fantastik hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fantastik hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Haziran 2015 Cumartesi

Kan İçici Tahta Kurdu

(Daha önce Ahval Fanzin'de yayınlanmıştır)

         Bahçekapılı Halit, eğik fesli ve paçası kanlı meymenetsiz adamların arasından geçip Merdivenli Meyhane’nin olduğu dar sokağa saptı. Cebeci Faik’i orada, merdivenin altında bulacağını söylemişlerdi ki kendisi şehrin en ünlü silah satıcısıydı. “Deve Suat’ı nasıl haklarım?” diye sağa sola sağlam bir tabanca yahut vurduğu vakit geri dönmez cinsten bir saldırma sordurduğu vakit kendisine üfürmüşlerdi Cebeci Faik’i. Arnavut vilayetinden akrabaları vasıtasıyla getirttiği Avusturya silahlarının dahi bulunabileceğini işitince, Merdivenli Meyhane’ye yönelmişti.

          Komitacısı eşkıyası eksik olmaz Osmanlı’da silahın köküne kıran girmemişti elbette, ancak kapı gibi kabadayıyı elden düşme Karadağ tabancası ile Bulgar nagantı ile kolay kolay haklayamayacağı aşikârdı… Frenk topu olsa kâr etmezdi koca Deve Suat’a… Meyhanenin önüne geldiğinde meyhane girişi haricinde hiçbir kapı görmemişti ilkin, birkaç adım daha attıktan sonra merdiven altında iki şarap fıçısı üstüne atılmış bir tahta parçasının ardında, tepeden sarkan kör bir kandilin ışığında oturan, saçı sakalına karışmış, sırtına kukuletalı bir sako geçirmiş yaşlı bir adamı görünce bunun Faik olduğunu az çok tahmin etti. Tezgahın önüne dikilince adam kendi şivesi ile: “Turşu mu istersın sade suyını mı istersın more? Arnavut biberı turşusu da vardır…” diye sordu. Halit: “Baba bana kallavi bir makine lazım. Emanet de olur…” diye karşılık verdi. Cebeci Faik sorgular gibi baktıktan sonra sordu: “Duğru süyle, zaptiye muhbiri misın? Haracımı aydan aya verirım, ne sebap geldın?” Halit tezgaha doğru eğildi: “Baba ben Halit. Bahçekapılı Arap Halit, duymuşsundur. Deve Suat’la bir mevzu oldu, ondan geldim buraya…” Faik tanıdığı belli eder gibi kafasını salladı: “Tatavla Cinayeti vukuatından tanıdım more! Lakin Suat devesı değildir Kostaki gibı! Bunu dokuz yerinden kamayla vurmuşlar Sinop zindanında gene ölmemış be! Sana lazım daha kallavi bir silah… Ama parası da ona göredır?” Halit, Galata’nın bankerlerinden birinden zoraki kopardığı bir tomar kaimeyi Cebeci’ye uzattı, Cebeci elinden kapıp paltosunun derinliklerine zulaladı. Tezgâhının dibinden eski tip Venedik işi camdan, mantar kapaklı bir kavanoz çıkardı. İçinde bir avuç tahta kurdu oynaşmaktaydı. Halit şaşkın şaşkın bakarken tahtakurtlarını suratına uzattı. Simsiyah renkte, normalinden daha iri ve dişleri fark edilen bir alay acayip böcek taifesiydi. Faik kavanozu sallayarak anlatmaya başladı: “Bu en iyi silahımdır be! Tek kullanımlıktır ama halledersin hasmını iz toz bırakmadan. Bizim oralarda bir hurtlak türediydı, acemı bir cadı üstadı bulmuştu küylüler. Adam hurtlağın kalbine çakmış idı kazık lakin kesmemiş idı kafasinı. Çaktiğı kazıkta var imış tahta kurdı, ölmeyan hurtlağın kaninı da toz ilen yutmuşlar hep. Ulmuşlar kan içicı tahta kurdı. Benim dükkanım buradadır, yalan söyler isam gel benı vur. Ama üstüne kavanozu attığın Deve Suat geberır ise bil ki bundandır. Kimseya demeyasın!”


Fikir her ne kadar Halit’in aklına yatmadıysa da nasıl olsa silahçının yeri yurdu bellidir diye kabulleniverdi. Meyhanenin olduğu dar sokaktan çıkıp giderken arkasından bakan Cebeci Faik’in gözlerinin parıldadığını ve taşra çıkmış dişlerini göremedi. Oturduğu yerden kötü kötü sırıtan Faik kendi kendine söylendi: “Uturduğun yerdan karın duyurmak da ne iyidır be yatarak doyarım!”


11 Temmuz 2014 – İstanbul

Behiye'nin Akibeti-Ateş Behiye 4 (Son)

(Daha önce Gölge e-Dergi'de yayınlanmıştır)

          Behiye’nin ömrü sayısız sıkıntıyla geçti. Şahsuvar Paşa’nın konağından cinayet suçlamasıyla çıkarılıp önce yeniçeri kolluğuna götürüldü. Kadı efendi davayı uzatmadan neticelendirince Baba Cafer Zindanı’na düştü. Buradaki yosmalarla, cazgır kadınlarla yaptığı kavgalar neticesinde namı Ateş Behiye’ye çıktı. Bir gün oradan firar edip sokaklara düştüğünde ömrü yine hengâmeden kurtulamadı. Hamam külhanından yeniçeri kolluğuna sayısız hovardanın yanında geçen ömrü, en sonunda tek başına belinde yatağanıyla sokaklarda dikilmesiyle son buldu. Nefes alırken gördüğü son şey karanlık sokaklarda şavkıyan namlulardı. Kanlar içinde yere yığıldığında dipsiz bir kuyuya düşmüş gibiydi.


            Gözlerini açmaya çalıştığında önce karanlığı fark etti. Ardından göz kapaklarına dolmuş olan toprağı. Hareket etmeye çalıştığında toprağın çepeçevre etrafına doluştuğunu, üstünü örttüğünü fark etti. Kulağına dışarıdan gelen sesler çarpıyordu. Belli belirsiz fısıltılardı bunlar, dua fısıltıları. Tespih şıkırtılarını ve muskalara sarılan yağlı kağıtların seslerini de işitti. Kimisi genç kimisi yaşlı bölük bölük kadının sesi geliyordu toprağın altına. Ağlama sesleri ve hıçkırıklar duyuyordu uzaktan uzağa, adına ağıtlar yaktıklarını, destanlar okuduklarını işitiyordu Behiye.

            Karanlığın içinde sanki yanı başında duran birisinden çıkan, gürüldeyen bir ses işitti: “KALK!” diye seslendi Behiye’ye. “KALK AYAĞA NEGUJ KIZI BİLANA!” Behiye cevap vermek için ağzını açtığında soluk almadığını fark etti. Yine de konuşabiliyordu: “Sen… Sen kimsin?” Ses konuştu ancak sorusuna cevap vermedi: “KALK! TOPRAĞINDAN SİLKİN! SENİ ÇAĞIRIYORLAR!”

            Behiye toprağın içinde sonuçsuzca debelendi: “Ben öldüm. Nasıl kalkayım?” Ses karşılık verdi: “ÖLÜMÜNDEN KALKACAKSIN… SAYISIZ KADININ DUASI VE BEDDUASI ÇAĞIRDI SENİ. ÇAĞIRDIKLARINDA KALKIP ONLARIN ÖCÜNÜ ALAN BİR MÜNTAKİMSİN ARTIK! SİLKİN VE KALK!” Behiye korkuyla inildedi: “İnsan gibi mi dolaşacağım yeryüzünde?” Ses son kez karşılık verdi: “AYAĞI YERE BASMAZ HORTLAK OLACAKSIN Kİ YÜZÜNÜ GÖREN ÇARPILA! YAKALADIĞINI YERE ÇALIP SÜRÜKLEYECEKSİN Kİ ELİNE DÜŞEN KURTULAMAYA! DÜNYA DÖNDÜKÇE SEN DE KABRİNDEN ÇAĞRILASIN Kİ KADINLARIN BEDDUASI SON BULMAYA!”

           Sonrası o meçhul hikayecinin rivayet ettiği gibi oldu: Duayla bedduanın birbirini bulduğu anda Ateş Behiye’nin toprağını eşeleyerek çıktığına şahit oldular. Gözlerinde tuhaf bir ışık parlıyor, yıkanmasına rağmen kanlarının akıp bulaştığı kanlı, toprak lekeli kefeni ay ışığında mermer mezar taşları gibi ışıldıyordu. Sanki iki dev kollarının altından yapışmışta ayakları altından sürür gibi havada uçarcasına Hranuş’un evine varmıştı Ateş Behiye. O kefenli, kanlı, ateş gözlü hortlağın halini gören zorbaların şekli şemali değişti, ağzı yüzü eğildi. Kimisine inme indi, kimisi korkudan sekte-i kalp geçirdi. Tam o anda konağın ışıkları söndü, rüzgarlar ve ay ışığı altında parıldayan kefenli ölünün görüntüsü her birini korkudan delirtti. Sabah horozları öterken Behiye geriledi, kabrine geri girerek toprağını örttü.

Behiye’nin hortladığı haberi İstanbul'u karıştırdı. Her şeye rağmen güzel ve alımlı o kızın, ölümü bile güzelliğiyle etkileyerek geri döndüğüne inandılar ve ölü olduğunu bilseler bile bu dünyadan çekip gittiğini kabul edemediler. Söylentiler ve hikayeler aldı başını yürüdü. Eceli bile etkileyen hatta aşkından deliye döndürdüklerini anlattıkları Behiye’nin namını bu vakıya nispetle “Ecelyandı” yaptılar, ecel bile aşkından yanmıştı, o aşkın hararetine toprağı eşeleyerek zorbaların ümüğüne çöktüğünü söylüyorlardı.

İstanbul’un ilk ve son kadın kabadayısı Ecelyandı Ateş Behiye’nin halen karanlık sokaklarda gezindiği, ateş kızılı gözleri ve saçlarıyla göründüğü zalimi helak edip, kadınlara el kaldıranlara, karısına kızına zulmedenlere göründüğü rivayet olunmaktadır.”



25 Ağustos 2014 – İstanbul

Esir Pazarından Konağa-Ateş Behiye 3

(Daha önce Gölge e-Dergi'de yayınlanmıştır)

          Bilana’nın ve diğer esirlerin ağlamalarıyla esircilerin sus ihtarı babından şaklattıkları kırbaç seslerine dalga seslerinin karıştığı seyahatleri, bir-iki gün sonra beyini Osmanlı padişahının atadığı, Kırım Hanı’ndan evvel buradan emir alan Kefe şehrinin limanında son buldu. Bilana, süslü zırhları ve yaylarıyla arz-ı endam eden Kırım çerilerinden ziyade, ak keçeden börk giyer tüfenkli yeniçerileri ve sekbanları daha ziyadece görür olmuştu. Kah karaya bakar sur kapılarından, kah limandan elleri kolları bağlı, her yaştan ve tipten, kimi ağlayan kimi gülen Rus, Leh, Boğdan, Kalmuk, Çerkez, Macar, Gürcü ve hatta Acem köleler, cariyeler, gulamlar getirilmekteydi. Ahşap evlerin cumbalarından sarkan kadınlar ve çocuklar merakla gelip gidenleri seyretmektelerdi. Bilana’nın kulağında Tatarlarla Türklerin lisanları kadar, Çerkez ve Abazaların konuşmaları daha ziyade çalınmaktaydı ki bunu kölelerin çokluğuna yormuştu o ufak yaşına rağmen.


            Limanın dibindeki bir meydanda tek sıra halinde dizildiler. Gemilerden inen başka kölecilerin de ellerindeki esirleri bu şekilde farklı farklı yerlerde dizdiklerini gördüler. Bazı köleciler, doğrudan Kefe’deki esir pazarına çalıştıklarından kafilelerini esir hanına doğru götürürlerken, köle pazarı mezatçılarından evvel İstanbul gemileriyle şehre esir götürmeye gelmiş olan irili ufaklı esirciler başlarına üşüştüler. Bilana’nın bulunduğu kafilenin başına da siyah tenli, üzerinde çeşitli incikler boncuklar bulunan korsan tipli bir adam yanaştı. Tatar esirciyle aralarında hararetli bir pazarlık geçmekteydi. Adam, Bahr-i Sefid’in korsan taifesindendi. Kâfi bir ücretle Bilana’yı ve iki Gürcü kızını satın almak istediğini, Cezayir Beyi’ne hediye edeceğini söylüyordu. Tatar esirci ise fiyatı az bulduğunu, verdiği paranın yaşı geçkin bir köleye ancak yeteceğini söylüyordu. Bu pazarlıkları sürerken limanın olduğu meydana Kefe esirlerinin satışından mesul esir emininin adamları inmişti. Ellerindeki bir deftere satılan esirlerin adlarını ve ederlerini tek tek kayda geçiriyorlardı. Ardından da satmalarına müsaade etmek için esircilerden bir miktar para alıyorlardı. Tatar esircinin yanına gelen eminin adamları her bir kölenin adını ve ederini, eşkaliyle birlikte kayda geçirdi. Her birine tek tek adı Abhaz-Çerkez-Gürcü dillerinde soruldu. Bilana da şöyle kayda geçti: “Orta boya mütecâviz, çekme burunlu, kızul saçlu, göğ gözlü, Çerkes asıllı cariye Bilana. Ederi…”

            Esir emininin görevlileri çekildikten ve birkaç paralı kimse daha gelip gittikten sonra esir pazarındaki hatırlı mezatçıların adamları geldiler. Seçtikleri bazı esirleri yüklü meblağa esircilerden satın aldıktan sonra bunları yanına katıp Kefe’nin esir hanına götürdüler. Bilana da bu satın alınanlar arasındaydı ki bunlar kahir ekseriyette yüksek meblağa Kırım’ın beylerine yahut Kostantiniyye’den gelme daha varsıl köle tacirlerine satılırlardı. Kafile hana götürülür götürülmez hanın hemen dibindeki hamama götürülüp yıkandılar. Aynı zamanda kendileri de kölelikten gelme görmüş geçirmiş hamamcı kadınlar bir sakatlıkları, kusurları olup olmadıklarını kontrol ettiler. Kendilerine söylenen bir-iki Tatarca-Türkçe kelimeyi Çerkezce-Gürcüce anlamlarıyla söyleyip ezberlerinde tutup tutamamalarına, yürüyüşlerine ve endamlarına baktılar. Huysuz hareketleri ile dikkat çeken iki Gürcü kızı, hamamcı kadınların değnek darbelerine rağmen onların söylediklerine aksi davranınca üzerlerine çaputları, elbiseleri geri verilerek sille dayak esir hanının mahzenine indirildiler. Bilana ve diğer cariyelere bu hareketlerden bazıları daha o anda ezberlettirildikten sonra yeni elbiseler giydirip güzel kokular sürdüler. Ardından esir hanına geri götürülüp hanın sahanlığında çorbayla taam ettiler, sonra da hanın en temiz yeri sayılabilecek bir odaya götürülüp samandan şiltelerin üzerinde uyudular. Bilana, gece boyu zindandan gelen Gürcü kızlarının çığlıklarını, dışarıda gülüşüp haytarma oynayan kimselerin seslerini dinleyerek, kafesli pencerenin ardındaki yıldızları seyrederek uyuya kaldı. Dayak korkusuna sus pus oldu. Birkaç gün boyunca sabahtan köle pazarına götürülür, akşamına hamam ettikten sonra karınları doyurulduktan sonra yatıp kalırlardı.

            Birkaç gün sonra yine bir gün erkenden kalkıp esir hanından çıkarak köle pazarına götürüldüler. Bazı kızlara Kırım beğlerinin kâhyalarının gönderdiği kimseler talip olarak yeni konaklarına, evlerine götürüldüler. Bilana’nın kısmetine de Kostantiniyye’den zengin bir tacir düştü. İleride güzelliği ile paşa köşklerine konaklarına layık olacak bir cariye olacağını kestiren Kostantiniyyeli tacir kızı birkaç kese gümüşe satın aldıktan sonra, diğer yerlerde aldığı güzellikle birbiriyle yarışır cariyeler ve gulamlarla birlikte Kefe limanına indiler. Bindikleri karamürsela Kefe limanından ayrılırken Bilana yüksek duvarları, yeşil tepeleri seyre koyuldu. İlk kez geldiğinden bu denli büyük bir şehir, yüksek konaklar görmemiş olmanın hayreti hala üzerindeydi. Diğer kölelerle birlikte karamürselanın ambarına indirildi. Böylece yine sıla türküleriyle, gözyaşlarıyla dolu bir seyahat daha başlamıştı. Kızlardan biri veremden mi bilinmez ölüp gidince gemi tayfaları ölümden korkarak cesedini bir çuvala koyup denize atmışlardı da kendilerini de atarlar diye korkuyla sessiz sessiz ağlamışlardı ardından.

            Günler geceler sonra Bilana gün ışığını yeniden gördüğünde şaşkınlıktan adeta dili tutulmuştu. Kostantiniyye’nin koca minarelerini, kâşanelerini, köşklerini, saraylarını görmüş, insanlarının ve gemilerinin çokluğuna hayran kalmıştı. Ak topukları Eminönü rıhtımının yosunlu tahtalarının üzerinden geçip şehrin çamurlu yollarını dövmeye başladığında eski yaşantısı şimdiden zihninde bir masal siluetine bürünmüştü. Esir Hanı seneler evvel yandığından, köleler bir hayli yürütülerek Büyük Çarşı civarındaki Esir Pazarı’na getirilmişlerdi. Yakınlardaki bir hamamda yıkanıp güzel kokular sürülen cariyeler ayrı, gulamlar ayrı yerlere götürülerek pazara gelip giden kimselerin ve yoldan gelip geçenlerin önünde sergilenmektelerdi.

            O esnada pazara Şahsuvar Paşa’nın hanımı Çeşmidil Hanım, konak ahalisinden bir ayvaz ile birlikte gelmişti. Konağın işlerinde aşçı kadına, bacı kalfaya yardımcı olur diye gençten bir zenci halayık satın almak niyetindeydi. Kendisi de kölelikten gelme bir Çerkez olan Çeşmidil Hanım, konağa hizmet edecek kimseleri iyi seçtiğinden işi ayvaza, yamağa bırakmaktansa kendi eliyle halletmeyi istemişti. Böylece kızıl saçlarıyla dikkat çeken, şaşkın bakışlarla gelip geçen insanlara bakınan o ufak kız, Çeşmidil Hanım’ın da dikkatini celp etmişti. Köle tüccarına kızı sorup Çerkez olduğunu öğrenince, hatırladığı kadarıyla Çerkezce konuşup kıza adını sormuştu. Soğuksu Çerkezlerinin lisanı ile konuştuğundan, Bilana’ya farklı gelse de bunu anlayıp adını söylemişti. Çeşmidil Hanım, o gün hem Bilana’yı hem de Sudanlı bir zenci halayığı satın alıp konağa öyle döndü. O vakitlerde daha ufak yaşlardan Çerkez halayıklar yani cariyeler bir konağa alındıktan sonra hem işleri öğrenirler, hem de bir yaştan sonra konağın efendilerinden biriyle evlenirlerdi. İşte böylelikle Bilana, Şehsuvar Paşa’nın konağına girmişti. Çeşmidil Hanım, konak ahalisinin önünde hem güzel hem alımlı diye Bilana’ya Behiye adını koymuş, Çerkezce konuşup artık bu adı taşıyacağını söylemişti.

Böylece Behiye’nin Kostantiniyye sergüzeşti başlamış, Bilana ve yıllar içinde onun Çerkez Bozoduku’ndaki anıları, hikâyeleri, şarkıları birer masal hüviyeti kazanmış, hayal meyal hatırlar olmuştu. Kısa sürede Türkî lisanı öğrenip konak işlerine el atmışsa da bu yılları pek de öyle akıllı uslu geçmemişti. Haylazlığı ve haşarı oluşu başına bela olmuş, ne Çeşmidil Hanım’ın çimdikleri, ne zenci halayıkların maşaları, ne de paşanın sütannesi olup Arnavutluk dağlarından Dersaadet’e geleli asrı bulmuş olan gulyabani suretli Hatır Hanım’ın dayakları onu uslandırmıştı. Ancak eli maşalı olduğundan, konağın dışından herhangi bir erkek konak hanımlarına yan gözle bakamaz diye, iyi iş görür diye konaktan atılmamış ailenin bir parçası olup çıkmıştı.

Yıllar birbiri ardınca geçip, yaşı geçtikçe serpilmiş, serpildikçe ayın on dördü misali güzellikte bir halayık olup çıkmıştı. Böylece artık insanlar onu haşarılıklarından ziyade fidan endamıyla, kızar gibi bakışıyla anar olmuş, mahallenin delikanlılarının korkuyla kaçıştığı bir haylaz kız değil, her an arzuladıkları ahu göz ve perirû bir afet olup çıkmıştı. Hiçbir erkek eli maşalı biri olduğundan yanaşmaya cesaret edemediği, istetmeye korktuğu bu kıza doğrudan doğruya göz koyabilen yegâne kişi konağın küçük beylerinden biriydi. Nev traş püser dahi olmamış bıyığına tarak batmaz bir yeniyetme olan küçük bey, sürekli kızı alımlı alımlı süzse de Behiye ona pek yanaşmazdı. Zira en ufak bir rezalette kabağın kendi başına patlayacağını, “evladımı baştan çıkardın” bahanesiyle büyük hanım tarafından sokağa atılacağını adı gibi biliyordu. Üstelik köleliğin getirdiği hislerle, geldiği yere alışsa bile insanların kendisine eşya muamelesi yapmasına halen alışabilmiş değildi. Bu nedenle içten içe asabı bozulsa da açıktan küçük beye karşı bir kötü bakış bile atmış değildi, zira beylerin paşaların bir cariyenin sözündense evlatlarının sözüne bakacağı gün gibi açıktı. Bu nedenle hep sabrediyordu.

Lakin bir gün küçük bey, konağın tenha bir yerinde Behiye’yi çimdiklemeye kalkınca sabır taşı çatladı. Konağın küçük beyini evire çevire dövüp hayli benzetti. Olayı fark eden Çeşmidil Hanım, haklı haksız sormadan oğlunun o halini görünce tutup Behiye’yi dövdü. Behiye küçük beyin rezaletinden bahsedince bir de oğluna iftira attığı gerekçesiyle dövdü. Yorgun düşünce emretti bir de konak ahalisi dövdü Behiye’yi, küçük beye attığı dayağın mislini konak ahalisinden yedi. Dayak yedikçe sövdü, iftira atmadığını söyledi. Dayak atmaktan yorgun düşen ahali Behiye’yi susturamayınca uslansın diye dehlize kapattılar. Demir kapıyı örterken bir zenci halayık: “Konağın beyidir. Gün gelir nikâh bile kıyar, sen böyle bir çimdiğe vaveyla edersen kim bakar suratına?” diyerek yüzü gözü kan ve tırmık iziyle dolu Behiye’nin suratına tükürdü.

Birkaç gün sonra uslanmıştır diye Behiye’yi dehlizden çıkardılar. Konağın işlerine geri dönüp, konak ahalisine pek karışmadan ev işlerini halletti. Yemek vakitlerinde dahi bir kuru ekmeği ya yedi ya yemedi erkenden dehliz dibinde duran yatağına döner oldu. Konağın küçük beyi, yedi dayağın etkisi geçince bir gece vakti yine kudurup dehlizin dibine indi. Bahçeye bakan ufak bir delikten ay ışığının dolduğu o dehliz ağzında yağ ve bal küplerinin kullanılmayan testilerin ardında bir duvar dibinde uyuyan Behiye’yi görür görmez üzerine yürüdü. Kızın üzerine karabasan misali çöküp ağzını kapatınca can havliyle uyanan kızla aralarında bir boğuşma cereyan etti. Uyku sersemi olan kızcağız, kendini tam savunamadığından can havliyle pek de sonunu düşünmeden eline geçirdiği bir testiyi beyin başına indiriverdi. Testi paramparça olurken beyin bedeni kızın üzerine yıkıldı kaldı. Kafasından akan kan, Behiye’nin üzerine aktığı sıra testinin gürültüsünü işiten konak ahalisi çoktan ayaklanmıştı...


5 Temmuz 2014 – İstanbul 

Kefe Köle Pazarı Yolunda-Ateş Behiye 2

(Daha önce Gölge e-Dergi'de yayınlanmıştır)

          Bilana, kaçak Nogay’ın atının terkisinde Abhaz Bozoduk’unun metrisindeki büyük tahta kapıya yaklaştığı zaman metris tepesinde dolaşan Abhazların gülüşerek kafileye baktığını gördü. Tahta kapılar ardına kadar açılınca en büyüğü iki katlı tahta kulübelere ve binlerce teknenin bulunduğu iskelelerine baktı, gürüldeme sesleri gelen denizin ihtişamına hayran kaldı. Abhazlar, esir aldıkları oğlanları ve kızları dar sokaklardan geçirip iskelelere yakın bir açıklığa getirdiklerinde Bilana da kaçak Nogay’ın atının terkisinden indirilerek diğer esirlerin yanına bırakıldı. Kendisine bakıp sırıtan Abhaz çocuklarını, küçümsemeyle bakan kadınları ve iştahla seyreden erkekleri görünce pek bir şaşırmıştı. Yabancısı olduğu, birkaç kelime hariç aşinası olmadığı bir dili konuşuyorlardı. Onlardan yana yüz çevirip köpükler saçan dalgalarıyla gürüldeyen denizi ve uçuşan martıları seyretti. Bir süre sonra esirlerin olduğu yere zırh kuşanmış adamlarıyla gelen Abhaz Bozoduk’u Beyi’yle oğlu gelmiş, bey hem kendine hem oğluna iki Çerkez kızını alarak gelen kafileden payını almıştı. Böylece esirleri satın almak isteyen kölecilere müsaade verilmişti.


            Kafasındaki börkü ve üzerindeki abasıyla, üzerindeki ziynet eşyaları tezat oluşturan bir Tatar esirci Bilana’yı gözüne kestirmişti. Bu zengin esirci belli dönemlerde bizzat kendisi Kafkasya’ya dek gelir, köylerden kendi seçtiği seçme kızları oğlanları satın alıp Kefe’deki köle pazarına götürerek yüksek fiyata satardı. Bilana ile birlikte onun köyünden kısmen tanıdığı kendi yaşlarında iki kızı, bir de oğlanı satın aldı. Yaşları küçüldükçe bahaları da o nispette artardı çünkü konak, köşk sahibi kimseler bunları ufak yaşlardan alıp kolayca yetiştirirler, makbul birer köle olarak istifade ederlerdi. Bilana’nın bulunduğu kafile güneş tepeye yükselmeden yerleşkeden ayrıldı. Zengin esirci, sırtlarında kürkleriyle ok ve yaylarıyla mücehhez dokuz Nogay atlısıyla seyahat etmekteydi. Bilana ve diğer esirler de yine elleri kolları bağlı olduğu hale Nogayların atlarının sırtında seyahat ediyorlardı. Bilana’ya tamamen yabancı bir lisanda konuşuyorlardı. Tatar esircinin maksadı birkaç köye daha uğramaktı. Bilana ise nereye gideceğini bilmeden denizin sesini dinleyerek, uygun bulduğu anda kaçıp köyüne geri dönmenin fırsatını arıyordu. O civardan çok uzaklaşmayacağını düşünerek, annesi babası ölse bile kendi evinin insanlarının bulunduğu köyüne dönmeyi istiyordu.

            Esir kafilesi deniz kıyısını batı yönünde takip ederek iki konaklık mesafede bir başka yerleşke olan German Osoviş’e geldiler. Burası da Abhaz Bozoduk’u gibi iskeleler bulunan bir yerleşkeydi. Deniz kenarında, yüksek kayalar üzerinde harabe ve oldukça eski bir kalesinin dikili olduğu, duvarlarının dışında koyun sürülerinin bulunduğu bu şehre girdiklerinde Bilana’nın dikkatini yerleşkenin sakinleri çekti. Bunlar Osoviş Aşireti’ne mensup kimselerdi ve Abhaz dilinde konuştuklarından Bilana bunların konuşmalarını birkaç kelime hariç pek anlamıyordu. Ardıç ağacından okları ve yaylarıyla birlikte tüfekli üç bin kadar Osoviş’in koruduğu bu yerleşkeye girer girmez, Osoviş Beyi at sırtında gelerek esircileri karşıladı. Onları esirlerin tutulduğu iskele yakınındaki bir meydana götürerek koyun kebabı ikram etti. Bunda maksadı esircilerin oraya sürekli gelerek kendilerinden esirler ve diğer eşyalar alıp satmaları için teşvik etmek istemesiydi. Esirler de bu yemekten yediler. Bilana meydanın yakınında yüksekçe bir ağacın dalında asılı duran sanduka benzeri bir kutunun aşağıya indirildiğini gördü. Baş tarafı delik sandukanın kapağı açıldığında içinde koltuk altına ve apış arasında bal kovanları bulunan bir ceset olduğunu görerek tiksindi. O aşiretin inançları gereği ölen beyleri sanduka içinde ağaca asıp, cenneti görebilmesi için sandukaya açtıkları delikten içeriye giren yüzlerce bal arasının yuva yapmasını sağlanırdı. Kıllı kıllı balları çıkarıp tulumlara doldurup satmak üzere meydana indirdiler. Bir kısmını da esircilerin sofrasına getirdiler ama hiç biri tiksinmekten yiyemedi. Ancak zengin esirci Abhaz balı kıymetlidir, Kefe’de satarım diye birkaç tulum satın aldı. Esirlerin arasında gözüne hoş gelen bir köle görmeyince kafileyi toplayarak yeniden yola çıkardı.

            Yine batı yönünde ilerleyen kafile iki gün boyunca deniz kıyısını takip etti. Akşam vakitlerinde dinlendi. Ertesi gün sabaha karşı yine iskeleleri olan Aşga isimli bir yerleşkeye geldiler. Aşpılı aşiretine mensup Abhazların bulunduğu bu yere girerken Bilana, Nogayların Aşpılılara saldırıya hazır gibi tetikte ilerlerdiklerini gördü. Bunlar beylerinin emri altında iki bin kadar savaşçıya sahip olsalar da cesurlukları ve savaşçılıklarıyla meşhur bir aşiret olduğundan tüm Abhazlar ve komşu halklar onların şerrinden korkardı, işte bu yüzden Nogaylar herhangi bir tehlikeye hazır bekliyorlardı. Tepesinde bir başka yıkık kalenin beklediği Aşga iskelesine geldiklerinde, esirci ilkin buradan doğruda Kırım’a gitmeye niyetlendi. Zira Kefe, Kerç ve Taman gemilerinin iskelelerine gelip gittiği bir yerdi. Kış mevsimi haricinde emniyetli bir iskeleydi. Az sayıda köleyle geri dönmek istemediğinden buranın da esir pazarına bakındı. Görünüşleri hoşuna giden iki Gürcü oğlanını satın aldıktan sonra oradan da çıktılar. Bir konak mesafede yine batı yönünde bulunan Aşgılı aşiretine bağlı Atma köyüne geldiler. Limanlara uzaktı ancak burada bir konak uzaklıktaki Çerkezlerle cenk eder Müslüman Tophane Abhazları bulunduğundan belki ellerinde iyi köle vardır diye oraya yönelmişlerdi.  Dağlara yakın bu köyden de güzel bir Çerkez kızı satın alındıktan sonra kafile geceyi orada, mescidin yakınlarındaki açıklıkta geçirdiler.

Ertesi gün oradan da ayrılıp yeniden deniz kıyısına inerek iki konak uzaklıktaki Haruna İskelesi’ne vardılar. Soğuksu aşiretinin elinde bulunan bu yerde at sırtında gezer, beylerinin emrinde üç bin askerin koruduğu iskelenin meşhur limanına geldiler. Burada Karadeniz’e dökülen bir büyük ırmak vardı ki Soğuksu adıyla bilinen bu ırmak, aşiretin de isim sahipliğini yapmaktaydı. Temiz ve ferah gelen bu sudan kana kana içip kırbalarını dolduran kafile buradaki köle pazarını da ziyaret etti. Bir Gürcü kızını satın alarak yine batı yönüne ilerleyerek gün batımına yakın iki konak ötedeki Kotasi İskelesine vardılar. Dört bir yanı kale gibi bir çitle çevrili Kotasi aşiretinin hükmü altındaki bu yerde, beylerinin emri altında yedi bin askerin koruduğu bu iskelenin köyü, dağların ardında bulunmaktaydı. Esirciler iskelenin tahtadan yapılmış hasır örtülü mahzeninin önüne gelerek buradaki esir pazarına uğradılar. Burası limanında sayısız Kefe ve Taman gemileri bulunan, muazzam bir ticaret merkeziydi. Ta Kırım’dan gelen atlıların alışveriş yaptığı bir yerdi ki Bilana hem Abhazca konuşan ahailiyi hem de Kırım ve Nogay Tatarcası konuşan atlıları görerek bir hayli şaşırdı. Bazı Nogayların, diğer atlılardan tanış geldikleriyle selamlaşmalarını da bir anlam veremeden öylesine seyretti. Sazdan tahtadan örtülü evlerinde yaşayan kimi buğday yetiştiren ahalinin tarladan dönüşünü, kimi hayvancı ahalinin hayvan barınaklarının önünde kocaman köpekleriyle nöbet beklediğini de gördü. Burası da ormanlara yakın olduğundan bir başka Abhaz aşireti gelir baskın verir diye ötekilerden korkarak gece gündüz nöbet tutmaları vakiydi. Bilana, ahaliden kendisine tanıdık Çerkez dilinde konuşan bazı kimseler de gördü ki bunlar oraya bir konak uzaklıkta oturan Jane Çerkezlerine mensup kimselerdi, bu nedenle Kotasi Abhazları arasında da Çerkez dilini bilen çoktu. Hatta Çerkezler limana izin alıp kendi mallarını getirip satabilirlerdi. Burada en son bir Abhaz ve bir Çerkez kızı satın alan esirci, kafileyi iskeleye yönelterek bir gemiye bindirdiler.

Bilana ilk defa gemiye bindiği için sevinçliydi, suyun üzerinde hareket etmesinden ilkin korkmuş sonradan hoşuna gitmişti. Gemi akşama doğru limandan ayrıldığından en başta ona oyun gibi gelmişti. Bu geminin Kefe’ye doğru yola çıktığını, bir daha memleketini belki de hiçbir zaman göremeyeceğini bilemiyordu. Ancak kara uzaklaştıktan ve dağlar uzakta tamamen yittikten sonra evinden çok uzakta olduğunu anladı. Gemideki esir Çerkezlerden yaşı biraz daha büyük olan birisi, sıkça annesinden babasından duyduğu, köle kızların hayat hikâyelerini anlatan acıklı bir şarkı okumaya başladı. Esirciden ses çıkmayınca, Nogaylar da efendilerinin kızın şarkı söylemesine müsaade ettiğine yorup kıpırdamadılar. Bilakis bu dilini anlamadıkları şarkıyı dinlemek hem kendilerinin hem de efendilerinin hoşuna gitmişti.

Bilana, yanında oturdu diğer bir köle kızın omzuna yaslanarak denize doğru dönüp dalgaları seyretmeye başladı. Çerkez kızı köyünden ayrılan bir başka hemşiresinin ağıtını okurken o köyünü, kaybettiği ailesini düşünerek ağlamaya başladı. Memleketinden mesafelerce uzağa gittiğini bilmiyordu ancak hissedebiliyordu…

9 Haziran 2014 – İstanbul

Kafkas Esircileri-Ateş Behiye 1

(Daha önce Gölge e-Dergi'de yayınlanmıştır)

Ucu bucağı yücelerde Kaf dağlarının eteklerinde sayısız kabilenin ve köyün bulunduğu devirlerdi. O tarihlerde Gürcü, Megrel, Abhaz, Çerkez ve başka başka kabilelerin birbirileriyle zaman zaman cenk etmeleri vakiydi. Bunlar birbirlerinin kızlarını, çocuklarını esir alırlar, Kuban Nehri’nden aşağıya inen Kırım Tatar ve Nogay atlılarına satarlardı. Yahut denizden gelen bezirgân gemilerinden gelen tuz, kap kacak ve silahlar karşılığında bu esirleri değiş tokuş ederlerdi.

Bu kabilelerden biri de Bozoduk aşireti aşiretiydi. On bin askeriyle deniz kıyısındaki iskelelerinde otururlardı. Kadim zamanda Bozoduk Beyi, Kırım hâkimi Mengi Giray Han’ın Ejderhan Seferi’ne üç bin askeriyle katılmış bir Abhaz beyiydi. Seferin ardından Ejderhan’ı almaya muvaffak olduklarından Mengli Giray Han onu Çerkez vilayetinde bulunan Obor Dağı’nın eteklerine yerleştirmişti. O tarihlerden itibaren Obor Dağı’nın beri yakasındakiler Abhaz Bozoduk’u, öteki yakasındaki Çerkes Bozoduk’u olarak bilinirdi. Bu iki aşiret birbirleriyle sürekli cenk eder, bir diğerini basmaya çalışarak insanlarını kaçırmaya çalışırlardı.

Çerkes Bozoduku aşiretine mensup ailelerden biri Obur Dağı’nın ormanlık kısmındaki tek göz kulübesinde yaşayan Oduncu Neguj’un ailesiydi. Oduncu Neguj, karısı Goşemef, büyük kızı Maze ve onun küçüğü Bilana ile birlikte yaşardı. En büyük çocuğu olan oğlu Bewıç, seneler önce kendi isteğiyle bir vakitler Mısır paşalarına bağlı Kölemen beylerinin askerleri arasına katılan amcası Mezan’ın yanına gitmişti. Neguj da kabile baskınlarından çekindiğinden ailesini oturdukları köyden uzağa, Obur Dağı’nın yücelerine doğru uzanan ormana taşımıştı. Yegâne endişesi güzelliklerini annelerinden alan kızlarının ki her biri ateş kızılı saçlarıyla en uzak yoldan dahi seçilirlerdi, bir baskın esnasında kaçırılmalarıydı. Onların kendisinden koparılması ihtimalinden korkarak köye inmelerine pek müsaade etmez, odun kesmeye giderken bir kızını da yanında götürürdü. Böylece hem Maze hem de Bilana güzellikçe öne çıksalar da kırda yabanda yaşaya yaşaya eli silah tutar Kafkas yiğitlerinden farksız hale gelmişlerdi. Maze babası gibi ok ve yay kuşanıp ava çıkabiliyor, Bilana ise küçük yaşına rağmen cüssesinden beklenmediği halde odun kırarken babasına yardım edebiliyordu. Her ikisi de tuhaf yaşayışlarından ve haşarı oluşlarından ötürü köyün erkekleri bunlara bakmaya pek yanaşamıyordu. Goşemef her ne kadar kızlarına köy adetlerini ve adabını öğretse de onlar yaradılış olarak babalarına çektiğinden başına buyruk hareket etmeyi tercih ediyorlardı. Ormanda onların ateş kızılı saçlarını uzaktan seçen erkekler belki bir anlığına hoşlanarak seyrederlerdi ancak onların ateş saçan gök gözleriyle karşılaşmamak için kısa sürede oradan uzaklaşırlardı.

Bilana babasıyla odun kesmeye giderken, ablası Maze ormanda avlanmaya çıkar, gün batımına yakın kulübeye dönerlerdi. Yiyip içerlerken babalarından kadim Nart savaşçılarının şarkılarını, uyumalarına yakın da annelerinden Kaf dağlarının sayısız masallarını dinlerlerdi. Kulübenin mazgal deliklerinden yıldızlı gökyüzünü ve karanlık ağaçlarını seyrederek uyurlardı. Bilana gece uyurken dağdan gelen uğultuları duydukça ürperirdi. Annesi ona dağın tepesinde fırtına cadılarının yaşadıklarını, tıpkı kendileriyle Abhazların çarpışmaları gibi Çerkez ve Abhaz cadılarının da birbirleriyle savaştıklarını, küplerine binip uçarlarken birbirlerini yakalayıp kanlarını içerek yere savurduklarını anlatırdı. Bilana karanlık gecede fırtına uğultularını işittikçe cadılardan birini göreceği korkusuyla gözlerini sıkı sıkıya yumar öyle uyuya kalırdı.

Yine böyle uğultulu bir gecede uykusunun en derin yerinde ablası Maze tarafından uyandırılmıştı. Kendine gelir gelmez ablası ağzını kapatıp susmasını fısıldamıştı. Kulübenin mazgallarından gelen ay ışığında annesiyle babasını ayakta görmüştü. Her biri eline ufak kalkanları ve uzun, sivri uçlu Çerkez kılıçları taşımaktaydı. Babasının üstüne giydiği kısa zırhlı gömleğin kuşak kısmında işlemesiz bir kincal yani Çerkez kaması da dikkatini çekmişti. Kulübenin etrafından bazı hayvan ve insan sesleri işitiliyordu. Bilana konuşulanları az çok anlıyorsa da daha önce hiç yakından duymamıştı, babası onlara dönüp: “Abhazlar! Abhaz Bozodukunun adamları!” fısıldadı. Muhtemelen köyü basmak için onların hiç beklemediği, dağların sarp kısmını aşıp gelmişlerdi. Köye buradan inen yol üzerinde de Neguj’un kulübesi bulunmaktaydı. Maze, ok kuburluğunu ve yayını kuşanarak kapının gerisine doğru diz çökmüştü. Babası yine fısıldadı: “Burayı göremezler! Aşağıya, köye inmeye geldiler. Köyü bastıktan sonra savuşup giderler!” Bilana korkuyla eteğinin dibine sindiği ablasına sormuştu: “Cadılar mı geldi? Cadılar mı geldi?” diye. Maze en az onun kadar korkulu bir sesle fısıldamıştı: “Daha kötüsü, esirciler!” Bilana bir kere daha korkuyla ürperdi. Esircileri annesinin anlattığı masallardan ve babasının sıklıkla uyardığı köy baskınlarından biliyordu. Annesinden köylerinden uzağa esir giden Çerkez, Megrel ve Gürcü kızlarının türkülerini dinlemişti. Köyünü, ailesini göremeden uzak memleketlerde ölüp gitmelerini anlatmaktaydı çoğu… Tepeden tırnağa silahlı, zalim kere zalim adamlar düşman oldukları köyleri basıp ahalisinden denk getirdiğini kaçırmaya çalışırlardı. Buraların töresi, kanunu buydu. Şanslı olanlar bu civardan Abhaz ve Gürcü beylerine satılır, memleketinden uzağa düşmezdi. Kendisi de annesi Goşemef’i bir başka Çerkez köyünden bir baskın esnasında kaçırıp karısı yapmıştı, öyle anlatmıştı Bilana ile Maze’ye.

Atların ve insanların sesine bu sefer köyden gelen çığlıklar ve bağrışmalar eklenmişti. Çarpışan kılıçların şıngırtıları altında ailelerinin, sevgililerinin adını çığıran insanların acı sesleri Bilana’nın kalp atışlarını hızlandırmıştı. Korkuyordu. Birden evlerinin kapıları gürültüyle kırılıp ardına kadar açılınca ister istemez ağlamaya başladı. Maze kapıda beliren yüzü gözü örtülü Abhaz savaşçısının gırtlağına yolladığı bir okla adamı kanlar içinde yere yıktığı sıra yayına başka bir ok daha yerleştirdi. Kapıdan içeriye fırlayan bir adam onun üzerine yürümek istediyse de karanlığın içinde Neguj ile Goşemef’in Çerkez kılıçlarının darbeleri altına can verdi. Maze kapıya bir ok daha attıktan sonra karşıdan evin içine doğru yöneltilen okları ve birkaç tüfengin parıltısını görerek yayını yere atıp yanında bekleyen Bilana’yı duvara doğru iteledi. Evin içine atılan oklardan ikisi ve birkaç tüfeng misketiyle gıkını bile çıkaramadan kanlar içerisinde yere yıkıldı. Adamlardan birisi: “Kızı alacaktık! Be diye öldürdünüz?” diyerek onlara kamçısıyla vurunca ateşi kesmek zorunda kaldılar. Neguj ile Goşemef, kızlarının bu apansız ölümü üzerine dededen babadan yadigâr savaş naralarıyla kapıdan dışarıya atılarak esircilerin tepesine ecel fırtınası gibi çöktüler. Ecdatları misali dans edermişçesine kılıç savurma sanatına malik olduklarından Abhazlar gibi savaşçı bir kavim olduklarından birkaç esircinin canını cehenneme yolladılar.

Bu esnada Bilana evin içinde ablasının kanlı cesedinden gözlerini ayıramadan ağlamaktaydı. Kıpırdamadan olduğu yerde kalakalmıştı. Neguj ile Goşemef, Abhaz Bozoduku’nun adamlarıyla çarpışırken köydeki adamlar da çarpışma seslerini duyarak oraya doğru seğirtmişlerdi. At sırtında oldukları halde ok çeken kan davası kavası kaçkını birkaç Nogay atlısı kulübeye doğru yanaşıp Neguj ile Goşemef’i oklarıyla vurup öldürdüler. Yaralanan Abhazlar oldukları yere çöküp kirli bezlerle yaralarını sararlarken Nogaylar atlarından inip kulübenin içine girdiler. Karanlığa alışkın gözleriyle Bilana’yı görür görmez kızın ellerini ayaklarını bile bağlamaya gerek görmediler. İçlerinden biri kızı alıp omzuna attığı gibi dışarı çıktı. Bir başkası yerde yatan Maze’nin cesedine bakıp: “Yazık olmuş, daha gençmiş…” diye söylendi.

Bilana, dışarı çıkarıldığı Nogay’ın omuzu üzerinde annesiyle babasının kanlar içinde yerde yattığını görünce yüzüne tokat yemiş gibi kendine geldi. O anda gözüne kapının dışında duran babasının odun kestiği baltalardan biri ilişti. Kaçak Nogay’ın omzunu sertçe ısırarak acı içinde haykıran adamın kollarından kurtuldu. Adam bağırtıyla yere çökerken baltayı hızla kapıp adamın kafasına doğru hamle yaptı. Ancak evin içinden çıkan bir diğer Nogay baltayı sapından yakalayarak kızın elinden aldı. Bağıra çağıra üzerine atılan kızın suratına attığı bir tokatla yere yıktı. Hıçkıra hıçkıra ağlayan Bilana’nın ellerini ve ayaklarını ayrı ayrı bağladıktan sonra omuzuna attı.

Kirli kalpaklı Abhazlardan biri at sırtında gelip: “Köyün gençleri toparlanmadan dönelim! Alacağımızı aldık!” dediği sıra Bilana, Nogaylardan birinin atının terkisinde buldu kendini. Geriden gelen ve terkilerinde ağlayıp sızlayan kızlarla oğlanların bulunduğu başkaca atlıların kendilerine katılmasıyla birlikte çoğunluğu Abhaz olan kafile ormandan geriye doğru yöneldi. Bir süre sonra Bilana o karanlıkta uzaktan uzağa evini son kez gördü. Obur Dağı’nı aşarlarken at üstünden kuyu ağzına benzer karanlık uçurum diplerini görerek ürperdi. Atın sallantısında hafif uyur gibi oldu. Hava alacaya dönüp Obur Dağı’nın uçurumları gerilerinde kaldığı sıra uzaktan uzağa davul sesleri duyarak uyandı. Tepelerinde eli meşaleli Abhaz savaşçılarının dolaştığı, gerisinde hayatında ilk defa gördüğü muazzam bir koyu mavinin uzandığı denizin kıyısına kurulu Abhaz Bozoduku’nun yerleşkesini görmekteydi. Uzaktan uzağa korkutucu dalga seslerini ilk defa duyduğundan canavar homurtusu sanıp korkuyla gözlerini yummuştu. Uzaktan uzağa işittiği martı seslerini yakından duyuyordu. Burnuna gelen tuzlu su kokusunu ilk defa duyumsamıştı.

Ahaliden bir atlı vaveyla kopararak yerleşkenin tahtadan topraktan metrisine doğru dörtnala ilerledi. Bir yandan da bağırıyordu: “Çerkezi vurduk da geldik! Güzel güzel kızlar, oğlanlar getirdik! Açın kapıları! Açın biz geldik!” O an Bilana, annesinden babasından dinlediği hikâyeleri ve türküleri hatırladı. Kendisi de işte o türkülerdeki hikâyelerdeki kızlar gibi köyünden koparılıp bilmediği diyarlara getirilmişti. Üstünde bulunduğu atın yanı sıra at süren bir Abhaz’ın atının terkisine attığı kendisinden birkaç yaş büyük bir kızla göz göze geldi. O da kendisi gibi ağlıyor: “Ah anam Nefin! Ah babam Kumefij!” diye söyleniyordu.

10 Mayıs 2014 İstanbul     

25 Temmuz 2014 Cuma

Hile-i Siyaset

 (“Hile-i Siyaset“, Gölge E-Dergi, 80. Sayı, Mayıs 2014, s. 9-12)

Fırka reisi, Taşkasap’ta fırkanın gayri resmi dairesi sayılan “nohut oda bakla sofa” evinin cumba kısmına çökmüş yağmur damlaları arasında sokağı görmeye çalışmaktaydı. Sinirinden bıyıklarını bura bura bir hal olmuş, adeta bıyığı yeni terleyen delikanlılara dönmüştü. “Ah İsfendiyar! Ah sersem İsfendiyar! Uyar mısın tulumbacı kopuğun aklına! Şu halimize bak! Evde kalmış avretler gibi bohçacı, kurşuncu yolu gözler olduk!”

            Meşrutiyetin ilanının ardından 1908 intihabadının (seçimlerinin) fırtınasının estiği günlerdi. Bir anda herkes fırka, mebus gibi kavramlarla yeniden haşır neşir olmuş, kendi fikrince bir fırkaya savrulmuştu. İşte onlardan biri de “Bize de bir pay düşer mi?” düşüncesiyle kendi fırkalarını kuran ihtiyar kabadayılardan ve tulumbacılardan müteşekkil “Racon-ı Osmaniyye Fırkası”ydı. Sultan Hamid devrinde Sayılı Fırtınalar’dan Üsküdarlılara ne kadar nam salmış, hır çıkarmış kabadayı, külhanbeyi varsa: “Sultan Abdülhamid’e komitacı zoruyla hürriyet ilan ettirdiler, bu vakitten sonra bize de rahat bırakmazlar” diyerek apar topar kendi fırkalarını kurmuşlardı. Tophane ve Kasımpaşa’dan, hatta Beyoğlu’nun gayrimüslim kabadayılarından, kimseleri de yanlarına çekmişlerdi ki Aksaray ve Üsküdar’ın kabadayılarıyla eskilerden beri çekişmeleri dillere destandı. Her ne kadar pek az bir kısmı okuryazar olsa da seçimlerden hezimetle çıkacaklarını biliyorlardı. Neticede inhitabat esnasında sandıkların başına dikilen Balkanlardan getirdikleri eli tüfekli komitacı taifesine karşı mukabele edemeyecekleri aşikârdı.

İşte bu nedenle “Bir mebus da çıkarsak kârdır!” diyerekten umutsuz bir mücadeleye girişmişlerdi. O kadar umutsuzlardı ki fırkanın tulumbacılar kısmından Öcü Selim’in akıllara zarar komiklikteki fikrini kabul etmişlerdi.

 Öcü Selim, merhum Kör Emin’in kahvesinde yaptıkları bir konuşmada sandalye üzerine çıkıp: “Muhterem ağalar! İntihabattan mebus falan çıkarmazlar bize! Rumelinin komitacısına sandık başında pek ses de çıkaramayız! Her şeye rağmen yapabileceğimiz yegâne mavra kaldı. İntihabatta hile karıştırmak! Harpte hile olur da seçimlerde olmaz mı? Bu komitacı sürüsü telgrafhane önünde iki kurşun sıktı diye hürriyet getirmediler mi başımıza?” diye figan etmişti. Mütekaid (emekli) kabadayılardan biri: “Sus ulan! Jurnalleyen biri çıkar şimdi, başımıza iş açacaksın!” diye karşılık vermişse de: “Bizim devrimiz geçti birader, korkma!” diyerek evvelden Fehim Paşa’nın fedailiğini yapmış birkaç jurnalci külhani, ihtiyar kabadayıyı teskin etmişti. Öcü Selim’in lakabı suratını kömüre bulayıp mezarlık yollarında insanları korkutarak zorla soymasından ileri geldiğinden birkaç yeniyetme külhanbeyi de: “İn ulan aşağıya hortlak bozuntusu! Babıali’ye mebus sokmak, hile-i siyaset yapmak sana mı kaldı karakoncolos kılıklı it!” diyerek alaşağı edilmeye çalışılmışsa da o bunlara kulak asmayarak sözlerine devam etmişti: “Benim zanaatım öcülüktür! İstanbul’un cümle kurşuncusunu, üfürükçüsünü tanırım. Birinden biri bize fayda getirir elbet! İki gün sonra fırkamızın muhterem reisinin evinde benden haber bekleyin!” diyerek ortalıktan kaybolmuştu.

            İşte intihabata birkaç gün kala, fırka reisinin evinde bekleyen fırkanın gediklileri çaresizlikten Öcü Selim’in yolunu gözlemektelerdi. Sabahtan Tazı Fikret’le haber gönderip: “Bize büyük yardımı olacak birini buldum. Padişah sofrası hazır edip, birkaç kese altını da hazır edin. Akşama ağır bir konukla geleceğim!” deyince hazırlıklara başlamış, akşam olmadan bir tamam hem yemekleri hem altınları denkleştirmişlerdi. Birkaç kabadayı: “Ulan umacı kılıklının getirdiği konuktan ne olacak? Görüp görebileceği en ağır misafir ya Mezarcı Mahmut ya da Nebbaş Faik’tir!” diye muhalefet ettiyse de onlara kulak asan olmamıştı. O çaresizlikte her hıyarım var diyene elde tuz koşacak raddedelerdi.

            Fırka reisi yeniden cumbanın penceresine dönünce korkuyla: “Tövbe bismillah! Hele gelene bakın! Öcü Selim’in ardından gelene bakın!” diye kendi kendine söylendi. Pencerelere üşüşen kabadayı ve tulumbacılar ilkin havanın karaltısından hiçbir şey görememişlerdi. Ancak bir vakit sonra eve yaklaşan Öcü Selim’i ve arkasından yürüyen heyulayı fark etmişlerdi. İki metreyi aşkın boyuyla cüppesine sarılmış, başına kocaman bir sarık dolamış Ahu Baba suretinde Gul-i Beyabani suretinde uzun sakallı bir adam sallana sallana yürümekteydi. Kabadayılardan biri sormuştu: “Allahım aklıma mukayyet ol! Bu mezarlık kuşu gör ki hangi heyulayı peşine takıp getirdi! Baykuşlarla, karakoncoloslarla ahbaplık eder bu mezarcı gör ki hangi ahbabını peşine takıp getirdi!”

            Her biri korkularından aşağıya inip yumruklanan sokak kapısını açtıklarında o uzun boylu, sarıklı adamı daha yakından görmüşlerdi. İfadesiz yüzünden, fersiz gözünden ürküp hürmet göstermişler, sofranın kurulacağı sofaya çıkarıp sadrazam paşaymışçasına karşısında el pençe divan durmuşlardı. Adam besmeleyle yemeklere taam ederken Öcü Selim de kim olduğunu takdim etmişti: “Çoğunuz belki adını duymuşsunuzdur. Suret-i Ejderî Battal Baba derler! Seçimi nasıl kazanacağımızı bana anlattı, aklıma yattı. Size de münasip gelecektir!” Battal Baba bir yandan zeytinyağlı dolmaları yalayıp yutarken diğer yandan intihabatı nasıl kazanacaklarını anlatıyordu: “Şimdi bu meclise mebus sokmak için, padişahımızın her kulu rey verecekse ve padişahımız İslam mülkünün halifesiyse… Şu halde Dersaadet’de ve mülkü Osmani’de bulunan her kafir ve Müslüman rey verecekse… Kendi cemaatleri olan cinler periler niye rey vermesin? Bana verdiğiniz bu altınlarla gider soğan kabuğu alırım. Alırım da Dersaadet’in iyi saatte olsunlarının beylerinin paşalarının katına varırım. Varırım da bu sizin fırkaya rey versinler derim! Öbür fırkanın gavur mukallidi azaları nereden bilecek?”

            Her ne kadar Battal Baba’nın Sulukule ağzı konuşması tuhaflarına gitse de bu adamcağızın görünüşünün tesirinde kalarak fikre ikna olmuşlardı. Altın keselerini gönül rahatlığıyla teslim ettikten sonra Battal Baba ile Öcü Selim’i uğurladılar.

            Seçimler yapıldığında keyiflerine diyecek yoktu ancak mebus seçimi tamamen bitip bir mebus dahi çıkartamadıklarını öğrenince perişan olmuşlardı. Dahası ne Öcü’den ne de Battal Baba’dan bir ses seda çıkmamıştı. Bir ay kadar sonra fırkaya girip çıkan külhanbeylerinden biri Öcü’yü Ahırkapı taraflarında mimli bir eve girip çıkarken gördüğünü jurnalleyince her biri silahlanıp Ahırkapı’daki malum evi basmaya gitmişlerdi. Battal ile Öcü’yü çilingir sofrası başında yakalayınca döve pataklaya dışarı çıkarmışlardı. Öcü Selim yemin billah ediyordu: “Vallahi de gittik perilerin paşasına beyine… Olur dediler. Neticeye biz de üzüldük…” Battal’da aynı nağmeyi farklı makamdan okuyordu: “Komitacı gavuru boş durmamış. Balkandan ne kadar cazusu koncolosu varsa toplayıp getirmişler. Hile yapmışlardır vallahi!” O koca boyuna rağmen para kaybetmiş külhanbeylerinden dayak üstüne dayak yiyordu. Öcü bir ara: “Vurmayın adama! Morali bozulmasa içmezdi! O bile perişan!” deyince daha fena kötek yemeye başladılar.

            O sırada kıyıda vuku bulan bir durum dikkatlerini çekti. Bazı adamlar denize çuvallar dolusu soğan kabukları döküyorlardı. Adamlara ne yaptıklarını sorduklarında bir hayli şaşırmışlardı. Bunların her biri farklı sandıklardan çıkma soğan kabuklarıydı. Açtıkları her sandığı sayarken birden bire farklı farklı sandıklarda peyda olmuşlardı. Duayla açtıkları her sandıktan soğan kabukları adeta fışkırmıştı…


SON

Mehmet Berk Yaltırık

6 Nisan 2014 – İstanbul

Defineciler Kazdıkça

(Defineciler Kazdıkça, Gölge E-Dergi, 75. Sayı, Aralık 2013, s. 23-25)

(H.P. Lovecraft’ın “Duvarlardaki Fareler” adlı öyküsünden ilham alınarak yazıldı. M.B.Y.)

            “Halit abi! Bizim Avni tövbekar olmuş gördün mü?”
            “Hangi Avni?”
            “Senetçi olan var ya? Hani sağdan soldan topladığı yazılı kağıtları tapu diye taşradan gelme garibanlara kakalayan?”
            “Hadi oradan be şaşkın Arap! Kırk yıllık Kâni olur mu Yanni? Anadan doğma dolandırıcının hem de en rezilinin tövbesi mi olurmuş?”
            “Vallahi ben gördüğümü söylerim. Sarıyar’dan Galata’ya Yemen’den gelme kenevirleri taşırken denk geldim. Rumelihisarı’nın orada türbedarlık ederken gördüm! Sırtında kerrakesi, başında takkesi, elde tespih gezer olmuş. Selam verdim, aldı ama tanımazlıktan geldi.”
            “Öp babanın elini! Ulan hangi aklı evvelin işidir bunu türbedar yapmak? Bunu kapıdan içeri koyacak türbe dünyada var mıdır? Pabuç çalar diye cami avlusuna bile sokmazlar onu! Altın şamdanlara falan göz dikmiştir kesin!”
            “Hisar tarafında bir göz türbe, köy yollarına yakın. Çatallı Baba mı ne öyle bir türbe. Bırak şamdanı kırık kandil görsen öp başına koy öyle gariban bir yer.”
            “Gör de inanma! Vardır bir hesabı Avni’nin, bir görünmeli çarıklı şeytana!”

Ta Osmanlı’dan beridir İstanbul’un namlı dolandırıcısı Eyüplü Halit ile çırağı sayılan Arap lakaplı Abdullah, mütareke senelerinde türeyen azılı rakipleri Senetçi Avni’den pek hazzetmezlerdi. Aralarında esnaf ve zanaatkarlara has bir rekabet bulunurdu. Eyüplü Halit o dönemlerin en namlı dolandırıcısı olarak Galata Kulesi’nden Eminönü Saat Kulesi’ne dek bir nice yapıyı saf kimselere sattığını söyleyip kakalayarak şan almış, kadın avcılığına dahi bulaşmıştı. Yardımcısı Abdullah da silahtan tütüne dek bir nice şeyin kaçakçılığıyla uğraşan, daha ufak işlere bakan bir kimseydi. Senetçi Avni en başta gariban köylülere tapu kakaladıktan sonra işlerini büyütüp aleni bir şekilde evleri hanlara güya satmaya başlayıp, hatta kadın avcılığı işlerine girince aralarında haliyle bir rekabet zuhur etmişti. Senetçi en sonunda ufaktan kaçakçılık işlerine de bulaşınca iş rekabeti de geçip “bir çöplükte iki horoz” durumuna gelmişti. Halit ile Abdullah, hazırladıkları bir dümenle Senetçi’yi İngilizlere enselettirmeyi başarmışlar, ardından adam adeta sırra kadem basmıştı. İşte birkaç hafta sonra türbedar kılığında zuhur etmesi, iki eski kulağı kesiği Avni’nin peşinde olduğu dümene dair düşündürmekteydi. Halit ile Abdullah, bir yerden fayton uydurup Rumelihisarı’na yollandıklarında maksatları bu dümenin iç yüzünü anlamaktı.

Abdullah’ın yerini tarif ettiği türbenin önüne geldiklerinde etrafında hiçbir yerleşimin bulunmadığını, taştan yapılma türbenin yıkık görüntüsüyle önlerinde arzı endam ettiklerini görmüşlerdi. Faytonun sesini işiten Avni’nin yüzü, dışarıya seğirttiğinde Halit ile Abdullah’ı karşısında görür görmez haliyle bir karış olmuştu.

“Ulan Senetçi, senin için türbedar dediler. Gözüm görmeden inanmam dedim Arap tutup getirdi beni!”
“Dalgama taş atma Halit abi! Biz de ekmeğimize bakıyoruz…”
“Sen ekmek diye değirmen sökecek adamsın ulan Senetçi. Sen kim türbedarlık kim? Karşına ecinni çıksa günahlarından nedamet getirmezsin sen be!”
“Halit abi. Ben sana meselenin iç yüzünü ayan ederim ama bir şartım vardır işime çomak sokmayacaksın. Ben payımı bölüşmeye razıyım ama gözünü seveyim işi berbat etme! Ben buraya beyhude yere türbedar olmadım bittabi. Büyük bir define işi var!”
“Tabi. İngiliz gâvurundan paçayı kurtarmak için ona rüşvet buna rüşvet sıfırı tükettin, şimdi sermaye derdine define muhabbetlerinin peşine düştün… Ama sanmam. Sen desteksiz iş yapmazsın, Şeytan’a kül yer misin diye sormuşlar yağlısını istemiş, sendeki de o hesap!”
“Hakiki define Halit abi! Buralarda böyle gavurdan kalma evleri kazıp çıkaran Frenk âlimlerine denk geldim aylar evvel. Adamlara rehberlik ediyordum. Bu türbenin temellerini gösterip eski Bizans yapısı falan dediler. Şimdi düşün bu Bizans eviyse gavur zamanında buraya kesin bir altın falan saklamıştır.”
“Bu işin sağlamı yok gibi görünür. Sen ne gördün de define işine türbedar oldun buraya?”
“Abi bizde evel allah oyun çok! Bir garip köylü kalıyordu burada “Çatallu Baba’nın türbedarıyım” deyince “Bizansla türbe ne alaka” diyerek hacılara hocalara sordum. Böyle bir evliya yaşamamış, varsa bile buraya gelmemiş. Demek ki aslı astarı yok? Köylüler burayı evliya mezarı sanmışlar demek ki. Ben hemen gelip köylüyü köyüne ayran falan almaya gönderip türbe yalnızken kurcaladım. Sandukanın altında toprak var ama altı boş, sesi geliyor. Anladım bir bokluk olduğunu. Köylü gelince dümenden namaza yattım, tövbeler dualar falan adamı kafaladım, türbedarlığa kondum. Köylü de beni saf bilip yemek falan getirmeye başladılar. Tek başıma kazıyorum iki-üç haftadır. Azar azar kazıyordum köylü fark etmesin diye şimdiye boşluğa varmışımdır.”
“Ulan hep derim adamda talih olacak talih! Hep birlikte kazarız, ben gavurdan aracısını da ayarlarım hatta icap ederse sarrafları da ayarlarım!”
“Anlaştık Halit abi!”

Üçü türbenin içine girdiklerinde ilk etapta hiçbir şey fark etmemişlerdi, yemek getiren köylülere de ziyaretçi gözüyle görünmüşlerdi. Ancak gece olup Avni halıları kaldırınca sanduka altındaki geniş deliği apaçık görmüşlerdi. Böylece bir müddet daha kazdıktan sonra büyükçe bir mahzen kapağına denk gelmişlerdi. Kapağın etrafını açıp kandillerle aşağıya inince duvarları çarmıhlarla putlarla süslü bir gavur kilisesini bulduklarını görmüşlerdi. Yine büyükçe bir kapak tam köşede durmaktaydı. Halit: “Taşrada gavurdan kalma mezarların böyle bizden sanılması çok olurmuş. Kesin buranın mahzenidir şu kapak!” deyince orayı da açıp aşağıya inmişlerdi. Bu sefer sağda solda ta putperestler zamanından cahiliyeden kalma esatiri putlarla dolu bir odaya denk gelince şaşırmışlardı. Yine bu odanın da bir köşesinde büyükçe bir mahzen kapağı bulunmaktaydı. Oradan da aşağıya indiklerinde bu sefer büyükçe bir mağaraya denk geldiklerini ve etraflarında biçimsiz putların durduğunu görmüşlerdi. Yine burada bulunan büyükçe bir dehliz kapağını açıp indiklerinde ise daha acayip bir şey görmüşlerdi. Büyükçe bir mağaranın içine yeşil mermerden büyükçe bir heykel yapılmıştı ancak daha önce hiçbir yerde görmedikleri cinstendi:

“Tövbe tövbe! Halit abi bu insan mıdır hayvan mıdır? Kafasında ahtapot, sırtında kanat, sol eli yukarı kalkmış, tövbe estafurullah ne olmuş?”
“Ya defineyi işaret eder yahut definenin bekçisi olduğuna işaret eder… Her halükarda burada define vardır! Yoklamalı heykelin yanını yöresini!”

Adamlar define görebilmek umuduyla etraflarına bakınıp hiç bir şey bulamamışlardı. Lakin yeşil mermerden bu putun para getirebileceğini düşünerek dehlizden çıkıp hemen şehirde bulunan Avni’nin evvelden rehberlik ettiği Frenk alimleriyle irtibata geçmişlerdi. Alimler heykeli büyük bir gizlilik içerisinde oradan çıkartıp bir gemiye yüklemişler, kazıya katılanlara da sus payı babından yüklü miktarda para vermişlerdi. Onlardan sadece bir tek John Gamwell adlı Amerikan asıllı bir paralı asker bu mevzuyu bir başkasına açmıştı. Mevzuyu yazdığı kişi ta Amerika’da “Cambride Tribune” adlı dergiyi çıkartan editörlerden olan, kuzeni Edward F. Gamwell’dı ve heykelin tek bir fotoğrafı da ona gönderilmişti. Sonradan Gamwell bu bilgiye pek itibar etmeyerek eşine dostuna anlatabileceği hoş ve komik bir anı gözüyle bakmıştı. Ancak Gamwell’ın karısı Annie Philips’in yeğeni Howard Lovecraft, her nedense bu fotoğraftan ve mektuptan ziyadesiyle etkilenmişe benzemekteydi. Mektupta geçen “Çatallu Baba” adı için: “Bu isim gerçekten ilham verici…” demişti…

SON

Mehmet Berk Yaltırık

10 Kasım 2013 – İstanbul

Bir Acayip Hovardalık

(Bir Tuhaf Hovardalık, Gölge E-Dergi, 73. Sayı, Ekim 2013, s. 09-12)

(Ahmed Rasim’in Fuhş-i Atik-Eski İstanbul’da Hovardalık adlı hatıratından ilham alınarak yazılmıştır… M.B.Y)

            Eski İstanbul’un hovardalık hikâyeleri, baskınları, aşkları, kapışmaları elbette ki meşhurdur. Yaşı yetenler yaşadıklarını, muasırlarımız büyüklerinden dinlediklerini, daha ufaklar muzır neşriyata düşkünlüklerinden yazıya aktarıldığı kadarını bildiğinden herkesin malumudur. Sayısız hikâye ve mesel anlatılır durur. Ancak en acayibini seneler evvel Allah rahmet eylesin meşhur muharrir Ahmed Rasim Beyefendi’den dinlemişizdir, hatta o esnada orada bulunan Maarif Kalemi kâtiplerinden Şekip Bey de hızlıca steno ederek yazıya dökmüştür. Görelim bakalım o gece merhum Ahmed Rasim üstadımız neler anlatmış:

            “Eski İstanbul’un en debdebeli en hareketli senelerinde bizim de bazı hovardalıklarımız olmuştur elbet. Hatta bunları vakti zamanında Fuhş-i Atik namıyla neşrettik. Ancak yaşadığım bir hadise vardır ki sadece hovardalık olarak değil, kendi hayatımın dahi en acayip, en akıl sır ermez hadisesidir. Ben pek öyle kocakarı masallarına, üfürkçü palavralarına itimat etmem lakin bir vakit öyle dehşetli bir hadiseye şahit oldum ki şu zamanda bile gayri ihtiyari tüylerim diken diken olmaktadır. Bu hadiseyi Fuhş-i Atik’e yazmaya da cesaret edemedim, şimdi sizlere nakletmekteyim.

            İkinci Meşrutiyet’ten çok önceydi, Sultan Hamid devri tabi. İstibdad’ın en göz açtırmadığı seneler. Sokaklarda Fehim Paşa’ların, Arap Abdullah’ların, Matlı Mustafa’ların, Onikilerin cirit attığı, evlerden köprü altlarına binbir çeşit bitirimhanenin, batakhanenin fabrika misali çalıştığı vakitler… Fuhş-i Atik’te bahsettiğim, hovardalık ahbablarımdan bizim Perukâr’ın berber dükkânındayız. Yine ahbablarımdan, Fuhş-i Atik’i okuduysanız tanıyacağınız Faiz Bey de orada. Gündüz vakti, dükkan açık ama Perukâr piyasada yok. Karşısındaki terzi madama sorduk: “Siz gelmeden bir-iki saat evvel kapıya haydut görünüşlü, bitirim kıyafetli biri geldi. Perukâr beyoğlumu takımları ile aldı gitti, dükkânı da kapatmaya lüzum görmedi.” dedi, madama belli etmedik ama endişe duyduk. Belli ki traşa gitmişti ama haydut görünüşlü adam lafı geçtiğinden haliyle korkuyorduk. O vakitler İstanbul’da kaldırım kurdu, sokak kopuğu, külhanbeyi, kabadayı gırla! Bazı semtlerde gündüz gözüyle adam bıçaklanır, en lüks tiyatroda silahlar atılır, umumhanelerden kadın kaçırılırdı… Neyse baktık bizim Perukâr köşeyi dönmüş geliyor, neşeli neşeli de yürüyor sanırsın maşukasının koynundan çıkıp da gelmiş. Geldi ama yerinde duramıyor, bize selam verirken boyne “Yaşadınız! Hadi yaşadınız!” diye söyleniyor, bizi büyük meraka gark ediyordu. Madamın bize söylediklerini ona da söyledikçe daha da keyifleniyor, manalı manalı gülüyordu. Neyden sonra Faiz’in uzattığı konyak şişesinden bir yudum alınca kendine geldi de bizleri meraktan kurtardı:

“Kapıya gelen o külhanbeyi, Gugulik Süleyman’ın adamlarından.”
“Bu Gugulik Süleyman, meşhur Onikiler’den Gugulik Süleyman değil mi?”
“Öp babanın elini! Ta kendisi! Bir müsademe yaşanmış gece, bir adamıyla birlikte ahbaplarından birinin bu civardaki evine sığınmış. Saçını sakalını kesmesi iktiza etmiş, ipini koparmış bir kiralık fedainin kurşunlarına gelmesin diye, adamını göndermiş: “İlk rastladığın berberi kap gel!” diye emretmiş. O şahıs da benim dükkâna gelince haliyle beni çağırttı.”
“Ey? Peki bu sevincinin sebebi nedir?”
“Patlama yahu anlatacağız! Neyse ben ilk güvenmedim, adamın sıfatından belinde taşıdığı makineden mütevellit korktum biraz. Gugulik Süleyman der demez Onikiler’in belalı maceraları gözümün önüne geldi, dükkânı bile kapatmayı unutup takımları alıp çıktım. Ecel terleri döke döke traş ettim koca kabadayıyı. Memnun kaldı, hem bahşiş verdi hem de sevinçli anına denk gelmiş: “Sen beni bu müşkül vaziyetten kurtardın ben de sana bir kıyak yapayım, ahbaplarını al gel. Birlikte Anika’nın Yeri’ne gidelim!”
“Ufak at da civcivler yesin be Perukâr!”
“Yalanım varsa namerdim. İnanmıyorsanız akşamüzeri kaldığı yere gelin benimle, Anika’nın Yeri’ne gittiğimiz vakit görelim kim yalancı!”

Teklifini kabul edip dükkânda akşamı beklemeye başladık. İnanmamamız gayet yerindeydi, zira o vakitler Anika’nın Yeri tıpkı Kaymak’ın Yeri gibi sadece bu türden belalı kabadayıları, külhanbeyi geçinen paşazadeleri, bitirim mirasyedileri kabul eden, bizim gibi masum(!) hovardaların eşiğine bile yaklaşamayacağı umumhanelerdendi. Yani öyle kalkıp Bomonti Birahanesi’ne gider gibi gidemezdiniz azizim, daha içeriye adımınızı atamadan kapıda bekleyen kabadayılardan biri maazallah kaba etinizden şişleyiverirdi! Dükkânda akşama kadar muhabbet ettik, bir-iki müşteri geldi gitti akşam ezanı okunurken dükkânı kapatıp hep birlikte çıktık. Perukâr’ın bizi getirdiği evin önüne gelene kadar halen bu Anika’nın Yeri mevzusuna palavra gözüyle bakıyorduk. Lakin kapısında silahlı külahlı birkaç külhaninin beklediği bir eve gelir gelmez vaziyetin sahici olduğunu anlamakta gecikmedik! Gugulik Süleyman Bey bizi davet edince yukarı çıkmış, sofada kısa bir muhabbete girmiştik. Ancak bizim halimiz görülmeye değerdi doğrusu. Ben henüz talebeyim, hovardalık alemlerine tam alışmamışım, şimdi ise tam karşımda hakkında kanlı hikayeler dinlediğim Onikiler’den biri oturuyor. İnsan nasıl korkmasın? Çekincemizi Gugulik Süleyman Bey de anlamış olacak ki muhabbeti sürdürdü, Perukâr’ın konuşmasının hoşuna gittiğinden bahsetti biz de kendimizi anlattıkça Gugulik Bey’e ısındık ancak sanki sadrazam paşanın huzurundaymışçasına bir çekincemiz hep vardı. Kahvelerimizi içtikten sonra hep birlikte kalkıp evden çıktık, yanımızda yöremizde ceket omuzda bıçak kuşakta külhanilerle Anika’nın Yeri’ne doğru yollandık. Biz tabi Gugulik’in ardında o kadar silahlı adamın ortasında yürüyoruz ya bu sefer korku yerini somun pehlivanlarına yaraşır kof bir cesarete bıraktı. İnsanların korkulu bakışlarından, köşe başlarında racon kesen kaldırım itlerinin kafalarını kabahat işlemiş gibi eğmelerine öylesine tesir altında kaldık ki sanırsınız ben de o azılı kabadayılardan biri olup çıkmışım!

İşte biz bu halde Anika’nın evine geldik. Madam Anika geçkin yaşına rağmen güzelce bir hanımdı, bizleri kapıda karşıladı. Evin odalarından çeşitli müzik sesleri, naralar duyulmakta. O vakitler baskınlar meşhur bir evde hovardalık edildiğini mahalleli bir duysun anında imamı önlerine katıp kalabalıkla evleri basar zamparaları döve döve karakola dek sürüklerlerdi. Ama ahalinin bu kabadayı güruhuna dişi geçer mi? Bellerinde tabanca, bıçak eksik olmayan, işledikleri cinayetlerden ötürü cana kıymak icap ederse çekinmez bu kimseleri sıkıysa karakola dek sürükle bakalım! Biz tabi eğlenmeye koyulduk, evin sermayelerinin her tenden her soydan güzelliklerine meftun olduk, ancak bizi yine bir korku aldı. Madam Anika’nın yüzü sararıp solmuş bir halde odanın önünden geçtiğini görünce, Faiz’le ben “Ne oluyor?” diye çekindik. Perukâr oralı olmayıp eğlenmeye devam etti ama bizim içimize bir kere kurt düşmüştü. Gugulik Bey de bizim bu halimizi görüp neden korktuğumuzu sorunca meseleyi ona da aktardık. “Benim misafirimsiniz kılınıza kimse dokunamaz. Mühim bir şey değildir, şimdi sordurur öğrenirim mevzuyu” diyerek bir adamını Madam Anika’nın yanına gönderdi. Adam odaya soluk bir yüzle dönüp, fısıltıyla: “Belgradlı Zoran da eğlenmeye gelmiş. Tesadüf bu ya Dağlı Eşref de evde. Birbirlerinden haberleri yokmuş. Aralarındaki husumet malum, bir rezalet çıkar diye çekiniyormuş.” deyince, Gugulik Süleyman da belli belirsiz bir çekince gösterince biz iyice telaşlandık. Süleyman Bey: “Sizin çekinmenize gerek yok. Bu Dağlı ile Belgradlı, iki gaddar kabadayıdır. Nedenini kimse bilmez hiç geçinemezler, ölümüne hasımdırlar. O yüzden birbirlerinin pek semtine uğramazlar. Anika onları idare eder, kazasız belasız!” deyince biraz rahatladık. Ama iş öyle gitmedi tabi.

Faiz’le ben korkunun tesiriyle olacak hacetimizi gidermek için ayakyoluna inmek maksadıyla Gugulik’ten müsaade isteyip odadan çıktık. Tam o esnada karşı odalardan birisinin kapısından gözleri öfkeden kızıla kesmiş dağ gibi bir adam gürültüyle çıktı. Madam Anika ardından bağırıyordu: “Aman Eşref paşamu, kendine gelesin!” diye beyhude yere çırpınıyordu. Dağlı Eşref dedikleri kişi bu olmalıydı. Biz tam hacetimizi gidermekten göz işaretleşmemizle vazgeçip odaya dönecekken bu sefer çaprazımızdaki odanın da kapısı gürültüyle açıldı, gözleri bir acayip, soluk suratlı bir kabadayı çıktı. Dağlı’ya öfkeyle bakmasından ötürü bunun da Belgradlı Zoran olduğunu anladık. Anladık anlamasına ya biz de korkudan helak olduk, bize bir halel gelecek diye mıh gibi çakılıp kaldık olduğumuz yere. Aralarında Slav lisanında söyleşmeye başlamışlardı dillerini anlamıyorduk ama bağrışmalarından ötürü birbirlerine sövdükleri gün gibi meydandaydı.
İşte tüm acayiplik o söyleşmenin ardından başladı. Dağlı Eşref gözümüzün önünde sara hastası gibi titremeye başladı. Titriyordu ama bir yandan da kuduz itler gibi ağzı köpürüyor, tuhaf hırıltılar çıkarıyordu. Koca adamın sanki maymun misali kıllar çıkardığını, kan çanağı gözlere ve taşra çıkmış koca dişlere büründüğünü gördük! Ecinni misali bir mahluk olup çıkmıştı. Belgradlı da birden bire ateş kızılı korkunç gözlerle bakmaya başlayıp taşra çıkmış sivri dişlerle buna hırıldamaya başlamasın mı? Bunlar birbirlerinin üzerine atılıp kendi ecinni fıtratlarınca pençeleşmeye başladılar. Ben kabadayı kapışması da gördüm ama böyle iki ecinni kabadayının kapışmasını ilk kez görüyordum. Kurt suretine bürünmüş Dağlı Eşref korkunç bir uluma koyuverince tüm cümbüş sesleri ve gülüşmeler sükût etmişti. Biz de o ulumanın tesiriyle iyice korkup can havliyle odaya geri dönüp kapıyı ardımızdan sıkıca kapatmıştık. Süleyman Bey, adamlarına kapıyı tutturup kapışma bitene kadar beklememizi söyleyince emrine uyduk. İçeriden tuhaf hırıltılar, tıslamalar geliyordu. Gün doğmaya yakın sesler aniden kesilince odadan çıkmıştık. Ezana yakın ikisinin de kapışmayı bırakıp çekip gittiklerini öğrendik. Süleyman Bey, hayatımızın tehlikeye girmemesi için bu geceden ve olanlardan kimseye bahsetmememizi emretti, sonra da evlere dağıldık.

Birkaç hafta hovardalığa da çıkamadık, evden işe, işten eve… Neyden sonra bir Bulgar külhanisiyle bir meyhanede sohbet hâsıl oldu. O da bu kapışmaya şahit olmuş bize meseleyi anlattı. Bunların itikadınca Balkan memleketlerinde “vampir” dedikleri kan içen hortlaklarla “vurdalak” dedikleri kurt suretli adam parçalayan ecinnilere dönüşen mahlûklar birbirleriyle süreta kapışmaktalarmış. Biz evvelce Evliya Çelebi’de Kafkas cazularının kapışmalarını okumuştuk ancak böylesine bir şeye evvelce şahit olmamıştık. Buna göre Belgradlı hortlak iken, Dağlı Eşref vurdalakmış, işte bu yüzden o gece birbirlerinin kokularını almışlar, o yüzden kapışmışlarmış. Meşrutiyet’ten evvel ikisi de ortalıktan kayboldu, öldürdüler mi birbirlerini, yoksa güç yetiremeyip kaçtılar mı Allah bilir!

Doğru mudur yalan mı bilmem. Belki hokkabazlıktır, belki bu kabadayıların nam salmak için sırları kendilerine has bir tür madrabazlığıdır kim bilir? Ancak bu hadiseye şahit olduğumuzdan, ne ilimle ne de fenle izah edemedik, çocukluğumuzun korkulu düşleri misali bu hadise de aramızda öyle unutuldu gitti işte…”
SON
Mehmet Berk Yaltırık
9 Eylül 2013 – İstanbul