılaşmaktan yahut hiç karşılaşamamaktan korkuyordum en başta. Balkanlara yaklaştıkça, harabeye dönmüş ölüm kokan yerlerden geçtikçe bambaşka şeylerden korkmaya başladım. Dağ patikalarının kenarlarında muhacirlerin cenazeleri, çamurlu toprak yollarda göç katarları, köylerde ateş yakıp şenlik eden komitacıların gürültüleri, yerinde yurdunda kalan ancak yine bir harbin patlak vermesinden korkan köylüler… Fransızca konuşuyordum, Fransız gazeteci hüviyetindeydim (Agâh Nadi’nin yazdığı yerlerde birkaç mesel yazmışlığım vardı), bu âleme çoktan yabancılaştığımı zannediyordum. Lakin gördüğüm acılar ve eski aidiyetim üzerinden bir zarar görme korkusu bana unuttuğumu sandığım birçok şeyi hatırlatmıştı. Peşinde olduğum ahbabım gibi ben de tehlikedeydim…
            Yolculuğumun en tuhaf kısmı ise tepenin yerini ararken konuştuğum insanlar oldu. Önce uzaktan şöyle bir gördüğü için rahatlıkla yerini tarif edenlere rastladım. Yaklaştıkça yerini söylemede bu kadar cömert olmayan, hatta gitmemem için korkutan, tehdit eden kimselere denk gelir oldum. Karşılaştığım her ağız bana yarı Türkçe yarı Bulgarca tüyler ürpertici rivayetler anlatıyordu.
            Sabaha karşı denk geldim aradığım şeye. Gün doğarken, tan kızıllığı esnasında bembeyaz çıplak bir tepe. Çizgi ve çatlaklarla kaplı sanki bir devin sanat eseriymişçesine bunlarla süslü. Tepenin zirvesinde rüzgârda tekinsizce bir o yana bir bu yana sallanan servi ağaçları görünüyor.
            Tepeyle arasında hayli mesafe bulunan, Agâh Nadi’nin son mektubunda bahsettiği köye geldim evvela. Köyün hanına gidip Agâh Nadi’nin suretini tarif edince en son iki ay önce gördüklerini söylediler. Handa çalışan gençten bir çocuk (bahsi geçen mektubu o şehre indirmişti), iki aydır görünmediğini son kez o tepeye tırmandığını söyledi. Fark ettiğim anda dehşete düşüren bir ayrıntıyı da bu esnada fark ettim. Buraya uzakken insanlar rahatlıkla “Cadılar Tepesi” diyebiliyorlardı. Ancak yaklaştıkça bu ismi duymaz olmuştum. Bizim Türk ahalinin baykuştan arpacık kumrusu, domuzdan dağda gezen, kurttan canavar, ecinniden iyi saatte olsunlar diye bahsetmesi gibi onlar da neredeyse tepenin adını hiç zikretmiyorlardı. Adını andıkları vakit koca tepeyi çağırmaktan korkarmışçasına “orası”, “o tepe” deyip geçiştiriyorlardı. Olmadık kayalık yerlerden çıkıp önümü kesen komitacılar buranın yolunda da hiç görünmemişti.
            Handa güneş batıncaya kadar dinlendim. Gün batımına yakın uyanınca gitmemem konusunda çok uyardılar ama en azından arkadaşımdan kalanları, şayet kalabilmişse bulmam lazım. Köylülerin tavırları ve anlattıkları beni ziyadesiyle ürkütse de vicdanım korkumdan daha ağır basıyordu.
            İşte şimdi Eylül güneşi altında, gün batımına rağmen saatlerce güneşin altında pişmiş ziyadesiyle kızgın sac misali ateş saçan kayalıklardan geçiyorum. Uzaktan uzağa fark ettiğim çizgiler ve kaya çatlaklarının insanların kendi elleriyle yaptıkları damgalar, tasvirler olduğunu görüyorum. Putperestlerin zamanından bugüne tasvir edilmiş arzu ve istekler. Ancak fark ettiğim hep kötü dilekler, beddualar. Düşmanının ailesini tasvir edenler, sevdiği kadını tasvir edenler ve üzerlerinde fark ettiğim kurumuş kan lekeleri. Bunca zamanın binlerce insanın öfke ve nefreti bu tepeye nakşedilmiş. Geldiğim yollardaki yok edilmiş köylerde ve cesetlerle dolu yollarda bile böylesine kan ve vahşet görmedim. Tepede belki de bu yüzden tek bir ot bile yetişmemiş zira sürgün verememiş. Ölüm arzusundan yaşamaya fırsat bulamadılar muhtemelen.
            Tepeye vardım. Hava çoktan karardı. Önümde tuhaf bir düzlük var ve sayısız gibi görünen servi ağaçları. Eski memleketimin mezarlıklarını anımsatan yüzlerce ve sık aralıklı serviler. Karanlıkta sanki her birinin bir sureti var, canlı gibiler. Korkunç suretleriyle bana bakan kocaman suratları var. Ellerini kollarını açmış dalları beni bekliyor gibiler. Karanlığın ortasında Agâh Nadi’den bir iz, emare arıyorum. Servi gölgelerinin altından korka sakına geçiyorum. Servilerle çevrilmiş bir açıklığa geliyorum. Adeta bir meydan. Sanki servilerin karanlığında beni seyreden gözler var. Gördüğüm şeyleri zihnimin bana oynadığı bir oyun addederek cesaret bulmaya çalışıyorum.
            Ta ki o sesler gelene kadar…
            Gecenin ortasında yükselen davul sesleri, alabildiğine ve gelişigüzel üflenen borular… İnsanın işittiklerine aykırı bir curcunanın patırtısı… Acaba onlar mı geliyor?
            Servi ağaçlarının gölgeleri daha kuşatıcı ve korunaklı görünüyor gözüme. Bir büyük servinin gövdesini siper ederek açıklığa bekliyorum. Onlar geliyor gerçekten de. Gecenin pelerini altında yürüyen şekilsiz, eciş bücüş suretler, beddualarla lanetlerle uğraşmaktan çarpılmış kollar, öte âlemlerden kendilerini taşıyan biçimsiz bacaklar… Davul ve boru sesleri, kaynana zırıltısını andıran gülüşmeler, fütursuz bir şenlik… Karanlığın ortasında açıklığa toplanıyorlar. Delice bir gulgule peyda oluyor, cümle ecinni bir arada! İşte tepeye adını veren cadılar toplandı!
            Bir araya gelip öylesine karışıyorlar ve öylesine kendilerinden geçmişler ki bu korkulu sahne karşısında gözlerimi dahi kapatamıyorum. Korku vücudumu ele geçirmiş durumda. Ben onları ürpertiyle seyrederken birden bir ışık peyda oluyor ortalarında. Gökyüzü yıldızsız simsiyah ve ay kaybolmuş. Öte âlemlerin kapısı aralanıyor. Şenliğin ortasındaki ışık gittikçe artıyor. Ancak huzur vermesi gerekirken insanda korku ve endişe uyandıran, insan aklının sınırlarını zorlayan bir aydınlık bu.
            O yükseliyor. Cadıların güneşi! Öte âlemin kapıları açıldı! Kıpkızıl bir güneş lakin ışığı yutan, ışık yerine karanlık saçan bir güneş. Rengini buradaki kötücül dileklerin, bedduaların neticesi olan kanlardan almış gibi. Ecinnilerin curcunası arasında, onların çarpık ellerinde göğe yükseliyor. Gittikçe büyüyor sanki.
            Ancak o da ne?
            Güneşin içinde bir suretle göz göze geliyorum. Acıyla yoğrulmuş bin türlü işkenceden geçmiş bir siluet sanki. Bizim âlemimizden iken onlarınkine karışıp yavaş yavaş şeklini biçimini kaybetmeye başlamış bir suret. Acı çeken bir insan! Bakan kişide bir acıma uyandıran ancak hemen akabinde korkutan, ürküten bir çehre!
            O yüzle göz göze geldik bir anda. Gözlerimi ondan alamıyorum. Tekinsiz bir aşinalık var. Galiba sonunda aradığımı buldum. Bir zamanlar Agâh’a ait olan bir surete bakıyorum yahut cadıların güneşinde seyrettiğim kendimim. Kendi ruhum. Bu bedbaht yere gelerek Agâh’ın akıbetini paylaşan talihsiz ruhum…
            Öte âlemin kapılarını göreceğimi hiç tahmin etmiyordum.
            Şimdi oradayım.
            Cadıların ve ecinnilerin güneşinin, biçimsiz ve günahkar bedenleri ebediyete dek kavurduğu bu tarifsiz mekanda…
SON
Mehmet Berk Yaltırık
26 Mayıs 2016 – Edirne

1 Haziran 2017 Perşembe

İmparator



Fon Müziği (Yazarken çaldı durdu… M.B.Y): Ogniem i Miezcem-Obrona Zbaraza
http://www.youtube.com/watch?v=0drHclGf0oE

     Evvel zaman içinde kalbur saman içinde… Beykent’in çayırlarına henüz apartmanlar yeni yeni dikilmekteyken…

Bundan seneler evvel başımdan Pal Sokağı Çocukları ya da Düğmelerin Savaşı (War of the Buttons, 1994) benzeri bir hikâyenin geçtiği vakitler. Tahta kılıçları erkenden gönderince fırıncının arka bahçesine, çocukluğa doyamamanın verdiği o güzel hisle yaşanmış bir hadisenin muhteşem cereyan edişi…

Sene 2002, aylardan Şubat. Ben o dönem sekizinci sınıftayım. Edirne'ye kar yağmış. Her yer bembeyaz. O sene bir-iki hafta boyunca Baca’nın üst yolundaki yokuşlar hepten buz tutmuştu. Beykent’in o vakitler tren istasyonu tarafına bakan ilköğretim bahçesi. Öğle arası, yarım saatlik teneffüs. Ben kafamda yine Yüzüklerin Efendisi (romanı) ortalıkta dolanıyorum. O esnada hummalı bir cenk vuku bulmada! İlkokul ikinci sınıflar, birinci sınıf a şubesi ile kartopu savaşı yapıyor! Ancak öyle neşeli seslerin çınladığı alelade bir eğlence değil. Savaş çığlıklarını andıran bağırtılar ve bir kale bendini savunur gibi muazzam bir telaş… Buzlardan, karlardan servis giriş çıkışlarının yapıldığı büyük demir kapının kenarına bir kale kurmuşlar. Birinci sınıflarda sayı üstünlüğü var, ikinci sınıfları çepeçevre sarmışlar, etraf vızır vızır. Ben de durup seyrediyorum, mahalle anıları canlanıyor gözümde…

İkinci sınıf öğrencilerinden ikisi bizim servisle okula gidip geldiklerinden beni tanıyorlar. O yaşta Yüzüklerin Efendisi’ni okumaya başlamıştı bir tanesi, Age of Mythology’den hareketle Yunan mitolojisine merak salmışlıkları, bana da hikayeler anlattırmışlıkları vardı. Hikayeler, efsaneler masallar anlatan birini bulunca asla bırakmayan, eve dönüş yolunda sürekli muhabbet ettiğim çocuklar.

Bu noktadan sonra olaylar “Kenan Komutanvari” bir şekilde gelişmiştir ve hem benim hem gençlerin hayalperestliğiyle, benim ancak ve ancak sahnede yakalayabileceğim enteresan bir ruh haliyle ilerlemiştir…

“Berk abi etrafımızı sardılar, kalemiz düşmek üzere!”

Normal şartlarda çevrenin güdümüyle, “el âlem ne der?” düsturuyla hareket eden biri için gülünüp geçilebilecek bir cümleydi. Ben ise o yaşlarda eğlenceden, doğaçlamadan velev ki hayalperestlikten hayatta kaçınmayan biri olduğumdan ve el âlemle hiç uyuşmadığımdan doğal olarak mevzuya atladım. Bir dönemler tahta kılıç savurmuşluğum da var. Ayrıca tarih okuyoruz, strateji damarımızı kabarmış, hafta sonu “age of empire”, hafta içi paso tarih öyle takılıyorum o dönemler. Geçtim ikinci sınıfların başına. Savaşmaya değil idareye! “Bir araya gelin! Kanatları oluşturun! Boşluk vermeyin!” Elimde bir ağaç dalı kalenin ardından komut veriyorum. Bunlar önce bir araya gelip saldırıyı püskürttüler. Bu sefer: “Etraflarını sarın!” dedim. Bunlar bilgisayar başında strateji oynaya oynaya aşinalık kazanmış çocuklar neticede, sayıca az olmalarına rağmen saflar halinde yarım çembere alıp amansızca savurdular kartoplarını.

Bir baktık teneffüs zili çalarken birinci sınıfların a şubesi dağılmış. İkinci sınıflar sarıyorlar etrafımı. Sanırsınız hakiki bir meydan muharebesinden şanla şerefle çıkmışız. Yüzler neşeli. İlk kim söyledi bilmem, birisi: “Yaşasın imparator!” diye bağırdı. Ötekiler de bağırmaya başladı. Diğer sınıflar, nöbetçi öğretmen şaşkınlıkla bakıyor. Okul binasına giriyoruz. Onlar kendi sınıflarına giderken: “Artık sana imparator diyeceğiz!” diye sesleniyorlar. Normal şartlarda benim yaşıtım birisi güler geçer ama bu oyun, tuhaf galibiyet hissi hoşuma gitmiş olacak ki onlar gibi kabulleniverdim. Üstelik o zamana kadar bilgisayar oyunlarında kaybettiğimiz, sokak oyunlarındaki o macera hissini perçinleyen yapısı nedeniyle bitmesini de hiç istemedim. Bizim kuşak televizyonla tanıştı, bilgisayar falan derken sokağa doğru dürüst doyamadan internet kafelere gömüldü, fırsatını bulunca oyunbozanlık etmedim haliyle.

Talih ya da tarihsel kaçınılmazlık, oyun yeni başlamıştı…

Birinci sınıfların a şubesi yenilgiyi kolay hazmedemediğinden birkaç gün daha kaleyi o yarım saatlik öğle arasında alabilmek adına ikilerle kıran kırana çarpıştılar. Bizimkiler a şubesini yenince, b şubesini çağırıp birleşerek saldırmayı teklif ediyorlar, bu eğlenceden onlar da mahrum kalmak istemiyor. İki sınıfa tek sınıf!  Öğle arası yemek zilinden önce ikinci sınıflarla toplanıp kapıların oradaki buzdan tahkimatı kuvvetlendiriyoruz. Harp edilecek öğle arasında. Cenk başlıyor. Çekişmeli bir mücadelenin ardından iki şubeyi de darmaduman ediyoruz. Bu sefer birinci sınıflar geliyor: "İmparator biz de seninleyiz!" diyor. Ancak bu kazanmadan çok o savaş simülasyonunun verdiği bir oyun tatmini. Onlar bile: “İmparator!” diyorlar. Yemekhaneye hızla iniş, yemeğin ardından soluğu bahçede alış ve ardından "kalenin" dibinde kapışma… İmparatorluk askerleri, bu kar topu muharebeleri esnasında karşı taraftan bir arkadaşlarının gözüne kar topu isabet edince 15 dakikalığına ateşkes ilan edildiğini de kaydetmiştir.

 Derken karlar erimeye başladı. Ancak hayalperestlere ne gam! Birinci sınıfların tekrar bir savaş isteği oluyor. Bu sefer kalenin oraya dal parçalarından, kumdan, topraktan kazıp çıkardıkları toprakla ufak bir tepecik inşa ettiler. Bir yandan da savunuyorlar. Bir'ler karşı tarafa geçiyor, ikiler hep galip olduk ama hepsinin yüzü gülüyor, hepsi "imparator" diye bağırıyor. Orada bilgisayar ekranında bulamadığımız bir şeyler vardı. “Biz de imparatorun emri altındayız!” diyorlardı.

İmparatorluk oyunu o noktadan sonra sınıfları aşmıştı. Bir gün üçüncü sınıfların meydan okuması gelince, bu eğlenceli oyun bambaşka bir hal aldı. Ben yeniden sokaklardaymışçasına gerçek bir eğlence bulmuşum, hepimizin dâhil olduğu, aramda o kadar yaş farkı olan çocuklarla beni bir potada eriten bir deli oyundu. Üçüncü sınıflarla cenk iki hafta kadar sürdü. Benim bir sınıf altımdan bir arkadaşım da katıldı bu simülasyona, sanki canlı satranç taşlarını idare eder gibi birbirlerine kar topu yerine kurumuş yaprakla, çer çöple, yeri geldiği vakit güreşerek girilen bu muhayyel cenge hayalperestlere dâhil oluyordu. Üçler de yenilgiyi kabul edince bakıyorum bu sefer üçüncü sınıflar başlıyor: “İmparator!” demeye.

Nisan ayı geldiğinde benim sınırlar(!)  dördüncü sınıflara dek dayanmıştı Yemekhaneye giriyorum bazı çocuklar ayağa kalkıp selamlıyor, oyun gerçeğe dönüşüyor bir nevi. Bir yandan cenk ederken bir yandan Yüzüklerin Efendisi, bir yandan tarih sohbetleri dönüyor. Sohbet de en az simülasyon kadar eğlenceli. Servisle dönüşte bu muhabbet gırla sürerdi. Oyun öyle bir hal aldı ki bir gün üçüncü sınıflar isyan etti! Yeniden yenilgiye uğratıldılar ancak havalar sıcaktı ve daha fazla şahit vardı. Çevremdekiler alaya alıyordu ilkin ama sonradan onlar da kabul ettiler. “Bu adamı imparator bellemişler, oyun moyun eleman harbi acayip bir mavra bulmuş kendine!” diyorlardı. Gün geldi dördüncü sınıflarla cenk kaçınılmaz oldu, yine ilköğretim bahçesi karıştı. Onlar da tabiri caiz ise tâbi oldular, “imparator” demeye başladılar. Hâkimiyet alanı ilkokul 4'e kadar olan sınıfların bulunduğu kırmızı kat, oyun bahçesi falan bildiğiniz Anadolu Beylikleri kafasında. Çocuklarla öyle güzel saatler, öyle sağlam eğlenceler dönüyor ben aynı geyiği mavrayı kendi mahallemde bile bulamamıştım doğrusu.

Sonra bir gün... Haziran ayı geldi. Liseye geçecektim. Haliyle benim de toplumla çekişmemin bir sınırı vardı. İster istemez kopacaktık, bambaşka bir ortama gidecektim. Belki başka okula. Topladım bunları. “Gençler artık liseye gideceğim hoş karşılamazlar artık. Oyun iyiydi.” dedim. Kabul etmediler ilkin. “Kal başımızda!” dediler, “İmparator bizi bırakma!” dediler. Sanırsın ölüm döşeğinde bir hükümdarım, öyle bir hissiyat. İnsanların tuhaf karşılayacağını kabul edemiyorlardı, bizim oyunumuza karışmaya hakları yoktu, öyle görüyorlardı. Hatta: “Liseye geçme abi, kal bizimle!” diyenler oldu. Hakikaten liseye hiçbir ilgim merakım yoktu. Sürekli hayalperestliğimi görüp: “Lisede üzülürsün!” diye tehdit yediğimden olsa gerek hiç sıcak bakmamıştı. Bu muhabbet de üzerine tüy dikti.

O yüzden onlara hem oyunda hem de sohbetlerimizde anlattığım tarih kafasıyla anlattım mevzuyu: “Ben de istemiyorum ama milli eğitim bizden daha güçlü. Sultan gibi düşünün…” Ardından oyunu devam ettirdim. “Size Cengiz Han’ı anlatmıştım. Zamanı gelince ülkesini dört oğluna bırakmıştı ve dönemi bitti. Sıra sizde!” Her sınıfa bir temsilci bıraktım bir de onların üstüne ikinci sınıflardan birini büyük han olarak bıraktım. Oyunu sürdürmekle kendimi kandırıyordum, onların da kandığı yoktu ya avunuyorlardı. Çekildim bir köşeye ama muhabbetlerimiz sürdü, oyun bitse de: “İmparator!” dediler. Liseyi pek sevemedim ama arkadaşlar iyiydi. Hiçbir geyik bana imparatorluk mevzusunun tadını aldıramadı. İmparatorluk okul tarihinde yerini alırken, yıllar akıp geçti...

Derken seneler geçti. Okula gittim ÖSS başvurusu için 2006'da. Bahçede eskilerden bir hocayla konuşuyordum, bir baktım arkamdan seslendiler yine “İmparator!” diye. Sonra 2008'de gittim, mezuniyetlerine. Okula her gidişimde karşılaştım. Hala imparator diyorlardı. Hala bir kısmı imparator demektedir. Aramızda güzel, eğlenceli bir anıdır. Yüzüklerin Efendisi sohbetlerini, tarih muhabbetlerini hala hatırlarlar. Liseymiş büyümeymiş, tahta kılıç savuramadıktan sonra sokakların neyini seveyim? İşte bu da böyle bir anımdır, gerçektir. Geçenlerde bugün artık üniversitede olan eski ikinci sınıflardan biriyle konuşurken: “Beş’lere gelmeden devleti size devredip liseye geçtim işte…” demiştim sohbet sırasında, hala yad ederim… Son çocukluk hatıramdır.

            Güzel günlerdi. Her şey bu kadar eskimemişti. Murat Kekilli, Yedialtı’yı Şubat’ta çıkarmıştı ancak yaza, sonbahara doğru “Salını Salını” şarkısı epey popüler olacaktı. Niyazi Hoca merhum değildi ve yeleğiyle arz-ı endam ederdi koridorlarda. Poli yahut Tahsin abi hala güvenlik kulübesindeydi, bizimle voleybol oynamak haricinde çok çıkmazdı kulübesinden. Şükrü abi sapa sağlam tenceresinin başındaydı, kantindeki abi memurluğu kazanıp Ankara’ya gitmemişti. Esma Hoca o zamanlarda da çok iyi tarih anlatıyordu. “Son kolonyalist Tanju” haricinde tanıdığım yegane ahbabım Tolga’ydı, o da hiperaktivitenin doruğunda olduğundan henüz bir teşriki mesaimiz yoktu. Beykent Lise Tiyatro Kulübü, Töre’yi sahneleyecekti. Trakya Üniversitesi’nden Yaşam Sahnesi topluluğu da üniversitede aynı oyunu sahneleyeceklerinden lise topluluğu oyuncuları onları ziyarete gitmişti. 2002 LGS nedeniyle onlara katılamadığım için Yaşam Sahnesi ile tanışıklığım birkaç yıl sonra gerçekleşecekti. Kapıda baştan sonra takip ettiğim ilk ve son futbol hadisesi Dünya Kupası vardı. Haramiler grubu birkaç ay sonra “Kar Yağıyor Bugün Ankara’ya” albümünü çıkaracaktı, grup “Dadaloğlu” yorumunun klibi ile görünecek “Mavi Duvar” yorumu popüler olacak “Yeşil Gözlerinden” şarkısı ile hatırlanacaktı. Milletin duygulandığı “Mavi Duvar” yorumuna, mizahi bir içtenlikle: “Birden çıktım birahanaden, koşa koşa gittim Hakkı Baba’ya, acı acı döndüm garsona, istedim bir tas işkembe çorba!” dizesini ortaya atmama ve birkaç samimi ahbapla her anmada sırıtmamıza birkaç yıl vardı. Bu arada Hakkı Baba da henüz hayattaydı…

Fırıncının bahçesini boylayan tahta kılıçlara göre iyi gitti “imparatorun askerinin” bahtları. Pal Sokağı’nın son muhafızları o güzel çocuklar, hayalden atlarıyla ilköğretim bahçesinden ayrılıp kendi yollarına savruldular…

Madem hikâyeciyim, mevzuyu da hikâyelere has bir şekilde sonlandırayım: “İmparatorun orduları zamanın şafağında dağıldı, kumların ve çimlerin ve karların ve beton zeminli bahçenin üzerinde gümleyen ayak sesleriyle düşmanı korkutup dağıtan o kahramanların her biri tarih oldu. Dal desenli sancak çoktan zamanın tozuna karıştı. Ama imparator efsanesi hala sağda solda, fısıltılar içerisinde, handa, dergâhta ve bargâhta anlatılmaktadır. Onun ismi o günleri görenlerin ağzında hala yaşamaktadır hatta bu ahir zamanda bizzat onu gördüğünü söyleyenler, hayaletinin bahçede dolaştığını söyleyenler vardır. Derler ki bir gün yine ülke karanlığa gömülecek, savaşan beyler ve hükümdarlar ortalığı karıştıracak, yine haklılığı savunan bir ordu kıstırılacak, işte o zaman imparator meşhur tahta kılıcıyla birlikte geri dönüp tekrar o yenilen orduya yol gösterecek, sonra onların başına geçip yeniden bahçeye hükmedecek…”

Bunun üzerine de bir “Kaf Dağının Ardında” gider mi gider: http://www.youtube.com/watch?v=GutROtnDUHU

Emekli bir imparator

29 Haziran 2014 – İstanbul

6 Haziran 2015 Cumartesi

Behiye'nin Akibeti-Ateş Behiye 4 (Son)

(Daha önce Gölge e-Dergi'de yayınlanmıştır)

          Behiye’nin ömrü sayısız sıkıntıyla geçti. Şahsuvar Paşa’nın konağından cinayet suçlamasıyla çıkarılıp önce yeniçeri kolluğuna götürüldü. Kadı efendi davayı uzatmadan neticelendirince Baba Cafer Zindanı’na düştü. Buradaki yosmalarla, cazgır kadınlarla yaptığı kavgalar neticesinde namı Ateş Behiye’ye çıktı. Bir gün oradan firar edip sokaklara düştüğünde ömrü yine hengâmeden kurtulamadı. Hamam külhanından yeniçeri kolluğuna sayısız hovardanın yanında geçen ömrü, en sonunda tek başına belinde yatağanıyla sokaklarda dikilmesiyle son buldu. Nefes alırken gördüğü son şey karanlık sokaklarda şavkıyan namlulardı. Kanlar içinde yere yığıldığında dipsiz bir kuyuya düşmüş gibiydi.


            Gözlerini açmaya çalıştığında önce karanlığı fark etti. Ardından göz kapaklarına dolmuş olan toprağı. Hareket etmeye çalıştığında toprağın çepeçevre etrafına doluştuğunu, üstünü örttüğünü fark etti. Kulağına dışarıdan gelen sesler çarpıyordu. Belli belirsiz fısıltılardı bunlar, dua fısıltıları. Tespih şıkırtılarını ve muskalara sarılan yağlı kağıtların seslerini de işitti. Kimisi genç kimisi yaşlı bölük bölük kadının sesi geliyordu toprağın altına. Ağlama sesleri ve hıçkırıklar duyuyordu uzaktan uzağa, adına ağıtlar yaktıklarını, destanlar okuduklarını işitiyordu Behiye.

            Karanlığın içinde sanki yanı başında duran birisinden çıkan, gürüldeyen bir ses işitti: “KALK!” diye seslendi Behiye’ye. “KALK AYAĞA NEGUJ KIZI BİLANA!” Behiye cevap vermek için ağzını açtığında soluk almadığını fark etti. Yine de konuşabiliyordu: “Sen… Sen kimsin?” Ses konuştu ancak sorusuna cevap vermedi: “KALK! TOPRAĞINDAN SİLKİN! SENİ ÇAĞIRIYORLAR!”

            Behiye toprağın içinde sonuçsuzca debelendi: “Ben öldüm. Nasıl kalkayım?” Ses karşılık verdi: “ÖLÜMÜNDEN KALKACAKSIN… SAYISIZ KADININ DUASI VE BEDDUASI ÇAĞIRDI SENİ. ÇAĞIRDIKLARINDA KALKIP ONLARIN ÖCÜNÜ ALAN BİR MÜNTAKİMSİN ARTIK! SİLKİN VE KALK!” Behiye korkuyla inildedi: “İnsan gibi mi dolaşacağım yeryüzünde?” Ses son kez karşılık verdi: “AYAĞI YERE BASMAZ HORTLAK OLACAKSIN Kİ YÜZÜNÜ GÖREN ÇARPILA! YAKALADIĞINI YERE ÇALIP SÜRÜKLEYECEKSİN Kİ ELİNE DÜŞEN KURTULAMAYA! DÜNYA DÖNDÜKÇE SEN DE KABRİNDEN ÇAĞRILASIN Kİ KADINLARIN BEDDUASI SON BULMAYA!”

           Sonrası o meçhul hikayecinin rivayet ettiği gibi oldu: Duayla bedduanın birbirini bulduğu anda Ateş Behiye’nin toprağını eşeleyerek çıktığına şahit oldular. Gözlerinde tuhaf bir ışık parlıyor, yıkanmasına rağmen kanlarının akıp bulaştığı kanlı, toprak lekeli kefeni ay ışığında mermer mezar taşları gibi ışıldıyordu. Sanki iki dev kollarının altından yapışmışta ayakları altından sürür gibi havada uçarcasına Hranuş’un evine varmıştı Ateş Behiye. O kefenli, kanlı, ateş gözlü hortlağın halini gören zorbaların şekli şemali değişti, ağzı yüzü eğildi. Kimisine inme indi, kimisi korkudan sekte-i kalp geçirdi. Tam o anda konağın ışıkları söndü, rüzgarlar ve ay ışığı altında parıldayan kefenli ölünün görüntüsü her birini korkudan delirtti. Sabah horozları öterken Behiye geriledi, kabrine geri girerek toprağını örttü.

Behiye’nin hortladığı haberi İstanbul'u karıştırdı. Her şeye rağmen güzel ve alımlı o kızın, ölümü bile güzelliğiyle etkileyerek geri döndüğüne inandılar ve ölü olduğunu bilseler bile bu dünyadan çekip gittiğini kabul edemediler. Söylentiler ve hikayeler aldı başını yürüdü. Eceli bile etkileyen hatta aşkından deliye döndürdüklerini anlattıkları Behiye’nin namını bu vakıya nispetle “Ecelyandı” yaptılar, ecel bile aşkından yanmıştı, o aşkın hararetine toprağı eşeleyerek zorbaların ümüğüne çöktüğünü söylüyorlardı.

İstanbul’un ilk ve son kadın kabadayısı Ecelyandı Ateş Behiye’nin halen karanlık sokaklarda gezindiği, ateş kızılı gözleri ve saçlarıyla göründüğü zalimi helak edip, kadınlara el kaldıranlara, karısına kızına zulmedenlere göründüğü rivayet olunmaktadır.”



25 Ağustos 2014 – İstanbul

Esir Pazarından Konağa-Ateş Behiye 3

(Daha önce Gölge e-Dergi'de yayınlanmıştır)

          Bilana’nın ve diğer esirlerin ağlamalarıyla esircilerin sus ihtarı babından şaklattıkları kırbaç seslerine dalga seslerinin karıştığı seyahatleri, bir-iki gün sonra beyini Osmanlı padişahının atadığı, Kırım Hanı’ndan evvel buradan emir alan Kefe şehrinin limanında son buldu. Bilana, süslü zırhları ve yaylarıyla arz-ı endam eden Kırım çerilerinden ziyade, ak keçeden börk giyer tüfenkli yeniçerileri ve sekbanları daha ziyadece görür olmuştu. Kah karaya bakar sur kapılarından, kah limandan elleri kolları bağlı, her yaştan ve tipten, kimi ağlayan kimi gülen Rus, Leh, Boğdan, Kalmuk, Çerkez, Macar, Gürcü ve hatta Acem köleler, cariyeler, gulamlar getirilmekteydi. Ahşap evlerin cumbalarından sarkan kadınlar ve çocuklar merakla gelip gidenleri seyretmektelerdi. Bilana’nın kulağında Tatarlarla Türklerin lisanları kadar, Çerkez ve Abazaların konuşmaları daha ziyade çalınmaktaydı ki bunu kölelerin çokluğuna yormuştu o ufak yaşına rağmen.


            Limanın dibindeki bir meydanda tek sıra halinde dizildiler. Gemilerden inen başka kölecilerin de ellerindeki esirleri bu şekilde farklı farklı yerlerde dizdiklerini gördüler. Bazı köleciler, doğrudan Kefe’deki esir pazarına çalıştıklarından kafilelerini esir hanına doğru götürürlerken, köle pazarı mezatçılarından evvel İstanbul gemileriyle şehre esir götürmeye gelmiş olan irili ufaklı esirciler başlarına üşüştüler. Bilana’nın bulunduğu kafilenin başına da siyah tenli, üzerinde çeşitli incikler boncuklar bulunan korsan tipli bir adam yanaştı. Tatar esirciyle aralarında hararetli bir pazarlık geçmekteydi. Adam, Bahr-i Sefid’in korsan taifesindendi. Kâfi bir ücretle Bilana’yı ve iki Gürcü kızını satın almak istediğini, Cezayir Beyi’ne hediye edeceğini söylüyordu. Tatar esirci ise fiyatı az bulduğunu, verdiği paranın yaşı geçkin bir köleye ancak yeteceğini söylüyordu. Bu pazarlıkları sürerken limanın olduğu meydana Kefe esirlerinin satışından mesul esir emininin adamları inmişti. Ellerindeki bir deftere satılan esirlerin adlarını ve ederlerini tek tek kayda geçiriyorlardı. Ardından da satmalarına müsaade etmek için esircilerden bir miktar para alıyorlardı. Tatar esircinin yanına gelen eminin adamları her bir kölenin adını ve ederini, eşkaliyle birlikte kayda geçirdi. Her birine tek tek adı Abhaz-Çerkez-Gürcü dillerinde soruldu. Bilana da şöyle kayda geçti: “Orta boya mütecâviz, çekme burunlu, kızul saçlu, göğ gözlü, Çerkes asıllı cariye Bilana. Ederi…”

            Esir emininin görevlileri çekildikten ve birkaç paralı kimse daha gelip gittikten sonra esir pazarındaki hatırlı mezatçıların adamları geldiler. Seçtikleri bazı esirleri yüklü meblağa esircilerden satın aldıktan sonra bunları yanına katıp Kefe’nin esir hanına götürdüler. Bilana da bu satın alınanlar arasındaydı ki bunlar kahir ekseriyette yüksek meblağa Kırım’ın beylerine yahut Kostantiniyye’den gelme daha varsıl köle tacirlerine satılırlardı. Kafile hana götürülür götürülmez hanın hemen dibindeki hamama götürülüp yıkandılar. Aynı zamanda kendileri de kölelikten gelme görmüş geçirmiş hamamcı kadınlar bir sakatlıkları, kusurları olup olmadıklarını kontrol ettiler. Kendilerine söylenen bir-iki Tatarca-Türkçe kelimeyi Çerkezce-Gürcüce anlamlarıyla söyleyip ezberlerinde tutup tutamamalarına, yürüyüşlerine ve endamlarına baktılar. Huysuz hareketleri ile dikkat çeken iki Gürcü kızı, hamamcı kadınların değnek darbelerine rağmen onların söylediklerine aksi davranınca üzerlerine çaputları, elbiseleri geri verilerek sille dayak esir hanının mahzenine indirildiler. Bilana ve diğer cariyelere bu hareketlerden bazıları daha o anda ezberlettirildikten sonra yeni elbiseler giydirip güzel kokular sürdüler. Ardından esir hanına geri götürülüp hanın sahanlığında çorbayla taam ettiler, sonra da hanın en temiz yeri sayılabilecek bir odaya götürülüp samandan şiltelerin üzerinde uyudular. Bilana, gece boyu zindandan gelen Gürcü kızlarının çığlıklarını, dışarıda gülüşüp haytarma oynayan kimselerin seslerini dinleyerek, kafesli pencerenin ardındaki yıldızları seyrederek uyuya kaldı. Dayak korkusuna sus pus oldu. Birkaç gün boyunca sabahtan köle pazarına götürülür, akşamına hamam ettikten sonra karınları doyurulduktan sonra yatıp kalırlardı.

            Birkaç gün sonra yine bir gün erkenden kalkıp esir hanından çıkarak köle pazarına götürüldüler. Bazı kızlara Kırım beğlerinin kâhyalarının gönderdiği kimseler talip olarak yeni konaklarına, evlerine götürüldüler. Bilana’nın kısmetine de Kostantiniyye’den zengin bir tacir düştü. İleride güzelliği ile paşa köşklerine konaklarına layık olacak bir cariye olacağını kestiren Kostantiniyyeli tacir kızı birkaç kese gümüşe satın aldıktan sonra, diğer yerlerde aldığı güzellikle birbiriyle yarışır cariyeler ve gulamlarla birlikte Kefe limanına indiler. Bindikleri karamürsela Kefe limanından ayrılırken Bilana yüksek duvarları, yeşil tepeleri seyre koyuldu. İlk kez geldiğinden bu denli büyük bir şehir, yüksek konaklar görmemiş olmanın hayreti hala üzerindeydi. Diğer kölelerle birlikte karamürselanın ambarına indirildi. Böylece yine sıla türküleriyle, gözyaşlarıyla dolu bir seyahat daha başlamıştı. Kızlardan biri veremden mi bilinmez ölüp gidince gemi tayfaları ölümden korkarak cesedini bir çuvala koyup denize atmışlardı da kendilerini de atarlar diye korkuyla sessiz sessiz ağlamışlardı ardından.

            Günler geceler sonra Bilana gün ışığını yeniden gördüğünde şaşkınlıktan adeta dili tutulmuştu. Kostantiniyye’nin koca minarelerini, kâşanelerini, köşklerini, saraylarını görmüş, insanlarının ve gemilerinin çokluğuna hayran kalmıştı. Ak topukları Eminönü rıhtımının yosunlu tahtalarının üzerinden geçip şehrin çamurlu yollarını dövmeye başladığında eski yaşantısı şimdiden zihninde bir masal siluetine bürünmüştü. Esir Hanı seneler evvel yandığından, köleler bir hayli yürütülerek Büyük Çarşı civarındaki Esir Pazarı’na getirilmişlerdi. Yakınlardaki bir hamamda yıkanıp güzel kokular sürülen cariyeler ayrı, gulamlar ayrı yerlere götürülerek pazara gelip giden kimselerin ve yoldan gelip geçenlerin önünde sergilenmektelerdi.

            O esnada pazara Şahsuvar Paşa’nın hanımı Çeşmidil Hanım, konak ahalisinden bir ayvaz ile birlikte gelmişti. Konağın işlerinde aşçı kadına, bacı kalfaya yardımcı olur diye gençten bir zenci halayık satın almak niyetindeydi. Kendisi de kölelikten gelme bir Çerkez olan Çeşmidil Hanım, konağa hizmet edecek kimseleri iyi seçtiğinden işi ayvaza, yamağa bırakmaktansa kendi eliyle halletmeyi istemişti. Böylece kızıl saçlarıyla dikkat çeken, şaşkın bakışlarla gelip geçen insanlara bakınan o ufak kız, Çeşmidil Hanım’ın da dikkatini celp etmişti. Köle tüccarına kızı sorup Çerkez olduğunu öğrenince, hatırladığı kadarıyla Çerkezce konuşup kıza adını sormuştu. Soğuksu Çerkezlerinin lisanı ile konuştuğundan, Bilana’ya farklı gelse de bunu anlayıp adını söylemişti. Çeşmidil Hanım, o gün hem Bilana’yı hem de Sudanlı bir zenci halayığı satın alıp konağa öyle döndü. O vakitlerde daha ufak yaşlardan Çerkez halayıklar yani cariyeler bir konağa alındıktan sonra hem işleri öğrenirler, hem de bir yaştan sonra konağın efendilerinden biriyle evlenirlerdi. İşte böylelikle Bilana, Şehsuvar Paşa’nın konağına girmişti. Çeşmidil Hanım, konak ahalisinin önünde hem güzel hem alımlı diye Bilana’ya Behiye adını koymuş, Çerkezce konuşup artık bu adı taşıyacağını söylemişti.

Böylece Behiye’nin Kostantiniyye sergüzeşti başlamış, Bilana ve yıllar içinde onun Çerkez Bozoduku’ndaki anıları, hikâyeleri, şarkıları birer masal hüviyeti kazanmış, hayal meyal hatırlar olmuştu. Kısa sürede Türkî lisanı öğrenip konak işlerine el atmışsa da bu yılları pek de öyle akıllı uslu geçmemişti. Haylazlığı ve haşarı oluşu başına bela olmuş, ne Çeşmidil Hanım’ın çimdikleri, ne zenci halayıkların maşaları, ne de paşanın sütannesi olup Arnavutluk dağlarından Dersaadet’e geleli asrı bulmuş olan gulyabani suretli Hatır Hanım’ın dayakları onu uslandırmıştı. Ancak eli maşalı olduğundan, konağın dışından herhangi bir erkek konak hanımlarına yan gözle bakamaz diye, iyi iş görür diye konaktan atılmamış ailenin bir parçası olup çıkmıştı.

Yıllar birbiri ardınca geçip, yaşı geçtikçe serpilmiş, serpildikçe ayın on dördü misali güzellikte bir halayık olup çıkmıştı. Böylece artık insanlar onu haşarılıklarından ziyade fidan endamıyla, kızar gibi bakışıyla anar olmuş, mahallenin delikanlılarının korkuyla kaçıştığı bir haylaz kız değil, her an arzuladıkları ahu göz ve perirû bir afet olup çıkmıştı. Hiçbir erkek eli maşalı biri olduğundan yanaşmaya cesaret edemediği, istetmeye korktuğu bu kıza doğrudan doğruya göz koyabilen yegâne kişi konağın küçük beylerinden biriydi. Nev traş püser dahi olmamış bıyığına tarak batmaz bir yeniyetme olan küçük bey, sürekli kızı alımlı alımlı süzse de Behiye ona pek yanaşmazdı. Zira en ufak bir rezalette kabağın kendi başına patlayacağını, “evladımı baştan çıkardın” bahanesiyle büyük hanım tarafından sokağa atılacağını adı gibi biliyordu. Üstelik köleliğin getirdiği hislerle, geldiği yere alışsa bile insanların kendisine eşya muamelesi yapmasına halen alışabilmiş değildi. Bu nedenle içten içe asabı bozulsa da açıktan küçük beye karşı bir kötü bakış bile atmış değildi, zira beylerin paşaların bir cariyenin sözündense evlatlarının sözüne bakacağı gün gibi açıktı. Bu nedenle hep sabrediyordu.

Lakin bir gün küçük bey, konağın tenha bir yerinde Behiye’yi çimdiklemeye kalkınca sabır taşı çatladı. Konağın küçük beyini evire çevire dövüp hayli benzetti. Olayı fark eden Çeşmidil Hanım, haklı haksız sormadan oğlunun o halini görünce tutup Behiye’yi dövdü. Behiye küçük beyin rezaletinden bahsedince bir de oğluna iftira attığı gerekçesiyle dövdü. Yorgun düşünce emretti bir de konak ahalisi dövdü Behiye’yi, küçük beye attığı dayağın mislini konak ahalisinden yedi. Dayak yedikçe sövdü, iftira atmadığını söyledi. Dayak atmaktan yorgun düşen ahali Behiye’yi susturamayınca uslansın diye dehlize kapattılar. Demir kapıyı örterken bir zenci halayık: “Konağın beyidir. Gün gelir nikâh bile kıyar, sen böyle bir çimdiğe vaveyla edersen kim bakar suratına?” diyerek yüzü gözü kan ve tırmık iziyle dolu Behiye’nin suratına tükürdü.

Birkaç gün sonra uslanmıştır diye Behiye’yi dehlizden çıkardılar. Konağın işlerine geri dönüp, konak ahalisine pek karışmadan ev işlerini halletti. Yemek vakitlerinde dahi bir kuru ekmeği ya yedi ya yemedi erkenden dehliz dibinde duran yatağına döner oldu. Konağın küçük beyi, yedi dayağın etkisi geçince bir gece vakti yine kudurup dehlizin dibine indi. Bahçeye bakan ufak bir delikten ay ışığının dolduğu o dehliz ağzında yağ ve bal küplerinin kullanılmayan testilerin ardında bir duvar dibinde uyuyan Behiye’yi görür görmez üzerine yürüdü. Kızın üzerine karabasan misali çöküp ağzını kapatınca can havliyle uyanan kızla aralarında bir boğuşma cereyan etti. Uyku sersemi olan kızcağız, kendini tam savunamadığından can havliyle pek de sonunu düşünmeden eline geçirdiği bir testiyi beyin başına indiriverdi. Testi paramparça olurken beyin bedeni kızın üzerine yıkıldı kaldı. Kafasından akan kan, Behiye’nin üzerine aktığı sıra testinin gürültüsünü işiten konak ahalisi çoktan ayaklanmıştı...


5 Temmuz 2014 – İstanbul