fantastik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fantastik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Temmuz 2021 Çarşamba

Türk Sultanına Mektup (Tarihi-Fantastik Öykü)

 (Daha önce 2017'de Getik Fanzin'de yayımlanmıştır. MBY)

             Sayısız yıldızın gökyüzünü şenlik alanına çevirdiği sıradan bir bozkır gecesinde, Zaporojya Siç’inin kalbi olan Khortitsia adasında, arasına toprak doldurulmuş tahtadan tabyaların ardındaki Kozaklar kısmen huzurlu bir uykudaydı. Kulelerde çubuk tüttüren gözcülerle esir aldıkları kadınları kovalayanların haricindekilerin ayık olmadığı bu hengâmede duyulan yegâne ses yarı ayık bir kobzarın tıngırdattığı tellerden yükselen yanık bir ezgiydi. Gecenin ahengini bozmadığından kimsenin susturmaya el vermediği bu ses, sağdan soldan yükselen cırcır böceklerinin sesi kadar doğal sayılıyordu.

            Tüfek elde bekleyen gözcüleri huzursuz eden bir sessizlik vardı. Gürültüsü patırtısı eksik olmayan bozkırın bu gece susmasını baskın alameti sayıyor, Tatar atlılarının olası kıpırtılarını sezebilmek için gözlerini çayırlardan ayıramıyorlardı. Derken her birisini “ölüm sessizliği” korkusundan kurtaracak bir vaveyla koptu. Khortitsia’nın öte ucundan ayaklanıp merkeze doğru yürümekte olan bir güruh peyda olmuştu. Ellerindeki meşaleleri savurarak, tüfeklerini, piştovlarını ateşleyerek, bağıra çağıra yürüyorlardı. Kimi Kozakça, çok azı Tatarca ve Kalmuk dilinde yankılanan: “Yakaladık! Yakaladık!” sesleri eşliğinde tufan misali ilerleyen kalabalığın geçtiği yerde ışıklar yanıyor, pencere ve çatılardan karşılıklı küfürler savruluyordu.

            Birkaç kişi yumruk sallayarak kalabalığa saldırsa da sonradan onlar da güruhun ardına takıldı, böylece dehşetli bir kalabalık atamanın kaldığı iç istihkâmın kapılarına dayandı. Nöbetçiler hayır mı şer mi olduklarını bilmedikleri kalabalığı görünce tüfeklerini kalabalığa doğrultup haykırdılar:

            “Ne istersiniz? Atamanın kapısına dayanmanız nedendir?”

            “Mahkeme isteriz! Katili yakaladık! Ataman Sirko yargılasın, onun adaletine güveniriz!”

            Kozakların töresince her türlü karar atamanların ağzına baktığından nöbetçiler çaresiz birbirlerine baktılar. Kozakların muhtemelen bir içki yahut kadın kavgasında cinayet işlemiş birini tutup getirdiklerini düşündüler ama böylesine bir kalabalığın adi cinayet için toplanmayacağı açık olduğundan başka bir Kozak beyinin, atamanı ele geçirmek için tuzak kurabileceğini düşünüp kapıları tutmaya devam ettiler. Kapıdakilerin huzursuz hali iç istihkâmın kulelerinde, duvarlarında bekleyen diğer gözcüleri de tedirgin etmiş, tüfekleri ve piştovlarıyla birlikte küçük metris toplarını dahi kalabalığa doğru çevirmişlerdi. Gözcü kalabalığa seslendi:

            “Bu hangi katildir ki gecenin köründe Kozakların yarısını hem de birbirlerinin lisanına yabancı Tatarlarla Kalmukları peşine takıp atamanın kapısına getirsin?”

            Kalabalığın içinden yaşını başını almış bir Kozak küfrederek gözcüye bağırdı: “Bu kadar insan alelade bir kadın cinayeti için toplanmadı ya! Siç’e musallat olan, çocukların canını alan katili yakaladık!”

            “Kozak çocuklarının canına kastedilmişse yurtlarından uzakta Tatarların, Kalmukların sıkıntısı ne ola?”

            “Bizi onlar harekete geçirdi. İlk onlar fark edip yakalamamızı sağladı opiri!”

            Tatarlardan biri de üstüne vazife gibi kendi lisanında haykırdı: “Yakalagan! Oburı biz yakalagan!”

            Gözcüler “opir” kelimesini duyunca tekrar dönüp birbirlerine baktılar. Rusların “upir”, Ukrainlerin ve Kozakların “opir” dediği şey bozkırın sayısız kocakarı masallarından biriydi. Bozkırların da ötesinde Eflaklıların, Boğdanlıların, Lehlerin hatta Nemselilerin topraklarında farklı isimlerle zikredip veba vurmuş köylerin, sebepsiz ölülerin kaynağı sayarlardı. Toplu tüfekli Osmanlı askerlerinden hatta atlarıyla ölüm saçan Tatarlardan yüz geri etmediklerinden, böylesine bir batıl itikat karşısında ne yapacaklarını şaşırmışlardı.

            Gözcülerden biri güldü: “Ataman Sirko’yu bu vakitte kocakarı lakırdıları için ayağa kaldırırsanız yatana değin hepimizi kılıçtan geçirir söylemedi demeyin!”

            Kalabalığın ortasından bir yerden rahiplerin ve keşişlerin öfkeli homurdanmaları duyuldu: “Duamıza halel getirmeyeceğini bilsek yüz bin kere sövmüştük gelmişine geçmişine! Kutsal suya batırılmış iplerle, ayin cüppesiyle biz zapt ettik habisi. Var söyle Ataman Sirko’ya! Cesareti var ise görsün ve versin kararını. Yalanımız varsa topumuz birden Tatarın kılıcına gelelim!”

            Muhafızlar homurdanmalar ve küfürler karşısında çaresiz kalmışlardı. Olası bir baskına karşı iç istihkâmda uyumakta olan diğer Kozakları da uyandırıp silahlandırarak Ataman’ın kaldığı eve giden yolda öbek öbek dizildiler.

            O esnada Kozak Atamanlığı’nın asıl atamanı Ivan Samoylovych’i Kırım yolunda esir aldığı için dolaylı olarak atamanlığını ilan etmiş olan Kosh Atamanı İvan Sirko, sabık atamanın evindeydi. Esir aldığı atamanın yatağında Kırım Seferi esnasında mirzalardan birinin köşklerinden kaçırdığı iki Kafkasyalı dilberin arasında uzanmış tavanı seyrediyordu. Kollarını bir anlığına dilberlerden çekerek yatağın kenarında duran sehpaya uzandı. Sehpanın üzerindeki Arap harfleriyle yazılmış name-i hümayunu alarak öfkeli gözlerle seyretti.

            Osmanlı Sultanı IV. Mehmed Han, gönderdiği name-i hümayunda Osmanlı’ya tâbi olmasını istiyordu. Teslimiyet ibaresini okuyan Sirko’nun öfkesi her seferinde katlanarak artıyordu. Bir önceki sene Zaporojya Siç’ini zapt etmek üzere gönderilmiş Osmanlı birliğinin tamamını katledip ta Kırım’a kadar inen, Bahçesaray ve Akmescit’i vurup geri çekilen, Kırım Han’ını geri çekilmeye zorlayan kendisiydi. Kılıç zoruyla aldığı atamanlığı Türklerin eline teslim etmesi isteniyordu. Odasının kapısı vurulup kendisine seslenilince yattığı yerden gürledi:

            “Ne var?”

            “Siç ahalisi huzurunuza çıkmayı diler Yüce Ataman. Sizden mahkeme talep ediyorlar.”

            “Sabahı bekleyemiyorlar mı?”

            “Yakaladıkları opiri yargılamanızı istiyorlar.”

            İvan Sirko’nun mevcut öfkesi bu sözü duyunca en yüksek raddesine çıktı. Kafkasyalı dilberlerin uykusunu hiçe sayıp baş ucunda asılı duran kılıcını duvardan indirdi. Bir sıçrayışta yataktan çıkıp kapıyı açtı. Karşısında çaresizce bekleyen gözcünün yakasına yapıştı:

            “Benimle alay mı ediyorsun?”

            “Israr ediyorlar Yüce Ataman. Biz de ihtarda bulunduk ancak sizin huzurunuzda yargılama istediler.”

            “Adamları sağlı sollu dizip silahları hazır ettikten sonra içeri alın. Tahtımı da kapının önüne çıkarın. Eğer bir tuzaksa yahut Ukrain köylülerinin safsatasıysa bedenlerini kana ve baruta doyuralım!”

            İvan Sirko’nun uyanması iç istihkâmdaki hazırlıkları hızlandırmıştı. Atamanın tahtı evin önüne çıkarılıp tüm muhafızlar ve gözcüler hazırlandı. Mahkemenin kâtibi dahi uyandırılıp genişçe bir masanın başına okka ve divit takımı ile oturtuldu. İstihkâmın kapıları açılınca eli meşaleli güruh tahtın önüne kadar atamanın adamlarının nezaretinde ilerledi. İvan Sirko tüm haşmetiyle kapıda görünüp tahtına oturduğu esnada güruh saygıyla eğildi.

            “Beni bu vakitte uyandırmaya cesaret edişinizi cezalandırmalı mı ödüllendirmeli mi? Kapıma neden geldiniz?”

            Atamanın ordusunda da savaşmış gedikli Kozak savaşçılarından birisi öne çıktı: “Çocuklarımıza musallat olan, Hristiyanların kanını döken habis opiri yakaladık Yüce Ataman.”

            “Bunun için mi uyandırdınız beni? Töre bilmez misiniz? Kafasını neden kesip, kalbine kazık çaktıktan sonra cesedi yakmadınız?”

            “Yüce Ataman biz buna niyetlendik ama rahip efendi durum biraz karışık olduğundan senin emrin olmadan böyle bir işe kalkışmamızın suç olabileceğini söyledi. Biz Kozaklar senin sözün üstüne yemin ettik. Senin sözüne aykırı hareket etmek istemedik!”

            O esnada kalabalığın önüne çıkan rahip ellerini göğe uzattı: “Hristiyanlık âlemi bizim bu gece yakaladığımız iblis misali bir kötülüğü daha önce görmemiştir. Açılın! Açılın da o iblisi Yüce Ataman da görsün!”

            Kalabalık açılmaya başlayınca rahiplerden ve keşişlerden oluşma bir çember meşalelilerin arasında kaldı. Rahipler ellerinde tuttukları urganlara asılarak Sirko’nun huzuruna kadar yaklaşmışlardı. İki-üç tanesi kenara çekilince İvan Sirko rahiplerin urganlarla sıkıya bağlayıp aralarında tuttukları şeye şaşkınlıkla baktı. Tahtından fırlayan ataman rahiplere yaklaşarak sordu: “Yakaladığınız opir bu mu? Bir motanka bebeği mi? Hangi köylüden yağmalandığı meçhul bir motanka bebeği için mi beni uyandırdınız?”

            Sözlerindeki alaycılık ve öfke adamlarına da sirayet etmişti. Ukrainlerin eski zamanlardan beri taşıya geldikleri inanışları gereği saz parçalarından ve artık giysi bezlerinden yapılan bu bebekler yeni evli çiftlere yahut çocuklara hediye edilirdi. Rahip atamana durmasını işaret ederek elindeki haçı motanka bebeğine doğru uzattı. Oyuncak bebeğin olduğu yerde canlıymış gibi kıpırdandığına ve yarığa benzer ağzından çıkan sivri dişlerine şahitlik eden ataman elini kılıcına götürdü. Motanka bebeğinin üzerindeki lekelerin kan lekesi olduğunu, o ürkütücü ağzı gördüğü zaman idrak etti.

            “Rahip efendi bu nice iştir? Bir motanka bebeği hem cana gelsin, hem can alsın olacak iş mi?”

            “Bunları Ukrainler yeni gelinlere çabuk çocuk sahibi olması için hediye ederler. Çocuklara hediye edilmesindeki maksat başkadır. Bir çocuk hasta olursa kukla çocuğun hasta yatağına yatırılır çocuğun üstündeki hastalığı kendi üstüne çeksin diye. Ukrainler buna inanırlar.”

            “Nasıl yakaladınız bu kötülüğü?”

            “Üç gündür çocuklarımızın ölmesinden Tatarlar şüpheye düşmüşlerdi. Aralarında hem Kırım’ı hem Eflak ormanları daha önce görenler de var, bir opir musallatını daha başlangıcında tanıyan kimseler neticede. Ahali huzursuzlanmasın diye hep birlikte sokakta dualarla devriye gezdiğimiz esnada yakaladık bu motanka bebeğini. Bize de saldırmaya kalktı ki dualarımız olmasa hepimiz ölebilirdik! Onu zapt edince Tatarlar böylesine bir şey görmediklerini söylediler ama ben ne olduğunu anladım. Ukrain muhacirlerden birisinin, daha önce bulunduğu yerde opir musallatına uğramış bir çocuğu olmalı. Çocuğun hastalığı bu motankanın bedenine yerleşti. Ardından geceleri tıpkı bir opir gibi dolaşmaya başladı!”

            “Bana getirmenizin nedeni nedir?”

            “İnsan olsa kanunlarımızda yeri belli. Ama kanunlarımızın görmediği bir varlık bu. Günahlarımız ve asiliğimiz başka kötü ruhları da buraya celp etmesin diye senin mahkemeni diliyoruz Yüce Ataman!”

            İvan Sirko hala olduğu yerde kımıldanıp hırıldayan motanka bebeğini seyretti bir süre. Ardından aklına bir şey gelmiş gibi evinde hazırlanırken kemerine sıkıştırdığı name-i hümayunu çıkardı. Bir süre muzaffer bir ifadeyle hem nameye hem motanka bebeğine baktıktan sonra adamlarına boş bir fıçı getirmelerini diledi. Dualı urganlar, ayin cüppesi ve birkaç haç ile bezenmiş motankayı boş fıçının içine hapsederek çiviletti. Yan yatmış fıçı kıpırdanmasın diye adamlarından biri fıçının üzerine yattı.

            Ataman masa başına yürüyüp kâtibin omuz başına tüneyince diğer Kozaklar da merakla onun yanına doluşup masayı seyretmeye başladılar. İvan Sirko onlara hitaben haykırdı: “Türklerin Sultanı teslim olmamızı emrediyor. Madem kulları olarak görüyor bizi o halde sultana layık bir hediye göndermemizi de garipsemez!” Bu sözleri duyan Kozaklar ilkin hiçbir şey anlayamadılar ancak fıçıya hapsedilen şeyi göz önünde bulundurunca keyifle gülüp kahkaha attılar. Osmanlı sarayının koridorlarında dolaşacak dehşeti hayal ettiler bir anlığına.

            Hava inceden alacakaranlığa bürünmekteyken İvan Sirko kâtibin sırtına vurdu: “Sadece hediye göndermek Kozaklara yakışmaz. Bize yazdığı nameye karşılık bir nameyle cevap vermeli Sultan’a! Haydi yazmaya başla! Aynen şu şekilde: Seni Türk şeytanı…”

(Not: İlya Repin’in “Türk Sultanına Mektup Yazan Zaporojya Kazakları” adlı ünlü tablosu ve Ukrayna halk inançlarından ilham alınarak yazıldı. MBY)

SON

Mehmet Berk Yaltırık, 12 Eylül 2016 – Edirne


25 Temmuz 2014 Cuma

Düşler Ecesi

(Düşler Ecesi, Gölge E-Dergi, 65. Sayı, Şubat 2013, s. 59-62. "Ceren Altındal'a ithafen...)


         Sakin bir Haziran günüydü… Okulunun bulunduğu ve yıllarını geçirdiği, bir nice hatıralarını ve hayallerini saklayan o küçük sınır şehrinde son günüydü. Akşam otobüsüyle bu tarihi evlerle, 70’lerden 80’lerden yadigâr apartmanların birbirine karıştığı, öğrencilerin sokaklarından eksik olmadığı, zamanın dışında yıllardan beridir aynı kalmış gibi görünen bu yerden ayrılacaktı ve güneş altında son kez görmenin tadını çıkarmaktaydı. Şehrin bir ucunda bulunan, asırlık ağaçların ve taş köprülerin tarihi bir koruyu dolaşmıştı. Ruhundan bir parçanın o ağaç diplerinde, köprünün taşları arasında sıkışıp kaldığını hissetmiş, nihayetsiz gibi görülen yeşil sarmaşıkların üzerinde ve yosunlu ağaçların arasında yürürken başka bir zamana ait olduğunu düşünmüştü. Nehirlerin sessiz sedasız akışında apayrı, saklı bir ezgi, keşfetmiş gibiydi, akarsuların ruhuna dolandığını sanarak kendini şehre atmıştı. Sayısız kez kaldırımlarında dolaştığı çarşıda son kez yürüdükten sonra, önceleri arkadaşlarıyla gece dolaşmalarında denk geldiği güzellikleri, gündüzün o vaktinde de görebilmek için minibüse binmek yerine yürüyerek dönmeye karar vermişti evine.

Öğrencilik yıllarından arkadaşlarıyla tuttuğu mütevazı öğrenci evine yürürken, kendisini görmezden gelen insanların arasından süzülüp mahallesine varmıştı. Geceleri oldukça korkutucu görünen ve bacasının uğursuz kuleleri andırdığı kiremit fabrikasının hemen yan tarafındaki otuz senelik apartmana çıkarken, civardaki ağaçlara son kez baktı. Rüzgârın uğultusunu bile farklı bir melodi gibi işitmekteydi. Arkadaşlarından geriye en son o kalmıştı, o da gittikten sonra valizini alıp evin anahtarını emlakçıya teslim etmek üzere birçok anısına ev sahipliği daireyi terk edecekti. Birkaç eşya dışında tamamen boş kalmış “eski” evine doğru merdivenleri tırmanırken evini son kez seyretmeyi düşünmüştü. Gerçi bu ay kaç kere evi bir hayalet gibi dolaşıp, sayısız anısını sessizce yâd etmişti? Son kez, öğrencilik yıllarının anısına bu tılsımlı ve zamandan ayrı kalabilmiş şehrin, büyülü gibi görünen ormanların ve bir nice hayaletin sahiplendiği eski evlerin anısına, son bir kez anılarını yâd etmekten ne çıkardı? Bu sefer bir şeylerin farklı gibiydi sanki kendini belki de ayrılacağı için şehrin tılsımından koparılmış, şehre yabancı kalmış gibiydi ve bunu o koru gezisinden beridir hissetmekteydi. Her şeyden de öte kendine yabancılaşmış gibiydi ancak nedenini bilemiyordu.

Evine çıktığı zaman, arkadaşlarıyla sayısız zamanının geçtiği salona ve odalara bakındı. Sayısız kez gün doğumunu seyredip, radyodan gelen Rembetiko ezgilerinin eşliğinde kadimin şairleri gibi kaç şarap, kaç rakı içtiklerini unuttuğu o küçük mutfağın mütevazı balkonunda dakikalarca takılıp durdu. Odasına dönerken bir anlığına kapısının yanındaki aynadaki aksiyle göz göze gelmiş, sanki kendine değil de bir başkasına aitmişçesine ürpermişti. Aynaya baktığında odalardan koridora vuran gün ışığının belli belirsiz aydınlığında omuzlarına dek uzanan kuzgunî mavi siyah renkte parıldayan saçlarına ve yeşil gözlerine baktı, aynada akseden bir başkası gibiydi. Şehrin efsunundan kaçmanın bir bedeli miydi bu yoksa şehrin bilinmeyen, öğrenilmemesi gereken yasak bir sırrını öğrendiğinden mi bilinmez artık hiçbir şeyi eskisi gibi göremiyor muydu? Aynadaki yabancıya bakmayı bırakıp odasına girdiğinde içerideki yegâne eşyanın valizi ve evle birlikte kendilerinin olan yatağı gördü. Bir öğrenci şehrinde, o evle birlikte kalmaya devam edecek eşyalardan biriydi. Kendisinden önce o yatağın üzerinde kim bilir kaç öğrenci ağlamış, kaçı uyumuş, kaçı yasak şeyleri düşlemişti? Son kez yatağına oturup odasının duvarlarına bakmıştı. Pencere panjurlarının karartmış olduğu odada kim bilir kaç gecesini bu duvarları seyrederek geçirmişti? Bir anda içinden gelen bir çağrıya kulak verir gibi yatağına uzanıp öylesine tavana dikmişti gözlerini. Akşama kadar vakti vardı ve odasında son kez yatağında uzanıp hayaller kurmak istiyordu.

Ruhunun uyuyup, düşler gördüren zihninin en derin kapıları açıldığında, uykuyla uyanıklık arası halde tuhaf bir diyara adım atmıştı. Bilinci bir anlığına kaybolmuştu sanki ve uykuya dalmamıştı da uyumadan doğrudan düşler âlemine geçmişti. Kulaklarına gelen belli belirsiz mırıldanmalarla uyandığında ilk anımsadığı seslerin kaynağını bulmak olmuştu. Gözlerini araladığında havanın çoktan kararmış olduğunu görmüştü. Otobüsünü kaçırmış olmanın da ötesinde bambaşka bir şeyden kaygı duyuyordu. Kendisine korkutucu derecede tanıdık gibi görünen bir dünyaya açmıştı gözlerini... Panjurları açtığı zaman dışarıda korkutucu derecede büyük ve beyaz dolunay görmüştü. Dolunay, etrafı tuhaf sarımsı bir ışıkla dolduruyor, taşıran, gölgeler üzerinde çeşitli göz oyunlarına neden oluyordu. Yıldızlar tanıdıktı ancak ne ışıltıları aşina geliyordu gözlerine ne de gökyüzü her zaman gördüğü mavi siyah renkteydi. İnsanın ruhunu yutacakmış gibi görünen kadim bir iblisin emsalsiz ve ölçülemez ağzının karanlıklarına bakıyordu sanki. Tuhaf bir şekilde, yıldızların üzerinde sürünen, sallana sallana yürüyen, uçan acayip mahlûkların ve canavarların varlığını hissediyordu. Odasının tuhaf karanlığından sıyrılıp apartmana çıkmıştı. Korkulu bir düşün içindeymişçesine kendini tuhaf mırıltının sesine vererek yürüyordu, kendisine yapılan bir çağrı gibiydi. Sokağa çağırıyordu kendisini, uzaklarda görmesini istediği bir şeyler vardı. O an içinden bir ses şehirle bütünleştiğini söylüyordu, sanki şehrin kayıp ve bilinmemesi gereken kapılarını aralamıştı ve şehrin tüm büyüleri, cinleri, hayaletleri ifşa olmuştu. Kanalizasyonların da altındaki Bizans dehlizlerinde sürünen şeylerin, asırlık mezarlarının ve yosun bağlamış lahitlerinin altında çığlık atan kadim ölü sanılanların varlığını hissediyor ancak onlardan korkmuyordu. Sanki onu bir şekilde aralarına kabul etmişlerdi.

Sokağa çıktığında her zaman gördüğü sokağa değil de ecinnilerin ve düşlerin âlemindeki herhangi bir sokağa çıktığını anladı ve mırıltıların çağrısına uydu… Ağır aksak adımları boş sokaklarda çınladı. Gölgesinin üzerine düştüğü kedi suretli varlıklar gözlerini kısarak uzaklaştı, köpek kılıklı ama pençe yerine el taşıyan acayip mahlûklar kuyruklarını kıstırıp kaçıştılar. Onlardan korkuyordu ama onların da ondan korkar gibi bir hali vardı. Tekin olmadığını fark etmişti ancak kendisinin de tekin bir yerde olmadığını biliyordu. Yeşil gözleri, korkuyla fır dönüyor kör karanlıkta sağa sola kaçışan “iyi saatte olsunları” seçmeye çalışıyordu. Niye bunu yapıyordu ki? Onları görebilse korkmaz mıydı? Ötedekiler yüreğinin çağrısına kulak vermiş olacaktı ki tepesinde yıldırımlar şavkıyıp gök gürlüyorken o ışıltıda şimdiden tuhaf şeyler görmeye başlamıştı. Gayb perdesinin ötesindeki delilikler ve acayiplikler gözünün önüne serilmişti bir anda. Mırıltıları takip ederken adımlarını sıklaştırmıştı ama bunun nedeni kesinlikle yağmur değildi. Bir an önce tekinsiz sokaklarda uzaklaşmak istiyordu. Binaların bir anda ya mermer sütunlarla kat kat yükselen kadim dönem tapınaklarına, ya da yüksek kuleli şatolara, kasırlara dönüştüğünü görmüştü. Betonarmelerin yerinde sırtı kambur kocakarıları andıran, birbirine sırt vermiş ahşap evler yükselmekteydi ve camlarından kendisini seyreden kuyu dibi gözler hiç hoşuna gitmemişti.

Tüm korkularına rağmen sesin kaynağını aradığından istemeye istemeye eski fabrikanın olduğu yola sapmıştı ki bir tek onun eski haliyle kaldığını görmüştü. İnsanların âlemindeyken bile yeterince korkutucuydu o yüzden bu ecinniler âleminde de aynı sureti taşımasına şaşırmamıştı. O fabrikanın yanındaki yol son çaresiydi, en kısa ama en tekinsiz yoldu. Çok işiniz olmadıkça yanından geçmek istemeyeceğiniz ve bazı göz yanılmalarının “kedi olduğunu” ummak isteyeceğini türden bir yerdi. Ay ışığında ilk gözüne çarpan şey fabrikanın ahşap tavanından aşağıya sarkan, kanlı kefenleriyle boğum boğum olmuş, vampirler ve hortlaklardı. Bu uğursuz havada onlar bile ölümcül uykularından uyanmayı göze alamamışken o gölgelerin arasında yapayalnızdı. Derken “onlar”ın geldiğini hissetmişti. Etrafında dolaşıyorlardı ama saygı gösterir gibi bir halleri vardı. Bir anda sağ tarafından insan suretinde belli belirsiz bir gölgenin geçtiğine yemin edebilirdi. Birkaç adım sonra bu kez sol tarafından başka bir siluet geçer gibi olmuştu. Kedi olmadıklarına emindi. Fabrikanın yanından geçen yolu geride bıraktığında ufak bir koruya dalmıştı. Karanlıkta köpeğimsi varlıkların uğursuz dolunaya uluduklarını işitmekteydi. Seslerinde korkudan ziyade saygı seziliyordu ki bir başka sokağa sapıp uygarlığın pençelerine adım attığını zannederek bir anlığına huzura ermişti.

Saat gecenin çok ters bir vaktiydi ve o vakte göre oldukça alışılmadık şeyler görmekteydi. O saatte sokakta, ailesinin ekmek almaya gönderdiği çocuklara benzer bir çocuk geçmişti yanından ve geçerken selamlamıştı kendisini. Çocuğun koynunda taşıdığı soğan kabuklarını, ters ayaklarını ve ateş kızılı gözleriyle ürkünç sırıtmasını görür görmez gözlerini kapatmıştı. Bir balkonda kendisini seyreden yaşlı bir adam gördü. Göz çukurları simsiyah sırıtkan suratlı bir mahluk, balkondan kendisini selamlayınca korkuyu kaldıramayarak sesin kaynağına doğru koşmaya başlamıştı. Ağaçların kendisini seyreden gözlerini, insan gibi konuşan kedileri görmekteydi ve uzaklardan tarif edemeyeceği mahlûklardan gelme çığlıklar duyuluyordu. Ayakları onu başka bir apartmana getirmişti, oraya girerken arka yoldan gürültülerle patırtılarla, hora tepen ecinnilerden oluşma bir düğün alayının kendisini çağıran dehşetli seslerini işitmişti. Işıksız, karanlık merdivenlerden yukarıya doğru tırmanırken arada bir apartman boşluğunun camından vuran ay ışığının altında, bir kapı önünde oturmuş ağlayan hayal meyal bir siluet görmüştü. Bilekleri kesik bir kıza benziyordu, intihar etmiş birinin o apartmana musallat olmuş huzursuz hayaletiydi. Hayaletin açtığı kapıdan içeriye girince içerideki tek odada pencerelerden gelen ay ışığında bembeyaz parlayan büyüleyici bir elbise ve yanında birkaç takı ile görkemli bir taç görmüştü. İçinden gelen çağrıya uyarak onları giyip kuşanınca bir anda camların açıldığını ve ay ışığı altında beyaz atların çektiği altından bir saltanat arabasının yanaştığını görmüş, mırıltıların kaynağını bulmak adına içeriye uzatılan ay ışığından köprüye çıkarak arabaya binmişti.

Altından saltanat arabası dev kulelerin, sütunların üzerinden geçerken korkunç ve büyüleyici sayısız mahlûkun kendini selamladığını görmüştü arabanın penceresinden. İçinden bir ses kendisinin artık bu âlemin ecesi olduğunu ve saltanat arabasının onu muazzam sarayına götürdüğünü söylüyordu adeta. O tarihi mesirenin yerini bin pencereli ve bin kapılı muazzam bir saray almıştı… Kubbesi peri kızlarının saçlarından, duvarları kadim ejderlerin kemiklerinden yapılma, altın ve gümüş kulelerin yükseldiği, türlü çeşit mahlûkun ateşler saçarak surlarında dolandığı görkemli bir saraydı. Sarayın bir dağ yüksekliğindeki altından cümle kapısından geçtiğinde içeride aynı ormanın ve korunun bulunduğunu görmüştü. Ancak tuhaf bir yeşil ışıkta parıldıyorlar ve birbirinden güzel peri kızları aralarında dolaşıyor, şarkılar söylüyorlardı. Bir anda duran saltanat arabasının kapısını açarak onun kollarına girip sarayın kubbesine uçuran peri kızları, iblislerin yuttuğu yıldızların ölü ışıklarının aydınlattığı muazzam bir koruya getirmişlerdi onu. Mermerden bir havuzun ortasında, heybetli bir tahta oturduğunu görmüştü. Ne kadar peri, ecinni ve korkutucu mahlûk varsa kendisinin huzurunda diz çökmüştü. Rüyalarında görmek bir yana hayallerinde bile düşleyemeyeceği bir gerçekliğin yegâne hâkimi olmuştu…

 İnsanların âleminde, öldüğü söyleniyordu. Nedensiz bir şekilde geriye valizini bırakarak ortadan kaybolmasına ilişkin türlü çeşitli şeyler söylüyorlardı insanlar. O ise bu dünyadan ve insanların sıkıcı dünyasından elini eteğini çekmiş, öte diyarlara hükmeden ifritlerin ve peri kızlarının tepesinde yükselen muazzam sarayında, ejderlerin çektiği savaş arabalarına, bulut kanatlı gemilere biner binbir türlü mahlûkatın arasında hüküm sürmeye başlamış, zamanın daha yavaş aktığı bir diyarın hükümdarı olmuştu.

O artık “Düşler Ecesi”ydi, her hayalde insanlara ilham üfüren perilerin kraliçesiydi…
SON
Mehmet Berk YALTIRIK
7 Ocak 2013 – İstanbul

Köpeklerin Hükümdarı

(Köpeklerin Hükümdarı, Gölge E-Dergi, 63. Sayı, Aralık 2012, s. 82-85.)

         Şehrin tüm köpeklerinin imha edilmesinin hükmü verilip, belediyelerden ve sokaklardan devşirilme kelle avcıları zehirlerle, kementlerle, zincir ve sopalarla sokaklara inerek, arabalarla, bağırıp çağıran kalabalıklarla şehirdeki renk renk, bölük bölük, cins cins, boy boy her köpeği ölümüne kovalamaya başlamışlardı.

Şehr-i İstanbul, tarihinin bir başka kıyımına daha tanıklık etmekteydi. Gün batımına yakın sokak sokak, mahalle mahalle ilerleyen satırlı, zincirli, sopalı dehşetlerin bağırtıları eşliğinde, şehrin kadiminden kalma köpekler eski yurtlarından birer birer sürülüyordu. Köpeklerin Padişahlığı’nın asırları bulan payitahtı, köpeklerin aşiretlerinin, klanlarının efsanevi yurdu küflü söylentilere ve tozlu sayfalara karışmaktaydı.

Şehrin betonarme binalar tarafından kuşatılmış, sırt sırta verip beton tahakkümüne direnen ahşap evlerin bulunduğu bir mahallesindeki birkaç köpek, “Köpeklerin Hükümdarı”nın sarayının yolunu tutmuştu. Diğer evlere göre daha heybetli duran metruk bir köşkten içeriye giren köpekler, köşkün selamlığında bulunan eski püskü ancak bir zamanlar değerli olması muhtemel küflü bir koltuktan ibaret tahtının üzerinde beklemekte olan Köpeklerin Hükümdarı, Büyük Kalbisarru’nun huzurunda saygıyla oldukları yere çöktüler. Köşkün sağından solundan gölgeler arasından çıkıp gelen Köpekler Hükümdarı’nın hassa askerleri gelenlerin etrafını sararak padişahlarını beklemeye başlamışlardı ki bunların her biri pitbull, doberman, rottweiler, kangal gibi çeşit çeşit köpek cinslerinden devşirilmiş, her biri psikopat sahiplerinin ve köpek dövüşçülerinin ellerinden kaçıp gelmiş, gözünü budaktan sakınmaz kahraman köpeklerdi.

Gelen köpekler, Kalbisarru’dan gelen buyrultu mahiyetindeki havlamayı işitince hep bir ağızdan acı acı ulumaya başladılar. Sanki olanı biteni haber vermiyorlar da, asırlarca şehirde hakir görülüp horlanan her bir köpeğin ağıtını okuyorlardı. Hükümdarın hassa köpekleri, olanca acarlıklarına rağmen bu içli iniltiler, ulumalar karşısında dayanamayarak onlarla birlikte uluşmaya, gözyaşı dökmeye başlamışlardı.

Kalbisarru’nun gözlerinde acı vardı ancak onlar gibi değildi. O bu acıların mislini yaşamış, defalarca benzer acıları yaşamıştı ki gözyaşları bedenini asırlar önce terk etmişti. Çünkü Kalbisarru ölümsüzdü ve şehirlerin yükselip, namlı imparatorların zuhurundan çok önce, devlerin ve perilerin zamanlarında yeryüzünde yürümüştü.

Kadim Sümer’in hüküm zamanlarında yaşamakta olan, Uruk kentinin köpeklerinden biriydi uzun zaman önce. Şehirleri ve bölgeleri sahiplenen ilk köpeklerin torunlarındandı. Her köpek gibi ölümlüydü. Ta ki efsanevi Uruk Kralı Gılgamış’ın ölümsüzlük otunu bir yılana kaptırmasının ardından, bir şekilde otu yutmadan ülkeler aşan yılanın kendisine çok yakın bir yerde can vermesine kadar. Bulduğu yılanın ağzındaki otun kokusu hoşuna gidip yediğindeyse ilk başta hiçbir şey fark etmemişti. Derken yavaş yavaş diğer köpekleri etkisi alabildiğini, insan dilini anlayabildiğini fark etti. Yediği ot onu sadece ölümsüzleştirmemiş, adeta tanrısal bir güç bahşetmişti. Ölümsüz olduğunu da bir ateş yığını içerisine düştüğü halde hiç yara almadan çıkabilmesine borçluydu. Onun namını duyan Uruk Kralı, ölümsüzlüğünü görünce tanrılardan bir işaret kabul ederek köpeği yanına almıştı. İlk adını o zaman almıştı. Kalbisarru yani Köpek Kralı, böyle demişti kadim Sümerler ona.

Kalbisarru köpekler üzerinde hâkimiyet kurmaya başlamış, uzak diyarlardan çeşit çeşit köpeklere gelerek emrine girmişti. Uzun yıllar boyunca köpekler üzerinde hâkimiyet kurmuş, sahibi olan Uruk kralları misali o da köpekler arasında nam salmıştı. Ancak ne zamanki görkemli Sümer medeniyeti yıkılmaya yüz tutmuş Mısır’a kaçmıştı uyruklarıyla. Ölümsüz köpeğin namını duyan kadim Mısır firavunları onu sarayına almış, uyrukları sokak köpekleriyle birlikte orada yaşayagelmişti. Kalbisarru’nun bu göçü uyruklarını her kral gibi yaşatabilmek ve nesillerini payidar kılmaktı. Pers Orduları’nın Mısır’a girmesinin ardından köpeklere hürmet gösterdiklerinden ötürü, ahalisini toplayan Kalbisarru İran’a göç etmişti. Orada şahların, hükümdarların saraylarında yaşayıp abad olmuşken, İskender’in orduları gelende açlıktan tebaasına saldırıp yiyenler zuhur edince saltanatının tehlikeye düştüğü görüp tebaasından kurtarabildikleriyle beraber Asya bozkırlarına kaçmıştı. Asırlar boyu İpek Yolu’nun artıklarının ardından ömür sürmüştü. Bir gün Cengiz Han ortaya çıkmış, sürek avı niyetiyle bulundukları ormanı çerileriyle sarmıştı. Çemberin içerisinden bir hayvan sağ kalamamışken, bir tek o kurtulmuş, tebaasını yeniden toplamak üzere oradan kaçarak ta o dönemin İstanbul’una kadar gelmiş, oraya kurmuştu payitahtını.

Konstantinopolis, Kostantiniyye olanda Al-i Osman saltanatında en şaşaalı, en güzel asırlarını yaşamıştı tebaasıyla birlikte. Her birine yemekler dağıtılıyor, kapı önlerinde ottan samandan yatacak yerler hazırlanıyor, camii çıkışlarında bunlara mahsus yemek artıkları dağıtılıyordu. Köpeklerin her biri mahalle ve sokağı sahiplenmiş, her sokağa, mahalleye has köpek sürülerini oluşturmuştu. Hiç biri mahallesini terk etmediği gibi mahallelerine yabancı kimseleri de sokmazlardı ki her biri Kalbisarru’nun tebaasıydı. Her bir köpek kendi mahallesinde doğup büyür, insanların akıp geçtiği kalabalık caddelerde bile düşüp kalkarlarken onlara hiçbir kimse ilişmiyordu. Köpeklerin Hükümdarlığı’nda onlara kim dokunabilirdi ki?

1826 senesinde, yeniçerilerin kırılmasından sonra, şehre gelen İngiliz turistlerden birinin şikayeti üzerine, Sultan Mahmud Han köpeklerin toplanıp Hayırsızada’ya bırakılmalarını emretmişse de mahalle insanlarının köpeklerine sahip çıkıp, tepki göstermeleriyle padişah kararını geri almıştı. Uzunca bir süre zeval görmeseler de hakimiyetleri bir kez sarsılmıştı. 1865 senesinde birkaç bin köpeğin Hayırsızada’ya bırakılmasını kimse engelleyemedi. Kalbisarru tebaasının intikamı için Beyazıt semtinde büyük bir yangının çıkmasını sağlamış, ahali bunu ölüme terk edilen köpeklerin ahının neden olduğuna inanmıştı. Derken Sultan Reşad saltanatında bu kararın misli uygulanmış, seksen bin köpek sokaklardan sürüle sürüle teknelerle Hayırsızada’ya bırakılmıştı. Seneler sonra ise 1920’ye dek otuz bin köpek daha itlaf edilmişti bu yolla.

Değişen dünyada ve inşa edilen yeni bir dönemde eski şeylerle birlikte köpeklere de yer olmadığını hem Kalbisarru hem de tebaası olan köpekler yaşayarak ve itlaf edilerek öğrenmişlerdi. Kalbisarru hükmünü yitirdiğini hissediyordu. Eski görkemli günleri geride kalmıştı. İnsanların hakimiyetini ensesinde hissediyordu ve biliyordu ki kurtuluş yoktu. Yenileceğini bile bile son ölüm kalım savaşlarını verecekti. İstanbul çok ölüm kalım savaşı görmüştü. Tarih Bizans kuşatmalarını, Sultanahmet’teki sipahi kıyımını, yeniçeri kırımını yazmıştı. Şimdi ise köpeklerin direnişine tanık olacaktı.

Kalbisarru; Ölümsüz Köpek, Köpeklerin Hükümdarı tahtında doğrularak yeri göğü inleten tüyler ürperten bir uluma koyuvermişti. Uluma sesi şehrin sokaklarından yayılıp köpeklerin kulaklarına ulaşmıştı. Kaçmakta olan köpekler hükümdarlarının çağrısıyla geri çekilmeye başlamıştı. Onun çağrısını alan her bir köpek son direnişlerini gerçekleştirmek üzere ahşap köşkün yolunu tutmuştu. Onları kovalayan kelle avcıları da adamlarıyla birlikte çepeçevre sararak sokakları onların peşlerine düşmüştü.

Köpekler ahşap evlerin olduğu yere öbek öbek doluşunca ikinci uluma gelmişti. Kalbisarru’nun emriyle sokağa dalan itlaf ekiplerine saldırmışlar, insanlarla hayvanlar arasında emsali görülmemiş kıran kırana bir savaş başlatmışlardı. Yere devirdikleri itlaf ekiplerine birbiri ardına dişlerini geçiriyorlar, zincir ve sopa darbelerine rağmen mücadeleyi bırakmıyorlardı. Ancak gelenler insandı, silahlıydı, kalabalıktı ve her birini geriletmeyi başarmışlar, bölüklerin aralarına girerek köşke kadar yaklaşmışlardı. Sağ kalabilen köpekler köşke doğru çekilirken üçüncü uluma gelmiş, köşkün kapılarından fırlayan Hükümdar’ın hasa köpekleri saldırıya geçmişti. Her biri kavgalarda pişmiş, itin kopuğun elinde ona buna caka satmaktan dolayı bıçkın, kemikli etle beslene beslene parçalamaya alışkın kallavi köpek cinsleri, itlafçıları çil yavrusu gibi dağıtmışlardı. Bu kez kaçma sırası insanlara gelmiş, birbirlerini ezerek gerisingeri betonarmelerin gölgelerine atmışlardı kendilerini. Diğer köpeklere de bir cesaret gelmiş, Hassa köpeklerinin ardından hücuma geçmişlerdi.

İtlafçılar, kelle avcıları ve kiralık psikopatlar, köpeklerle doğrudan başa çıkamayınca şeytan akıllarına rezil ve iğrenç kere iğrenç bir fikir düşürdü. Ahşap evleri yakacaklardı, böylece köpekler çemberin dışına çıkamadan yanıp kavrulacaklardı. Aynısını Belgrat Ormanı’nda, Yeni Odalar’da yapmışlardı şimdi neden yapamayacaklardı? Silahlı adamları sokağın giriş çıkışlarına koyarak ateş kusarken, zeybeklere pusu kurar gibi bidon bidon benzini evlerin arka bahçeleri üzerinden boşaltarak ateşe verdiler. Kadim binalarla birlikte asırlık ağaçlar alev aldı, köpekler ateşlerden kaçışırken menzile girenleri yağlı kurşunlar hakladı.

Karanlığın içinde gün doğmuşçasına şavkıdı alevler. İstanbul’un sokak köpekleri bire varıncaya kadar ateşler içinde kavruldu. Bir tek uluma sesi kalmayınca sokağın girişini tutan itlafçılar küle dönmekte olan ahşap mahalleyi alevlere terk ettiler. Betonarmelerin balkonlarına çıkan insanlar bu kanlı manzarayı film misali seyretmekteydiler ki birçoğu yanık et kokusundan rahatsız olarak televizyon önlerine geri döndü. Alevler dinince karınlarını leşle doldurmaya alışık leş kargaları ve lağım fareleri köpek cesetlerine üşüştükleri sıra, Kalbisarru harabelerin içinden çıktı. Ateşlerin zarar veremediği vücudunda, tek bir zayıflık emaresi yoktu. Gözlerinde gözyaşı yoktu ki herhangi bir acı hissettiği söylenemezdi. Adamlarının leşleri üzerinden kargaları ve fareleri kaçıra kaçıra terk etti mahalleyi.

Giderayak son bir uluma daha koydu. İnsanlar uykularında dehşetle ürperirken, kırımdan sağ kalabilen birkaç köpek onu bularak krallarının ardından yeraltına, lağım kanalizasyonlarına indiler. Kalbisarru artık elinden nicedir ekmek yediği insanoğlunun yaptıkları karşısında hiçbir sadakat borcu kalmadığını görerek uyruklarıyla birlikte, İstanbul’un dağları sayılan dehlizlere ve tünellere sığınmıştı. Kurt bunalınca ovaya iner, kul bunalınca dağa çıkar misali bu kuşatmadan sağ kalabilen köpekler şehrin dehlizlerine ve kanalizasyonlarına sığınmışlardı.

Her biri lağım fareleriyle beslenirken, bulduğu bir Bizans mahzeninin kırık lahdini taht bellemiş Kalbisarru, orada kaldığı süre içerisinde uyruklarını yeniden toplamaya başlamıştı. İnsanlara saldırarak onların leşlerini çekiştire çekiştire yiyecekleri zamanı beklemeye koyulmuştu. İlk önce evsizlerden ve savunmasız çocuklardan başlamışlardı. Saldırıyorlar, parçalıyorlar ve öldürdükten sonra lağımlara geri kaçıyorlardı. Sokaklarda köpek göremeyen itlafçılar çaresizdi. 

Bir gün ötekilere sıra gelinceye kadar böyle yaşayacaklardı. Kalbisarru’nun elinde zamandan bol ne vardı ki? Onlardan soncusuna diş geçirene dek gölgelerde yaşadı ve kana susamış köpek sürülerine hükmedecekti. Arada adamlarının başında sokaklara çıkacak ve korkunç ulumalarıyla insanların kabuslarına dahi girmeye muvaffak olacaktı.

SON

Mehmet Berk Yaltırık

20 Kasım 2012 – İstanbul

Celaliler'i Kırdırmak

        (Celalileri Kırdırmak, Gölge E-Dergi, 61.Sayı, Ekim 2012, s. 68 – 73.)

        Raviyân-ı ahbar ve nakilân-ı âsara göre, yeniçeri isyanlarının pek sık olup tahta çıkarılıp indirilen hanedan azasının haddinin hesabının olmadığı dönemde, Memalik-i İslam’ın başına Sultan Ragıp Han geçmiş idi. Sultan Ragıp, pek kısa süre tahtta oturduğu için ne sarayın döşeklerine kurulmuş vakanüvisler, ne ömürlerini kitaplar arasında çürütmüş müverrihler, ne de bir cümle kıssahan ve meddah onun adını tarihe yazmaya lüzum görmemiş idi. Çetelesini tutmaya ne hazine defterdarlarının hesabı ne de bıyığı balta kesmez ocak ağalarının izanı yetmediğinden nedeni ve ismi bilinmeyen bir isyan sonucunda, sarayın unutulmuş dehlizlerinden birindeki kafesinden çıkartılan Şehzade Ragıp, hem tatlı huyludur hem de yönetilmeye, oynatılmaya müsaittir diye hem harem ağalarının hem de ocak ağalarının mutabakatıyla tahta geçirilmişti.

            Sultan Ragıp Han, her ne kadar karakter olarak yumuşak huylu olsa ve ömrünü bir gece odasından içeriye süzülüp kendisini boğacak olan dilsiz bostancılarının kemendinden korkarak geçirmekten dolayı sinirleri pek bir yıpranmış olsa da ömrünü siyasiye ve askeriye ilimleriyle geçirmekten mütevellit belli bir fikri ve saltanat fıtratı mevcut bir hükümdardı. Üstelik geldiği soyun ve atalarının ihtişamını kah kıraat edip kah kıssahanlardan dinlediği için kendinde o istidayı görmese bile namlı bir padişah olacağına dair içten içe bir temenni mevcut idi. Harem ağalarının fitnekârlığı ile ocak ağalarının madrabazlıklarını da biliyor, bir gece kendisini yaka paça tahta çıkardıkları gibi yine bir gece ulufe darlığını ve sair meseleleri bahane ederek yaka paça tahttan alaşağı edip boğdurabileceklerini de tahmin ediyordu.

            Saltanatını korumak ve memleketini abad etmek isteyen Sultan Ragıp, tebdili kıyafet sokağa karışarak ahalisinin dertlerini öğrenmeye niyetlendi. Paşa sancaklarından ve dahi çiftliklerinden yüz bulamayıp iş bulurum diye şehre düşen Rumeli çıtaklarının kılığına bürünerek sarayın gizli kapılarından çıkıp hamal kahvelerinden bekar odalarına Dersaadet’i dolaştı. Yeniçeri haytalarının melanetlik ve nusuhet okunan nursuz sıfatlarına maruz kalıp yeniçeri kahvelerini, memleketlerindeki kan davalarını ve vuruşmalarını anlatıp bir nice korsanlık hikayesi anlatan kadırgacı ve kayıkçı taifesiyle dolu rıhtım kahvelerini, katil suratlı ve eşkıya yaratılışlı gaddarlarla oğlan ve avret düşkünü zemparelerle gulamparelerin yatıp kalktığı bekar odalarını, gedikli ve koltuk meyhanelerini, yanı yöresi başıbozuk dolu gizliden gizliye kırbadan rakı satar seyyar meyhaneleri, önünde yöresinde gelene geçene işve-ü naz yapan kevaşelerin durup rıhtım taifesinin önlerinden çadır kurup gece gündüz bekleştiği umumhanelere dek gezdi dolaştı. Kah cami şadırvanlarındaki konuşmalara kulak misafiri oldu kah gizli saklı işler çeviren koru ve mesire aşıklarının saklı yuvalarını gezdi.

            Başıbozuk ve mücerred takımından esnafa ve amele taifesine, ümera ve ulema zümrelerine dek herkesin dilinde Anadolu’yu kasıp kavuran, ocaklar yıkan, ahaliyi perişan edip göçe zorlayan, evsiz barksız bir nice insanı eşkıya ve zalim eline bakmaya zorlayan Celali Kaçgunluğu var idi. Ardına peşine taktığı çalıkakıcı ve kemikçi taifesiyle soyguna vurguna alışmış bir nice sipahiden, dağları mesken tutmuş kanlı çetelerden, şehirleri dahi vuran beli bıçaklı suhte-medrese takımından bahsediliyordu. Gözünü kan bürümüş ırz ve namus yoksunu gafillerin elinde kasık mancığı olmuş avretlerle oğlanların aklibetleri, köşklerinden konaklarından kaldırılan gelinlerin hikâyeleriyle ahali adeta ağlamalı temaşa seyreder gibi eşkıyaların haydutların yaptıklarını dinlemekteydi.

            Tebaasının müşkülünü gören padişah, saltanatını garanti altına almak adına memleketi sarmış bulunan gaileyi temizlemeye karar vererek, devlet kapısında ve ricalde vazife almış büyük küçük bir nice kişiye emir vererek, memleketin huzurunu sağlayıp Al-i Osman’ı yeniden cennetmekân Sultan Kanuni Han devrine geri götürebilecek çareler sorarak her birinin birer layiha yazması istendi. Ne tuğlu vezirler, ne emri altında sayısız kapu bulunan paşalar, ne kapı bekler kethüdalar ne harem ağası ne yeniçeri ağası bu vazifeden ayrı tutulmadan her birisine Celali gailesine dair birer kurtuluş layihası yazmaları emredildi.

Bir nice isyandan ötürü her biri kendince mimli ocak ve harem ağaları, ulema ahalisi dahil toy sandıkları padişahın böylesine bir emir vermesinden şüpheye düşerek altında bir bit yeniği arasalar da emir mucibince her biri bir layiha yazmıştı. Padişah kendisine gönderilen layihaları okuduğunda içlerinden hiç birinin kendisine bile hayrı dokunmayacak tiynette olduklarını görmüş. Ulemadan birisi suhteler isyan ediyor diye medreselerin külliyen kapatılması gibi akla hayale sığmaz bir öneri getirmişken bir başkası “medreseyi zorunlu yapıp, cümle kızı kızanı ufak yaştan buraya alıp dinin kaidelerine göre yetiştirmeyi” önermişti. Yeniçeri ağasına göre ise İstanbul’un sayılı kaldırım kurdu ve hayta taifesine tımar dağıtılığ Anadolu’ya gönderilerek haydutu hayduta kırdırmak iktiza ediyordu. Harem ağası ise isyancılara rüşvet vererek devlet tarafına çekme taraftarıydı. Paşalardan birisi Anadolu’nun etrafına baştan başa duvar ördürülüp göçer ve yerleşik dahil cümle ahalinin kırılmasını, böylece gailenin kökten çözüleceğini savunurken bir diğeri Anadolu’ya gönderilen tahıl ve gıdanın zehirlenerek oradaki haydut taifesinin bire kadar kırılmasını savunuyordu. Hangi akla uyup yazdığı bilinmez paşalardan birisi de Rumelinden ne kadar cadı ve hortlak taifesi var ise bir şekilde tutup bağlanıp Anadolu cihetine salınmaları gibi abuk bir layiha yazmıştı ki padişahın emriyle makamından alınıp Cibali Bimarhanesi’ne kapatıldı.

Tüm bu rical arasında layiha yazmamış tek kişi vardı ki bu şahıs İskelet Osman Paşa’dan başkası değildi. Memalik-i Osmaniyye’nin namazında niyazında kullarından madrabaz ve dahi kumarbaz taifesine dek her bir insanın gözünde pek makbul bir adam değildi. Paşalığı rüşvet ve adam sindirmeyle dedesinden babasından bir şekilde intikal etmiş bir serdengeçti iken kendi paşalığa dek çıkmıştı. Kahveden afyona bir nice keyif verici maddenin müptelası olan bu şahıs, Keş Osman Paşa olarak anılırken gün gelmiş Yemen’den ve Hint’ten getirdiği bir nice ecnas-ı duhan yüzünden kara kuru bir hale gelince İskelet namı ile anılır olmuştu.

Kendisi gibi ömrünü batakhanelerde, afyon tekkelerinde çürütmüş müptelaların aksine miskin ve uyuşuk bir zihinden ziyade alelade bir insana göre oldukça zeki ve fevkalbeşer addedilen bir yeteneğe sahip bu şahıs kah sohbet meclislerinde kah oturak alemlerinde öyle sözler söyler öyle yakıştırmalarda bulunurdu ki diyar-ı küfrün cümle feylesofu bir araya gelse onun cümlelerindeki hikmetin zerresine dahi akıl sır erdiremezlerdi. Gerçi ne söylediğini de bilemezlerdi ya kerameti kendinden menkul, dünyaya işret ve sefa sürmeye gelmiş sayısız ehl-i keyften biriydi.

Padişah, açıkçası ömrünü zevk-ü sefayla geçirip din-ü devlet yararına bir faidesi olmayıp işret meclislerinin aranan yüzlerinden biri olmak dışında da bir vasfını görmediği bu paşa bozuntusundan layiha gelse ziyadesiyle şaşırırdı. Ancak bunun yerine Acem divan üstadlarına akçe döktürüp binbir çeşit süslü ve zarif kelimelerle yazılmış bir name gönderip, müsait bir zamanda padişahın huzuruna çıkmayı arz etmesi sultanı düşüncelere gark etmişti. Sultan Ragıp Han, böylesine tumturaklı bir name ile istenen arz izninin muhakkak sadrazamdan bile gizli tutulması gereken mühim bir hal ile alakalı olduğunu az çok anlamıştı.

Sultan Ragıp Han’ın verdiği destur üzerine kısa sürede İskelet Osman Paşa arz odasına teşrif etmiş, zayıflığı nedeniyle üzerindeki giysilerin adeta tahta üzerinde sallanmasına benzeyip bostan korkuluğunu andıran bu adam, altları morarmış çukura kaçan gözleri ve ziyadesiyle sivri bıyıklarıyla ilk bakışta insanda ipiyle kuyuya inilmez bir tedai uyandırıyordu. Huzur-ı padişahiye çıkarken yanındaki devasa bir Habeşlinin getirdiği bir tepsi dolusu lati lokum, şerbet ve dahi Frenk illerinde nam salmaya başlamış kakao nam nev zuhur bir yemişten yapılma İspanyol keferesinin “Çokolat” dediği dumanı üstünde tüter çömlekte getirilmiş bir cins içecek, akide şekeri gibi çeşit çeşit hediyeyi Sultan’a hediye olarak arz odasının girişinde bıraktıktan sonra el etek öperek sultanın ayaklarına kapandı.

Sultan Ragıp Han konuşmasına destur verince saltanata övgü ve diğer devlet ricaline sövgüden oluşan görece kısa bir girizgahın ardından padişahın memleket meselelerini çözmesinde ve Celali gailesini bitirebilmesinde yardımı dokunabilecek yegane çözümün kendisinde olduğunu iddia ediyordu. Emr olunan layihayı diğerleri gibi yazarak hazırlamamıştı. Faydasız ve rind olmasına rağmen feylesof kere feylesof olduğu herkesçe bilinen bir zat olduğundan, diğer layihalardan da pek bir hayır görmediğinden Sultan Ragıp Han, İskelet Osman Paşa’nın teklifini kabul etti. Paşanın isteği, padişahın hiçbir kimseyi yanına almadan kendisiyle birlikte gideceği yere gelmesiydi, başka da bir şey söylemedi.

Padişah yanına murassa hançeriyle, kabzası fildişinden yapılma altın savatlı kılıcını kuşanıp, ne olur ne olmaz tanır tanımaz bir zındığın gadrına uğramamak için altın mühr-i padişahiyi ve dahi gümüşten yapılma murassa saltanat yüzüğünü de alıp yanına ne baltacı ne yeniçeri almadan İskelet Osman Paşa’nın ardında takılarak akşamın alacasında Dersaadet’in keşmekeşine karıştılar.

İskelet Osman Paşa ile padişah, Sarayburnu’nu civarında bir kayığa binerek Galata tarafına geçtiklerinde sultanın o durumun şaşkınlığı ile laf söz çıkarmasın diye kayıkçıya verdiği bir kese altın ile torunlarına dek ailece ihya oldukları söylenir. Galata’nın Domuzkapısı’ndaki Hamr Eminliğine bağlı, sayısı 1000’den fazla olan Kostantiniyye meyhanelerinden olup, 200 adedinin Galata’da bulunduğu meyhanelerden biri olan Taşmerdiven Meyhanesi’ne geldiler. Başı cavlak ayağı çıplak naralar atan sarhoşların, akranlarıyla kavga eder yeniçeri haytalarının, günlerini kurtarmak gayesiyle gelene geçene işve eden fahişelerin arasından geçip Dersaadet’in en namlı meyhanelerine girer girmez padişah bilmez kul tanımaz taifesinden olma sarhoşlar zengin tüccardan birinin geldiğine hükmederek gelenlere hiç bakmayıp alemlerine devam ettiler. Açılır kapanır rahlelere konmuş sinilerin üstünde sayısız mezeler, test testi şarap ve arada birkaç rakı, sinilerle tezgah arasında mekik dokuyan her biri ayağına tez saki oğlanlar herhangi bir meyhaneden farksızdı. Mermer tezgahın başında her daim işine bakan meyhaneci Yahudilerden Yasef, sürekli müşterilerinden olduğu anlaşılan İskelet Osman Paşa’yı görür görmez adeta yuva bellediği tezgahın başından kalkarak el etek öperek paşayı karşıladı. Paşayla aralarında fısıltılı bir konuşma geçtikten sonra onları mezelerin hazırlandığı matbah kısmına buyur etti.

Paşa ile sultan, namlı mezecilerden Onnik’in ve yamaklarının karınca gibi çalıştığı matbaha girdikten sonra taş merdivenler üzerinden şarapların ve birkaç kırba rakının saklandığı mahzene indiler. Koca koca fıçı dizilerinin arasında bir duvarın önüne gelen İskelet Osman Paşa, kapı çalar gibi duvarı birkaç kere yumrukladı. Duvar gibi görünen o kısmın bir anda kapı gibi açıldığını ve meşale alevinin nursuz yüzünde parladığı dev gibi bir zorbanın kendilerine baktığını gördüler. İskelet Osman Paşa’yı gören palabıyıklı zorba elini göğsüne koyup paşayı selamladıktan sonra içeriye buyur etti. Bir başka merdivenlerden genişçe bir salona indiler ki meşalelerle aydınlanan bu yerde sürüsüne bereket kumarbaz ve madrabaz, kağıt oyunlarından barbuta bir nice hileli hurdalı işle hünerlerini icra etmekte, bıçağına güvenen sayılı zorbalarda orada burada hır çıkarabilecek kumarbazlardan en ufak bir kıpırtı beklemekteydiler. Buranın dibindeki ufak bir kapının önüne giden İskelet Osman Paşa kapıyı yumrukladıktan sonra kapıyı tıpkı paşa gibi gözlerinin artı kararmış ince görünümlü bir adamın açtığını gördüler. Paşayı tanıyıp içeriye buyur etmesinin ardından sanki yerin yedi kat altına iner gibi döner merdivenlerle sayısız kez döne döne bir başka dehlize indiklerinde burasının tepesindeki dumanların bulut misali asılı olduğu, şarap ve rakı ile de kafaların bir hoş olduğu gizli bir afyon tekkesine geldiler.

Her biri hayat gailesinden koparak gri bir düşler ecesinin koynuna bırakmış sayısız keş, gelenleri kendi kafalarının mahsulü esatiri bir hayalet addederek kaile almadılar. Bu tür şeylere alışık olmayan sultan, nargilelerden gelen afyon dumanlarından ötürü sersemler gibi olduğu sıra İskelet Osman Paşa tarafından bir başka dehliz yoluna götürüldü. Kapısında birkaç silahlı zebellah misali kimselerin beklediği kalın demirden bir kapıdan geçip daha geniş bir salona girdiler. Duvarları süslü kumaşlarla örülü, kuş tüyünden şilteler üzerinde uzanarak Hint elinin kıymetli otlarının tesiriyle ve dahi afyonlu şarap ile her biri hülyalar alemine dalmış insanlar ve onlara hizmet eden birbirinden güzel kızlar vardı. Sultan Ragıp Han bunlardan bazılarının kendi ricali arasından olan kimseler olduğunu görerek şaşırmıştı. Onlar da koca padişahı karşılarında görmelerine şaşırdılar ama afyonun tesiridir diye hiç birisi onun gerçek olduğun düşünmeyerek alemlerine devam ettiler.

İskelet Osman Paşa, padişahı orada bulunan şiltelerle döşenmiş bir başka odaya buyur ederek kendisine takdim edilen nargileyi içip afyonlu şarabı sadece bu seferlik denemesini isteyince, her ne kadar alışık olmasa da memleket için katlanmak gerek diyerek dediğini yaptı. Tuhaf hülyaların eşliğinde şarap sunan her biri Diyar-ı Moskof’tan ve Rutenya’dan gelme kızıl saçlı, gök gözlü, süt benizli dilberlerin suretlerine baka baka sarhoş oldu.

İskelet Osman Paşa, padişah ile önce havadan sudan konuştu ardından dünya meselelerine değindi. Celalileri anlatmaya başladı, adam boğazlayanları ve ayaklanan medrese suhtelerini, çeteleri, katledilen insanları ve dahi tecavüzleri. Ardından bunların nasıl küçük birer çeteyken kendilerine katılanlarla ordulara denk taraftar toplayıp Anadolu’yu haraca kestiklerinden bahsederek Sultan’a şu fikri sundu.

Madem ki Celaliler bir çeteden başlayıp sonradan padişah kadar güç kazanıyordu, öyleyse padişah da tacını tahtını bırakıp, tıpkı Celaliler gibi çetesiyle işe başlayıp günden güne büyüyecek, yakıp yıkacak, tahta geçtiğinde hem Celaliler’i kendine bağlamış olacak hem de saltanatın yegane hakimi olacaktı. Normalde bu öneriyi ayık kafaya dinlese İskelet Osman Paşa’yı Cibali Bimarhanesi’ne gönderecek olan padişah, o anki kafasına esen fikirle bunu makul bularak İskelet Osman Paşa’yla oradan ayrıldı.

Galata’daki bir bekar odasına uğrayarak o an orada bulunan her biri işsiz güçsüz mücerred tayfasından üç-beş kişiyi parayla tutarak bir kayığa atlayarak Anadolu’ya geçmek için kayığı Üsküdar’dan da öteye, ta Gemlik kıyılarına dek götürmesini emrettiler. Kayıkla denize varıp Gemlik’e gitmenin delilik olduğunu, tekne bulmalarını söyleyince adamı döverek denize atıp Marmara Denizi’ne açıldılar. Tam o sırada şehrin arkalarından uzaklaşmaya başladığı o anda, tekneden anladıkları çamaşır teknesi olan çıtakların da kendilerini uyarmayışı ve paşa ile padişahın kafalarının dumanlı oluşu nedeniyle tepelerinde patlak veren fırtınaya aldırmayıp kayık çekmeye devam ettiler. Kuvvetli bir dalganın ardından kayıktaki mücerredler de ayaklanınca dengelerini kaybedip kayıkla birlikte alabora oldular.

Padişahın yokluğu fark edilir fark edilmez önce saray ardından tüm şehir, rüşvetle korunan saklı mekanlar dahi arandı. Kadırga limanında padişahın öldüğünü sayıklayan bir meczubun balıkçılar tarafından bulunduğu söylentisi çıkınca harem ağalarından ocak ağalarına bir nice rical oraya gittiğinde İskelet Osman Paşa’yı buldular. Padişahın ve birkaç mücerredin kayıkla denize açıldıklarını, padişahın muhtemelen öldüğünü söylemesi üzerine dumanlı kafaya yalan söyleyip söylemediğini anlamak için 7 yaşından beridir ayık gezmeyen paşayı ayıltmak için namlı işkembe ustası Besnik’in dükkânına götürdüler. Sarhoş ayıltmakta usta olan Besnik, paşamızı çorba haklamaz daha esaslı bir çare gerek diyerek kendi şahsi yapımı olan özel bir macunu verdi ki “Ölüdirilten” dedikleri macun tesirini göstererek Osman Paşa’yı ayılttı. Yine benzeri şeyleri anlatınca bu kez bu kazanın gerçek olduğuna hükmederek ahaliye pek bir şey sezdirmeden bir başka şehzadeyi tahta geçirdiler, Osman da ortalığı velveleye vermesin diyerek meczup olduğuna inandırıp malına servetine el koydurup sokaklara attılar.

İşte biz bu hikayeyi, bu şekilde sokaklarda kalan ve bulduğu üç otuz parayı afyonlu şaraba veren, talihsiz Galata sarhoşlarından biri olan İskelet Osman’ın ağzından dinledik. Doğruluğunun yanlışlığının vebali, bu garibanın boynunadır vallahülazim.

SON
Mehmet Berk Yaltırık

10 Eylül 2012 – İstanbul

Gerçekliğin Cinneti

(Gerçekliğin Cinneti, Gölge E-Dergi, 58.Sayı, Temmuz 2012, s. 05 – 06.)

            Köroğlu, gözlerini açtığında kendini kayaların üzerinde dağ başında değil, sıkı sıkıya kapalı perdelerin arasından gün ışığının sızdığı bir odanın içinde bulmuştu. İlk yaptığı şey vücudunu yoklamak oldu, yaralanmamıştı. Yatağın üzerinde doğrularak etrafına bakındı. Gözlerine oldukça yabancı gelen bir yerde uyanmıştı. Etrafında oldukça yabancı eşyalar ve raflar duruyordu. Büyükçe bir masanın üzeri sayısız kitap ve kağıtlarla doluydu. Duvarda üzerlerine suret nakşedilmiş tuhaf putlar, resimler vardı. Tepeden mumları olmayan bir avizenin sarktığını gördü. Gayrimüslim evlerinden birinde olduğuna hükmederek odanın pencerelerinden birine yöneldi.

            Camı açtığında deliliği gördü. Çamlıbel Kalesi’nden bile yüksekteydi. Yüksek yüksek binalar, bey konaklarının bile yücesinde sırça camdan köşkler yükselmekteydi. Sayısız insan bir o yana bir bu yana sıçan sürüleri misali koşturuyordu. Atları olmadığı halde gürültüler ve dumanlar çıkararak ilerleyen demirden zırhlı arabalar vardı. Sanki kendisini yutacak gibi görünen koca bir şehrin, muazzam bir keşmekeşin tam ortasındaydı.

            Hangi cadının efsunu ya da hangi büyü onu bu şeytanlar diyarına sürüklemişti. Neredeydi? Tüfengin icat olunduğu kafir ellerine mi gelmişti? Kara kanatlı ifritler mi sürüklemişti kendisini bu yana? Daha ilk bakışta kendisine büyüklüğünü kanıtlamak isteyen, kabul ettirmek isteyen şeytani bir şehirle yüz yüzeydi. Daha önce böyle bir şey yaşamamıştı. Dağlarda yaşamaya alışmış, kale harabelerinde sayısız yıldız ışığının şenliğinde çengiler oynatmış, ağaç dallarına kapu halkıyla birlikte sayısız bey ve paşayı asmış, bir nice konağı ve şehri yakmış, ordular dağıtmış, prensesler kraliçeler kaçırmış Köroğlu’ydu. Ömrü hayatında kimseyle uyuşamamış, elin düzenine uymaktansa el’i kendi düzenine uydurmuştu. İster büyülenmiş ister tılsım olsun, cadı kısmından bile korkmayarak üzerine yürüyecek Köroğlu’na çatmanın bedelini ödeyeceklerdi. Kaf dağının ardındaki peri saraylarını çokça duymuştu, ilk iş burada da kılıcıyla peri beylerinin ardına düşüp kendisine yaptıklarının hesabını sormak olacaktı.

            Kaldığı odanın kapısı vurulduğunda ilk yaptığı şey etrafına bakınıp silahlarını aramasıydı. Odanın kapısını açtığında içeride birkaç kapı daha olduğunu gördü, bir kervansarayda kaldığına hükmetti. Odalardan birinde duran matbah sahanının üzerinde duran koca bir et satırı görünce silahtan sayılır diyerek eline aldı. Kapıyı açtığında karşısında acayip giysili bir adamın dikildiğini gördü. Kendisinden oturduğu yer karşılığı para istediğini söylüyordu. Lanetli şehrin gelir gelmez kendisinden baç istediğini gören Köroğlu öfkeden köpürerek elinde satırla adamın üzerine yürüdü. Çığlık seslerine aldırmadan adam kanlar içinde merdivenlere yuvarlarken etrafında başka kapıların ve merdivenlerin olduğunu gördü. Bu ne tür bir şeytanlıktı? Bu delirtici tılsımın bir an önce son bulması için buranın periler padişahının oturduğunu düşündüğü sırça camdan dev köşkü basmaya karar verdi.

            Dışarıya çıktığında insanlar korkuyla çığlık çığlığa eli satırlı, kanlar içerisindeki bu adamdan kaçıyorlar, onların bu hali Köroğlu’na daha fazla cesaret veriyordu. Sırça camlı devasa köşkün kapılarına dayandığında siyah giysili birkaç adamın üzerine geldiğini gördü. Ellerinde demirden yapılma ufak borular taşıyorlardı. Aklına tüfenkendaz askerlerin taşıdığı ağızdan dolma piştovlar geldi.

            Geri çekileceği sırada vücuduna saplanan kurşunlarla birlikte cansız bir şekilde yere yıkıldı. Ertesi gün gazetelerde başlık atılmıştı: “Genç tarih öğrencisi parasızlıktan cinnet geçirerek elinde satırla ev sahibini öldürdükten sonra insanlara saldırdı. ……Plaza’nın güvenlikleri tarafından etkisiz hale getirildi…”

            İlk cinnet haberi olmayacaktı.

            Şehrin ve düzenin kaosa döndüğü o ezici ve tuhaf zamanlarda, tesadüfün bir araya getirdiği evlerde sayısız Çakırcalı Mehmet Efe, Köroğlu ve bir nice tarihsel figür uyanıyordu. Kimisini elinde kılıçla sokakta etkisi hale getirirken kiminde tüfekli bir deli sayısız müsademenin ardından şehrin çatılarında ele geçiriliyordu. Her birinin ortak noktası dev camlı plazaya saldırmalarıydı.

            İlk elden yapılan araştırmalara göre müspet vakalardı. Zincirleme cinayet vakası, cinnet, bilgisayar oyunlarından etkilenme, stres gibi konulara bağlanıyordu. Bir sabah uyandıklarında bütün şehrin kılıçlarla, tüfeklerle silahlanıp plazaların kapılarına yığıldıklarını gördüler. Kafalarında eski zaman başlıkları, börkleri vardı. Bazısı Sanayi’de nasıl yaptırdıkları bilinmeyen toplarla mimari yoksunu apartmanları topa tutuyordu.

            Toplu cinnetler bireysel cinnet geçirenlerin yaptıklarının gölgesinde kalmaya başlamıştı. Birbirlerinin kanını emen ve sadece gece yaşayan tuhaf insanlar türemişti. Mezarlıktan çaldıkları cesetler ya da kaçırdıkları insanlara deney yapan deliler vardı. Dolunaylı havada uluyanları, toplu halde gezip kıstırdıkları kurbanlarının çiğ çiğ beynini yiyenler vardı.

                Tuhaflıklar bitmek bilmiyordu.

       Gerçek manada garip şeyler gördüğünü söyleyenler vardı. Sağda solda hayalet gördüklerini söyleyenler türemişti. Perili evler yüzünden ev kiraları düşmüştü. Bazı köylerde hortlayan ölüler nedeniyle devlet sağa sola “cadıcılık” sertifikası dağıtmaya başlamıştı. Büyücüler kaçırdıkları mankenleri büyük plazalara hapsederek devletlere ve hükümetlere meydan okuyordu. Büyük ejderhalar yeryüzünden ya da gökten gelmiş, büyük kuyumcuları, altın madenlerini yağmalayarak muazzam servetler toplamaya başlamışlardı. Sağda solda türlü çeşit yaratık görülüyor, cinler periler kurdukları ordularla insanlarla cenk ediyordu.

            Kimse bir açıklama getiremiyordu. Ne ilahiyatçılar, ne felsefeciler, ne bilim adamları ne de psikologlar mantıklı bir açıklama getirememişti. Yalnızca basit bir blog yazarı doğru bir teşhis bulabilmiş gibiydi. Gerçekliğin cinnet geçirdiğinden bahsediyordu. Birçok laboratuvarda, tartışma salonunda tartışılmış, araştırılmıştı konu ancak durumu teşhis edebildikleri halde ne yapabileceklerini bilmiyorlardı.

            Somut gibi görünen soyut bir kavram cinnet geçirirse ne yapılabilirdi ki?

            Çıkış yolu bulamayan hükümetler ve güç odakları duruma boyun eğmekten başka çıkar yol göremediler. Yeni sistemi kuracaklar, onu dönüştürerek ayakta kalmaya çalışacaklardı.

            Cinnetin şafağında yeni bir düzenin, yeni bir medeniyetin temellerini ejderhalar ve büyücülerin eşliğinde atmaya başlıyorlardı…


SON
Mehmet Berk Yaltırık
24 Haziran 2012 – Edirne