edirne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edirne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Haziran 2017 Perşembe

İmparator



Fon Müziği (Yazarken çaldı durdu… M.B.Y): Ogniem i Miezcem-Obrona Zbaraza
http://www.youtube.com/watch?v=0drHclGf0oE

     Evvel zaman içinde kalbur saman içinde… Beykent’in çayırlarına henüz apartmanlar yeni yeni dikilmekteyken…

Bundan seneler evvel başımdan Pal Sokağı Çocukları ya da Düğmelerin Savaşı (War of the Buttons, 1994) benzeri bir hikâyenin geçtiği vakitler. Tahta kılıçları erkenden gönderince fırıncının arka bahçesine, çocukluğa doyamamanın verdiği o güzel hisle yaşanmış bir hadisenin muhteşem cereyan edişi…

Sene 2002, aylardan Şubat. Ben o dönem sekizinci sınıftayım. Edirne'ye kar yağmış. Her yer bembeyaz. O sene bir-iki hafta boyunca Baca’nın üst yolundaki yokuşlar hepten buz tutmuştu. Beykent’in o vakitler tren istasyonu tarafına bakan ilköğretim bahçesi. Öğle arası, yarım saatlik teneffüs. Ben kafamda yine Yüzüklerin Efendisi (romanı) ortalıkta dolanıyorum. O esnada hummalı bir cenk vuku bulmada! İlkokul ikinci sınıflar, birinci sınıf a şubesi ile kartopu savaşı yapıyor! Ancak öyle neşeli seslerin çınladığı alelade bir eğlence değil. Savaş çığlıklarını andıran bağırtılar ve bir kale bendini savunur gibi muazzam bir telaş… Buzlardan, karlardan servis giriş çıkışlarının yapıldığı büyük demir kapının kenarına bir kale kurmuşlar. Birinci sınıflarda sayı üstünlüğü var, ikinci sınıfları çepeçevre sarmışlar, etraf vızır vızır. Ben de durup seyrediyorum, mahalle anıları canlanıyor gözümde…

İkinci sınıf öğrencilerinden ikisi bizim servisle okula gidip geldiklerinden beni tanıyorlar. O yaşta Yüzüklerin Efendisi’ni okumaya başlamıştı bir tanesi, Age of Mythology’den hareketle Yunan mitolojisine merak salmışlıkları, bana da hikayeler anlattırmışlıkları vardı. Hikayeler, efsaneler masallar anlatan birini bulunca asla bırakmayan, eve dönüş yolunda sürekli muhabbet ettiğim çocuklar.

Bu noktadan sonra olaylar “Kenan Komutanvari” bir şekilde gelişmiştir ve hem benim hem gençlerin hayalperestliğiyle, benim ancak ve ancak sahnede yakalayabileceğim enteresan bir ruh haliyle ilerlemiştir…

“Berk abi etrafımızı sardılar, kalemiz düşmek üzere!”

Normal şartlarda çevrenin güdümüyle, “el âlem ne der?” düsturuyla hareket eden biri için gülünüp geçilebilecek bir cümleydi. Ben ise o yaşlarda eğlenceden, doğaçlamadan velev ki hayalperestlikten hayatta kaçınmayan biri olduğumdan ve el âlemle hiç uyuşmadığımdan doğal olarak mevzuya atladım. Bir dönemler tahta kılıç savurmuşluğum da var. Ayrıca tarih okuyoruz, strateji damarımızı kabarmış, hafta sonu “age of empire”, hafta içi paso tarih öyle takılıyorum o dönemler. Geçtim ikinci sınıfların başına. Savaşmaya değil idareye! “Bir araya gelin! Kanatları oluşturun! Boşluk vermeyin!” Elimde bir ağaç dalı kalenin ardından komut veriyorum. Bunlar önce bir araya gelip saldırıyı püskürttüler. Bu sefer: “Etraflarını sarın!” dedim. Bunlar bilgisayar başında strateji oynaya oynaya aşinalık kazanmış çocuklar neticede, sayıca az olmalarına rağmen saflar halinde yarım çembere alıp amansızca savurdular kartoplarını.

Bir baktık teneffüs zili çalarken birinci sınıfların a şubesi dağılmış. İkinci sınıflar sarıyorlar etrafımı. Sanırsınız hakiki bir meydan muharebesinden şanla şerefle çıkmışız. Yüzler neşeli. İlk kim söyledi bilmem, birisi: “Yaşasın imparator!” diye bağırdı. Ötekiler de bağırmaya başladı. Diğer sınıflar, nöbetçi öğretmen şaşkınlıkla bakıyor. Okul binasına giriyoruz. Onlar kendi sınıflarına giderken: “Artık sana imparator diyeceğiz!” diye sesleniyorlar. Normal şartlarda benim yaşıtım birisi güler geçer ama bu oyun, tuhaf galibiyet hissi hoşuma gitmiş olacak ki onlar gibi kabulleniverdim. Üstelik o zamana kadar bilgisayar oyunlarında kaybettiğimiz, sokak oyunlarındaki o macera hissini perçinleyen yapısı nedeniyle bitmesini de hiç istemedim. Bizim kuşak televizyonla tanıştı, bilgisayar falan derken sokağa doğru dürüst doyamadan internet kafelere gömüldü, fırsatını bulunca oyunbozanlık etmedim haliyle.

Talih ya da tarihsel kaçınılmazlık, oyun yeni başlamıştı…

Birinci sınıfların a şubesi yenilgiyi kolay hazmedemediğinden birkaç gün daha kaleyi o yarım saatlik öğle arasında alabilmek adına ikilerle kıran kırana çarpıştılar. Bizimkiler a şubesini yenince, b şubesini çağırıp birleşerek saldırmayı teklif ediyorlar, bu eğlenceden onlar da mahrum kalmak istemiyor. İki sınıfa tek sınıf!  Öğle arası yemek zilinden önce ikinci sınıflarla toplanıp kapıların oradaki buzdan tahkimatı kuvvetlendiriyoruz. Harp edilecek öğle arasında. Cenk başlıyor. Çekişmeli bir mücadelenin ardından iki şubeyi de darmaduman ediyoruz. Bu sefer birinci sınıflar geliyor: "İmparator biz de seninleyiz!" diyor. Ancak bu kazanmadan çok o savaş simülasyonunun verdiği bir oyun tatmini. Onlar bile: “İmparator!” diyorlar. Yemekhaneye hızla iniş, yemeğin ardından soluğu bahçede alış ve ardından "kalenin" dibinde kapışma… İmparatorluk askerleri, bu kar topu muharebeleri esnasında karşı taraftan bir arkadaşlarının gözüne kar topu isabet edince 15 dakikalığına ateşkes ilan edildiğini de kaydetmiştir.

 Derken karlar erimeye başladı. Ancak hayalperestlere ne gam! Birinci sınıfların tekrar bir savaş isteği oluyor. Bu sefer kalenin oraya dal parçalarından, kumdan, topraktan kazıp çıkardıkları toprakla ufak bir tepecik inşa ettiler. Bir yandan da savunuyorlar. Bir'ler karşı tarafa geçiyor, ikiler hep galip olduk ama hepsinin yüzü gülüyor, hepsi "imparator" diye bağırıyor. Orada bilgisayar ekranında bulamadığımız bir şeyler vardı. “Biz de imparatorun emri altındayız!” diyorlardı.

İmparatorluk oyunu o noktadan sonra sınıfları aşmıştı. Bir gün üçüncü sınıfların meydan okuması gelince, bu eğlenceli oyun bambaşka bir hal aldı. Ben yeniden sokaklardaymışçasına gerçek bir eğlence bulmuşum, hepimizin dâhil olduğu, aramda o kadar yaş farkı olan çocuklarla beni bir potada eriten bir deli oyundu. Üçüncü sınıflarla cenk iki hafta kadar sürdü. Benim bir sınıf altımdan bir arkadaşım da katıldı bu simülasyona, sanki canlı satranç taşlarını idare eder gibi birbirlerine kar topu yerine kurumuş yaprakla, çer çöple, yeri geldiği vakit güreşerek girilen bu muhayyel cenge hayalperestlere dâhil oluyordu. Üçler de yenilgiyi kabul edince bakıyorum bu sefer üçüncü sınıflar başlıyor: “İmparator!” demeye.

Nisan ayı geldiğinde benim sınırlar(!)  dördüncü sınıflara dek dayanmıştı Yemekhaneye giriyorum bazı çocuklar ayağa kalkıp selamlıyor, oyun gerçeğe dönüşüyor bir nevi. Bir yandan cenk ederken bir yandan Yüzüklerin Efendisi, bir yandan tarih sohbetleri dönüyor. Sohbet de en az simülasyon kadar eğlenceli. Servisle dönüşte bu muhabbet gırla sürerdi. Oyun öyle bir hal aldı ki bir gün üçüncü sınıflar isyan etti! Yeniden yenilgiye uğratıldılar ancak havalar sıcaktı ve daha fazla şahit vardı. Çevremdekiler alaya alıyordu ilkin ama sonradan onlar da kabul ettiler. “Bu adamı imparator bellemişler, oyun moyun eleman harbi acayip bir mavra bulmuş kendine!” diyorlardı. Gün geldi dördüncü sınıflarla cenk kaçınılmaz oldu, yine ilköğretim bahçesi karıştı. Onlar da tabiri caiz ise tâbi oldular, “imparator” demeye başladılar. Hâkimiyet alanı ilkokul 4'e kadar olan sınıfların bulunduğu kırmızı kat, oyun bahçesi falan bildiğiniz Anadolu Beylikleri kafasında. Çocuklarla öyle güzel saatler, öyle sağlam eğlenceler dönüyor ben aynı geyiği mavrayı kendi mahallemde bile bulamamıştım doğrusu.

Sonra bir gün... Haziran ayı geldi. Liseye geçecektim. Haliyle benim de toplumla çekişmemin bir sınırı vardı. İster istemez kopacaktık, bambaşka bir ortama gidecektim. Belki başka okula. Topladım bunları. “Gençler artık liseye gideceğim hoş karşılamazlar artık. Oyun iyiydi.” dedim. Kabul etmediler ilkin. “Kal başımızda!” dediler, “İmparator bizi bırakma!” dediler. Sanırsın ölüm döşeğinde bir hükümdarım, öyle bir hissiyat. İnsanların tuhaf karşılayacağını kabul edemiyorlardı, bizim oyunumuza karışmaya hakları yoktu, öyle görüyorlardı. Hatta: “Liseye geçme abi, kal bizimle!” diyenler oldu. Hakikaten liseye hiçbir ilgim merakım yoktu. Sürekli hayalperestliğimi görüp: “Lisede üzülürsün!” diye tehdit yediğimden olsa gerek hiç sıcak bakmamıştı. Bu muhabbet de üzerine tüy dikti.

O yüzden onlara hem oyunda hem de sohbetlerimizde anlattığım tarih kafasıyla anlattım mevzuyu: “Ben de istemiyorum ama milli eğitim bizden daha güçlü. Sultan gibi düşünün…” Ardından oyunu devam ettirdim. “Size Cengiz Han’ı anlatmıştım. Zamanı gelince ülkesini dört oğluna bırakmıştı ve dönemi bitti. Sıra sizde!” Her sınıfa bir temsilci bıraktım bir de onların üstüne ikinci sınıflardan birini büyük han olarak bıraktım. Oyunu sürdürmekle kendimi kandırıyordum, onların da kandığı yoktu ya avunuyorlardı. Çekildim bir köşeye ama muhabbetlerimiz sürdü, oyun bitse de: “İmparator!” dediler. Liseyi pek sevemedim ama arkadaşlar iyiydi. Hiçbir geyik bana imparatorluk mevzusunun tadını aldıramadı. İmparatorluk okul tarihinde yerini alırken, yıllar akıp geçti...

Derken seneler geçti. Okula gittim ÖSS başvurusu için 2006'da. Bahçede eskilerden bir hocayla konuşuyordum, bir baktım arkamdan seslendiler yine “İmparator!” diye. Sonra 2008'de gittim, mezuniyetlerine. Okula her gidişimde karşılaştım. Hala imparator diyorlardı. Hala bir kısmı imparator demektedir. Aramızda güzel, eğlenceli bir anıdır. Yüzüklerin Efendisi sohbetlerini, tarih muhabbetlerini hala hatırlarlar. Liseymiş büyümeymiş, tahta kılıç savuramadıktan sonra sokakların neyini seveyim? İşte bu da böyle bir anımdır, gerçektir. Geçenlerde bugün artık üniversitede olan eski ikinci sınıflardan biriyle konuşurken: “Beş’lere gelmeden devleti size devredip liseye geçtim işte…” demiştim sohbet sırasında, hala yad ederim… Son çocukluk hatıramdır.

            Güzel günlerdi. Her şey bu kadar eskimemişti. Murat Kekilli, Yedialtı’yı Şubat’ta çıkarmıştı ancak yaza, sonbahara doğru “Salını Salını” şarkısı epey popüler olacaktı. Niyazi Hoca merhum değildi ve yeleğiyle arz-ı endam ederdi koridorlarda. Poli yahut Tahsin abi hala güvenlik kulübesindeydi, bizimle voleybol oynamak haricinde çok çıkmazdı kulübesinden. Şükrü abi sapa sağlam tenceresinin başındaydı, kantindeki abi memurluğu kazanıp Ankara’ya gitmemişti. Esma Hoca o zamanlarda da çok iyi tarih anlatıyordu. “Son kolonyalist Tanju” haricinde tanıdığım yegane ahbabım Tolga’ydı, o da hiperaktivitenin doruğunda olduğundan henüz bir teşriki mesaimiz yoktu. Beykent Lise Tiyatro Kulübü, Töre’yi sahneleyecekti. Trakya Üniversitesi’nden Yaşam Sahnesi topluluğu da üniversitede aynı oyunu sahneleyeceklerinden lise topluluğu oyuncuları onları ziyarete gitmişti. 2002 LGS nedeniyle onlara katılamadığım için Yaşam Sahnesi ile tanışıklığım birkaç yıl sonra gerçekleşecekti. Kapıda baştan sonra takip ettiğim ilk ve son futbol hadisesi Dünya Kupası vardı. Haramiler grubu birkaç ay sonra “Kar Yağıyor Bugün Ankara’ya” albümünü çıkaracaktı, grup “Dadaloğlu” yorumunun klibi ile görünecek “Mavi Duvar” yorumu popüler olacak “Yeşil Gözlerinden” şarkısı ile hatırlanacaktı. Milletin duygulandığı “Mavi Duvar” yorumuna, mizahi bir içtenlikle: “Birden çıktım birahanaden, koşa koşa gittim Hakkı Baba’ya, acı acı döndüm garsona, istedim bir tas işkembe çorba!” dizesini ortaya atmama ve birkaç samimi ahbapla her anmada sırıtmamıza birkaç yıl vardı. Bu arada Hakkı Baba da henüz hayattaydı…

Fırıncının bahçesini boylayan tahta kılıçlara göre iyi gitti “imparatorun askerinin” bahtları. Pal Sokağı’nın son muhafızları o güzel çocuklar, hayalden atlarıyla ilköğretim bahçesinden ayrılıp kendi yollarına savruldular…

Madem hikâyeciyim, mevzuyu da hikâyelere has bir şekilde sonlandırayım: “İmparatorun orduları zamanın şafağında dağıldı, kumların ve çimlerin ve karların ve beton zeminli bahçenin üzerinde gümleyen ayak sesleriyle düşmanı korkutup dağıtan o kahramanların her biri tarih oldu. Dal desenli sancak çoktan zamanın tozuna karıştı. Ama imparator efsanesi hala sağda solda, fısıltılar içerisinde, handa, dergâhta ve bargâhta anlatılmaktadır. Onun ismi o günleri görenlerin ağzında hala yaşamaktadır hatta bu ahir zamanda bizzat onu gördüğünü söyleyenler, hayaletinin bahçede dolaştığını söyleyenler vardır. Derler ki bir gün yine ülke karanlığa gömülecek, savaşan beyler ve hükümdarlar ortalığı karıştıracak, yine haklılığı savunan bir ordu kıstırılacak, işte o zaman imparator meşhur tahta kılıcıyla birlikte geri dönüp tekrar o yenilen orduya yol gösterecek, sonra onların başına geçip yeniden bahçeye hükmedecek…”

Bunun üzerine de bir “Kaf Dağının Ardında” gider mi gider: http://www.youtube.com/watch?v=GutROtnDUHU

Emekli bir imparator

29 Haziran 2014 – İstanbul

25 Temmuz 2014 Cuma

Cenazenin Düellosu

(Cenazenin Düellosu, Gölge E-Dergi, 74. Sayı, Kasım 2013, s. 58-61)

(1907-Edirne)

            “Aman! Zogo’nun narası mıdır o?”
            “Hiç durmayalım! Eşref saatinde değilse canımıza okur!”

            Bir vakitler Edirne’nin sokaklarında gür narası patladığında yediden yetmişe herkesin tanıdığı, Arnavut göçmenlerine has konuşmasına aşina oldukları Zogo Niyazi* namıyla maruf bir kabadayı ile onun yardakçısı, musahibi yerinde Cüce Ragıp dolanırdı. Onun narasını duyup: “Var midır more belasini arayan?” diye bağırmasını işitenler yukarıdaki gibi karşılık verir, Edirne’nin türlü çeşit milletten kabadayısı, külhanisi “Belaya bulaşmayalım!” kavlinden ortalıktan tüyer, kertenkele misali taş diplerine dek kaçacak yer ararlardı. Zogo Niyazi şehre Dömeke Harbi’nin nihayete erdiği vakit gelip yerleşmişti. Ta Arnavut memleketinden belinde kamasıyla tabancasıyla çıkıp gelen bu yabancı, peşinde eli silahlı kanlılar olduğunu söyleyip Edirne’nin o devirdeki belalı bitirimlerinden Kahveci Nedim’in yanına kapağı atmıştı. Bir gece vakti kanlıları Tahmis Meydanı’nda Nedim’in kahvesine gelip kendisini haklamaya yeltendiği sıra Kahveci Nedim’in dükkanın arkasında kumar oynayan bitirimler dışarıya fırlayıp Arnavut aksanıyla konuşan saldırganları tarumar ettiklerinde şehir ayağa kalkmıştı. Şehrin o devirdeki zaptiye serkomiseri Boşnak Hasan adamları bitirimlerin elinden alıp nezarethaneye tıktığında hiç biri sesini çıkarmamış, ne zaman ki gaddar serkomiser kızılcık sopasını çıkarıp kaffesini falakaya yatırınca bülbül gibi ötüp kendilerini Mat Valisi Cemal Paşa Zogolli’nin yolladığını itiraf etmişlerdi. Meğer Niyazi ta Mat şehrindeyken bir düğünde önce Zogolli’nin adamlarıyla tartışıp sonra Zogolli’nin kendisiyle münakaşa etmesin mi? Deli Arnavut damarı kabarıp belindeki Karadağ tabancasını hızla çekip koca valiyi yaralamasın mı? O hengamede dolu misali yağan yağlı kurşunlardan kaçıp ayağının tozuyla Edirne’ye dek gelmesin mi? Haliyle daha o andan itibaren “Zogolli’yi vuran Niyazi” diye hikayesi anlatılır olmuştu. Boşnak Hasan adamların silahlarına el koyup Karaağaç Garı’na göndermesine rağmen adamlar “Bunu vurmadan dönersek Zogolli Paşa canımıza okur!” korkusuyla Ali Paşa Bedesteni’ne dek gelip Kalaycı Boşo’dan uydurdukları bıçaklarla Tahmis Meydanı’nın oraya gelip her biri bir yol tarafına öğleden pusuya yatmışlardı. Vakit gece olup el ayak çekilince, kahve önünü süpürmeye çıkan Niyazi’yi görür görmez bıçaklarını fora edip tepesine üşüşmüşlerdi. Niyazi koca vali paşayı vurmaktan çekinmemiş bir sergerde, kapısının köpeklerinden mi korkacaktı? Belindeki Elbasan yapımı saldırmayı çekip adamlardan ikisini yaralayıp bunlardan birinin de ölümüne neden olunca mahkemesi görülmüş, nefsi müdafaa olduğunu ispat edince beraat etmişti. Ancak Zogolli Paşa’nın adamlarını hacamat etmesinden ötürü namı almış yürümüş kısa süre içerisinde “Zogolli’yi Vuran Niyazi” diye söylene söylene “Zogo” lakabıyla anılır olmuştu. Şehrin Karaağaç ve Kaleiçi semtlerinin gayrimüslim kabadayıları ile olan kavgalarında sivrilip, zindanlara girip çıktıktan sonra da namı almış yürümüştü. Meydancılığı da bırakmış meyhanelerden, bitirimhanelerde topladığı haraçlarla geçinir olmuş, kısa sürede şehrin diğer şerirlerini de sindirmişti ki “Edirne’nin Fırtınası” diye söylenilir olmuştu.

            Yek at yek mızrak bu kabadayının bir adamı vardı, o da Cüce Ragıp dedikleri Bostanpazarı’nda yatıp kalkar bir sefildi. Şehre ne ara geldi ne vakit Zogo’ya kapulandı bilinmez yerden bitme, Rumelili ağzıyla konuşur bir kimse. Ama öyle bir sadakati de vardı ki değme kapıkuluna, mabeyn kâtibine taş çıkartır! Adamı denilirse de sayın ki musahibi, sağ kolu yerinde. Ağasının işret masasında sızıp uyanacağı vakti bildiğinden Bostanpazarı’ndan çıkar ta Kaleiçi meyhanelerine dek gider, o gecelik misafir kaldığı meyhaneyi yahut evini bulur kapısında hazır beklerdi. Şayet ağası emretmişse onun adına söylediği mekânlardan haraçları alır ağasına getirir, ağasına söylenecek şeyleri sağdan soldan toplardı. Karnı doyardı, cebi para görürdü görmesine ya asıl kazancı Zogo Niyazi’nin namından faydalanmaktı. Öyle ya? Bir başına bir cüceden kim korkup çekince duyacak? Böylece Ragıp efendi “Zogo’nun selamı var!” diyerek canı çektiği lokantada yer, meyhanede içer, üstüne kendisini isteseler bir kaşık suda boğabilecek külhanbeylerine, kaldırım kurtlarına caka satar, dayılanır kimse de kılına dahi dokunamazdı. Cüce Ragıp ömrünü hem çalışmadan ömrünü sürdürür, hem yorulmadan kabadayılık ederdi. Hele bir de Zogo Niyazi’nin ardı sıra çalımlı çalımlı heybetli bir yürüyüşü vardı İzmir’in zeybekleri gibi ki gören Zogo’nun değil de onu kabadayı zannederdi. İşte Cüce Ragıp hep böyle yaşar gider, yarınını pek düşünmezdi, zannederdi ki kıyamete kadar Zogo namını sürdürecek o da namının etinden sütünden beslene beslene yaşayacağını umardı.

            Erzurum Ayaklanması’ndan (1907'deki) takriben bir sene sonra Edirne’ye bir başka şerir gelmişti ki esaslı konuşmak lazımsa bu gelen Zogo’dan da diğer kaldırım kurtlarından da beterdi. Tabiri caizse yürüyen bela, Balkanları kasıp kavuran, İlinden Ayaklanması’nın ardında yüzgeri eden, ardından birbirlerinin kanına ekmek doğrayan komitacılardan biri olan Nikola Voyvoda! Gaddarlığıyla tanınmakta olup kendi hemşerileri tarafından bile sevilmeyen, denk geldiği köylüleri kasabalıları zengin fakir ayırt etmeden önce soyan, ırzlarına el uzattıktan sonra topunu birden gözünü kırpmadan ölüme gönderen bir insan kasabıydı. Eşkıyalıktan gelmeydi ki dağa çıkması bile genç yaşında soygun bokuna olmuştu. Ancak devran değişip komitacılar zuhur edip köylüler onlara meyledince kuru haydutluk para etmediğinden ve sırf meydan komitacılara kaldı diye açıkta kalmamak adına Dâhili Makedon İhtilal Örgütü’ne katılmış, Hristiyan Müslüman ayırmadan tavuk gibi adam keser bir caniydi. En azılı komitacıların bile adını duyduklarında tiksindiği, kimisinin de korkuyla bahsettiği biriydi. Sırf korku dolu ününden faydalanıp Osmanlı’ya karşı üstünlük sağlar diye örgüte dâhil etmişlerdi. İlinden Ayaklanması zamanında Manastır’ı kasıp kavurmuştu ki köylü kısmı kendilerine dokunmasın diye istemese bile komitacılara katılıp Osmanlı’ya karşı vuruşmuştu. İsyan fırtınası Balkanları kavurmuş hatta Edirne civarında “Kıyamet Günü” dedikleri bir ayaklanma patlak vermişti ancak zeybek taifesinin deyimiyle “tavşanı arabayla avlayan Osmanlı” her birinin başını ezmişti. Bu hadiseler, Nikola’nın Edirne’ye gelişinden seneler önce olmuştu ama İlinden Ayaklanması’nın bastırılması örgüt içerisindeki derin ihtilafları körüklemişti. Tane Nikolov’un tesirine karşın örgüt ikiye bölünüp liderler birbirlerinin üzerine suikastçılar göndermeye başlamış, bu kez namlular birbirlerine dönmüştü. “Bunun şanı, varlığı bize yaramaz!” denilerek Nikola Voyvoda’nın üzerine de birkaç suikastçı gönderilmiş o da bu baskını atlatıp defterden düşürüldüğünü anlayınca akıl sır ermez bir hesapla Osmanlı’ya sığınmıştı. Komitacıları tepelemede yardımı olur diye aff-ı şahaneye mazhar olup kır serdarlığı eden zeybek eskileri gibi “Ne olur ne olmaz elimin altında dursun!” diyen Osmanlı onu kabul etmiş, o da peşinden gelebilecek suikastçılardan uzakta kalabilmek için Edirne’ye varıp gelmişti. Nasıl olsa birbirini gırtlaklayan komitacılardan kaçmaktaydı, Osmanlı’ya da ters dönecek değil ya? Elinde sadrazam paşa kâğıdı olduğundan kendisine hiçbir zaptiye dokunmaya cesaret edememiş, birkaç adamıyla ve silahlarıyla birlikte ellerini kollarını sallaya sallaya şehre gelip konmuşlardı. Konmuştu konmasına ya neyle geçinecek, nerede yatıp kalkacak? Eşkıyalıktan gelme değil mi ya, elbette dükkânlara esnafa çökecek onların haracını yiyecekti. Zaptiyenin ne haddine sadrazam paşa kâğıdıyla gezen koca voyvodaya dokunmak? İşte böyle diyerek ilk gördüğü bir lokantaya dalarak adamlarıyla yiyip içmiş, üstüne bir de para istemişti. Lokanta sahibi Zogo Niyazi’den başkasına haraç vermediklerini söyleyince adamı tartaklamış, haracını aldıktan sonra bozuk bir Türkçeyle: “Git Zogo pezevengini çağır!” diyerek dükkândan kovmuştu. Zavallı lokantacı Zogo’yu ararken Cüce Ragıp’a rastlayınca olanları anlatıp musahibidir diye onu çağırmıştı. Ragıp, Edirne’de senelerden beridir ağasına kimsenin karışamadığını bildiğinden ve cahil lokantacının el muhtemel ava çıkmış köylü Bulgarları komitacı sandığından emin, salına salına lokantaya girmişti. İçeriye girer girmez Nikola Voyvoda ile nursuz suratlı adamlarını hem de tepeden tırnağa silahlı görünce Ragıp’ın efeliği o anda sönüvermişti. “Nikola Voyvoda’yı tanıyın! Zogo dediğiniz pezevengi bekliyorum akşama değin, o gelmezse ben üzerine gelirim!” deyince Cüce Ragıp bembeyaz bir suratla dışarı çıkıp Zogo’nun evine doğru yollanmıştı. Ekmek elden su gölden yaşadığının sonu geldiğinden perişan olmuştu. Şimdi bunu Zogo’ya söylese bir dert söylemese bir dert. Ragıp, Nikola’nın namını İlinden Ayaklanması zamanında zabitlerden şöyle böyle duymuştu, belalı olduğu aşikârdı ama kendisi namından daha tehlikeliydi. Nikola’nın Zogo Niyazi’yi haklayacağı gün gibi ayandı. Bunlar öyle böyle değil eli kanlı komitacıydı; üzerlerindeki fişeklikleri, hangi Osmanlı karakolundan aldıkları bilinmez mavzer tüfekleri, bellerinde Frenk revolverleri, görmese bile ne bok olduğunu bildiği İlinden Ayaklanması’ndan beridir komitacıların üzerinden eksik olmaz el bombaları kendi gözleriyle görmüştü. Gariban Zogo ne yapsın? Edirne’de kabadayıların en ufağından ustura, en büyüğünden çıksa çıksa 93 Harbi malülü Karadağ tabancası çıkar, değil Zogo Edirne’nin tekmil kabadayısı alay kurup gelse bunlar onları darma duman ederdi, fişek atmalarına bile lüzum yok el bombaları Edirne’yi yıkmaya yeterdi! Zogo halden anlayıp Nikola’nın elini öpse bile nam gitti gider, Cüce’nin ekmeği kesilir. Hoş Zogo’yu kendinden iyi tanırdı ya teslim olmayacağını bilirdi, hele ki deli Arnavut damarı tutmasın. Adam zamanında koca Mat valisi Zogolli Paşa’yı çekip vurmuş, yabanın domuz çobanı Bulgar eşkıya eskisinden mi korkacak? Zogo’nun evine varıp mevzuyu anlattığında olay tam da düşündüğü gibi cereyan etmiş, Zogo öfkeden kızıla çalan gözlerle memleketinden gelirken getirdiği çakaralmaz Karadağ tabancasıyla Elbasan işi bıçağı yanına alıp evinden dışarıya uğramış, Ragıp da ardından ilk defa korka korka peşi sıra çıkmıştı evden. Ancak bela bir kere geldi mi aksilik de üst üste gelirdi. Edirne’de senelerden beri Zogo’dan illallah demiş Müslüman ve gayrimüslim kabadayılar meğerse Zogo’yu bir kancık pusu da ortadan kaldırmak için sözleşmesin mi? Evinin çıkışına pusu kurup: “Söz söyletmeden basın kurşunu!” diye kavilleşmesinler mi? Böylece Zogo’nun adımını dışarıya atmasıyla silahların patlaması bir olmuş, koca kabadayı bir yandım diyemeden bir silahını çekemeden gerisingeriye yıkılmış, Cüce Ragıp da altında kalmıştı. Zaptiyeler gelmeden bu külhaniler tüyer tüymez Ragıp da koca bedenin altından çıkarak Zogo’yu evin içine sürüklemişti. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak diye böylesine denirdi. Edirne kopuklarının hesapsız ve vakitsiz yedikleri herzeyle Ragıp’ın da rızkı kesilmişti.

            Ancak Ragıp’ın o dar zamanda aklına başka bir fikir gelmişti. Zamanında Meriç kenarında çamaşır yıkayan kadınları gizliden seyrettiği vakitlerin birinde kadınların bir büyücü karıdan bahsettiklerini duymuştu. Osmanlı sarayından çıkma bir siyahi kalfa, memleketinden öğrendiği tuhaf sihirleri ve tılsımları bilmekteydi. Kadıncağız güya evinin arka bahçesinde ölüp kalmış bir hırsızı diriltip canlı gibi yürütüp evinden dışarıya atmıştı! Muhtemelen koca karı masalıydı ya Ragıp’ın başka çaresi mi vardı? Böylece Zogo’nun evinde gizlediği altınların bir kısmını kendi cebine atıp Balıkpazarı civarında oturan saraylı kalfanın evine varmıştı. Kadın ilkin inkâr etmiş, altınları görünce kabul etmiş, koca bez çuvalını cüceye taşıtıp Zogo’nun evine gelmişti. Şiveli şiveli konuşaraktan: “Bu adamcağız ayağa kalkıp yürür ama artık konuşmaz, fikri yoktur, acıkmaz, bir bebe putu vardır ona göre yürür! Tılsımı kırmak istersen bebe putunun kafasını koparasın!” demiş, cüce ona bile razı gelmişti. Elbet aklında bir hinlik vardı! Saraylı kadın ölünün saçlarını alıp bebeğe bağlayıp bazı iğneler saplayıp birtakım tütsüler yakmış, değişik bir dilde bir şeyler söyleyip sanki oyun havasına seğirtir gibi kıvırtmaya başlamıştı. Ne ara ne olmuşsa olmuş Zogo gözlerini tekrar açıp ayağa kalkmıştı ama eski halini ara ki bulasın! Gözleri eskisinden daha kızıl, derisi solmuş, delirmiş gibi fersiz gözüyle sanki adamın ruhunun derinliklerine bakmada! Kadından Zogo’yu hareket ettirmesine yarar bebeği alıp Zogo’nun silahlarını da yanına aldıktan sonra kadınla birlikte dışarı çıktığında hava çoktan kararmıştı. Sokağın ilerisinden Nikola Voyvoda ile adamlarının bir hışım geldiğini görünce keyfinden dört köşe olmuştu. Hemen onlara doğru koşturarak el etek öpüp selama durmuştu. Nikola: “Zogo vuruldu derler! Aslı var mıdır?” deyince, “Evinin önüne pusu attılar ama vuramadılar ağam. Zogo deyyus evindedir, eceli demek senin elindenmiş!” demiş ve sırtındaki eteği yerleri süpüren paltonun cebindeki bebeği oynayarak Zogo’yu dışarıya çağırmıştı. Cüce Ragıp da oyun çok! Balkan kavminin insan yana cesur ecinniden yana korkak olduğunu bilir, bir acayip durum görseler altlarına dolduracağına adım gibi emin! Zogo’nun cesedi sallana sallana karanlık sokakta arzı endam edince komitacılar tabancalarını çekip Zogo’ya doğru ateş etmeye başlamışlar, ancak zaten ölü olan Zogo onların üzerine gelmeye devam etmişti. Tabancanın kar etmediğini şaşkınlıkla görüp istavroz çıkararak bu sefer tüfeklerine sarılıp top güllesi misali mavzer mermileriyle Zogo’yu vurmuşlar, ancak Zogo yine üzerlerine gelmeye devam etmişti. Zogo Niyazi, sokak lambası altına gelip delik deşik bedeniyle, kızıl gözleri ve üstündeki kurumuş kanlara tezat soluk bedeniyle arzı endam edince o gözü kara komitacılar tüfeklerini fırlatıp çığlık çığlığa yüz geri edip kaçmışlardı. O günden sonra Nikola Voyvoda’yı Edirne’de kimse görmemişti. Hatta Bulgar ordusuna katıldıktan sonra Balkan Harbi zamanında bile Edirne istikametine yürümeyi reddedip firar ettiğinden asker kaçağı olarak takip edilip asılarak can vermişti!

Cüce Ragıp komitacıların işini gördükten sonra asıl Edirne külhanları üzerine olan planını gerçekleştirebilmek için gölgelere gire çıka peşinde Zogo ile birlikte Kaleiçi’ne dek gelip en namlı kabadayıların gelip takıldığı Maxim Meyhanesi’ne gelmişti. “Zogo’nun soytarısı!” diye takılanlarla alay edip: “Hey avanaklar! Zogo’yu öldü sanırsınız ama ölmedi. Buraya geliyor. Siz kevgire çevirdiğinizi zannedin, Zogo şerbetlidir ki ta yedi göbek öteden nenesi Bojik cazısıdır, tılsımlanmıştır. Kurşun işlemez, kurşun işler olsa Zogolli Paşa’ya nasıl kurşun ata? Ama çaresi bendedir, kurtarmam için yalvarırsınız!” demiş ve tüm gülmeler, küfürler alaylar karşılığında sadece sırıtmakla yetinip bir köşeye geçip oturmuştu. Zogo’nun cesedi yaralı haliyle içeriye dalar dalmaz kimi korkudan bayılmış, kimi duaya kimi namaza durmuş, kimi kaça durmuştu. İçlerinden yürekli bir tanesi çıkıp: “Bakalım tılsım kaç para Niyazi!” diyerek belinden çektiği revolveri Niyazi’nin kafasına doğrultup ateşlemiş, adamın beynini paramparça etmişti. Ancak Zogo yine yürümeye devam edince korkudan olduğu yerde can vermişti. Zogo üstlerine geldikçe altlarına pisleye pisleye bir köşeye kaçmışlar, Cüce Ragıp’a yalvarmaya başlamışlardı. Ragıp oyun gereği bir anda Zogo’nun bıçağını belinden sıyırıp cesede saplar saplamaz paltosunun cebindeki kuklanın başını kırarak ezmiş, böylece yürüyen ceset olduğu yere yıkılmıştı. Külhanbeyleri kendilerini kurtardı diye cücenin ellerine yapışmış hepsi Ragıp’a biat etmişti. Ancak ne olur ne olmaz Niyazi yine hortlar diye Edirne’nin Bulgar köylerinden birinden usta bir cadıcı çağırılmış, kalbi çıkartılarak haşlanmış, cesedi göbeğinden yedi kere toprağa kazıklandıktan sonra yakılıp öyle gömülmüştü. Ragıp da yaptığı iyilik karşılığı sırrını açık etmesin diye saraylı kadına her ay aldığı haraçtan bir miktar göndermiş, ta Balkan Harbi’ne dek bu düzeni sürdürmüş, İttihatçıların beli makineli fedaileri bile ona ilişmeye çekinmişlerdi. Neyden sonra harp zamanı gelip seferberlik ilan edilince Edirne’nin diğer külhanbeyi, kabadayı taifesiyle birlikte cenkten korkup şehirden savuşup gitmiş öylece de ortalıktan kaybolmuştu. Savaştan çok çok sonraları bunların bir kısmı geri dönmüş ancak Ragıp da dönmeyenler arasında yerini almıştı. İlkin öldü sanmışlar ancak İstanbul’da nev zuhur bir kabadayının yanına kapılandığını duyunca da hiç şaşırmamışlar; “Aslına rücu etmiş…” demişlerdi!

SON
Mehmet Berk Yaltırık
20 Ekim 2013 – İstanbul



* Söz konusu kişinin Edirne’de 2012’de vefat eden Zogo Pastanesi’nin sahibi Zogo lakaplı Niyazi Aydınlık ile arasında sadece isim benzerliği bulunmakta olup kendisiyle bir alakası yoktur, hayali karakterdir. M.B.Y

Kabir Kaçkını Beygir

(Kabir Kaçkını Beygir, Gölge E-Dergi, 72. Sayı, Eylül 2013, s. 77-80)

(Not: İhsan Oktay Anar’ın “Amat” isimli romanında, ölümsüzlükle ilgili anlatılan bir hikâyeden ilham alınarak yazıldı.)
           
Sultan Hamid devrinin Edirne’sinde Menzilahır mevkiinde meskûn Romanlara mensup Davulcu Bekir’in oğulları Abdo ile Süleyman adlı iki kardeş yaşarmış. Bunlar ellerindeki tek beygirin çektiği bir talikayla tüm gün şehri gezer, yük ve eşya taşıyarak geçimlerini sağlarlar, arada da Karaağaç semtinden Abalar Başı’na avamdan kimseleri getirip götürmek için faytonculuk ederlermiş. Yolları ezkaza Rumlarla Bulgarların mahallesine düşerse onlara laf atan kaldırım kurtlarına bıçak çekip dayılanmaktan da eksik kalmazlarmış. Edirne’nin gecelerinde caka satan, Karaağaç kuytularında kumar oynamaya giden külhani kısmıyla, evlere giren hırsız taifesiyle yüz göz olurlar ancak bunların çağrılarına kulak asmazlar, günlük kazanıp günlük yer içerler, şarabı eğlenceyi hayatlarından eksik etmezlermiş. Kavgası cümbüşü eksik olmayan Menzilahır mahallesine, taş yollar üzerinden takır takır seslerle toprak yollarla çevrili mahalleye girerler, çoluk çocuk sesleri, çalgı nağmeleri arasında oturdukları talikada oynaya oynaya tek göz ahırlarına girip çıkarlar, kimseye el açıp minnet etmeden yaşayıp giderlermiş.

            Bir gün ahıra her nasılsa öyle bir halde gelmişler ki kapısını bağlamayı dahi unutup kapıya çakılı nazarlığı dahi düşürmüş. Şayet kafaları o denli dumanlı olmasa ziyadesiyle batıl inançlı bu insanlar kapıyı sıkıca bağlayıp atadan dededen nazardan, büyüden koruyucu tekerlemelerini okumayı ihmal etmez, nazarlığı da kapıya geri asarlarmış ki kendilerine ve hayvanlarına dışarıdan, öte âlemlerden gelebilecek kötülükler dokunamasın. Ancak Karaağaçlı Meyhaneci Apostol’un ta Kostantiniyye’den getirttiği afyonlu şarabı fazla kaçırınca talikayı güç bela zapt ederek sallana sallana ahırlarına gelip samandan yatakları üzerinde sızıp kaldıklarından ne kapıya ne nazarlığa dikkat edebilmişler. İşte tüm bunlardan ötürü her türlü fenalığa teşne bir halde sızıp kalmışlar. O muhitin mütevazı kabristanında, Cumartesi günleri haricinde mezarından çıkarak denk getirdiği bebeklerin ciğerini, hayvan kısmının kanını içen gözü kanlı cazu taifesinden bir heyula, yatsı ezanı okunup cinlerin vakti ilan edilince ceset başına üşüşür gulyabanileri kaçırtıp mezarından çıkmış. Kapkara dilini çürümüş sivri dişleri üzerinde dolaştırıp ateş kızılı gözleriyle evlerin ve ahırların kapılarını yoklayarak, çarpık çurpuk kolları ve ayaklarıyla toprak yollar üzerinde yılan misali sürüne sürüne ilerliyor, her kapı önünde ve pencerelerde nazarlıkları, sarımsakları, acayip yazılı tılsımları gördükçe tıslayarak başka bir tarafa seğirtiyormuş.

            Burnuna çarpan insan ve hayvan kokularından iştaha gelerek korkunç hırıltılarla, tıslamalarla kâh sürünerek kâh çarpık ayakları üzerinde iki yana sallana sallana yürüyen cazu, kapısı bağlanmamış ve de nazarlığı düşmüş bir ahıra denk gelince büyük bir iştahla içeriye girmiş. Ahırdaki atın huysuzlanmasına, deli gibi tepinmesine karşın ipini çözerek sırtına atlayarak ahırdan dışarıya çıkarmış. Sabaha kadar hayvana eziyet edip sokaklarda koşturmuş, kanını içerek perişan etmiş. Sabah ezanı okunurken de atı ahıra geri bırakıp sallana sallana kabrine geri dönmüş. Gün doğup horozlar öttüğünde, uyanıp da atlarının perişan halini gören Abdo ile Süleyman yorgun halinden ve kan ter içinde kalmasından, boynundaki tuhaf yaralardan korkup, atı mahallenin öbür ucunda izbe bir kulübede yaşayan Kurşuncu Fati’ye götürmüşler. Fati Kadın, atı görür görmez bir cazunun musallat olduğunu anlamış. Cazunun at ölene dek Cumartesi günleri haricinde her gece gelerek kanını emeceğini söyleyerek kapılarını sıkıca örtüp, nazarlık asıp atı da sıkıca bağlayarak zapt etmeleri gerektiğini söylemiş. Bunun üzerine Abdo ile Süleyman ahırlarına döner dönmez atı ahırın üstüne yapıldığı kadim taş binadan kalma temellere zincirledikten sonra kapılarına yeniden nazarlık ve sarımsak asmışlar. Cazu gelince tedbir olsun diye odun kesmeye yarar nacaklarını Tenekeci Tıbı’ya götürüp keskinleştirdikten sonra geceyi beklemeye koyulmuşlar.

            Gün geceye dönüp yatsı okunduğu vakit Abdo ile Süleyman oldukları yerde sızdığında, kabrinden çıkıp gelen cazu bir kere tadını alarak musallat olduğu atın tepesine çıkmak için yine sürüne sürüne ahırın önüne gelmiş. Kapıyı bağlı, tılsımları da asılı görünce ahırın duvarlarına vurarak içeriye girmeye çalışmış. Korkuyla yerlerinden sıçrayan Abdo ile Süleyman oldukları yere sinmiş, arada bir pencereye yapışıp kara tırnaklarını cama sürten kızıl gözlü cazudan korkularından ne yapacaklarını şaşırmışlar. Cazunun geldiğini hisseden at olduğu yerde toynaklarıyla yeri eşeleyerek deli gibi kişnemeye başlamış. Cazu içeriye giremeyince atı dışarıya çağırmış tıpkı önceki kurbanlarına yaptığı gibi. At muazzam bir güçle zincirlerinden kurtularak ahırın kapısını yıkarak dışarıya fırlar fırlamaz cazu atın tepesine binerek boynunu dişlemeye başlamış. Abdo ile Süleyman can havliyle ne yapacaklarını pek de bilemeden dörtnala koşturan beygirin peşine düşmüşler. En son cazu zaten kendine hayrı olmayan beygirin tüm kanını çektiğinde beygir olduğu yere yığılıp kalmış. Cazu beygirden akan son birkaç damla kanı yalamanın derdine düşmüşken Süleyman hırsla arkasından yetişip: “Abe emdin kuruttun beygiri kuruttun!” diye baltayı cazunun kafasına indirivermiş. Cazu kafasından akan siyah kanlarla beygirin üstüne yığılıp hayvanın kafası bu kanlarla simsiyaha dönerken, Abdo yol yordam bilir diye mahalleden aşağıya inerek rica minnet Sen Jorj Kilisesi’nin Bulgar papazını çağırmış. Cazu kendi taraflarına da iner diye korkan papaz, Edirne Bulgar cemaatinden bazı gençleri de ardına takıp atın tepesinde ölüp kalmış cazunun cenazesinin yanına gelmişler. Süleyman’ın balta darbesiyle böyle ölüp kalmasına bir anlam verememişlerse de adettendir diye cazunun kalbini çıkarıp kalbinden bir kavşak kenarına göbeğinden kazıklayarak gömüp ağzına sarımsak doldurdukları kafasını kesip başka bir tarafa gömmüşler.

            Beygirlerinin kaybıyla muazzep Abdo ile Süleyman, artık işe yaramaz diye atı kimsecikler görmeden büyük ve geniş bir çadır bezine sardıktan sonra ertesi gün geç vakitte gizli gizli kaçak kesim yapan beygir kasaplarına götürüp satmayı düşünmüşler. Bu yerlerde hayvan namına her türlü şey kesildiğinden bir günlük ölmüş bir beygirin bile etinin kesilip paragöz bir kasaba satılması işten bile değilmiş. Ertesi gün akşama doğru ancak kendilerine gelip çadır bezinin bir ucuna yapışarak ölü beygirlerini kaçak beygir kasaplarından birine götürmüşler. O günkü şarap paralarını ve kayıntılarını çıkartacak bir miktarda anlaştıktan sonra hayvanın leşini kasabın önüne bırakmışlar. Kasap kokmuş hayvan leşlerini kesmeye alıştığından zerre iğrenme emaresi göstermeden sanki hayır bir iş yapıyormuş gibi besmeleyle bıçağını çektiğinde hayvan olduğu yerde debelenmeye başlamış. Kasap, Abdo ve Süleyman’ın şaşkın bakışları arasında kızıl gözleriyle cana gelen, sivri dişlerini göstere göstere kişneyen at kasabı çifteyle yere yıkınca kasap bir yana Abdo ile Süleyman başka yöne doğru kaçmışlar.. Az buçuk gavur, Müslüm dualarıyla ahıra geri dönen Abdo ile Süleyman, yaptıkları iş ortaya çıkar diye kimseye bahsetmemeye ant içmişler. Ancak at peşlerini bırakmamış. Çünkü kafası yarılan cazunun kanları ağzına dökülünce cazu gibi hortladığından bir hortlak misal en önce yakınlarına musallat olmuş. Onların ardından ahırın kapısına dayanan beygir, toynaklarını duvarlara vura vura, pencereden sivri dişlerini gösterip korkunç seslerle kişneye kişneye Abdo ile Süleyman’ı derin korkulara gark etmiş.

En son Süleyman’ın aklına bir çare gelmiş. Hem de öyle bir çare ki insan öyle bir durumda neyi nasıl akıl ettiğine şaşarmış. Süleyman: “Abe Abdo ne üldürelim bunu? Yakalayıp zapt edelim, ortlayan beygir diye er yerde anlatırız! Erkezler panayır gibi gürmeye gelir, sipali verirler. Paşalar gibi zengin uluruz beya!” deyince onun da aklına yatmış. Üzerine sarımsak koçanları bağladıkları bir cins kemendi hazır ettikten sonra ahırın kapısını açıp beygiri içeriye çağırmışlar. Kana susamış hortlak beygir korkunç kişnemelerle ahıra girer girmez sarımsaklı kemendi beygirin boynundan geçirdikten sonra karışık dualarla, sarımsak sürdükleri zincirlere dolayarak yine duvara zincirlemişler, ancak bu kez dualı zincir ve iplerle bağlandığından duvardan koparmaya gücü yetmemiş. Camdan pencereden bedava seyreden olur diye çadır bezleriyle ahırın camını kapatıp sabahı beklemeye başlamışlar.

Ertesi gün mahalleye ahırlarında ölümden dönmüş, kimsenin görüp işitmediği tuhaf bir beygir bulunduğunu söyleyince ilk önce kimse sözlerine inanmayarak milletten para cukkalamak için uydurabileceklerini düşünmüşler. Ancak merakına yenik düşen Malu isimli bir kadın, siyah toynaklı, korkunç görünüşlü, sivri dişlerini göstere göstere korkunç seslerle kişneyen ateş kızılı gözlü hortlak beygiri görüp tüm mahallenin dedikoducularına yayınca hortlak beygiri görmek isteyenler evin önünde kuyruk olup Abdo ile Süleyman’a miktarı ölçülemez paralar kazandırmışlar. Hortlak beygirin namı cümle Rumeli’ye ve İstanbul’a dek uzanmış, başka başka semtlerden paşalar, beyzadeler, erkekliğini sınamak isteyen kabadayılar, melankoliden avurtları çökmüş feylesoflar, parası ve zamanı bol bir nice amelsiz kimseler Menzilahırı’ndaki o ahıra gelerek hortlak beygiri görmek istemişler. Osmanlı gazeteleri mevzuyu yazmak istemiş ancak padişahtan ziyade padişahçı sansür kurulunda bulunan bir paşa: “Kalabalığın resmini gösterip memlekette kıtlık var derler, padişahımıza halel getirmek için kullanırlar!” diye haber yapılmasını yasaklamış. Kapitülasyon marifetiyle yasağı delebilen ecnebi gazetecilerden birkaçı da fotoğraflarda bulutlu gibi görünen bu hortlak beygirin hikâyesini Frenk neşriyatında meşhur etmişler.

Günün birinde Frenk illerinden bir mektup gelmiş Abdo ile Süleyman’a. Tahmis Meydanı’na inerek arzühalci Avram Efendi’ye mektubu okuttuklarında bir Frenk soylusunun gelerek atı istedikleri miktarı belirterek satın almak istediği yazıyormuş. Avram Efendi’ye, cevaben bir mektup yazdırarak yüklü bir paraya beygiri satabileceklerini ve ahırın adresini cimine noktasına kadar yazdırıp göndermişler. Öyle ya bu mektubun sahibi hakikaten gelirse bu yüklü parayla hayatları külliyen değişebilirmiş. Fırtınanın ağaçları neredeyse kökünden söktüğü, korkunç uğultularla estiği bir gece ahırın kapısı çalmış. Kapıyı açtıklarında boynu sargılı, soluk benizli, tepeden tırnağa siyahlara bürünmüş, sol yanında büyükçe bir süvari kılıcının asılı olduğu tuhaf görünüşlü bir Frenkle karşılaşmışlar. Tek cümle konuşmadan Frenk onlara koca bir kesede istedikleri parayı verdikten sonra kendisine kanı ısınmış gibi görünen hortlak beygiri çözdürüp sırtına atlamış. O esnada Abdo ile Süleyman tuhaf şeyler görmüş. Beygirin sırtına atlayan Frenk birden boynundaki sargıyı çıkarmış. Başını omuzlarından sökerek alelade bir kelle gibi elinde taşıyarak kara suretli beygirle birlikte dörtnala ilerlemiş. Elinde kesik kellesini sallayan kesikbaş, sırtına bindiği hortlak beygirin ürkünç kişneme sesleri arasında gözden kaybolup gitmiş…


SON

Mehmet Berk Yaltırık
10 Ağustos 2013-İstanbul