balkanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
balkanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Haziran 2015 Cumartesi

Müfettişin İstifası

(Daha önceden Hayalhane Fanzin'de yayınlanmıştır)

         Kabul etmediğim bir rüşvet yüzünden mi yoksa siyasi meselelerle alakalı bir lakırdıyı ağzımdan kaçırdığımdan mı meçhul, Devlet-i Aliyye’nin bir ucuna teftişe gönderildim. Teftiş dedimse öyle taltif, ihsan bâbından bir vazifelendirme zannedilmesin, bir nevi sürgün ancak ismine teftiş demişler. Gerçi bana söylemiyor ama bizim Osman’ın yediği bir herze olması da muhtemel. Pek bir sıkıştırdımsa da söylemedi ancak neşeli halinden kendisinin parmağı olduğunu anlamam pek zor olmadı. Zaptiye nazırından emir gelir gelmez benim telaşemi, endişemi görünce sanki inadıma neşelenmişti. “Efendim hüsn-ü kuruntunuz beyhudedir. Bizi ebediyen teşkilattan uzaklaştırmıyorlar ya? Alt tarafı polis müfettişi namı ile bazı şehirlerin, kasabaların zaptiye karakollarını ziyaret edeceğiz. Sonra müfettiş demek ne demek? Gittiğimiz her yerde izzet-i ikramla karşılanmak, ağa sofralarına davet edilmek fena şey midir? Üstüne sadece ziyafet ikram etmezler, beldenin dilberlerinden, aşüftelerinden de sebepleniriz, neşe buluruz sefamızı süreriz! Öyle bir evhamlandınız ki gören de sizi Fizan’a yolluyorlar sanacak? Alt tarafı Rumeli’ne çıkacağız yahu! Burnumuzun dibi!” Bu zevzeğe(!) bakılırsa bizi gören Beyoğlu’nun gazinolarına, şarkılı kumpanyalarına gidiyoruz zanneder. Rumelinin karışık vaziyeti malum, her gün bir nice kanlı haber ta İstanbullara kadar geliyor. Tabii bizim Osman Frenk memleketlerinden gelen muzır neşriyatın, anadan üryan kadın resimlerinin neşredildiği mecmuaların haricinde gazete falan okumadığından siyasi vaziyetten, Rumelindeki komitacılardan, haydutlardan falan bîhaber. O yüzden ben ömrümün son seyahati havasındayım o ise sayfiyeye çıkıp paşa kızlarını gözlemeye heves eden hovarda beyzadelerin havasında! İlkin istifa etmeyi dahi düşündüm can korkusundan lakin “viran olası hanede evlad-u ıyal olmasa” diyerek aklımdan savuşturdum.


            İşte böylece muhasebe kaleminden müfettişlik namına ayrılan harcırahımızı aldıktan sonra bir arabacı ile anlaşmış, iki çekerli bir faytonun tepesinde, iki zaptiye neferi ile Arnavut muhacirlerin aksanıyla konuşan arabacıyla birlikte Rumeli zaptiye müfettişliği sergüzeştim başladı. Edirne’ye sıkıntısız vardık lakin ayrılırken, serkomiserin: “Dağda bayırda fazla eyleşmeyin, hep türlü milletin kumitaları gezer!” demesi bendeki evhamı daha da körükledi. Bizim gamsız Osman’ın türlü milletten çıkardığı yegâne mana, çilingir sofrası düzen aşüftelerle, oyunbaz dilberler! Bir seferinde yol ağzında bir kasabaya indiğimizde uzaktan uzağa atılan silah patırtılarına şahit olduk. Gidip bakmaya niyet bile etmeden köylülerden biri demesin mi: “Aman ilişmegin beyım. Hasım kumitalardır, müsademe ederlar!” Adam öyle bir söylemişti ki zannedersin yağmur gibi, hasat gibi olağan, alelade bir şeyden bahsediyor! Diyeceksiniz ki: “Yahu sen iki mermiye ürkecekse, nasıl zaptiye oldun?” Mazur görünüz, İstanbul’da böyle şeylerle pek karşılaşmadığımızdan korkmam gayet tabii. Biz silah sesini ancak balozlarda, tiyatrolarda işitiriz ki o da hayranı oldukları şarkıcı kadınların yahut kadın sandıkları zennelerin şerefine ateşlenir, adama değmese de mekânların çatısı tavanı delinir. Cinayet vuku bulsa bile en kabadayısı gelir teslim olur en olmadı bir kopuğu, külhanbeyini gönderir o da cinayeti üstlenir. Zaten semt karakollarında rüşvet maaş kadar tabii sayıldığından, semt kabadayısı ile semt komiseri anlaştıktan sonra pek zaptiye vakaları da vuku bulmaz. En azından bize aksettirilmez! Burada ise ölmek, müsademeye kurban gitmek daha tabii! Osman ziyafet sofralarına oturup, kıvrak çengilerin serencamına kapılınca kendinden geçip her şeyi unutuyor. Ama benim aklımdan o silah patırtıları ve katledilmeyi kabullenmiş köylülerin halleri hiç çıkmıyor.

            Seyahatimizin ikinci ayına girdik. Manastır Vilayeti’nden çıktık, Üsküp’e doğru gidiyoruz. O taraftaki zaptiye karakollarını teftiş edeceğiz. Dağların bağrından geçiyoruz, koca koca ormanlardan korulardan birine girip diğerine çıkıyoruz. Arada bir uzaktan uzağa bizi seyreden karaltılara tesadüf ediyoruz. Rumelinin bu dağ köylerinde çoban mıdır komitacı mıdır yaşayanlar dahi zor ayırt eder… Bir kasabaya indik hatta tabiri caizse dağların yücesinde olduğundan çıktık. Köyden hallice ancak dağ yollarının merkezinde bulunduğundan buraya da karakol yapılması münasip görülmüş. Evler kale gibi, çoğu sürü sahibi, zengin kimseler. Kasabanın yukarısında kalan bir tepenin üzerine kurmuşlar karakolu, bir bostanı, bostandan bozma bir mezarlığı geçip öyle varılıyor. Karakol da bu ağa takımının ziynetini, evlerini, hayvanlarını muhafaza etmek maksadıyla kale gibi inşa edilmiş ve donatılmış. Sahra topu koysalar, alay bozar cinsinden hudut kalesi zannedersin…

            Karakolun serkomiseri Hersekli Boşnak Abdi Bey ardında zaptiyelerle karşılıyor bizi. Zaptiyeler ekseriya buranın köylerinden, çifti çubuğu tutamayıp devlete kapulanmışlar. Karakolun eksiğini aramaya kalksak bu haliyle biz ondan kusurlu çıkacağımızdan yarım ağız teftiş ediyoruz. Ardından kahveler pişiyor, sigaralar sarılıyor muhabbet peyda oluyor. Bizim İstanbul’un hovarda takımının hergeleliklerinin neyini anlatacağız? Biz susuyoruz, ekseriye Boşnak serkomiser anlatıyor. Kanlı baskınlar, kovalamacalar, orman kuytusunda tabanca çekmeğe dahi mecal bulamayıp kama kamaya geldiği haydutlar, düğünden gelin kaçırmalar… Akşama doğru köyün ağa takımından birinin yanaşması geldi kapıya. Yanaşma dediysem giyimi dahi köy efendisinden hallice. Ağalar toplanmış ziyafet sofrası hazırlatmışlar, bizi de davet ediyorlarmış. İcabet edeceğimiz bilmem kaçıncı davet olduğundan sanki vazifemizin bir parçasıymış gibi kabul ediyoruz. Teftişe mi geldik, maliye nezaretinin “bir miras kaç ayda yenilerek bitirilir” mevzulu bir tetkikine mi iştirak ediyoruz belli değil...

            Ağalar sofrasına oturduk. Ziyafetten sebeplenenler bizden fazla. Köylüden, çobanlardan birçok kimseler de bulunmakta. Ziyafetin ardından çilingir sofrası faslı da geliyor, ağalarla serkomiserle kalıyoruz. Bir başka köyden çengi kızlar getirmişler, cümbüş seslerine, zurna sesine, işveli bakışlara ve naz ile kıvrılmalara şahitlik ediyoruz, rakının şarabın haddi hesabı yok. Bizim hadsiz Osman bir ara tabancasını çıkarıp İstanbul hovardalarından öykündüğü şekilde havaya ateş ediyor. O kadar hayduttan mayduttan çekiniyorum ama hakikisini yanımda gezdiriyorum! Yine köyün birinden bir Bulgar hanım getirmişler, muganniymiş pek güzel sesi varmış. Çoğunluğu kendi memleketinin türkülerinden havalar okuyor, saatler gecenin kuytusuna devriliyor…

            Lambalar sönüyor, kapılar örtülüyor. Ziyafet bittiğinde herkes evlerine çekiliyor. Biz de serkomiserle karakolun yolunu tutuyoruz. İstesek ağalardan birinin evlerinde kalamaz mıyız? Kendileri de davet etmemiş miydi zaten? Olur mu? Müfettişler karakol haricinde birinin evinde kalırsa ahali bize rüşvetçi de der, milletin sofrasına çöktüğümüz şayiasını da çıkarır. Kanun nizam gereği hep. İçtiğimiz rakının yediğimiz etin haddi hesabı yok ama uyurken sızmaya yakın aklımıza geliyor kanun nizam işte…

            Yürüdüğümüzden mi bilmem bostanın mezarlığın içinden geçen yol uzun geliyor. Gündüz vakti böyle değildi. Hatta bu kadar ağaç olduğu bile dikkatimi çekmemişti. Sanki gece çökünce dallarıyla sürüne sürüne gelip yolumuzun üstünde peyda olmuşlar gibi selamünkavlen. Mezar taşları uzaktan uzağa ay ışığı altında parıldıyorlar. Toprak üstünde kalmış kurukafaların dişleri gibi aynı tövbe estağfurullah. Uzaktan uzağa baykuşlar da çığrışıyor, ölüm alametidir derler çoğu yerde fesuphanallah. Arada bir dallar arasından hızlı hızlı kanat çırparak yarasalar geçiyor, gecenin sevimsiz suratlı mahlûkları, sanki ölümümüzü bekler gibiler hafazanallah. Zaten bu Rumeli arzına ayak basalı beridir komitacılar kadar korkulu mahlûkların rivayetleri, haberleri de ürkütüyor beni. Mezarından kalkanlar, dağdan dağa dolaşan minare boyunda sakallı hikat garibeleri, eski gazalar devrinden kalma kesik başlarıyla yol ağızlarında yolculara görünüp korkutan adı belirsizler, terk edilmiş evlerde kiliselerde meskûn ecinniler, örümcek ağlarından kefen artıklarından elbise diker peri kızları…

            Bizim Osman kolumu çekiştiriyor. Hiçbir şey söylemeden karşı tarafı işaret ediyor. Allah kahretsin ki mezarlığın olduğu taraf… Yüreğim: “Bakma! Bakma!” diye çırpınsa da merakıma yenik düşüp kafamı o tarafa çeviriyorum. Ağaçların altı sonsuz karanlık. Ay ışığının huzmeleri belli yerlerde toprağa dek ulaşabiliyor da ilerileri görebiliyoruz. Hiçbir şey görmedim. İçten bir: “Oh!” çektim. Tilkidir, kurttur, domuzdur, ayıdır, kedidir, komitacıdır, hayduttur. Ya ne olacaktı? Bizim Osman rakıyı fazla kaçırdığından neyi neye benzetti Allah bilir. Bir seferinde İstanbul’da yaşı geçkin bir kokonayı yirmilik afet diye görmemiş miydi hem afyonlu şarabı fazla kaçırdığı o gec… Bismillah! Destur bismillah! Tövbe! Evlerden ırak! Aklıma mukayyet ol yarabbi! Osman’den ses seda çıkmıyor. Nasıl konuşsun? Ağaçların altında gördüğümüz şey, beyaz kefeninin rüzgârda dalgalandığı çığlık çığlığa koşmakta olan bir adam. Dimdik saçlarıyla, kandil ışığını andıran gözleriyle bu korkulu adam, mezar toprağını kazarken parçalandığını tahmin etmekte çok da zorlanmadığım kanlı ellerini sağa sola sallıyor. Hançeresi parçalanırcasına attığı korkunç çığlığı kulaklarımızda çınlıyor, o ne cehennemî bir sestir öyle! Dağlara doğru koşturuyor, ay ışığı altında beyaz bir hayal gibi adeta süzülüyor…

            Serkomisere dönüp bakıyorum. Zaptiyeleriyle birlikte sakin sakin bize bakıyor. Suratlarında o öldürülme hadiselerini alelade bir şey gibi anlatan köylüdeki gibi ürkütücü bir sakinlik var. İn midir cin midir diye sormadan anlatıyor bize kendi şivesiyle: “Buralarda ulur ep büle. Çok vardır mezardan kalkan em gezen. Günahkâr adamı kabul etmez tuprak! Uzur bulmaz. Gezınırler ep büle kabir azabıyla…” Buralarda hep olur… Çok vardır… Gezinirler hep…

            Sabahı nasıl ettim bilmiyorum. Zaten korkudan doğru dürüst uyuyamadım bile. Üsküp’e iner inmez telgrafhaneye girdim. Kararım kesin basacağım istifayı. Müsademeden olmasa sekte-i kalpten gideceğim buralarda. Osman şaşkın. “Ulan manyak mısın hortlak gördü diye insan istifa eder mi?” dedi. Kararımdan caymam. İstifamı bildiren telgraf memurunun telgraf tıkırtıları kesilmeden istasyona geçtim. Fayton kahrı da çekemem bu saatten sonra. Evvela trenle Selanik’e, oradan da vapurla İstanbul’a.

            Aklımı peynir ekmekle yemedim. Zerre çekincem yok. Hiç yoktan Eminönü’nde simit tablası bulurum. İstanbul’un mevtaları pek akıllı uslu, ortalıkta gezinme huyları yok buradakiler gibi…


19 Ocak 2015 İstanbul

Kan İçici Tahta Kurdu

(Daha önce Ahval Fanzin'de yayınlanmıştır)

         Bahçekapılı Halit, eğik fesli ve paçası kanlı meymenetsiz adamların arasından geçip Merdivenli Meyhane’nin olduğu dar sokağa saptı. Cebeci Faik’i orada, merdivenin altında bulacağını söylemişlerdi ki kendisi şehrin en ünlü silah satıcısıydı. “Deve Suat’ı nasıl haklarım?” diye sağa sola sağlam bir tabanca yahut vurduğu vakit geri dönmez cinsten bir saldırma sordurduğu vakit kendisine üfürmüşlerdi Cebeci Faik’i. Arnavut vilayetinden akrabaları vasıtasıyla getirttiği Avusturya silahlarının dahi bulunabileceğini işitince, Merdivenli Meyhane’ye yönelmişti.

          Komitacısı eşkıyası eksik olmaz Osmanlı’da silahın köküne kıran girmemişti elbette, ancak kapı gibi kabadayıyı elden düşme Karadağ tabancası ile Bulgar nagantı ile kolay kolay haklayamayacağı aşikârdı… Frenk topu olsa kâr etmezdi koca Deve Suat’a… Meyhanenin önüne geldiğinde meyhane girişi haricinde hiçbir kapı görmemişti ilkin, birkaç adım daha attıktan sonra merdiven altında iki şarap fıçısı üstüne atılmış bir tahta parçasının ardında, tepeden sarkan kör bir kandilin ışığında oturan, saçı sakalına karışmış, sırtına kukuletalı bir sako geçirmiş yaşlı bir adamı görünce bunun Faik olduğunu az çok tahmin etti. Tezgahın önüne dikilince adam kendi şivesi ile: “Turşu mu istersın sade suyını mı istersın more? Arnavut biberı turşusu da vardır…” diye sordu. Halit: “Baba bana kallavi bir makine lazım. Emanet de olur…” diye karşılık verdi. Cebeci Faik sorgular gibi baktıktan sonra sordu: “Duğru süyle, zaptiye muhbiri misın? Haracımı aydan aya verirım, ne sebap geldın?” Halit tezgaha doğru eğildi: “Baba ben Halit. Bahçekapılı Arap Halit, duymuşsundur. Deve Suat’la bir mevzu oldu, ondan geldim buraya…” Faik tanıdığı belli eder gibi kafasını salladı: “Tatavla Cinayeti vukuatından tanıdım more! Lakin Suat devesı değildir Kostaki gibı! Bunu dokuz yerinden kamayla vurmuşlar Sinop zindanında gene ölmemış be! Sana lazım daha kallavi bir silah… Ama parası da ona göredır?” Halit, Galata’nın bankerlerinden birinden zoraki kopardığı bir tomar kaimeyi Cebeci’ye uzattı, Cebeci elinden kapıp paltosunun derinliklerine zulaladı. Tezgâhının dibinden eski tip Venedik işi camdan, mantar kapaklı bir kavanoz çıkardı. İçinde bir avuç tahta kurdu oynaşmaktaydı. Halit şaşkın şaşkın bakarken tahtakurtlarını suratına uzattı. Simsiyah renkte, normalinden daha iri ve dişleri fark edilen bir alay acayip böcek taifesiydi. Faik kavanozu sallayarak anlatmaya başladı: “Bu en iyi silahımdır be! Tek kullanımlıktır ama halledersin hasmını iz toz bırakmadan. Bizim oralarda bir hurtlak türediydı, acemı bir cadı üstadı bulmuştu küylüler. Adam hurtlağın kalbine çakmış idı kazık lakin kesmemiş idı kafasinı. Çaktiğı kazıkta var imış tahta kurdı, ölmeyan hurtlağın kaninı da toz ilen yutmuşlar hep. Ulmuşlar kan içicı tahta kurdı. Benim dükkanım buradadır, yalan söyler isam gel benı vur. Ama üstüne kavanozu attığın Deve Suat geberır ise bil ki bundandır. Kimseya demeyasın!”


Fikir her ne kadar Halit’in aklına yatmadıysa da nasıl olsa silahçının yeri yurdu bellidir diye kabulleniverdi. Meyhanenin olduğu dar sokaktan çıkıp giderken arkasından bakan Cebeci Faik’in gözlerinin parıldadığını ve taşra çıkmış dişlerini göremedi. Oturduğu yerden kötü kötü sırıtan Faik kendi kendine söylendi: “Uturduğun yerdan karın duyurmak da ne iyidır be yatarak doyarım!”


11 Temmuz 2014 – İstanbul

25 Temmuz 2014 Cuma

Cenazenin Düellosu

(Cenazenin Düellosu, Gölge E-Dergi, 74. Sayı, Kasım 2013, s. 58-61)

(1907-Edirne)

            “Aman! Zogo’nun narası mıdır o?”
            “Hiç durmayalım! Eşref saatinde değilse canımıza okur!”

            Bir vakitler Edirne’nin sokaklarında gür narası patladığında yediden yetmişe herkesin tanıdığı, Arnavut göçmenlerine has konuşmasına aşina oldukları Zogo Niyazi* namıyla maruf bir kabadayı ile onun yardakçısı, musahibi yerinde Cüce Ragıp dolanırdı. Onun narasını duyup: “Var midır more belasini arayan?” diye bağırmasını işitenler yukarıdaki gibi karşılık verir, Edirne’nin türlü çeşit milletten kabadayısı, külhanisi “Belaya bulaşmayalım!” kavlinden ortalıktan tüyer, kertenkele misali taş diplerine dek kaçacak yer ararlardı. Zogo Niyazi şehre Dömeke Harbi’nin nihayete erdiği vakit gelip yerleşmişti. Ta Arnavut memleketinden belinde kamasıyla tabancasıyla çıkıp gelen bu yabancı, peşinde eli silahlı kanlılar olduğunu söyleyip Edirne’nin o devirdeki belalı bitirimlerinden Kahveci Nedim’in yanına kapağı atmıştı. Bir gece vakti kanlıları Tahmis Meydanı’nda Nedim’in kahvesine gelip kendisini haklamaya yeltendiği sıra Kahveci Nedim’in dükkanın arkasında kumar oynayan bitirimler dışarıya fırlayıp Arnavut aksanıyla konuşan saldırganları tarumar ettiklerinde şehir ayağa kalkmıştı. Şehrin o devirdeki zaptiye serkomiseri Boşnak Hasan adamları bitirimlerin elinden alıp nezarethaneye tıktığında hiç biri sesini çıkarmamış, ne zaman ki gaddar serkomiser kızılcık sopasını çıkarıp kaffesini falakaya yatırınca bülbül gibi ötüp kendilerini Mat Valisi Cemal Paşa Zogolli’nin yolladığını itiraf etmişlerdi. Meğer Niyazi ta Mat şehrindeyken bir düğünde önce Zogolli’nin adamlarıyla tartışıp sonra Zogolli’nin kendisiyle münakaşa etmesin mi? Deli Arnavut damarı kabarıp belindeki Karadağ tabancasını hızla çekip koca valiyi yaralamasın mı? O hengamede dolu misali yağan yağlı kurşunlardan kaçıp ayağının tozuyla Edirne’ye dek gelmesin mi? Haliyle daha o andan itibaren “Zogolli’yi vuran Niyazi” diye hikayesi anlatılır olmuştu. Boşnak Hasan adamların silahlarına el koyup Karaağaç Garı’na göndermesine rağmen adamlar “Bunu vurmadan dönersek Zogolli Paşa canımıza okur!” korkusuyla Ali Paşa Bedesteni’ne dek gelip Kalaycı Boşo’dan uydurdukları bıçaklarla Tahmis Meydanı’nın oraya gelip her biri bir yol tarafına öğleden pusuya yatmışlardı. Vakit gece olup el ayak çekilince, kahve önünü süpürmeye çıkan Niyazi’yi görür görmez bıçaklarını fora edip tepesine üşüşmüşlerdi. Niyazi koca vali paşayı vurmaktan çekinmemiş bir sergerde, kapısının köpeklerinden mi korkacaktı? Belindeki Elbasan yapımı saldırmayı çekip adamlardan ikisini yaralayıp bunlardan birinin de ölümüne neden olunca mahkemesi görülmüş, nefsi müdafaa olduğunu ispat edince beraat etmişti. Ancak Zogolli Paşa’nın adamlarını hacamat etmesinden ötürü namı almış yürümüş kısa süre içerisinde “Zogolli’yi Vuran Niyazi” diye söylene söylene “Zogo” lakabıyla anılır olmuştu. Şehrin Karaağaç ve Kaleiçi semtlerinin gayrimüslim kabadayıları ile olan kavgalarında sivrilip, zindanlara girip çıktıktan sonra da namı almış yürümüştü. Meydancılığı da bırakmış meyhanelerden, bitirimhanelerde topladığı haraçlarla geçinir olmuş, kısa sürede şehrin diğer şerirlerini de sindirmişti ki “Edirne’nin Fırtınası” diye söylenilir olmuştu.

            Yek at yek mızrak bu kabadayının bir adamı vardı, o da Cüce Ragıp dedikleri Bostanpazarı’nda yatıp kalkar bir sefildi. Şehre ne ara geldi ne vakit Zogo’ya kapulandı bilinmez yerden bitme, Rumelili ağzıyla konuşur bir kimse. Ama öyle bir sadakati de vardı ki değme kapıkuluna, mabeyn kâtibine taş çıkartır! Adamı denilirse de sayın ki musahibi, sağ kolu yerinde. Ağasının işret masasında sızıp uyanacağı vakti bildiğinden Bostanpazarı’ndan çıkar ta Kaleiçi meyhanelerine dek gider, o gecelik misafir kaldığı meyhaneyi yahut evini bulur kapısında hazır beklerdi. Şayet ağası emretmişse onun adına söylediği mekânlardan haraçları alır ağasına getirir, ağasına söylenecek şeyleri sağdan soldan toplardı. Karnı doyardı, cebi para görürdü görmesine ya asıl kazancı Zogo Niyazi’nin namından faydalanmaktı. Öyle ya? Bir başına bir cüceden kim korkup çekince duyacak? Böylece Ragıp efendi “Zogo’nun selamı var!” diyerek canı çektiği lokantada yer, meyhanede içer, üstüne kendisini isteseler bir kaşık suda boğabilecek külhanbeylerine, kaldırım kurtlarına caka satar, dayılanır kimse de kılına dahi dokunamazdı. Cüce Ragıp ömrünü hem çalışmadan ömrünü sürdürür, hem yorulmadan kabadayılık ederdi. Hele bir de Zogo Niyazi’nin ardı sıra çalımlı çalımlı heybetli bir yürüyüşü vardı İzmir’in zeybekleri gibi ki gören Zogo’nun değil de onu kabadayı zannederdi. İşte Cüce Ragıp hep böyle yaşar gider, yarınını pek düşünmezdi, zannederdi ki kıyamete kadar Zogo namını sürdürecek o da namının etinden sütünden beslene beslene yaşayacağını umardı.

            Erzurum Ayaklanması’ndan (1907'deki) takriben bir sene sonra Edirne’ye bir başka şerir gelmişti ki esaslı konuşmak lazımsa bu gelen Zogo’dan da diğer kaldırım kurtlarından da beterdi. Tabiri caizse yürüyen bela, Balkanları kasıp kavuran, İlinden Ayaklanması’nın ardında yüzgeri eden, ardından birbirlerinin kanına ekmek doğrayan komitacılardan biri olan Nikola Voyvoda! Gaddarlığıyla tanınmakta olup kendi hemşerileri tarafından bile sevilmeyen, denk geldiği köylüleri kasabalıları zengin fakir ayırt etmeden önce soyan, ırzlarına el uzattıktan sonra topunu birden gözünü kırpmadan ölüme gönderen bir insan kasabıydı. Eşkıyalıktan gelmeydi ki dağa çıkması bile genç yaşında soygun bokuna olmuştu. Ancak devran değişip komitacılar zuhur edip köylüler onlara meyledince kuru haydutluk para etmediğinden ve sırf meydan komitacılara kaldı diye açıkta kalmamak adına Dâhili Makedon İhtilal Örgütü’ne katılmış, Hristiyan Müslüman ayırmadan tavuk gibi adam keser bir caniydi. En azılı komitacıların bile adını duyduklarında tiksindiği, kimisinin de korkuyla bahsettiği biriydi. Sırf korku dolu ününden faydalanıp Osmanlı’ya karşı üstünlük sağlar diye örgüte dâhil etmişlerdi. İlinden Ayaklanması zamanında Manastır’ı kasıp kavurmuştu ki köylü kısmı kendilerine dokunmasın diye istemese bile komitacılara katılıp Osmanlı’ya karşı vuruşmuştu. İsyan fırtınası Balkanları kavurmuş hatta Edirne civarında “Kıyamet Günü” dedikleri bir ayaklanma patlak vermişti ancak zeybek taifesinin deyimiyle “tavşanı arabayla avlayan Osmanlı” her birinin başını ezmişti. Bu hadiseler, Nikola’nın Edirne’ye gelişinden seneler önce olmuştu ama İlinden Ayaklanması’nın bastırılması örgüt içerisindeki derin ihtilafları körüklemişti. Tane Nikolov’un tesirine karşın örgüt ikiye bölünüp liderler birbirlerinin üzerine suikastçılar göndermeye başlamış, bu kez namlular birbirlerine dönmüştü. “Bunun şanı, varlığı bize yaramaz!” denilerek Nikola Voyvoda’nın üzerine de birkaç suikastçı gönderilmiş o da bu baskını atlatıp defterden düşürüldüğünü anlayınca akıl sır ermez bir hesapla Osmanlı’ya sığınmıştı. Komitacıları tepelemede yardımı olur diye aff-ı şahaneye mazhar olup kır serdarlığı eden zeybek eskileri gibi “Ne olur ne olmaz elimin altında dursun!” diyen Osmanlı onu kabul etmiş, o da peşinden gelebilecek suikastçılardan uzakta kalabilmek için Edirne’ye varıp gelmişti. Nasıl olsa birbirini gırtlaklayan komitacılardan kaçmaktaydı, Osmanlı’ya da ters dönecek değil ya? Elinde sadrazam paşa kâğıdı olduğundan kendisine hiçbir zaptiye dokunmaya cesaret edememiş, birkaç adamıyla ve silahlarıyla birlikte ellerini kollarını sallaya sallaya şehre gelip konmuşlardı. Konmuştu konmasına ya neyle geçinecek, nerede yatıp kalkacak? Eşkıyalıktan gelme değil mi ya, elbette dükkânlara esnafa çökecek onların haracını yiyecekti. Zaptiyenin ne haddine sadrazam paşa kâğıdıyla gezen koca voyvodaya dokunmak? İşte böyle diyerek ilk gördüğü bir lokantaya dalarak adamlarıyla yiyip içmiş, üstüne bir de para istemişti. Lokanta sahibi Zogo Niyazi’den başkasına haraç vermediklerini söyleyince adamı tartaklamış, haracını aldıktan sonra bozuk bir Türkçeyle: “Git Zogo pezevengini çağır!” diyerek dükkândan kovmuştu. Zavallı lokantacı Zogo’yu ararken Cüce Ragıp’a rastlayınca olanları anlatıp musahibidir diye onu çağırmıştı. Ragıp, Edirne’de senelerden beridir ağasına kimsenin karışamadığını bildiğinden ve cahil lokantacının el muhtemel ava çıkmış köylü Bulgarları komitacı sandığından emin, salına salına lokantaya girmişti. İçeriye girer girmez Nikola Voyvoda ile nursuz suratlı adamlarını hem de tepeden tırnağa silahlı görünce Ragıp’ın efeliği o anda sönüvermişti. “Nikola Voyvoda’yı tanıyın! Zogo dediğiniz pezevengi bekliyorum akşama değin, o gelmezse ben üzerine gelirim!” deyince Cüce Ragıp bembeyaz bir suratla dışarı çıkıp Zogo’nun evine doğru yollanmıştı. Ekmek elden su gölden yaşadığının sonu geldiğinden perişan olmuştu. Şimdi bunu Zogo’ya söylese bir dert söylemese bir dert. Ragıp, Nikola’nın namını İlinden Ayaklanması zamanında zabitlerden şöyle böyle duymuştu, belalı olduğu aşikârdı ama kendisi namından daha tehlikeliydi. Nikola’nın Zogo Niyazi’yi haklayacağı gün gibi ayandı. Bunlar öyle böyle değil eli kanlı komitacıydı; üzerlerindeki fişeklikleri, hangi Osmanlı karakolundan aldıkları bilinmez mavzer tüfekleri, bellerinde Frenk revolverleri, görmese bile ne bok olduğunu bildiği İlinden Ayaklanması’ndan beridir komitacıların üzerinden eksik olmaz el bombaları kendi gözleriyle görmüştü. Gariban Zogo ne yapsın? Edirne’de kabadayıların en ufağından ustura, en büyüğünden çıksa çıksa 93 Harbi malülü Karadağ tabancası çıkar, değil Zogo Edirne’nin tekmil kabadayısı alay kurup gelse bunlar onları darma duman ederdi, fişek atmalarına bile lüzum yok el bombaları Edirne’yi yıkmaya yeterdi! Zogo halden anlayıp Nikola’nın elini öpse bile nam gitti gider, Cüce’nin ekmeği kesilir. Hoş Zogo’yu kendinden iyi tanırdı ya teslim olmayacağını bilirdi, hele ki deli Arnavut damarı tutmasın. Adam zamanında koca Mat valisi Zogolli Paşa’yı çekip vurmuş, yabanın domuz çobanı Bulgar eşkıya eskisinden mi korkacak? Zogo’nun evine varıp mevzuyu anlattığında olay tam da düşündüğü gibi cereyan etmiş, Zogo öfkeden kızıla çalan gözlerle memleketinden gelirken getirdiği çakaralmaz Karadağ tabancasıyla Elbasan işi bıçağı yanına alıp evinden dışarıya uğramış, Ragıp da ardından ilk defa korka korka peşi sıra çıkmıştı evden. Ancak bela bir kere geldi mi aksilik de üst üste gelirdi. Edirne’de senelerden beri Zogo’dan illallah demiş Müslüman ve gayrimüslim kabadayılar meğerse Zogo’yu bir kancık pusu da ortadan kaldırmak için sözleşmesin mi? Evinin çıkışına pusu kurup: “Söz söyletmeden basın kurşunu!” diye kavilleşmesinler mi? Böylece Zogo’nun adımını dışarıya atmasıyla silahların patlaması bir olmuş, koca kabadayı bir yandım diyemeden bir silahını çekemeden gerisingeriye yıkılmış, Cüce Ragıp da altında kalmıştı. Zaptiyeler gelmeden bu külhaniler tüyer tüymez Ragıp da koca bedenin altından çıkarak Zogo’yu evin içine sürüklemişti. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak diye böylesine denirdi. Edirne kopuklarının hesapsız ve vakitsiz yedikleri herzeyle Ragıp’ın da rızkı kesilmişti.

            Ancak Ragıp’ın o dar zamanda aklına başka bir fikir gelmişti. Zamanında Meriç kenarında çamaşır yıkayan kadınları gizliden seyrettiği vakitlerin birinde kadınların bir büyücü karıdan bahsettiklerini duymuştu. Osmanlı sarayından çıkma bir siyahi kalfa, memleketinden öğrendiği tuhaf sihirleri ve tılsımları bilmekteydi. Kadıncağız güya evinin arka bahçesinde ölüp kalmış bir hırsızı diriltip canlı gibi yürütüp evinden dışarıya atmıştı! Muhtemelen koca karı masalıydı ya Ragıp’ın başka çaresi mi vardı? Böylece Zogo’nun evinde gizlediği altınların bir kısmını kendi cebine atıp Balıkpazarı civarında oturan saraylı kalfanın evine varmıştı. Kadın ilkin inkâr etmiş, altınları görünce kabul etmiş, koca bez çuvalını cüceye taşıtıp Zogo’nun evine gelmişti. Şiveli şiveli konuşaraktan: “Bu adamcağız ayağa kalkıp yürür ama artık konuşmaz, fikri yoktur, acıkmaz, bir bebe putu vardır ona göre yürür! Tılsımı kırmak istersen bebe putunun kafasını koparasın!” demiş, cüce ona bile razı gelmişti. Elbet aklında bir hinlik vardı! Saraylı kadın ölünün saçlarını alıp bebeğe bağlayıp bazı iğneler saplayıp birtakım tütsüler yakmış, değişik bir dilde bir şeyler söyleyip sanki oyun havasına seğirtir gibi kıvırtmaya başlamıştı. Ne ara ne olmuşsa olmuş Zogo gözlerini tekrar açıp ayağa kalkmıştı ama eski halini ara ki bulasın! Gözleri eskisinden daha kızıl, derisi solmuş, delirmiş gibi fersiz gözüyle sanki adamın ruhunun derinliklerine bakmada! Kadından Zogo’yu hareket ettirmesine yarar bebeği alıp Zogo’nun silahlarını da yanına aldıktan sonra kadınla birlikte dışarı çıktığında hava çoktan kararmıştı. Sokağın ilerisinden Nikola Voyvoda ile adamlarının bir hışım geldiğini görünce keyfinden dört köşe olmuştu. Hemen onlara doğru koşturarak el etek öpüp selama durmuştu. Nikola: “Zogo vuruldu derler! Aslı var mıdır?” deyince, “Evinin önüne pusu attılar ama vuramadılar ağam. Zogo deyyus evindedir, eceli demek senin elindenmiş!” demiş ve sırtındaki eteği yerleri süpüren paltonun cebindeki bebeği oynayarak Zogo’yu dışarıya çağırmıştı. Cüce Ragıp da oyun çok! Balkan kavminin insan yana cesur ecinniden yana korkak olduğunu bilir, bir acayip durum görseler altlarına dolduracağına adım gibi emin! Zogo’nun cesedi sallana sallana karanlık sokakta arzı endam edince komitacılar tabancalarını çekip Zogo’ya doğru ateş etmeye başlamışlar, ancak zaten ölü olan Zogo onların üzerine gelmeye devam etmişti. Tabancanın kar etmediğini şaşkınlıkla görüp istavroz çıkararak bu sefer tüfeklerine sarılıp top güllesi misali mavzer mermileriyle Zogo’yu vurmuşlar, ancak Zogo yine üzerlerine gelmeye devam etmişti. Zogo Niyazi, sokak lambası altına gelip delik deşik bedeniyle, kızıl gözleri ve üstündeki kurumuş kanlara tezat soluk bedeniyle arzı endam edince o gözü kara komitacılar tüfeklerini fırlatıp çığlık çığlığa yüz geri edip kaçmışlardı. O günden sonra Nikola Voyvoda’yı Edirne’de kimse görmemişti. Hatta Bulgar ordusuna katıldıktan sonra Balkan Harbi zamanında bile Edirne istikametine yürümeyi reddedip firar ettiğinden asker kaçağı olarak takip edilip asılarak can vermişti!

Cüce Ragıp komitacıların işini gördükten sonra asıl Edirne külhanları üzerine olan planını gerçekleştirebilmek için gölgelere gire çıka peşinde Zogo ile birlikte Kaleiçi’ne dek gelip en namlı kabadayıların gelip takıldığı Maxim Meyhanesi’ne gelmişti. “Zogo’nun soytarısı!” diye takılanlarla alay edip: “Hey avanaklar! Zogo’yu öldü sanırsınız ama ölmedi. Buraya geliyor. Siz kevgire çevirdiğinizi zannedin, Zogo şerbetlidir ki ta yedi göbek öteden nenesi Bojik cazısıdır, tılsımlanmıştır. Kurşun işlemez, kurşun işler olsa Zogolli Paşa’ya nasıl kurşun ata? Ama çaresi bendedir, kurtarmam için yalvarırsınız!” demiş ve tüm gülmeler, küfürler alaylar karşılığında sadece sırıtmakla yetinip bir köşeye geçip oturmuştu. Zogo’nun cesedi yaralı haliyle içeriye dalar dalmaz kimi korkudan bayılmış, kimi duaya kimi namaza durmuş, kimi kaça durmuştu. İçlerinden yürekli bir tanesi çıkıp: “Bakalım tılsım kaç para Niyazi!” diyerek belinden çektiği revolveri Niyazi’nin kafasına doğrultup ateşlemiş, adamın beynini paramparça etmişti. Ancak Zogo yine yürümeye devam edince korkudan olduğu yerde can vermişti. Zogo üstlerine geldikçe altlarına pisleye pisleye bir köşeye kaçmışlar, Cüce Ragıp’a yalvarmaya başlamışlardı. Ragıp oyun gereği bir anda Zogo’nun bıçağını belinden sıyırıp cesede saplar saplamaz paltosunun cebindeki kuklanın başını kırarak ezmiş, böylece yürüyen ceset olduğu yere yıkılmıştı. Külhanbeyleri kendilerini kurtardı diye cücenin ellerine yapışmış hepsi Ragıp’a biat etmişti. Ancak ne olur ne olmaz Niyazi yine hortlar diye Edirne’nin Bulgar köylerinden birinden usta bir cadıcı çağırılmış, kalbi çıkartılarak haşlanmış, cesedi göbeğinden yedi kere toprağa kazıklandıktan sonra yakılıp öyle gömülmüştü. Ragıp da yaptığı iyilik karşılığı sırrını açık etmesin diye saraylı kadına her ay aldığı haraçtan bir miktar göndermiş, ta Balkan Harbi’ne dek bu düzeni sürdürmüş, İttihatçıların beli makineli fedaileri bile ona ilişmeye çekinmişlerdi. Neyden sonra harp zamanı gelip seferberlik ilan edilince Edirne’nin diğer külhanbeyi, kabadayı taifesiyle birlikte cenkten korkup şehirden savuşup gitmiş öylece de ortalıktan kaybolmuştu. Savaştan çok çok sonraları bunların bir kısmı geri dönmüş ancak Ragıp da dönmeyenler arasında yerini almıştı. İlkin öldü sanmışlar ancak İstanbul’da nev zuhur bir kabadayının yanına kapılandığını duyunca da hiç şaşırmamışlar; “Aslına rücu etmiş…” demişlerdi!

SON
Mehmet Berk Yaltırık
20 Ekim 2013 – İstanbul



* Söz konusu kişinin Edirne’de 2012’de vefat eden Zogo Pastanesi’nin sahibi Zogo lakaplı Niyazi Aydınlık ile arasında sadece isim benzerliği bulunmakta olup kendisiyle bir alakası yoktur, hayali karakterdir. M.B.Y

2 Mart 2012 Cuma

Hortlağın Hazinesi

(İlk Yayınlanış:  Hortlağın Hazinesi, Gölge E-Dergi, 48.Sayı, Eylül 2011, s.40-44.)

 (973- 1566)
(İstolni Belgrad Sancağı, Budin Beylerbeyliği, Devlet-i Al-i Osmaniyye)
            Bahar vakti olmasına rağmen yağmurlu ve serin bir akşamüstüydü. Yaklaşan yağmur bulutlarını gören İslam ve gayrimüslim ahali çoktan evlerine kapanmıştı. Serhadlerin akıncı kullarından olma Böğürdelenli Hasan, sırtındaki boz deriden yamçıya sarınmış, kafasındaki kalpağı ensesine kadar çekmiş, üstündeki kılıçlar hançerleri şıkırda şıkırdata, süvari çizmelerinin dövdüğü yolda hızlı adımlarla ilerlemekteydi. Alman keferesiyle barışın sürdüğü, ama vergi nedeniyle Nemçe (Avusturya) kralıyla sultan’ın arasının açıldığı, sınırlarda yeniden savaşın patlak verebileceği söylentileri dolaşmaktaydı. Akıncı beylerinin desturuyla taviçeler ve çeribaşları akıncı taifesine hazır olmalarını, ama ortalığı bulandırmamak için sefer zamanını beklemelerini el altından ilettikleri, baharın sonuna doğru yeni bir seferin başlayacağının artık sınırın bu yakasında bilinir hale geldiği bir zamandı. İşte o dar zamanda, Böğürdelenli Hasan’ın sefer yoldaşlarından İnce Ahmet bizzat görünerek üç gün sonra İstolni Belgrad’da Beyaz Kilise’nin yanındaki Macar meyhanesinde buluşacaklarını, kimseye haber vermemesini, ömürlerinin kısmetinin ortaya çıktığına dair bazı sözler söylemiş ve ortalıktan kaybolmuştu. Seferden önce neyin kısmetiydi neden kimseye haber vermeyecekti? Kafasında binbir soruyla üç gün beklemiş, sonunda beklenen gün gelende akşamüzeri İstolni Belgrad’a vasıl olmuştu. Kentin sayılı gavur meyhanelerinden olan, ayrıca martolosların muhbirlerden istihbarat topladığı ve akıncıların şehirde konakladığında uğrak yeri olan Beyaz Kilise’nin yan sokağındaki Macar meyhanesine gelmişti. İçerisi her zaman ki gibi tenha sayılırdı. Her zaman ki gibi birbirlerini tanımazdan gelen martoloslar ve istihbarat topladıkları muhbirler dışında kimsecikler yok gibiydi. Bir tek hanın geniş salonun öbür ucunda sırtlarında abalarıyla dikkat çekmeyen ama yüzlerinden hemen tanıdığı akıncı yoldaşları vardı. Acemilikleri birlikte geçmiş, yıllar içerisinde birlikleri ve ocakları ayrı düşmüşken ne sebeple şimdi burada bir araya gelmişlerdi? Yer sofrasına çökmüş sekiz kişilerdi. Yanlarına gelir gelmez selamladıktan sonra yanlarına çöktü. Kendisi dahil beş kişiydiler. Kendisini çağıran İnce Ahmet’i en son iki gün önce  görmüştü ondan önce barıştan önceki son seferde bir Nemçe köyünde rastlaşmışlardı. Yüzünde gizli saklı işler çevirenlere has esrarlı bir ifadeyle yoldaşlarını süzüyordu. Ötekileri de barıştan beri görmemişti. Karamanço Ali, Kesik Osman, Belgradlı Abdullah ve Cambaz Selahattin. Toprakları yoktu, barış zamanı karın tokluğuna paşa kapularında eşkıya takibi yapıp sefer zamanı yağma ve ganimetten gayrı kazançları olmayan insanlardı. Savaş çıkmadıkça diğer akıncılar gibi zor bir hayat geçirmekteydiler. Zaten her biri bu yüzden gelmişlerdi. İnce Ahmet’in kısmetli, nasipli, hayatlarının kurtulduğuna dair verdiği muştulu sözleriyle köylerinden kalkarak, yeni akın mevsiminin şafağında bu muhbirler yatağı meyhanede buluşmuşlardı. Her biri birbirlerini en son gördükleri zamanları ve yüzlerindeki savaş yaralarının nedenlerini merak ederken, karşılıklı hatır sormadan sonra İnce Ahmet söze girdi. Ömürlerinin akında savaşta geçtiğinden, yoldaşlarının edindikleri tımarlardan kendilerinin hiçbir şey elde edememesinden dem vurdu.
            Sonrada sözü ayaklarına gelen kısmetin büyüklüğünden, hayatlarının son demlerini paşalar gibi yaşatacak hazinelerden ve altınlara getirdi. Bir hazinenin yerini öğrenmişti. Yedi sülalelerini zengin edecek şaşaalı bir defineden bahsediyordu. En başta kimse inanmadı dediklerine. Çok define hikayesi dinlemişlerdi. Çokça arayan olmuştu kadim Nemçe krallarının, Rum kayserlerinin hazinelerini, altınlarını ama bulan olmamıştı. Bulanlarında hazineleri bekleyen cinlere ifritlere karışarak hiç olduklarına inanırlardı. Ama İnce Ahmet’i tanırlardı. Hovardalığı olmasa kafasındaki kurnazlıkla bir nice vurgun, bir nice ganimet elde etmişken onları kaybetmezdi. Hesapsız iş yapmayan, köyün çakalı ayarında bir adamdı. Orada bulunan silah arkadaşları, eğer akıncılık yoluna baş koymasa eşkıyalık edeceğine kalıplarını basarlardı. Gerçekten de örümceğin ağ dokuması gibi ince ince örmüştü hesabını Ahmet. Demesine göre birkaç ay öncesinde paşa kapılarından birinde birisiyle bahse tutuşmuşlar, adam ne varsa ona borçlanmış. Borcunu kapatmak için üstündeki yazıları okuyamadığı ama define haritası olduğuna inandığı bir parşömeni eline tutuşturmuş. Macar papazı da Bulgar papazı da üstündeki yazıyı anlamamış. Ama haritadaki şekillere ve işarete göre bu definenin yerini bulmuş. Çok yer gezmiş çok kişiye gizlice sordurmuş, ve definenin saklı olduğu yerin savunmasız bir halde onları beklediğini öğrenmiş. Daha sonra yazıları Latin keferesinin kadim lisanını bilen bir alime okutmuş, alim define haritası olduğunu der demez sır çıkmasın diye öldürmek zorunda kalmış. Sözünü bitirende masanın üzerine kılıcını koyduktan sonra silah üstüne ve birbirlerine yemin ettikten sonra hazinenin yerini söyleyeceğini söyledi. Diğerleri kılıcı çıkarmazdan evvel şüpheye düştüler. Korunmasız, açıkta define mi olurdu? Her şeyi tartmış, ince ince kurmuştu. “Akıncılık töresine göre 10 kişinin aldığı ganimet vergiye girer beşte birine taviçeler el koyar. Biz beş kişi el koyduğumuzdan çete yağması bile sayılmayacak, krallar gibi yaşayacağız. Bir kağnıya yüklememize bakar.” diyerek diğer akıncı yoldaşlarının aklını çelmişti. Hepsi o anda kılıçlarını çekerek sinin üzerine koyduktan sonra ayaklarına gelen kısmetlerinin sırrına ve yoldaşlıklarına dair yemin içmişlerdi. İşte o yeminden sonra İnce Ahmet, ince ince hesaplarının gereğince kısmetin pürüz taraflarını anlatmaya başlamıştı. Kocaman bir şatoda onları bekliyordu ama tam yeri belli değildi, aramaları uzun sürecekti. Kağnı bulmaları ve kağnıyı şatoya dek çıkarmaları, sonra hazineleri yükleyip saklayarak yeniden sınırı geçmeleri gerekiyordu. Öğrendiğine göre bir gün sonra Ordu-yu Hümayun sefere çıkacaktı. O andan itibaren elde edilen her ganimet yağmaya ve vergiye gireceğinden hazinenin tamamına koca koca paşaların beylerin el koyması söz konusuydu. Bir gecede işi halletmeleri lazımdı. Yine en kötüsünü ve sunturlusunu sona saklamıştı İnce Ahmet. Yeminden dönmez akıncı taifesine yemin içirdikten sonraya saklamıştı asıl sırrı. Gezdiği köylerden ve konuştuğu kişilerden duyduğu şeyler vardı. Kalenin uğursuz bir namı vardı ve civardaki ahali gündüz bile yanından geçemiyordu. Meşhur Dolingen Şatosu’ydu hazinenin olduğu yer. Ömrü o coğrafyada geçtiğinden sürüsüne bereket upirli, krvopijaclı, moroili cin-peri hikayesi bilmekte olan akıncıların her biri, ardı ardına besmele koyverdiler. Namını çok işittikleri ama etrafından hiç geçmedikleri bir yerdi. Akın yollarının ve sınırın çokça sapasında kalan, Budin vilayetinin kuzey kesimlerinde bulunan, bir ucu Erdel (Transilvanya) vilayetinin dağlarına, bir ucu Nemçe Çesarlığının (Avusturya) dağlarına uzanan dağ silsilelerinin birinde dikilmekte olduğunu, sapa bir dağ yolunda olduklarını bilirlerdi. Bu coğrafyada dinledikleri sayısız korkulu, dehşetengiz hortlak ve cin-peri rivayetlerinin hikaye edildiği uğursuz bir mekandı.
            Kaç çeşit hikaye anlatılırdı? Şatonun dibindeki terkedilmiş, hortlaklara, cadılara ve perilere yuva olmuş eski evlere, köy mezarlığına, bir gece vakti intihar eden Dolingen kontesinin hayaletinin ve bir nice umacının geceleri ışıklar yakarak koridorlarında hora teptiklerini, insanı korkudan öldürebilecek denli tiksindirici çığlıklarıyla kendi öte dünya lisanlarında çığrıştıkları anlatılırdı. Oranın ahalisinin inançlarını ve yaşamlarını görmüşlerdi. Özellikle bazı geceler evlerinin dışına sarımsaklar haçlar asıp büyük ateşler yakarlar, Walpurgis gecesi yada Aziz Corci gecesi gibi isimlendirdikleri gecelerde uğursuz mahlukları, cadıların ve umacıların dağlarda ateşler yakarak toplandıklarını, hortlakların kabirlerinden çıkarak evlerin camlarını tıklattıkları anlatılır durulurdu. İşte akıncıların aklına bu tuhaf hikayeler rivayetler üşüşmüştü. Acaba hepsi oradaki hazineyi korumak için çıkartılmış efsanelerden miydi? Her şeye rağmen yemin içtikleri üzere şatoya gitme ve hazineyi bulma kararından vazgeçmediler. Her biri yardan ve serden geçme bu serhad erleri, hancıya birkaç mangır bıraktıktan sonra şehrin çeşme başlarına bıraktıkları atlarını alarak şimal kapısından çıkarak dağların olduğu yere at sürdüler. Yağmurun kayganlaştırdığı toprağa rağmen, akınlar için özen yetiştirilen yelden hızlı kara haberden tez varan akın atlarıyla durmaksızın, köyleri ve palankaları arkalarında bıraktılar. Gün doğarken uzaktan Macar dağları sökün etmişti. Köyün birine girerek aralarında denkleştirdikleri mangırlarla önüne koşulu koca bir öküzle birlikte bir kağnıyı satın aldılar. Kağnının ağır adımlarında, atlarının üzerinde yarı uyur vaziyette ağır ağır Macar dağlarına doğru ilerlediler. Kağnının ağır adımlarında, çamurlu toprakta bata çıka yürüdüler. Gün öğleye devrildiğinde dağların eteklerine varmışlardı, dağ yollarına sürdükleri kağnının ardından taşlık yolda ilerlemeyi sürdürdüler. Güneş tepelerinde parlamaktayken dağların ıssızında namlı terkedilmiş köyü ve onun tepesine baykuş misali tünemiş olan Dolingen Şatosu’nun bulunduğu bölgeye girdiler. Vakit gündüz olmasına rağmen hikayelerde anlatıldığı kadar korkutucuydu. Bir an önce işlerini bitirip dönmek istercesine yanlarına yiyecek azıkları bile almamışlardı. Hazinelerini alacak ve bu uğursuz şatodan uzaklara gideceklerdi. Taşlık yolu takip ederek şatoya giden yolu tırmanmaya başladılar. Terkedilmiş köyden geçerken rüzgarın bile başka türlü estiğini hissederek ürperdiler. Mezar taşları olmayan büyük bir mezarlığın tam ortasında sanki kendilerini seyreden ölülerin arasından geçip gidiyorlardı. Atların ve tekerleklerin altında ezilmekte olan otların ve kuru dalların çıtırtısı ölülerin kırılan kemiklerine aitti. Ağızlarında dualarla köyü geçip gittikten sonra şatonun dikildiği tepenin eteklerine geldiler. Atlarından inerek kağnın önüne bağlayarak hem kamçılayarak hem itekleyerek tepeye varmaya çalıştılar. Uğraşa uğraşa güç bela kara suretli Dolingen şatosunun kapılarının önüne vardılar. Gündüz vakti olmasına rağmen, yosunlu gövdesi, aşınmış taşları ve oyuklarında yuva yapmış baykuşlarla canlı bir korku timsali gibiydi. Uzun kuleleri ve karanlık pencereleriyle ölü bir dev iskeletini andırıyordu. Kalede ne bir sancak ne bir işaret vardı. Asırlardır boş olduğunu tahmin ettiler, ne Osmanlı’nın ne Nemçe’nin tenezzül etmediği sınır kalelerindendi. Fatih Han devrinde Macar ovalarına dek akınlar yapan Malkoçoğlu akıncılarının bile görüp görmediği şüpheliydi. Kara tahtadan kapıların üstüne çakılmış tahtaları birer birer sökerek kapının ardına vurulmuş zincirleri de zorlayarak açtıktan sonra şatonun dar avlusuna girdiler. Şatonun kenarına bitişik ufak çatılı ve tepesindeki haçı eğilmiş kiliseden başka şatoya giden ana kapı vardı. Tuhaflarına giden şey hem kilisenin hem şatonun kapısına sayısız haçın, İsevilerin kutsal sembollerinin ve sarımsakların asılmış olmasıydı. Korkutma amaçlı olduğunu düşündüler.
            Hiçbir şeye aldırmadan şatonun kapılarını da zorlayarak açtıktan sonra gün ışığında dolaşan toz zerrelerinin uçuştuğu, örümcek ağlarından başka hiçbir şeyin bulunmadığı şatoya girdiler. Bir eşya bir iz bulunur diye şatoyu tepeden tırnağa aradılar. Kapalı kalmış mahzende birkaç dev örümceğin yuva kurduğu dev şarap fıçılarından ve bir iki iskemleden başka eşya yoktu. Gün yavaş yavaş batmaya evrilirken hafiften loşlaşmaya ve korkutucu bir hal almaya başlayan şatonun içerisinde daha fazla duramayarak avluya indiler. Kabirde kufi mezartaşı görseler zor okur ama çokça dil bilir akıncı yiğitler, bir iz bir işaret çözeriz diye İnce Ahmed’in koynundan çıkardığı define haritasına baktılar. Şatoya tıpatıp benzeyen çizimde çizili haç işaretinin kiliseyi işaret ettiğine hükmettiler. Gün batımına yakın kapıdan söktükleri tahta parçalarını tutuşturarak yaktıkları meşalelerle kararmaya başlayan kiliseye girdiler. Sunak taşından başka hiçbir şey yoktu. Ne yapacaklarını bilmeden duraklayarak duvarlarda izler işaretler aramaya başladılar. Sanki zaman hızlıca akmış ve karanlıklar kalenin her yanını kaplamıştı. Haç işaretinin kafasında yarattığı yankıyla üstünde haç durması gereken sunak taşını yoklamaya başladı İnce Ahmet. Taşın hareket ettiğini ve tabana sabit olmadığını görünce daha da ittirdi. Aşağıda bir boşluk açılmıştı. Diğerlerinin de yardımıyla daha da ittirerek sunağı açmaya, altındaki boşluğu daha da genişletmeye çalıştılar. Sunak taşı tamamen açıldığında ortaya çıkardıkları şey büyükçe bir gizli bölmeydi. İçinde orta boy bir taş lahit durmaktaydı. İşlemeli lahidin üstünde tanış geldikleri Macar lisanıyla “Dolingen Kontesi” yazısı yazılmıştı süslü harflerle. Definenin bu kapağın altında olduğuna hükmettiler ve açmaya uğraştılar. Lahit kapağı yana kaydığında ortaya çıkardıkları şeyin olağanüstü tuhaflığı karşısında korkudan dillerini yutacak hale geldiler. Lahdin altında onları bekleyen şeyin altınlar değil, kızıl cehennem gözleri, siyah pençeden elleri ve uzun kolları, sarınmış kefeni, sivri dişleri ve yeşile kaçan canavar suretli bir hortlaktı. Akıncıları görür görmez asırların açlığıyla ellerini onlara uzatarak kabrinden dışarıya uğradı. Meşaleleri dört bir yana saça savura korkuyla kiliseden dışarıya fırlayan yiğitlerin aklı yerinden çıktı. Şatodan gelen ışıklar, pencerelerden sarkan gölgeler ve çınlayan öte dünya nağmeleriyle kırklara uğradılar. En son içlerinden birisi çarpılmadan köye dek vardı. O da aklını, ıssız köydeki camlarda kapılardan dışarı uğrayan ölüleri, hortlakları gördüğünde, küplerinden çıkan cadıları gördüğünde kaybetti. Günlerden bir gün Macar köylerinden birinde buldu akıncı kollarından birisi Böğürdelenli Hasan’ı. Hasan her şeyi olduğu gibi anlattı, cimine dalına kadar. Deli dediler, cinlere uğramıştır dediler hekime gönderdiler. Budin’de İslam ve gavur hekimlerinin görmesinin ardından tasdikleyip, şehr-i Edirne’de Sultan Bayezid Han-ı Sani külliyesinin bimarhanesine diğer akıl hastalarının, kara sevdalıların ve aklını yitirmişlerin arasına kattılar. Bimarhane güllabicilerinden (hastabakıcı) Kösezadenin Hayrullah, 973’te iş bu delinin feri gitmiş gözlerine bakarak bu hikayeyi kaleme aldı bilahülazim.

SON
            Mehmet Berk Yaltırık
8 Ağustos 2011 - İstanbul