cadı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cadı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ağustos 2017 Pazartesi

Cadıların Güneşi

(Daha önce Pera Müzesi Blog'da 11 Haziran 2016'da http://blog.peramuzesi.org.tr/featured/cadilarin-gunesi/ adresinde yayınlandı. İngilizcesi için: http://blog.peramuzesi.org.tr/en/featured/cadilarin-gunesi/)
          Eylül güneşi altında, ziyadesiyle kızgın sac misali ateş saçan kayalıklardan geçiyorum. Uzaktan uzağa fark edilen çizgiler ve çatlamış kayalar haricine tek bir ağaç, tek bir ot yok. Beni tekrar eski memleketime savuran mektubun peşinde bu tepeye dek taban teptim. Gerçi bir zamanlar memleketim olan eski memleketim demeli. Balkan harpleri sonrasında buralarda hangi vadi Osmanlı, hangisi Bulgar meçhul. Zira Rodopların tepelerinde, güney taraflarında Türk komitacıları, kuzeyinde Bulgar komitacıları dolanıyor. Hatta güneyde bazı Osmanlı zabitleri ayrı bir hükümet kurmuşlar. Balkanların hazin kaderi. Devletler içre devletler...
            Sonuncu Balkan Harbi’nin nihayetinde, Fransız bir gazeteci olarak girdim Bulgar Krallığı’na. Hürriyet’in ilanından evvel siyasi takibat neticesinde Osmanlı tabiiyetinden Fransız vatandaşlığına geçmiştim. Beni yıllar sonra buralara, yıkılmış köylerin ve alelacele gömülmüş toplu cenaze yığınlarının çepeçevre saçıldığı, ölüm kokan bu yerlere getiren şey bir mektup. Gazetecilik benim için bir kılık, ben başka bir şeyin peşindeyim. Yaptığım şey akıl kârı olmadığı gibi mektupta yazan şeyler de akıl kârı değil. Ancak dostluk bağları ve haysiyetle açıklanabilir…
            Fransa’ya kaçışımda ve yerleşmemde bana yardımcı olan Agâh Nadi’ye karşı hiçbir şekilde ödeyemeyeceğim manevi borç, işte beni komitaların, çetelerin, ölümün kol gezdiği bu dağ başlarına sürükledi.
            Agâh Nadi’nin başlıca iki merakı başını türlü belalara sokmuştu. İlki siyasi meselelerle fazlaca içli dışlı olmasıydı. Fransa’ya çok önceden iltica ettiğinden bir ahbabım vasıtasıyla kendisiyle irtibata geçmiştim. Onun sayesinde yerleşmem ve vatandaşlığa kabulüm söz konusu olabildi. Kendisi Fransız siyasiyesi ile dahi alakadardı ancak kalemine hürmet gösterildiğinden pek takibata uğramıyordu. Zaten bu merakının da şayet varlarsa Fransa’daki jurnalci takımının ihbarlarına konu olmak haricinde bir fenalığı yoktu. Asıl fenalığı öteki merakıydı…
            Fransa’ya gittiği senelerde Agâh Nadi her ne kadar rasyonel düşünceye haiz biri olsa da batıda yeni yeni alaka uyandırmaya başlayan ispritizma meseleleriyle tanışmıştı. Alakası hevese, hevesi tutkuya dönüşmüştü. İspritizma ile birlikte manyetizma, nihayetinde günümüzde artık batıl kabul edilen büyücülük, medyumluk gibi sahalara da merak salmıştı. Benimle tanıştığı esnada bu raddeleri çoktan geçmiş, Svedenborgyanizm, Yeni Platonculuk üzerinden öte âlemlerin varlığı üzerine kafa yormaya başlamıştı. Dünyanın türlü çeşit yerinden mektuplar alıyor, konuyla alakalı bültenleri, kitapları takip ediyordu. Bu mevzuların meraklıları ile dolup taşan tuhaf cemiyetlerle de irtibatı vardı. Tutkusunu alaka ve heves ile tanımlayamam, bu meraktı. Ötedekiyle temasa geçmeye dair ölümcül bir merak.
            Bir sohbetimiz esnasında ağzımdan yanlışlıkla “Balkan muhacirlerinin kocakarı hikâyeleri” lakırdısı çıkınca ailesine (orada izdivaç yapmış, Fransız bir hanımla evlenmişti) ufak bir iş seyahatine çıktığı bahanesini savurarak ortalıktan kaybolmuştu. Bir ay geçip kendisinden bir haber gelmeyince sağa sola haber bıraktım ama netice yoktu. Balkan Harbi’nin başlamasına yakın çıkıp gelmişti. Balkan topraklarında gezindiğini, tekinsiz söylencelerin ardından pek çok mezarlıkta ve viranelerde dolaştığını anlatmıştı. Karadağlıların Yeni Pazar’a hücum etmesi üzerine harp dedikoduları hakikate dönüşme emaresi gösterince geri dönmüştü. Öte dünyaya dair o harabelerde kabristanlarda bir şeyler görüp görmediğini sordum, neticenin menfi olduğunu söyleyip bahsi kapattı.
            Bu seyahatin ardından merakı körelir sandık ama aksine daha ziyade meşgul olmaya başladı. Mektuplaşmaları artmış, tuhaf cemiyetlerle mülakatları da pek sıklaşmıştı. Kendisini sıkıştırınca peşinde olduğu şeyi anlattı. Ecnebilerin “kült alanı” dedikleri, insanların belli bir tabiatüstü güce atfedip dilek diledikleri, arzularını yerine getirmek için ayinler yaptıkları bir yeri arıyordu. Rumeli taraflarında olduğunu duyduğu bu yerin mıntıkasını bilmiyordu ancak neye benzediğini öğrenmişti, mektuplarında sıklıkla bu yeri soruyordu. Kayalarına türlü çeşit acayip şeklin resmedildiği ve neredeyse boydan boya bu suretlerle damgalanmış bir yüksek tepe ve tepenin tüm çıplaklığına rağmen sanki kabristanmışçasına zirvede boy atmış sık servi ağaçları. Bu alelade dilek yerinde ne olduğunu anlatmadı. Osmanlı topraklarında dilek dilenen, adak adanan pek çok türbe, mum yakılan kaya, çaput bağlanan ağaç vardı.
            Bir aralık arayışı sonuç vermeyince vazgeçecek gibi oldu. Yunanistan’dan gelen ve uzun uzadıya aradığı kült alanını tarif edip hikâyesini anlatan o lanetli mektup eline ulaşmasaydı vazgeçecekti de. Rodop dağlarının bir noktasında, antik dönemde cadılar büyücüler mabudesi addedilen Hekate’ye adanmış bir kült alanından bahsediyordu mektup. Cahiliye devirlerinden günümüze kâfir ve Hristiyan Bulgarların, Türklerin, oradan gelip geçenlerin tırmanıp dileklerini kömür tozlarıyla yahut kazıyarak tasvir ettikleri bir tepenin bulunduğu anlatılıyordu. Bu mektubun ardından yine bir başka mektuplaşma safhası başladı. Bu sefer İngiltere’den bir ispritizma cemiyeti reisi, bazı kült alanlarının bir tür manevi güç barındırdıklarını söyleyen ve Agâh’ın aradığı yerin de böyle bir yer olabileceğini söyleyen bir mektup gönderince işin rengi değişti. Agâh Nadi kendi itikadınca aradığı yerin böyle bir kült merkezi olabileceğini iddia ediyordu.
            Elem verici olaylar tepenin bulunduğu yeri tarif eden ve bir Bulgar muallim tarafından yazılmış kısa bir mektuptan sonra başladı. Folklor ve bilhassa halk inançları üzerine tetkiklerde bulunan bu muallim, Rodop dağlarının falanca tarafında, böyle bir tepe bulunduğunu, başkası için kem niyette bulunmak isteyen ahalinin fazlaca tırmanmadan dileklerini kayalıklarına çizdiği bu yere “Cadılar Tepesi” denildiğini yazmıştı. Ancak Agâh’ı asıl etkileyen son satırlarda yazdıklarıydı. Ahali buranın tepesine çıkan kimselerin öte âlemlere (bizdeki cinler âlemi gibi) karışacağına inanıyordu. Öte âlemlere göz atabilmek adına bu Agâh için bulunmaz fırsattı, öyle inanıyordu.
            Hem hanımı hem ben Agâh’ı ne olduğu belirsiz bir lakırdı ardından o taraflara gitmemesi için dil döktük. Biliyorduk ki yine Balkan dağlarının yolunu tutacaktı. Balkan Harbi’nin tüm şiddetiyle sürüp gitmesinden hareketle böyle bir seyahatte istese de bulunmayacağını söylese de dikkat ediyorduk. Balkan Harbi’nin son demlerinde bir gün ortalıktan kayboluverdi. Mektupların önemli olanları ve şahsi notları yanında olduğundan nereye gittiğini bilemiyorduk. Çaresiz yine dönüp gelmesini bekleyecektik.
            Kendisinin kaybolmasından aylar geçti, ikinci Balkan Harbi patlak verdi, o esnada Bulgaristan’da bir dağ köyünden onca harp hengâmesine rağmen nasıl bize ulaştığına hala hayret ettiğim bir mektup geldi. Agâh Nadi yazmıştı. Bulunduğu yeri mükemmelen tarif edip gelemeyiş sebebini ve arayışının nihayetine yaklaştığını söylüyordu.
            “V… köyünün bir köşesindeki metruk handa kaleme aldığım bu satırlar sizde delirdiğim intibaını uyandıracaktır. Lakin benim gözümle görmediğim bir şeye inanmadığım, bu nedenle böylesine hararetli tetkikata giriştiğim malum. Ömrümü vakfettiğim araştırmalar nihayet buldu. Zira öte âlemin kapılarını ucu ucuna da olsa görebildim. Cadıların düğününü gördüm! Balkan ahalisinin ekseriya zikrettiği cin düğünü hurafelerinde bahsi geçen muhayyel cümbüşlerine ve toplaşmalarına şahitlik ettim! Burada cadılar ve ecinniler öte alemin kapılarını aralamakla kalmıyor, alemlerin arasındaki perdede yırtık açıp öbür güneşi doğuruyorlar. Ecinniler aleminin karanlık ve korku saçan güneşini. Uzaktan gördüklerim dahi korkudan beni olduğum yere mıhladı. O acayip serencamın hayali gözlerimin önünden gitmiyor. Ancak cesaretimi toplayıp lazım. Daha yakından görmeliyim. Bu mektubu beni merak etmemeniz için gönderiyorum zira o tepeye tırmandıktan sonra ne göreceğim meçhul… Buranın gençlerinden biri şehre kadar inip postalayacağını söyledi. Agâh Nadi.”
            Mektup harp şartları yüzünden iki ayda ulaşmıştı elimize. Agâh ya dönüş yolundaydı yahut orada kalmıştı. Elim kolum bağlı bekleyemezdim. Lazım gelen evrakları temin edip ben de Bulgar Krallığı’na yollandım.
            Agâh Nadi, tepenin bulunduğu yeri tarif etse de bulamamaktan, ahbabımın cesediyle karşılaşmaktan yahut hiç karşılaşamamaktan korkuyordum en başta. Balkanlara yaklaştıkça, harabeye dönmüş ölüm kokan yerlerden geçtikçe bambaşka şeylerden korkmaya başladım. Dağ patikalarının kenarlarında muhacirlerin cenazeleri, çamurlu toprak yollarda göç katarları, köylerde ateş yakıp şenlik eden komitacıların gürültüleri, yerinde yurdunda kalan ancak yine bir harbin patlak vermesinden korkan köylüler… Fransızca konuşuyordum, Fransız gazeteci hüviyetindeydim (Agâh Nadi’nin yazdığı yerlerde birkaç mesel yazmışlığım vardı), bu âleme çoktan yabancılaştığımı zannediyordum. Lakin gördüğüm acılar ve eski aidiyetim üzerinden bir zarar görme korkusu bana unuttuğumu sandığım birçok şeyi hatırlatmıştı. Peşinde olduğum ahbabım gibi ben de tehlikedeydim…
            Yolculuğumun en tuhaf kısmı ise tepenin yerini ararken konuştuğum insanlar oldu. Önce uzaktan şöyle bir gördüğü için rahatlıkla yerini tarif edenlere rastladım. Yaklaştıkça yerini söylemede bu kadar cömert olmayan, hatta gitmemem için korkutan, tehdit eden kimselere denk gelir oldum. Karşılaştığım her ağız bana yarı Türkçe yarı Bulgarca tüyler ürpertici rivayetler anlatıyordu.
            Sabaha karşı denk geldim aradığım şeye. Gün doğarken, tan kızıllığı esnasında bembeyaz çıplak bir tepe. Çizgi ve çatlaklarla kaplı sanki bir devin sanat eseriymişçesine bunlarla süslü. Tepenin zirvesinde rüzgârda tekinsizce bir o yana bir bu yana sallanan servi ağaçları görünüyor.
            Tepeyle arasında hayli mesafe bulunan, Agâh Nadi’nin son mektubunda bahsettiği köye geldim evvela. Köyün hanına gidip Agâh Nadi’nin suretini tarif edince en son iki ay önce gördüklerini söylediler. Handa çalışan gençten bir çocuk (bahsi geçen mektubu o şehre indirmişti), iki aydır görünmediğini son kez o tepeye tırmandığını söyledi. Fark ettiğim anda dehşete düşüren bir ayrıntıyı da bu esnada fark ettim. Buraya uzakken insanlar rahatlıkla “Cadılar Tepesi” diyebiliyorlardı. Ancak yaklaştıkça bu ismi duymaz olmuştum. Bizim Türk ahalinin baykuştan arpacık kumrusu, domuzdan dağda gezen, kurttan canavar, ecinniden iyi saatte olsunlar diye bahsetmesi gibi onlar da neredeyse tepenin adını hiç zikretmiyorlardı. Adını andıkları vakit koca tepeyi çağırmaktan korkarmışçasına “orası”, “o tepe” deyip geçiştiriyorlardı. Olmadık kayalık yerlerden çıkıp önümü kesen komitacılar buranın yolunda da hiç görünmemişti.
            Handa güneş batıncaya kadar dinlendim. Gün batımına yakın uyanınca gitmemem konusunda çok uyardılar ama en azından arkadaşımdan kalanları, şayet kalabilmişse bulmam lazım. Köylülerin tavırları ve anlattıkları beni ziyadesiyle ürkütse de vicdanım korkumdan daha ağır basıyordu.
            İşte şimdi Eylül güneşi altında, gün batımına rağmen saatlerce güneşin altında pişmiş ziyadesiyle kızgın sac misali ateş saçan kayalıklardan geçiyorum. Uzaktan uzağa fark ettiğim çizgiler ve kaya çatlaklarının insanların kendi elleriyle yaptıkları damgalar, tasvirler olduğunu görüyorum. Putperestlerin zamanından bugüne tasvir edilmiş arzu ve istekler. Ancak fark ettiğim hep kötü dilekler, beddualar. Düşmanının ailesini tasvir edenler, sevdiği kadını tasvir edenler ve üzerlerinde fark ettiğim kurumuş kan lekeleri. Bunca zamanın binlerce insanın öfke ve nefreti bu tepeye nakşedilmiş. Geldiğim yollardaki yok edilmiş köylerde ve cesetlerle dolu yollarda bile böylesine kan ve vahşet görmedim. Tepede belki de bu yüzden tek bir ot bile yetişmemiş zira sürgün verememiş. Ölüm arzusundan yaşamaya fırsat bulamadılar muhtemelen.
            Tepeye vardım. Hava çoktan karardı. Önümde tuhaf bir düzlük var ve sayısız gibi görünen servi ağaçları. Eski memleketimin mezarlıklarını anımsatan yüzlerce ve sık aralıklı serviler. Karanlıkta sanki her birinin bir sureti var, canlı gibiler. Korkunç suretleriyle bana bakan kocaman suratları var. Ellerini kollarını açmış dalları beni bekliyor gibiler. Karanlığın ortasında Agâh Nadi’den bir iz, emare arıyorum. Servi gölgelerinin altından korka sakına geçiyorum. Servilerle çevrilmiş bir açıklığa geliyorum. Adeta bir meydan. Sanki servilerin karanlığında beni seyreden gözler var. Gördüğüm şeyleri zihnimin bana oynadığı bir oyun addederek cesaret bulmaya çalışıyorum.
            Ta ki o sesler gelene kadar…
            Gecenin ortasında yükselen davul sesleri, alabildiğine ve gelişigüzel üflenen borular… İnsanın işittiklerine aykırı bir curcunanın patırtısı… Acaba onlar mı geliyor?
            Servi ağaçlarının gölgeleri daha kuşatıcı ve korunaklı görünüyor gözüme. Bir büyük servinin gövdesini siper ederek açıklığa bekliyorum. Onlar geliyor gerçekten de. Gecenin pelerini altında yürüyen şekilsiz, eciş bücüş suretler, beddualarla lanetlerle uğraşmaktan çarpılmış kollar, öte âlemlerden kendilerini taşıyan biçimsiz bacaklar… Davul ve boru sesleri, kaynana zırıltısını andıran gülüşmeler, fütursuz bir şenlik… Karanlığın ortasında açıklığa toplanıyorlar. Delice bir gulgule peyda oluyor, cümle ecinni bir arada! İşte tepeye adını veren cadılar toplandı!
            Bir araya gelip öylesine karışıyorlar ve öylesine kendilerinden geçmişler ki bu korkulu sahne karşısında gözlerimi dahi kapatamıyorum. Korku vücudumu ele geçirmiş durumda. Ben onları ürpertiyle seyrederken birden bir ışık peyda oluyor ortalarında. Gökyüzü yıldızsız simsiyah ve ay kaybolmuş. Öte âlemlerin kapısı aralanıyor. Şenliğin ortasındaki ışık gittikçe artıyor. Ancak huzur vermesi gerekirken insanda korku ve endişe uyandıran, insan aklının sınırlarını zorlayan bir aydınlık bu.
            O yükseliyor. Cadıların güneşi! Öte âlemin kapıları açıldı! Kıpkızıl bir güneş lakin ışığı yutan, ışık yerine karanlık saçan bir güneş. Rengini buradaki kötücül dileklerin, bedduaların neticesi olan kanlardan almış gibi. Ecinnilerin curcunası arasında, onların çarpık ellerinde göğe yükseliyor. Gittikçe büyüyor sanki.
            Ancak o da ne?
            Güneşin içinde bir suretle göz göze geliyorum. Acıyla yoğrulmuş bin türlü işkenceden geçmiş bir siluet sanki. Bizim âlemimizden iken onlarınkine karışıp yavaş yavaş şeklini biçimini kaybetmeye başlamış bir suret. Acı çeken bir insan! Bakan kişide bir acıma uyandıran ancak hemen akabinde korkutan, ürküten bir çehre!
            O yüzle göz göze geldik bir anda. Gözlerimi ondan alamıyorum. Tekinsiz bir aşinalık var. Galiba sonunda aradığımı buldum. Bir zamanlar Agâh’a ait olan bir surete bakıyorum yahut cadıların güneşinde seyrettiğim kendimim. Kendi ruhum. Bu bedbaht yere gelerek Agâh’ın akıbetini paylaşan talihsiz ruhum…
            Öte âlemin kapılarını göreceğimi hiç tahmin etmiyordum.
            Şimdi oradayım.
            Cadıların ve ecinnilerin güneşinin, biçimsiz ve günahkar bedenleri ebediyete dek kavurduğu bu tarifsiz mekanda…
SON
Mehmet Berk Yaltırık
26 Mayıs 2016 – Edirne

25 Temmuz 2014 Cuma

Kabir Kaçkını Beygir

(Kabir Kaçkını Beygir, Gölge E-Dergi, 72. Sayı, Eylül 2013, s. 77-80)

(Not: İhsan Oktay Anar’ın “Amat” isimli romanında, ölümsüzlükle ilgili anlatılan bir hikâyeden ilham alınarak yazıldı.)
           
Sultan Hamid devrinin Edirne’sinde Menzilahır mevkiinde meskûn Romanlara mensup Davulcu Bekir’in oğulları Abdo ile Süleyman adlı iki kardeş yaşarmış. Bunlar ellerindeki tek beygirin çektiği bir talikayla tüm gün şehri gezer, yük ve eşya taşıyarak geçimlerini sağlarlar, arada da Karaağaç semtinden Abalar Başı’na avamdan kimseleri getirip götürmek için faytonculuk ederlermiş. Yolları ezkaza Rumlarla Bulgarların mahallesine düşerse onlara laf atan kaldırım kurtlarına bıçak çekip dayılanmaktan da eksik kalmazlarmış. Edirne’nin gecelerinde caka satan, Karaağaç kuytularında kumar oynamaya giden külhani kısmıyla, evlere giren hırsız taifesiyle yüz göz olurlar ancak bunların çağrılarına kulak asmazlar, günlük kazanıp günlük yer içerler, şarabı eğlenceyi hayatlarından eksik etmezlermiş. Kavgası cümbüşü eksik olmayan Menzilahır mahallesine, taş yollar üzerinden takır takır seslerle toprak yollarla çevrili mahalleye girerler, çoluk çocuk sesleri, çalgı nağmeleri arasında oturdukları talikada oynaya oynaya tek göz ahırlarına girip çıkarlar, kimseye el açıp minnet etmeden yaşayıp giderlermiş.

            Bir gün ahıra her nasılsa öyle bir halde gelmişler ki kapısını bağlamayı dahi unutup kapıya çakılı nazarlığı dahi düşürmüş. Şayet kafaları o denli dumanlı olmasa ziyadesiyle batıl inançlı bu insanlar kapıyı sıkıca bağlayıp atadan dededen nazardan, büyüden koruyucu tekerlemelerini okumayı ihmal etmez, nazarlığı da kapıya geri asarlarmış ki kendilerine ve hayvanlarına dışarıdan, öte âlemlerden gelebilecek kötülükler dokunamasın. Ancak Karaağaçlı Meyhaneci Apostol’un ta Kostantiniyye’den getirttiği afyonlu şarabı fazla kaçırınca talikayı güç bela zapt ederek sallana sallana ahırlarına gelip samandan yatakları üzerinde sızıp kaldıklarından ne kapıya ne nazarlığa dikkat edebilmişler. İşte tüm bunlardan ötürü her türlü fenalığa teşne bir halde sızıp kalmışlar. O muhitin mütevazı kabristanında, Cumartesi günleri haricinde mezarından çıkarak denk getirdiği bebeklerin ciğerini, hayvan kısmının kanını içen gözü kanlı cazu taifesinden bir heyula, yatsı ezanı okunup cinlerin vakti ilan edilince ceset başına üşüşür gulyabanileri kaçırtıp mezarından çıkmış. Kapkara dilini çürümüş sivri dişleri üzerinde dolaştırıp ateş kızılı gözleriyle evlerin ve ahırların kapılarını yoklayarak, çarpık çurpuk kolları ve ayaklarıyla toprak yollar üzerinde yılan misali sürüne sürüne ilerliyor, her kapı önünde ve pencerelerde nazarlıkları, sarımsakları, acayip yazılı tılsımları gördükçe tıslayarak başka bir tarafa seğirtiyormuş.

            Burnuna çarpan insan ve hayvan kokularından iştaha gelerek korkunç hırıltılarla, tıslamalarla kâh sürünerek kâh çarpık ayakları üzerinde iki yana sallana sallana yürüyen cazu, kapısı bağlanmamış ve de nazarlığı düşmüş bir ahıra denk gelince büyük bir iştahla içeriye girmiş. Ahırdaki atın huysuzlanmasına, deli gibi tepinmesine karşın ipini çözerek sırtına atlayarak ahırdan dışarıya çıkarmış. Sabaha kadar hayvana eziyet edip sokaklarda koşturmuş, kanını içerek perişan etmiş. Sabah ezanı okunurken de atı ahıra geri bırakıp sallana sallana kabrine geri dönmüş. Gün doğup horozlar öttüğünde, uyanıp da atlarının perişan halini gören Abdo ile Süleyman yorgun halinden ve kan ter içinde kalmasından, boynundaki tuhaf yaralardan korkup, atı mahallenin öbür ucunda izbe bir kulübede yaşayan Kurşuncu Fati’ye götürmüşler. Fati Kadın, atı görür görmez bir cazunun musallat olduğunu anlamış. Cazunun at ölene dek Cumartesi günleri haricinde her gece gelerek kanını emeceğini söyleyerek kapılarını sıkıca örtüp, nazarlık asıp atı da sıkıca bağlayarak zapt etmeleri gerektiğini söylemiş. Bunun üzerine Abdo ile Süleyman ahırlarına döner dönmez atı ahırın üstüne yapıldığı kadim taş binadan kalma temellere zincirledikten sonra kapılarına yeniden nazarlık ve sarımsak asmışlar. Cazu gelince tedbir olsun diye odun kesmeye yarar nacaklarını Tenekeci Tıbı’ya götürüp keskinleştirdikten sonra geceyi beklemeye koyulmuşlar.

            Gün geceye dönüp yatsı okunduğu vakit Abdo ile Süleyman oldukları yerde sızdığında, kabrinden çıkıp gelen cazu bir kere tadını alarak musallat olduğu atın tepesine çıkmak için yine sürüne sürüne ahırın önüne gelmiş. Kapıyı bağlı, tılsımları da asılı görünce ahırın duvarlarına vurarak içeriye girmeye çalışmış. Korkuyla yerlerinden sıçrayan Abdo ile Süleyman oldukları yere sinmiş, arada bir pencereye yapışıp kara tırnaklarını cama sürten kızıl gözlü cazudan korkularından ne yapacaklarını şaşırmışlar. Cazunun geldiğini hisseden at olduğu yerde toynaklarıyla yeri eşeleyerek deli gibi kişnemeye başlamış. Cazu içeriye giremeyince atı dışarıya çağırmış tıpkı önceki kurbanlarına yaptığı gibi. At muazzam bir güçle zincirlerinden kurtularak ahırın kapısını yıkarak dışarıya fırlar fırlamaz cazu atın tepesine binerek boynunu dişlemeye başlamış. Abdo ile Süleyman can havliyle ne yapacaklarını pek de bilemeden dörtnala koşturan beygirin peşine düşmüşler. En son cazu zaten kendine hayrı olmayan beygirin tüm kanını çektiğinde beygir olduğu yere yığılıp kalmış. Cazu beygirden akan son birkaç damla kanı yalamanın derdine düşmüşken Süleyman hırsla arkasından yetişip: “Abe emdin kuruttun beygiri kuruttun!” diye baltayı cazunun kafasına indirivermiş. Cazu kafasından akan siyah kanlarla beygirin üstüne yığılıp hayvanın kafası bu kanlarla simsiyaha dönerken, Abdo yol yordam bilir diye mahalleden aşağıya inerek rica minnet Sen Jorj Kilisesi’nin Bulgar papazını çağırmış. Cazu kendi taraflarına da iner diye korkan papaz, Edirne Bulgar cemaatinden bazı gençleri de ardına takıp atın tepesinde ölüp kalmış cazunun cenazesinin yanına gelmişler. Süleyman’ın balta darbesiyle böyle ölüp kalmasına bir anlam verememişlerse de adettendir diye cazunun kalbini çıkarıp kalbinden bir kavşak kenarına göbeğinden kazıklayarak gömüp ağzına sarımsak doldurdukları kafasını kesip başka bir tarafa gömmüşler.

            Beygirlerinin kaybıyla muazzep Abdo ile Süleyman, artık işe yaramaz diye atı kimsecikler görmeden büyük ve geniş bir çadır bezine sardıktan sonra ertesi gün geç vakitte gizli gizli kaçak kesim yapan beygir kasaplarına götürüp satmayı düşünmüşler. Bu yerlerde hayvan namına her türlü şey kesildiğinden bir günlük ölmüş bir beygirin bile etinin kesilip paragöz bir kasaba satılması işten bile değilmiş. Ertesi gün akşama doğru ancak kendilerine gelip çadır bezinin bir ucuna yapışarak ölü beygirlerini kaçak beygir kasaplarından birine götürmüşler. O günkü şarap paralarını ve kayıntılarını çıkartacak bir miktarda anlaştıktan sonra hayvanın leşini kasabın önüne bırakmışlar. Kasap kokmuş hayvan leşlerini kesmeye alıştığından zerre iğrenme emaresi göstermeden sanki hayır bir iş yapıyormuş gibi besmeleyle bıçağını çektiğinde hayvan olduğu yerde debelenmeye başlamış. Kasap, Abdo ve Süleyman’ın şaşkın bakışları arasında kızıl gözleriyle cana gelen, sivri dişlerini göstere göstere kişneyen at kasabı çifteyle yere yıkınca kasap bir yana Abdo ile Süleyman başka yöne doğru kaçmışlar.. Az buçuk gavur, Müslüm dualarıyla ahıra geri dönen Abdo ile Süleyman, yaptıkları iş ortaya çıkar diye kimseye bahsetmemeye ant içmişler. Ancak at peşlerini bırakmamış. Çünkü kafası yarılan cazunun kanları ağzına dökülünce cazu gibi hortladığından bir hortlak misal en önce yakınlarına musallat olmuş. Onların ardından ahırın kapısına dayanan beygir, toynaklarını duvarlara vura vura, pencereden sivri dişlerini gösterip korkunç seslerle kişneye kişneye Abdo ile Süleyman’ı derin korkulara gark etmiş.

En son Süleyman’ın aklına bir çare gelmiş. Hem de öyle bir çare ki insan öyle bir durumda neyi nasıl akıl ettiğine şaşarmış. Süleyman: “Abe Abdo ne üldürelim bunu? Yakalayıp zapt edelim, ortlayan beygir diye er yerde anlatırız! Erkezler panayır gibi gürmeye gelir, sipali verirler. Paşalar gibi zengin uluruz beya!” deyince onun da aklına yatmış. Üzerine sarımsak koçanları bağladıkları bir cins kemendi hazır ettikten sonra ahırın kapısını açıp beygiri içeriye çağırmışlar. Kana susamış hortlak beygir korkunç kişnemelerle ahıra girer girmez sarımsaklı kemendi beygirin boynundan geçirdikten sonra karışık dualarla, sarımsak sürdükleri zincirlere dolayarak yine duvara zincirlemişler, ancak bu kez dualı zincir ve iplerle bağlandığından duvardan koparmaya gücü yetmemiş. Camdan pencereden bedava seyreden olur diye çadır bezleriyle ahırın camını kapatıp sabahı beklemeye başlamışlar.

Ertesi gün mahalleye ahırlarında ölümden dönmüş, kimsenin görüp işitmediği tuhaf bir beygir bulunduğunu söyleyince ilk önce kimse sözlerine inanmayarak milletten para cukkalamak için uydurabileceklerini düşünmüşler. Ancak merakına yenik düşen Malu isimli bir kadın, siyah toynaklı, korkunç görünüşlü, sivri dişlerini göstere göstere korkunç seslerle kişneyen ateş kızılı gözlü hortlak beygiri görüp tüm mahallenin dedikoducularına yayınca hortlak beygiri görmek isteyenler evin önünde kuyruk olup Abdo ile Süleyman’a miktarı ölçülemez paralar kazandırmışlar. Hortlak beygirin namı cümle Rumeli’ye ve İstanbul’a dek uzanmış, başka başka semtlerden paşalar, beyzadeler, erkekliğini sınamak isteyen kabadayılar, melankoliden avurtları çökmüş feylesoflar, parası ve zamanı bol bir nice amelsiz kimseler Menzilahırı’ndaki o ahıra gelerek hortlak beygiri görmek istemişler. Osmanlı gazeteleri mevzuyu yazmak istemiş ancak padişahtan ziyade padişahçı sansür kurulunda bulunan bir paşa: “Kalabalığın resmini gösterip memlekette kıtlık var derler, padişahımıza halel getirmek için kullanırlar!” diye haber yapılmasını yasaklamış. Kapitülasyon marifetiyle yasağı delebilen ecnebi gazetecilerden birkaçı da fotoğraflarda bulutlu gibi görünen bu hortlak beygirin hikâyesini Frenk neşriyatında meşhur etmişler.

Günün birinde Frenk illerinden bir mektup gelmiş Abdo ile Süleyman’a. Tahmis Meydanı’na inerek arzühalci Avram Efendi’ye mektubu okuttuklarında bir Frenk soylusunun gelerek atı istedikleri miktarı belirterek satın almak istediği yazıyormuş. Avram Efendi’ye, cevaben bir mektup yazdırarak yüklü bir paraya beygiri satabileceklerini ve ahırın adresini cimine noktasına kadar yazdırıp göndermişler. Öyle ya bu mektubun sahibi hakikaten gelirse bu yüklü parayla hayatları külliyen değişebilirmiş. Fırtınanın ağaçları neredeyse kökünden söktüğü, korkunç uğultularla estiği bir gece ahırın kapısı çalmış. Kapıyı açtıklarında boynu sargılı, soluk benizli, tepeden tırnağa siyahlara bürünmüş, sol yanında büyükçe bir süvari kılıcının asılı olduğu tuhaf görünüşlü bir Frenkle karşılaşmışlar. Tek cümle konuşmadan Frenk onlara koca bir kesede istedikleri parayı verdikten sonra kendisine kanı ısınmış gibi görünen hortlak beygiri çözdürüp sırtına atlamış. O esnada Abdo ile Süleyman tuhaf şeyler görmüş. Beygirin sırtına atlayan Frenk birden boynundaki sargıyı çıkarmış. Başını omuzlarından sökerek alelade bir kelle gibi elinde taşıyarak kara suretli beygirle birlikte dörtnala ilerlemiş. Elinde kesik kellesini sallayan kesikbaş, sırtına bindiği hortlak beygirin ürkünç kişneme sesleri arasında gözden kaybolup gitmiş…


SON

Mehmet Berk Yaltırık
10 Ağustos 2013-İstanbul


8 Kasım 2012 Perşembe

Cadıyla Boğuşmak

(Tımarhane e-Dergi'nin Nisan sayısında daha önce yayınlanmıştı. Üzerinde belli bir düzenleme yapıldıktan sonra buraya alınmıştır.)

Luis Royo'dan Drakula'nın Gelinleri...


Ellerine geçen tuhaf bir define haritası, onları Rumeli’nin bu bölgelerine sürüklemişti. Yaptıkları bu iş akıl kârı mıydı? Gerçi yaptıkları hangi iş akıl kârıydı ki? Her biri ömrünü Balkan dağlarında eşkıyalıkla geçirmiş, köy basan yol kesen, haydut kere haydut, eli kanlı zalim adamlardı. Güç yetirebildikleri mezraları, köyleri basar, yolcuları soyar, zenginleri dağa kaldırıp haraç isterlerdi.
Topladıkları ganimeti yedi köyün en namlı orospularıyla oturak alemlerinde yerler, bitleri kan çekince yeniden bir elde tüfek bir elde kama gariban fukara tepesine çökmek üzere, başı dumanlı dağlardan mor yaylalara inerlerdi. Bir yanda eli tüfekli taifesine para yediren kafasında kırk tilki dolanır derebeyleriyle, diğer yanda bir ellerinde ferman bir ellerinde Kur’an, bellerinde kama padişahtan destur alıp eşkıya kellesi almadan Dersaadet’e dönmemeye yeminli paşalarla tepişen, ömürleri daima sürekle, takiple geçip, ya jandarma kurşunuyla ya rakip çetenin kıstırmasıyla cavlağı çekecek olan bu adamların yaptıkları hangi iş akıl kârıydı ki?  İşte şimdi de her biri kılık değiştirmiş, ellerinde kazma kürek, bellerinde ip, tarla ırgatı kılığında, bir hazine söylentisi uğruna buralara düşmemişler miydi?
Kendilerine "Gegalı çetesi" derlerdi. Başlarında Gega Arnavutlarından gelme, kan davasından zindana, zindandan Balkan dağlarına yol almış, namlusunda seksen, kamasında elli kişinin kanı olduğu rivayet edilen Gega Niyazi Kaptan bulunuyordu. Kah tecavüzden, kah cinayetten, kah haramilikten ötürü firari olup dağlarda gezen korkunç görünüşlü adamların toplandığı, Balkan dağlarını mesken tutmuş sayısız çeteden biriydiler.
Lofça taraflarındaki zengin bir ağadan elde ettikleri hazine haritasının peşinde, kılık değiştirerek hiç isimlerinin duyulmadığı, İstanbul’un burnunun dibi sayılabilecek Istranca Dağları'na kadar gelmişlerdi. Neredeyse yüz senelik olduğunu düşündükleri bir hazine haritasıydı ki, bunu evinin zulasında saklayan Lofçalı Salim Ağa’nın demesine göre haritayı yakın zamanda bir defineciden satın almış, defineci ise bu haritayı babasına Vaka-i Hayriye kıyımından kaçmış bir yeniçerinin sattığını söylemişti. Salim Ağa, Rusçuk ayanı Alemdar Mustafa Paşa’nın yeni ordu kurmak için yanında taşıdığı hazinesi olduğunu ya da Kabakçı Mustafa’nın kellesini alıp Kabakçı'nın İstanbul’dan yağmaladığı hazineye konan Kırcaali çetelerinin baş baskıncısı Hacı Ali’nin gizli definesi olabileceğini söylemişti. Ardında bu denli söylentilerin olduğunu işiten Gega Niyazi ve  adamları, üstlerine başlarına ırgat kılıklarını geçirip, tabancalarını kamalarını gizleyip, silahlarını tilki gezmez ıssız yerlere gömerek Rodop Dağları'ndan düze inerek Istranca Dağları'na dek gelmişti.
Haritayı okutmak için dağa kaldırmadıkları papaz, imam, kalem efendisi kalmamış, haritayı okuyamayanlar, sırrı mezarda saklamaya devam etsinler diye kesik başlarıyla birlikte uçurum diplerini boylamışlardı. Neyden sonra hangi aklı evvel bilinmez, adamın biri haritanın kenarına ayna koyarak yazılan yazıları okumayı akıl etmiş böylece haritayı çözmüştü. Istranca Dağları'nın göbeğinde "Karabat” isminde bir köyün yerini göstermekte, köyün dibinde binaların sureti bulunmaktaydı. Suretin tepesine haç işareti çizilmişti ki definenin köy civarında olduğunun işareti olduğunu düşünmüşlerdi.
Haritayı okuyabilen aklı evveli, sırrı korumak adına bir uçurum dibine kesik başıyla birlikte yolladıktan sonra define işaretlerini okuyabilen usta definecileri gizlice el altından aratmaya başlamışlardı. Onların aradıkları iyi bir define ustasıyken genelde karşılaştıkları eski define meraklıları, ejderha gördüğünü söyleyen çok eski defineciler ve define bulsalar dünyayı satın alabilecekleri hayaliyle yaşayan fuzuli insanlar oluyordu.
Sonunda köyün birinde define işaretleri okumasıyla ünlü, para karşılığı kiralanabilen bir define ustası olan Mümtaz Osman'ı bulmuşlar, hazinenin belli bir hissesi karşılığında onunla anlaşmışlardı. Define ustası, sadece defineler konusunda değil "başka şeyler" konusunda da uzmandı. Hazine tılsımları ve koruyucu cinler hakkında bilgisi olduğunu söylemişti ki bu metafizik bilgi üstünlüğüne dayanarak eşkıyalarda “kanını dökmeleri halinde onlara uğursuzluğunu bulaştırabileceği" gibi bir intiba uyandırabilmişti. Eşkıyalar, normal şartlarda ölümle oynadıklarından inançları zayıf olurdu ve dünya hayatına pek düşkün olduklarından dinsel öncelikleri pek olmazdı. Metafizik söz konusu olduğunda, onlar daha pratik şeylerden korkardı –kemik kemiren mezar gulyabanileri, terk edilmiş köylerde yaşayan cinler, toprak altından gelen kan içen cadılar gibi. Bu korkuyu iyi bilen usta define avcısı Mümtaz Osman, eşkıyaların bu yönünü deşeleyerek hem canını hem de hazineden alacağı iyi bir hisseyi garantilemişti.
Ahalinin ve kolcuların dikkatini çekmemek için yirmi kişilik bu çete, beşerli gruplar halinde Istranca Dağları'na farklı yollardan geçip, Karabat’ın bulunduğu yerin yakınlarında, düzlükte yer alan bir köy olan Sofular köyüne gelemeye ve orada toplandıktan sonra Karabat köyüne çıkmaya karar vermişlerdi.
Sayısız çatışmalara girdikleri kolculara ve evlerini bastıkları köylülere yakalanmamak adına binbir kılığa girmiş bulunan eşkıyalar, tilki geçmez baykuş ötmez ıssızlardan geçerek Sofular köyüne varmışlardı. İstanbul’a mal almaya giden zengin Rumelili tüccarlar gibi gelerek köyün yakınlarındaki bir hanı ellerindeki bir kısım parayla kapatmışlar, civarın en namlı pezevengine para saçıp hana getirttikleri rakkaseleri sinilerde oynatıp çalgı çaldırarak günlerini gün ederek gelecek olan diğer çete mensuplarını beklemeye başlamışlardı.
Köye en önce Gega Kaptan ile Defineci Mümtaz Osman’ın bulunduğu grup geldiğinden, diğer grupların kısa süre içerisinde gelmesini beklemektelerdi. Gega Niyazi, adamlar döneklik etmesin diye,harita ile define ustasını yanında tutmuştu, böylece eğer biri bir madrabazlık yaparsa haritayı kimseye kaptırmamak için imha edebilecekti. Kaptan tez zamanda bu hazineyi alıp oralardan savuşmayı düşünmekteydi zira köylülerin  kendilerinden işkillenmeye başladığını fark etmişti. Bunda sadece ölümle kol kola gezen bu adamların altıncı hislerinin gelişmiş olmasının payı yoktu. Geceleri sinilerde kadınlar göbek atıp zurnalar öterken, havaya tabanca atıp naralarla birlikte en sunturlu küfürleri savurursanız insanlar kısa sürede sizin tüccardan ziyade bir külhanbeyi yahut haydut olduğunuzu anlayabilirdi o dönemlerde. Üstüne üstlük adamlarınızdan biri köy kabadayılarından biriyle kavga edip öldüresiye dövebiliyorsa insanlar sizin tüccardan başka her şey olabileceğiniz konusunda hem fikir olabilirdi.
İşte Gega Niyazi, böyle sabırsızca beklerken çetenin geri kalanı da kısa sürede hana gelmişti. Sabah ezanından önce yola çıkmak üzere karar almışlar, geceyi beklemeye başlamışlardı. Aksilik olacağı varsa olur derler, köyün kahvesine gidip gelen eşkıyalardan birisi akşama doğru beti benzi atmış bir şekilde dönmüştü hana. Onun bu suskun ve durgun hali diğer eşkıyaları da huzursuz etmişti ki bu tip durgunluk ve yılgınlık hali haydut arasında hemen fark edilirdi. Gega Niyazi durumdan işkillenerek tabancasını çekip adamın kafasına dayayıp suratının halini sorduğunda koca haydut ağlayarak olduğu yere çöküp, diğerlerinin şaşkın bakışları altında hazine işinden vazgeçtiğini söylemişti. Eşkıyalar, adamın Niyazi Kaptan’ı bu yoldan vazgeçirmek için yana yakıla çırpındığını görünce bir hayli şaşırmışlardı. Haydutu hisseden vazgeçiren şey neydi? Neden beti benzi atmıştı? Bir eşkıyayı altından defineden vazgeçirebildiğine göre hiç birisi bunu hayra alamet bir şey olduğunu iddia edemezdi.
Gega Niyazi, adamı ağzından bir şey kaçırma ihtimaline karşı uyarıp namluyu alnına dayayıp ne olduğunu tekrar sorduğunda adamın korkudan konuşamadığını görünce rakı getirmelerini emretti. Adamın gırtlağından aşağı yarım testi boğma rakıyı döktükten sonra konuşturmaya muvaffak olmuştu. Adam köy kahvesinde bazı gençlerin konuşmalarına kulak misafiri olmuş, gençler kurt muhabbeti, kuş muhabbeti, puşt muhabbetinden sonra haydut lakırdılarına geçmişler ardından cin-peri menkıbelerini konuşmaya başlamışlardı. Karabat köyünün bahsini duymuş, gençlerin ağzından köyün yıllar önce terk edildiğini, geceleri cin-peri alaylarının düğün dernek yaptıklarını, sakallı cücelerin cirit oynadığını, kesik başlarının sisli sabahlarda ortalıkta yürüdüğünü dinlemişti. Gençlerin anlattığına göre çok önceden de o köyden kaçırılıp gaibe karışan gelinleri, boğazları yarılmış ve kanlı ciğerleri ağızlarından dışarıya doğru sökülmüş insancıkları, beşiğinden kaçırılarak sabahına kanı çekilere bulunmuş bebekleri bulmuşlar ve kalan ahali orayı yıllar önce terk etmişti.
Gega Niyazi bunu duyunca namluyu adamlarına çevirip define olayını birinin ağzından kaçırdığını, bu nedenle gençlerin kendilerini korkutmak için bunu uydurabileceğini söyleyince herkes yemin vermiş kimse bu olayı kendi aralarında bile konuşmadıklarını söylemişlerdi. O vakitten sonra her birinin içine korku tohumu düşmüş, definenin başında bağlı cinlerin varlığıyla birlikte gidecekleri köyün perili olması da korkularının üzerine adeta tüy dikmişti.
Sabah ezanı okunmazdan çok vakit evvel tilki uykularından kalkan eşkıyalar, eşyalarını hazırlayıp alelacele hanı terk etmişlerdi. Mavi karanlığın hakim olduğu bir vakitte terk edilmiş Karabat köyüne girmişlerdi. Defineci Mümtaz Osman, mesleği gereğince adamları köyün dört bir tarafına gönderterek işaret aramalarını söylemişti. Haç, hilal, yılan, yıldız, köpek, bıçak, sayı yahut harf, gördükleri her işareti kendisine bildirmelerini söylemişti. Ayrıca yerdeki taşlara, garip şekillere, hayvan kemiklerine, varsa tuhaf nesnelere dikkat etmelerini söylemişti.
Eşkıyalar köye dağılarak ay ışığı altında, görebildikleri ölçüde işaretler ararken, Mümtaz Osman orada burada dolanırken çete reisi Gega Niyazi, bir ağacın altına çökmüş yanındaki kırbadan rakısını içmekteydi. Neyden sonra adamlardan birinin “Sandık buldum! Sandık!” diye bağırması üzerine herkes elindeki işi bırakıp sesin geldiği yere seğirtmişti. Boş evlerden birinin içinde pencereden vuran ay ışığı altında, upuzun bir sandukanın bulunduğunu gören haydutların tüyleri diken olmuştu. Gega Niyazi ayağıyla vurduğu zaman içinin dolu olduğunu anlamıştı. İçinden bir ses tabutu açmasını istiyor gibiydi.
Gega Niyazi, adamlarına dönerek sandukayı açmalarını emrettiğinde sandukanın içinde boylu boyunca uzanmış, çürümüş, kara kuru bir ölünün olduğunu gördüler. Haydutların her biri alışkın olmadıkları halde içlerinden türlü çeşit dualar okumaya başlamışlar, en ufak bir mevzuda anında dışarıya kaçmayı bekler hale gelmişlerdi. İçlerinden bir tek Mümtaz Osman korku belirtisi göstermemiş, metanetini korumuştu. Mümtaz Osman, bunca senenin tılsımlı definelerini kovalaya kovalaya metafizik durumlara alıştığından ifrit görse “Ne olmuş işte define ve başında bağlı olan ifrit” diyebilecek tıynette biriydi.
Ancak Rumeli’nin hortlaklı cadılı söylentileriyle büyümüş Gega Niyazi ve avanesi, bu tür ölülü, cinli, perili mevzulardan hiç hazzetmezlerdi. Gega Niyazi adamlarının gözünün önünde korkak görünmemek adına ve namına halel getirmemek için belinden tabancasını çıkarıp cesede ateş etmiş, ölüde gözle görülür bir kıpırdama olmayınca defineciye dönüp bu cesedin neden bu şekilde bırakıldığını sormuştu.

Mümtaz Osman’a göre üç ihtimal vardı. Birinci ihtimal bu cesedin bir tür nazarlık olduğuydu ki, kendisi bazı eski paşa saraylarında uğur olsun diye Mısır’dan ve sair memleketlerden böyle nazarlık amaçlı tahnitli cesetler, mumyalar getirtildiğini duymuştu. Tabi “boşaltılmış köyde neyi neyden koruyacaklar da nazarlık bırakacaklar” düşüncesiyle bu ihtimali es geçmişti. İkinci ihtimal ise definenin cesedin altına gömüldüğü yer olup, koruma amaçlı olarak gelen korksun diye buraya kasten bırakılmış olabileceğiydi. Ancak cahil köylülerin böyle kurnazca bir şeyi kolayca akıl edemeyeceğini, en azından koca definenin önceleri köy olan böyle bir yerde, ev altına gömülemeyeceği ihtimalini düşünerek bundan da vazgeçmişti. Geriye tek bir ihtimal kalıyordu. Hazineye dair bir işaret olmasıydı. Ya etrafında ya sanduka içinde bir işaret taşımaktaydı ki dikkat çekmesin diye böyle tuhaf bir yol izlemiş olabilirlerdi. Belki de köyde defineyi bulmak için kasten böyle bir söylenti çıkarılmış, sonra defineyi bulmak için önceden biri gelip işaret felan bırakmış olabilirdi. İşte bu düşüncelerle eşkıyalara meşale yaktırarak cesedin sağını solunu kurcalayacağını söylemişti. Definecilik töresine aşina olanların bilebileceği gibi çizilmiş bir işaret kadar, ölünün kesik parmak sayısı, elinin gösterdiği yer veya üzerinden çıkabilecek gizli bir pusula, her türlü define işareti olarak yorumlanabilirdi.

Eşkıyalar meşaleleri yakıp cesedin üzerine eğildiklerinde gördükleri şey karşısında bir kez daha dehşete düşmüşlerdi. Sıradan birini pek ilgilendirmezdi ama Rumeli halk inançlarına göre yetişmiş birisi için "kalbinin olduğu yere çakılı kazık" bulunan bir ceset, nefes alan bir aslandan daha ürkütücüydü. Gega Niyazi kendi kendine söylendi: “Yetmez, köyün perili olduği, bir de çıktı içınden cadi!”

Defineci Mümtaz Osman kazığı işaret ederek her şeyi korkutma amaçlı yapabileceklerini yahut bunun bir işaret olabileceğini söylemişti. Rumeli dağlarında ömür geçirmiş eşkıyalar huzursuzlanmışlardı ve onun kadar sakin değillerdi. Neticede bir defineci, defineciydi ve Rumelili de Rumeliliydi. Kafası kesilmiş ve ıssız bir yerde kolları göğsüne bağlanarak gömülmüş bir ceset gördüklerinde bu haydutlar türlü dualar okuyup oradan sıvışırken, bir defineci bunun bile bir işaret olduğu zannıyla günlerce o yeri inceleyebilirdi.

Mümtaz Osman çürümüş cesedin üzerine eğildiğinde burnuna oldukça kötü bir korku çarpmıştı. Baktığı ilk yer cesedin parmakları olmuş, cesedin kalbine çakılı kazığı oynatmaya başlamıştı. Diğerleri kabadayılıklarına halel gelmesin diye açıktan müdahale edemedilerse de gizliden gizliye bir cadının cesedini böyle kurcaladığı için bu adamın başlarına sayısız musibeti musallat ettireceği kanaatindeydiler. Defineci kazığı yerinden çıkarıp üstümde işaret aramaya başladığında her biri artık nefes almayı bırakmış başlarına gelebilecek herhangi bir şey için dua etmeye koyulmuşlardı. Karanlığın içinden gelen ani bir rüzgarla meşalelerin sönmesiyle birlikte nereden geldiği meçhul iri bir yarasanın içeride kanat çırpmaya başlaması üzerine erkekliğin onda dokuzunun kaçmak olduğunu addeden eşkıyalar reislerini bile beklemeden kaçışmışlardı. Gega Niyazi ve Mümtaz Osman bile bu durumdan işkillenerek dışarı çıkmışlardı. Mümtaz Osman defineyi başka bir yerde arayabileceklerini söyleyince, eşkıyalar tekrar işaret aramak üzere o evden uzak durarak etrafa yayıldılar. Rüzgarın azizliğinden ötürü hiç biri evin içinde, tabutun içerisinde vukua gelen hareketlenmeyi görememişti.

Eşkıyalardan birisi işaretleri ararken karanlıklar içerisinden bir şeyin kendisine doğru koşturduğunu görüp belinden silahını çekerek o tarafa doğrulttuğunda kendisine gelen şeyin yarı çıplak bir kadın olduğunu fark etmişti. Kadının gece gibi siyah saçları ve kuyu dibini andıran siyah gözleri olduğundan, uyanan şehvanî dürtülerine gem vuramayan eşkıya olduğu yerde donup kalmıştı. Kadın ona yaklaşarak tuhaf, yakası açılmadık kelimeler söylemekteydi ki eşkıya neredeyse diğerlerinin varlığından soyutlanmış, kadının bir işmarıyla çalı çırpı demeden oracıkta abdest bozmya niyetlenmişti. Eşkıyanın kafasındaki yegane fikir kadının ona ait olduğu ve diğer herkesin kendisine düşman olduğuydu. Kevaşeyi ölümüne kıskanmaya başlamışı. O derece ki elini koluna koyan arkadaşını doğrulttuğu namluyla tek kurşunda haklamaktan çekinmemişti. Kadının kendisine verdiği şehvetle birlikte ona karşı muazzam bir kıskançlık duyarak namluyu indirmeden uzakta gördüğü çete arkadaşlarından birini görerek ona ateş açmış ve haydudu devirmeye muvaffak olmuştu. Kadına bir an için döndüğünde gördüğü şeyi çokça anlayamadan karanlıklar alemine karışmıştı ki son gördüğü o esrarengiz kadının dişleriyle boğazına doğru atılması olmuştu.

Silah seslerini duyan Gega Niyazi, kendisini görebilen adamlarıyla birlikte silah seslerinin duyulduğu yere seğirttiğinde çeşitli yerlerde yerde yatan üç ceset görmüştü. Kolcuların yahut köylülerin kendilerini sargıya alıp adamlarını vurduklarını düşünerek tabancalarını çıkararak köyün meydanına doğru gerilemişlerdi. Karanlık daha da kesifleşmiş, ay ışığı bulutlar ardına gizlenmişti. Her biri sanki etraflarında dolanan ve kendilerine yırtıcı hayvanlar gibi bakan tuhaf bir varlığın pençesi altında olduklarını zannetmeye başlamışlardı. Sonradan binaların arasından geçip giden tuhaf gölgeler görmeye başlayınca akıllarına kolculardan ve eşkıya avına çıkmış zabitlerden daha korkunç şeyler gelmeye başlamıştı.

Gega Niyazi hemen hemen etrafındaki adamlara bakınmış, kendisi dahil sekiz kişi sayabilmişti. Kalanların silah seslerine rağmen gelmemelerini hiç hayra yormamıştı. Aklı erkekliğin onda dokuzunu uygulamakla, postu bilmediği bir varlığa deldirmek arasında gidip gelmekteydi. Tam o sırada defineci Mümtaz Osman, Gega Niyazi’den haritayı isterken diğer haydutlara meşale yakmalarını söylemişti. Gega Niyazi haritayı uzatırken kendisini bu durumdan kurtarıp kurtaramayacaklarını sorduğunda Mümtaz Osman cevap olarak hiç bu tip şeylerle karşılaşmadığını söylemişti. Gega, kendisinin metafizik mevzulara olan meylini ve bilgisini sorduğunda ise Mümtaz Osman’ın yaptığı tek şeyin dua okumak olduğunu, şimdi ise karşılarında görülmemiş tipte bir tılsım veya insanüstü varlık bulunabileceğini söylemişti.

Mümtaz Osman, haritayı açarak haydutlardan birinin yaktığı meşaleyi haritanın yüzeyinde tuttuğunda
bir anda yüzünün sarardığını görmüşlerdi. Metafizik mevzular söz konusu olduğunda sandukadaki cesetten bile tırsmayıp kurcalamaktan çekinmemiş bu adamın halden hale girmesinden dolayı her birinin yüreğine derin bir korku düşmüştü. Mümtaz Osman, Gega Niyazi’ye haritada ısındığı zaman kendini belli eden, bir tür özel karışımlı mürekkeple hazırlanan bir yazı bulunduğunu söylediğinde Gega Niyazi bu bilginin kendisinin ve adamlarının hayatlarını kurtarıp kurtaramayacağını sormuştu. Mümtaz Osman haritadaki bilgiye bakış açısına göre değişeceğini, bu haritanın bir define haritası olmadığını söylemişti. Yazanlara göre bu haritayı “işi yarım kalmış” bir cadıcı hazırlamıştı. Aşağı yukarı şunlar yazmaktaydı ve Mümtaz Osman sesi titreye titreye bunları okumuştu: “Oğlum, habis cadıyı kalbinden kazıklamaya muvaffak oldum, saklandığı köyü buldum. Bu haritaya kazıdım. Bu eline ulaşınca tez elden yola çıkıp yarım kalan işi bitiresin, zira bu habis varlık alelade bir hortlak değildir. Kalbine kazığı saplasam da yanımda gerekli malzemeler bulunmadığından işi bitiremedim. Sen bu haritayı alır almaz gösterilen yere gelip cadının hakkından gelesin. Cadının arkasında bambaşka kişiler ve olaylar çıktı, saklanmam iktiza eder. İşi hallettikten sonra Rusçuk’a gel, Kasap Fahri’nin dükkanına haber bırak. Cadıcı Süleymanoğlu Ali...”

Kaderin bir cilvesi olarak mektup yazmak yerine define haritasına benzetilebilecek bir haritayla oğluna mesaj gönderen, ama yolda bunu hazine haritası zannedenlerce ele geçirilip sahtekar bir definecinin Salim Ağa'ya sattığı bu uğursuz haritanın dönüp dolaşıp kendilerine gelmesi, onların bu hortlağın kucağına düşmeleri, cinli bir köyde bir avuç ateşle zifiri karanlıkta bekleşmeleri kendilerince işledikleri günahların kefaretiydi. O anda binaların arasından geçerken gördükleri kor kızıl gözlerinden adeta ateşler saçan dişleri taşra çıkmış cadının varlığı ise yazılanları tasdik etmiş gibiydi.

Gega Niyazi çıkış yolunu göremeyince her eşkıyanın yapacağı şeyi yapmıştı. Kadın kısmının şerrinden oldu olası yılarak dağlara kaçmış bu adam, zoru görünce bir anda tüm dayılığı ve zorbalığı bıraksada nedensiz bir cesarete kapılmıştı. Adamlarına dönerek gebermek isteyenin kaçabileceğini, kurtulmak isteyenin ise ruhları karşılığında bu beladan kurtulabileceğini söyledikten sonra karanlığa dönerek tüm dehşetine ve korkusuna rağmen kendilerine bakmakta olan hortlağın üzerine üzerine yürümüştü. O tüm batıl inanışları bilen bir dağ köylüsüydü ki yeri geldi mi bunları kendisi için kullanmasını da bilmişti. Yarı çıplak suretteki korkunç cadıyı karşısında görünce hiç tepki vermeden üzerine doğru yürümüş, cadı sivri dişlerini göstererek tam kendisine yaklaştığı sırada birden üzerine atılarak cadıyı öpmeye başlamıştı.

Cadı dünya dışı çığlıklar atarken ve Gega'nın kollarından kurtulamazken diğer haydutlar ona ve yapabildiğine şaşkınlıkla bakmaktaydı. Gega Niyazi o boğuşma esnasında bir hamlede kamasını çekerek hortlağın kafasını vücudundan ayırmaya muvaffak olmuştu. Ancak musibet bu kez de başsız bedeniyle çırpınmaya devam ediyordu. Gega Niyazi bir yandan köyün bir tarafına doğru koşarken diğer yandan adamlarına cesedi zapt etmelerini bağırmıştı. Koca eşkıyalar kah korkuyla kah yılgınlıkla cadının koluna bacağına yapışıp zapturapt altına almayı becerebildilmişler, dualarla zar zor tutabilmişlerdi. Gega Niyazi, sönmüş meşalelerden birini kaparak bir ucunu sivrilttikten sona çırpınan bedene saplamış, ardından kesik kafayı bedenin dibine bırakarak her ikisini de ateşe vermişti.

Musibet yok olurken hiç biri tek kelime etmemiş, bir an önce oradan sıvışmanın yoluna bakıp oyalanmadan köyün yolunu tutmuşlardı. Yolda giderlerken Mümtaz Osman, Gega Niyazi’ye cadıyla nasıl boğuşabildiğini, nasıl ona güç getirebildiğini sorunca Gega Niyazi sakalındaki bitlerden bir kaçını parmaklarıyla haklarken gürlemiş ve yıllarca hatırlayacakları şu açıklamayı yapmıştı:
            “-Ben Arnavut ciğerinı pek severım more. Em de isterım olsun sarımsaklı. Lakin olsun insan olsun cadı istemez avrat kısmı sarımsak kokan yiğıt. Dedım hem karıdır hem ortlaktır, cadıdır sevmez sarımsaği! Ben de ver ettım sarımsaği, ver ettim sarımsaği!”

SON

Mehmet Berk Yaltırık

26 Mart 2012 – EDİRNE

2 Mart 2012 Cuma

Karanlık Saçlı Seruzad'ın Kalesi

  (İlk Yayınlanış: Karanlık Saçlı Seruzad’ın Kalesi, Kayıp Rıhtım, Haziran – 2011, Şato,
http://oyku.kayiprihtim.org/karanlik-sacli-seruzadin-kalesi-wyern/)

Yaşadıklarımı anlatma fikri bana nereden esti bilmiyorum. Belki de kalmakta olduğum hanın biraz uzağında bulunan Karanlık Saçlı Seruzad’ın kalesinin karanlık ve ürpertici görüntüsü bir anda bana yıllar önce yaşadığım o uğursuz olayları hatırlattı. Cinlerin şarkılarının çınladığı o uğursuz kuleler, ölü hatıralarımı deşerek hafızamın kurtlarını ortaya çıkarmışken yaşananları yazarak en azından aciz bir kâğıt parçasıyla da olsa paylaşmanın içimdeki tarifsiz sıkıntıyı ve korkuyu def etmede yardımcı olacağını umuyorum. Koca Kargın aşiretinin efsanelerdeki lanetlenen halklar gibi şeytanlar aleminden gelme kötülüklerle yok olması, bir boyun çöküşü ve tabi ki meşhur “Kara Seruzad’ın Laneti”…
            Horasan ellerinden getirip bu lanetli topraklara beni savuran kader, şimdi de aradan yıllar geçip Konya Sultanı Kılıç Arslan oğlu Rükneddin Mesud’un fermanıyla subaşılık yapıp nice cenklere iştirak etmeme rağmen, tekrar yolumu buralara düşürmüştü. Ölümümün yakın olacağını sezdiğim halde ve kendimi bu düşünceye alıştırabildiğim halde gençliğimin yaşayan kâbusu olan bu topraklara gelmek bana uğursuz bir işaret gibi geliyor. Sabahtan beri hangi duayı okursam okuyayım, hatta eski zamanlarımdan, babamdan yadigâr deriyle birbirine sarılmış kurt dişi, ayı dişi ve kartal pençesinden oluşma beni her daim koruduğuna inandığım nazarlığıma sığınsam da yine de huzur bulamıyorum. Muhtemelen ihtiyarlığın getirdiği haller nedeniyle, eskiden yaşadığım dehşetli olaylar zihnimde tekrar canlanıyor. Üstelik olaydan sonra çabucak unutup eski halime dönmüşken, şimdilerde yeniden buralara gelmekle sanki tekrar geçmişe geri dönmüş gibiyim. Sanki yine 20'li yaşlarda Horasan ellerinden gelme genç bir çapulcuydum ve o korkutucu olaylarla tekrar karşı karşıyaydım.
            Rüzgâr, uğultusu ile devlerin homurtusuna benzeyip, mumun alevini yılan gibi oynatıp kaldığım odada korkutucu ışık oyunlarına neden olsa da ve Kara Bey’in kalesinin ürkütücü ihtişamı uzaktan ayışığı altında eski kâbuslarımı hortlatsa da yine de yazmalıyım olanları.
İlk başta bu olaylar sırasında can veren talihsizlerinin ruhlarının huzur bulması nedeniyle sessiz kalmıştım ama asıl sebebim kimsenin bana inanmayıp beni delilikle suçlayacak olmasıydı ve ben bu yüzden susmuştum. Bir zamanlar, İznik elden çıkmadan evvel orada bir Rum feylesofuyla karşılaşmıştım. Bir tartışma sırasında bir feylesof ona hayaletlerin ve hortlakların hikâye olduğundan bahsediyorken o Rum feylesofu da ona “Asıl soru “Kim görmüş” değildir. “Kim görüpte anlatabildi”dir. Sen bir canavar görsen onu anlatmadan önce “Acaba deli derler mi” diye düşünüp bunu anlatmaktan vazgeçersen o şey “Kim görmüş” olur.” Demişti. O zaman bile bu yaşadıklarım aklıma gelmemişken şimdi hissettiklerimi ve feylesofun sözlerini düşününce kendime hak veriyorum.
Her şeye rağmen orda olanları, oradan kaçan Rum erlerini, cadıyı, hortlayan Kara Hamza Bey’i anlatmalıyım. İleri de yaramaz çocukları korkutacak bir masal olacağını bildiğim halde yazmalıyım. Şu yaştan sonra ne delilik suçlaması ne de uydurukçu yaftalaması beni herşeyi ifşa etmekten alıkoyamaz artık.
Olayların başlangıcında, neredeyse kırk küsür yıl önce, 20’li yaşların ortalarında Horasan taraflarından gelerek İslam’ı kabul edip Selçuklu ordusuna katılmış bir savaşçıydım. Nişabur Sultanı Alparslan’ın, Rum Padişahı’nı Malazgirt ovasında yendikten sonraki zamanlarda, Rum Selçuklularının Sultanı Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın hüküm sürdüğü günlerde çoğu insan gibi bende Rum diyarının çeşitli bölgelerinde talihimi arıyordum. Çeşitli çapul gruplarına katıldıktan sonra hizmetimi daimi kılmak adına Kargın boyundan gelme Kargınoğlu Hamza Bey’e biat ederek onun hizmetine girdiğim zamanlardı. Savaşçılar, kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar ve sürülerle Rum diyarının kâfir toprakları kısmında yağma ve çapul yoluyla elde ettiklerimizi yine Rum pazarlarında satarak yaşamlarımızı sürdürüyorduk. Okçulukta yaman olduğumdan beyin çavuşluğuna kadar yükselmiştim. Benim gibi katılanlarla birlikte zaman içinde epey adama sahip olup neredeyse bir emir kadar asker toplamıştı Hamza Bey.
Bir gün Hamza Bey bizi divanına çağırttığında karanlık olaylarının başlangıcı olacağını hiç birimizi aklımıza getirmemiştik. Beyin subaşısı, benim gibi alaydan değil bizzat Gulamlıktan* yetişme Zeynel Subaşı, ben ve Hüsameddin Taşürek çavuşlar, İmam Acem İzzet, obamızın şamanı Kam Yağmur, beyin koca çadırına girip huzuruna çıktığımızda, Hamza Bey bize gördüğü bir rüyadan bahsetti. Rüyasında kara duvarlı, sağlam bir kale görmüştü ve bunun bir işaret olduğunu söyleyerek boyunun “kut”unun (hükümdarlık alameti) burada olduğunu, bu kaleyi alarak kendi emirliğini ilan edeceğini bize söyledi.
“Kut” kelimesini duyar duymaz Acem İzzet yüzünü buruşturmuştu zira ona göre bu tür işaret ve uygulamalar bizim gibi göçebelerin inandığı kâfir adetleriydi. Müslüman olmasına Müslümandık ama eski kurallarımız ve geleneklerimizde halen yaşıyordu ve ulemaya göre kâfirce olsa da bir şekilde inanıyorduk. O sırada Kam Yağmur, Hamza Bey’in ardından bu kararından vazgeçmesini zira hiç iyi şeyler hissetmediğini söyledi. Böyle söyleyince bizde haliyle tedirgin olduk zira üzerimizde Acem İzzet’ten ziyade Kam Yağmur’un etkisi daha fazlaydı ve onun söyledikleri bize daha doğru görüyordu. Üstüne üstlük Kam, Hamza Bey’e birden “Gördüğünüz kalenin dokuz burcu, içindeki şatonun beş kulesi var mıydı?” deyince, Hamza Bey’in yüzünün aldığı şekil nedeniyle bizim de içimizdeki tedirginlik daha da büyüdü. Kam sözlerine devam ederek aynı kaleyi kendisinin de gördüğünü, kendisi gibi şaman olan atalarının ruhlarının gecelerdir onu kale hakkında uyardıklarını zira kalenin temelinde bir soğukluk olduğunu ve bu kaleyi almanın boyumuza lanetten başka bir şey getirmeyeceğini söyledi. Hamza Bey bizim fikrimizi sorduğunda bu kalenin nerede olduğunu, konumunu bilmeden hareket etmenin doğru olmayacağını söyledik.
Bu kararımızın üzerine Hamza Bey, Kam’dan kalenin yeriyle ilgili söylediklerinden sonra, elli kadar atlıyla Çavuş Hüsameddin Taşürek’i kalenin bulunduğu, Rumların “Pontus” dediği Karadeniz taraflarına keşif amaçlı gönderdi.
Divan dağıldıktan sonra İmam İzzet’in Kam Yağmur’la tartıştığını gördüm. Muhtemelen her zaman ki kâfir-mümin tartışmalarından birine girmiş olmalılardı. Belki de tüm bu lanetin başlangıcı bu tartışmadır zira bu Acem’in durduk yere şamanla inatlaşıp onunla boyun içerisinde bir tür nüfuz kavgasına girmesi nedeniyle beni ve Subaşı Zeynel’i o uğursuz kaleyi fethetmemiz için ikna etmeye çalışması ve kâfir beldelerini kazanmaktan bahsetmesi bu nüfuz çatışmasının bir göstergesiydi. Belki mizah gibi gelebilir ama muhtemelen koca Kargın boyu, bir şamanla bir imamın inatlaşmasına kurban gitmişti.
Ben o dönemde halen geceleri gizlice boynumdaki baba yadigârı nazarlığı avuçlarıma alıp dağların, taşların, suların, rüzgârların ve ağaçların ruhlarına dualar ettiğimden dolayı kam’ın sözlerine inanıyordum ve ona taraftar olduğumdan Acem’in sözlerine pek kulak asmıyordum. Ama Zeynel Subaşı benim aksime, birden bire fetih sevdasına düşmüştü ki bunda Acem İzzet’in “Beylik kurulursa bey sultan, sen de bey olursun” sözü etkili olmuş olmalıydı. Kamla İmamın inatlaşmasının yanında, bir de harisliği yüzünden ordudan atılmış eski bir gulam olan Zeynel Subaşı’nın iktidar hırsı da bizleri karanlığa doğru sürüklemekteydi. Belki de bu denli şahsi çıkarlarımıza düşüp bir hiç uğruna birbirimizle çekişmemiz nedeniyle Allah’ın bizlere musallat ettiği bir belaydı yaşayacaklarımız. Daha Hüsameddin dönmeden bir yandan Acem İzzet, bir yandan Zeynel Subaşı, Hamza Bey’i rüyasında gördüğü kaleyi fethetmesi için ikna etmeye çalışıyorlardı. Kam Yağmur bunların yaptıklarına karşılık aynı şeyi bey’e yapmıyor, ona kaleyi fethetmemesi için ikna etmeye uğraşmıyordu. Ya beyin kendisine kesin inanacağını zannederek Acem İzzet’i küçümseyip onla rekabete girmeye tenezzül etmiyordu ya da çıkarı için her şeyi yapabilecek biri olan Zeynel Subaşı’dan çekiniyordu.
Hüsameddin Taşürek atlılarıyla döndüğünde Divan’ı yeniden topladı Hamza Bey. Hüsameddin kalenin yeriyle ilgili bilgilerden ve kalenin sırtını verdiği dağlardaki altın ve gümüş madenlerinden bahsettikten sonra kalenin planını da önümüzde duran tahta siniye bıraktı. O an anladım ki kamla ben hariç herkes kalenin fethine ikna olmuştu. Zira kamla benim hariç herkesin gözlerinde sanki Zümrüdüanka kuşunu görüp padişahlıkla müjdelenmiş gibi bir ışıltı vardı. Hamza Bey kalenin güney, doğu ve batıdaki duvarlarını gösterdikten sonra “Zeynel, sen yüz adamla güneyden saldıracaksın. Hüsameddin, sen yüz adamla doğudan saldıracaksın. (bana dönerek) Temür, sen ve yüz okçu bunlara geriden destek olacaksın. Yüz elli adamla birlikte ben bitirici darbe için batıdan saldıracağım. Gerektiği kadar merdiven ve tedarik görülsün. Sefer vaktidir artık!” dedi.
İmam İzzet, Kam Yağmur’a muzaffer bir şekilde bakıyordu. Zeynel’in yüzündeki gülümsemede beylik hayalleri okunuyorken, Hüsameddin’in gözünde altınların ve gümüşlerin hırsı parlıyordu. Hamza Bey ise kalenin planına eğilmiş ileride kuracağı beyliğin hayalini düşlüyordu. O an Kam’la göz göze geldiğimde dünyanın en umutsuz adamının bakışlarını gördüm. İçindeki korkuyu bir an hissetmedim desem yalan olur herhalde.
Hazırlıklardan ve dört gün süren yolculuktan sonra, bugün benim harabelerine bakarak eski kâbuslarımı yazdığım Kara Kale’ye geldik. Kale’de o vakitler Rumlar oturuyordu ve dış görünüşünden ötürü Skoteinos Pyrgos diyorlardı ki bu kendi lisanlarında “Kara Kale” manasına geliyordu. Önceden tüccar kılığında kente gönderdiğimiz çaşıtlar* aracılığıyla koca kalede sadece ikiyüz altmış kadar Rum erinin bulunduğunu öğrenmiştik. Bunların birçoğu bilinmeyen bir musibet yüzünden kırılmış, geriye bunlar kalmıştı. Aynı musibetle bizde karşılaşacaktık.
Kaleyi kuşatmaya başlamadan Rumların bir elçi gönderip kaleyi teslim etmek istemeleri daha ilk elden bizi şaşırtmıştı. Sayıları bizim kadardı ve kaleleri vardı, direnebilirlerdi. İkiyüz altmış tane silahlı Rum savaşçısının zenginliklerle dolu bir kaleyi böylesine bırakması bizi şüphelendirmişti. En azından benim düşüncem buydu. Alelacele anlaşma yapıldı, kaledekiler çıkıp gittiler. Giderlerken bir şey dikkatimi çekmişti. Yanlarında aileleri yoktu. Sadece bu savaşçıların burada meskûn olması ve ahalinin olmaması bana garip gelmişti. Gidip Türkçe bilen, beyle komutan arasında tercümanlık eden bir Bizans erine bunun sebebini sordum. Askerleri bu sıralarda daha yakından inceleme fırsatım olmuştu. Hepsi bir kâbustan kurtulmanın sevincini yaşıyor gibiydiler. Asker bana kalede bir musibetin türediğini ve tüm kadınları, çocukları öldürdüğünü anlattı. Hastalık mı diye sorduğumda istavroz çıkartarak korku dolu gözlerle “Vrykalakas” dedi. Anlattığına göre kalenin altında eski zamanlardan kadim Rum krallarından birinin mezarını bir maden kazısı esnasında yanlışlıkla açıp dişi bir hortlağın dirilmesine neden olmuşlardı ve hortlak birçoğunu yok etmişti. En son dün gece komutanları ölmüş, zaten terk edeceklermiş bizim gelmemizi fırsat bilmişler. Tözlere, iyelere inanan bana böylesine bir varlık garip gelmemişti ama yine de o zaman için bir hastalık olarak düşündüm. Zira Rum ahalisinin de en az bizim kadar bu tür eski inanışlarını korumaları görülmemiş şey değildi. Komutan kaleyi terk etmemeyi onur meselesi saymış ama öldürülünce ikinci komutanı bağlı olduğu Rum beyine mahcup olmamak için kaleyi birilerine devretmeyi düşünmüş. O zaman için o ere gülmüştüm. Henüz hiçbir şey başlamamıştı. Güldüğüm hortlakla karşılaşacağımı aklımın ucundan dahi geçirmemiştim.
Yeniden toparlanıp kaleye gireceğimiz anda önümüze fırladı birden Kam Yağmur. “Canını seven, ailesini seven bu kaleye girmesin!” diye bağırıp çağırmaya başladı. Eski inanışlarının gölgesinde yaşayan bizler çiviyle mıhlanmış gibi kalenin kapısının önünde kala kaldık. Bey, Taşürek ve Zeynel Çavuş, bir de Acem İzzet sanki ona muhalefet eder gibi en önden girmişlerdi avluya. Kam Yağmur’un bu hareketi üzerine bey atını bizden yana çevirdi. Kadınlar, çocuklar, askerler hatta İslam olanlarımız bile korkuyla bekleşmekteydik. Bey’in kızıllaşmış hırslı gözleri her birimize tek tek baktı. Bir anda “Girin!” diye ağzından tek bir emir çıktı. Hareket eden olmayınca bu kez daha yüksek sesle bağırdı. Yine kıpırtı olmayınca “Benim yerime bir delinin sözünü mü dinlersiniz kavatlar!” diye gürledi.
Hiç birimizde kıpırtı yoktu. Kam Yağmur’un gözlerindeki korkuyla Hamza Bey’in gözlerindeki hırs arasında kalmıştık. Ama atadan dededen yadigar inanışlarımız ve korkularımız, bey kamçısından daha ağır basıyordu. Gece çöktükten sonra dağlardan taşlardan yiglerin ve şeytanların çıktığına, yeraltından körmöslerin ve albızların çıktığına inanırdık. Ateş başında anlatılan şaman masallarının yüreğimize saldığı korku, beylerden ümeralardan eskiydi. Her işin doğrusunu Allah bilir ya, bu ateş etrafında anlatılan şaman masalları her şeyden eskiydi, hatta kalıbımı basarım ki efsanevi Hakan Efrasiyab’ın doğmasından bile çok seneler önce bu masallar anlatılmaktaydı. Ama Hamza Bey’in yüreğine hükmeden şey şaman masalları değil, ümeralık sevdasıydı, altın hırsıydı.
İlk defa obanın gizli otoritesi olan kamla otoriteleri çatışıyordu. Hamza Bey’in gücünü kimseye kaptırmaya niyeti yoktu ki atından inerek kemendini eline aldı. Hızla bir urgan haline getirerek kamın yanına gitti. Kam üzerine gelen korkutucu Hamza Bey’e rağmen yerinden kıpırdamadı. Hamza Bey urganı kamın boynuna geçirdiğinde kadınlar ve yaşlılar beye yalvarmaya başlamıştı. Tüm bozkırın bildiği bir şeydi ki sihirbaz kanı dökmek uğursuzluk getirirdi. Muhtemelen beyde bunun farkındaydı ki urganı tercih etmişti. Kamın boynuna urganı geçirdikten sonra karnına sert bir tekme vurduktan sonra yaşlı adamı yere devirdi. İpin ucundan tutarak adamı kalenin avlusuna kadar sürüklemeye başladı. İhtiyar kam can çekişe çekişe beyin ardından emekleyerek sürüklendi. Hamza Bey, avlunun girişindeki kurumuş bir ağacın en üst dallarından birine attığı urgana, sanki tezek çuvalı çekiyormuş gibi asıldı. Kamın ayaklarını yerden kestikten sonra urganın ucunu ağaca bağladı. İhtiyar kam, ruhunu teslim edene dek çırpındıysa da kurtulamadı. Tekinsiz bir şekilde bir o yana bir bu yana sallanan cesedini terk ederek atalarının yaşadığına inandığı yere yollandı. Hamza Bey kamın cesedini göstererek hiçbir şekilde ağaçtan indirilmemesini, indirenin ağaca onun yerine asılacağını söyledi. Acem İzzet o anda gelerek beyin kulağına bir şeyler fısıldayınca ağacın başına bir nöbetçi bıraktı. Ahalinin içinde şamanın ruhu ağaca geçti diye, kadınların ve erkeklerin ağaca çaputlar, bezler bağlamalarına engel olacaktı.
Hamza Bey tekrar emretmeden hepimiz teker teker kalenin kapısından içeriye geçmeye başladık. Öğle güneşinin altında, kamın gölgesi üzerimize kabus gibi düşmüş bir halde, onun sallanan gölgesinin altından geçerek avluya girdik. Herkes Rumlardan kalma bir evi seçecek ve ona yerleşecekti. Ben batı duvarı yakınlarında tek katlı bir eve yerleşmiştim, Acem İzzet’te hemen yanıma yerleşmişti. Şehrin içerisindeki bazı tuhaflıklar dikkatimi çekmişti. İçerideki mezarlık oldukça eski olarak görünüyordu ve hiç taze mezar yoktu. Oysaki burada yaşayan ahaliye dair hiçbir iz kalmamıştı. Hastalık olduğunda genelde cesetler yakılırdı, burada da bu tür bir iz aramıştım ama buna dair bir işaret yoktu görünürde. Bunlar o anlık yaptığım kısa gözlemlerdi. Yağma töresi uyarınca, Acem İzzet’le birlikte mızraklarımızı seçtiğimiz evlerin önüne saplamıştık. Buna göre artık o eve biz sahip olmuş oluyorduk. Bunu yaptıktan sonra kapının girişinden bazı çığlık sesleri yankılanınca ister istemez oraya doğru koşturduk.
Hamza Bey tüm ahalinin geçmesini bekliyordu. Bir tek yaşlı bir ihtiyar geçmekte diretmiş, aksi yöne doğru koşmaya başlamıştı. Hamza Bey’de yayını çekerek ona nişan almıştı. Ahaliden korku dolu çığlıklar yükselmekteyken Hamza Bey tek atışta ihtiyarı devirmişti. Ahaliye dönerek leşini akbabalar kemirene dek o cesedinde oradan alınmayacağını emretti. Okunu ve yayını sadağına yerleştirirken atını seyisine bıraktıktan sonra yokuşun başında bulunan şatoya doğru yürümüştü. Hepimiz onun otoritesine boyun eğmiş, çavuşlar ve ulema olarak ardına düşmüştük. Ahalide yavaş yavaş ev seçmeye ve yerleşmeye başlamıştı. Bir çoğu geleneklerini terk etmeyerek evlerin bahçelerini kurmaya başlamıştı keçe çadırlarını. Ama bizler gibi tek tük evlere yerleşenlerde vardı. İnsanların yüzünde tuhaf bir korkunun izi var gibiydi.
Şatonun kendisi kalenin duvarlarından daha karaydı. Fazla büyük bir bina değildi ama beş adet gözetleme kulesi tarafından çevrelenmekteydi. Sırtını kayalıklara yaslamıştı ki tek tük mağara girişleri ve maden tünellerinin girişleri ona yakın sayılırdı.
Şatonun siyah abanozdan kapılarının önüne gelip, beyin ardından tahta merdivenleri tırmanmaya başladık. Tam kapıya vardığımız sırada her iki kanattan kapıla dışa doğru açılmıştı. Bir suikast ihtimali addederek kılıçlarımızı kınından sıyırarak beyin önüne dizildik. Kapının gerisindeki karanlık dehlizden elinde büyükçe bir kılıç taşımakta olan güzel bir kadın çıkmıştı. Suretini hala hatırlarımda tüylerim ürperir! Öylesine güzel bir varlıktı ki, yeryüzünde o kadar diyar gezmeme rağmen öyle güzeline rastlamamışımdır. Ortadan uzun boylu, kuğu endamlıydı. Gece kadar kara saçları, süt beyaz tenine dökülmüş, gök gözlü kafir dilberlerini kıskandıracak denli ışıltılı mavi gözleriyle kadim masallardaki eceleri andırmaktaydı. Duruşundan asil olduğu belli gibiydi. Elindeki kocaman eski püskü paslı kılıçla birlikte beyin önüne dek geldi ama kapının gölgesinde kalmaya dikkat ediyor gibiydi. Paslı kılıcın şeklini daha ayan beyan görmüştüm, benim gençliğimde Bizanslı kale beylerinin kullandığı kılıçlara benzemiyordu. Paralı Norman askerlerinin kılıçlarına benziyordu. Kadın olduğu yerde diz çökerek kılıcı yere bıraktıktan sonra tuhaf bir şiveyle ölen tekfurun hanımı olduğunu ve şatoyu beye teslim ettiğini söyledi. Tuhaf bir Türkçeydi, Anadolu’dakilerin şimdi konuştuğu Rum Türkçesi değildi, Bizans’ın kuzey bozkırındaki kırımlardan sağ kalma kabilelerden getirdiği Peçeneklerin diline benziyordu. Ama daha bozuk bir haliydi ve kadında da Peçenek tipi yoktu. Biz ilk etapta tuzak sanmıştık çünkü kaleyi bize vireyle bırakıp giden Bizans erleri böyle bir husustan bahsetmemişti. Hatta benim son sohbetimde bana kalede ve şatoda hiç canlı kalmadığını söylemişlerdi. Bu nedenle kadını ilk başta tuzak sanarak önden birkaç askeri şatoya göndermiştim. Kadının iki yanından geçen savaşçılar ellerinde kılıçlarla karanlık dehlizlere dalarak şatoyu aramaya koyuldular.
Kadının asil bir havası vardı ama gözlerinde de tuhaf bir yalvarma hali vardı. En katı kalpli adamın bile kalbini yumuşatabilirdi. İçimizde o halinden en çok etkilenen Hamza Bey’di, ki o büyülü bakışların hedefinde onun olduğunu sonradan öğrenecektik. Hamza Bey atından inerek merdivenleri çıkmaya başladı. Kadının önüne gelerek paslı kılıcı yerden kaldırdıktan sonra askerlerden birine uzattı. Ardından kadının üzerine doğru eğilerek onu diz çöktüğü yerden kaldırdı. Kadının bakışları bir anda değişmiş, bakan ölüyü diriltecek denli neşe saçmaya başlamıştı. Hamza Bey iki hanımla evli olduğu halde üçüncü bir hanımı almak hususunda zerre tereddüde düşmemişti. Kadın isminin Seruzad olduğunu, zamanında bu beye hanım getirilen bir Peçenek kızı olduğunu söyledi. Biz hala bir tuzak beklentisi içerisindeydik ki kalan askerlere şatoyu göstererek yerleşmelerini söyledi. Ardından da Seruzad hanımı koluna takarak şatoya girmiş, girerken de ümeraya dönerek evlerine dönebileceklerini söylemişti. O anda anlamıştık ki bey sadece şatoyu değil sürpriz bir şekilde ortaya çıkan tekfurun karısına da sahip çıkmıştı. Onlar şatonun karanlık dehlizine kaybolurken Acem İzzet yanıma sokularak fısıltıyla kadında bir tuhaflık sezdiğini, vire şartlarında böyle bir şey olmadığı halde sürpriz bir şekilde bu kadının çıkması garibine gelmişti. Hiç birimiz görmediği halde kadının kendisine korkuyla baktığını söyledi. Bende tedirgindim ve aklıma gelen bir kötülük vardı. Madenlerin içerisinde bir grup asker saklıyorlardı da vakit gece olunca hepimizi boğazlayacaklar mıydı? Acem İzzet’e bu fikrimi açtığımda bana tuhaf bir şekilde Yağmur Kam’ın boşuna delirmediğinden şüphelendiğini söyledi. Koca kapıların kendiliğinden açılması detayını bile o tuhaf güzellik karşısında farketmemiş miydik? Ama o an bunu çevremizdekilere söylesek gülüp geçerlerdi. İçimizde onun tılsımından tek korunan Acem İzzet olmuştu. Yağmur’a inanmıyordu ama onun huzursuzlanması bu kez onda cinlere ve şeytanlara dair tuhaf hikayelerin varlığını hatırlatmış olmalıydı.
Dar vakitte bana şunları söyledi: “Açıkçası ben kalenin girişinde bir şey olmayınca haklı çıktığımı sandım. Ama kapılar, kadının bakışları ve konuşması oldukça tuhaf. İşin aslını öğrenmemiz gerek. Şimdi sen yanına bir adam alarak o şövalyelere yetiş. Adam seni uzaktan takip etsin. Bir şekilde Bizanslıları tuzağın varlığından bahset. Tuzak gerçekse seni tutsak almaya kalkacaklardır. Değilse zaten dönersin ve bu işin esasını çözeriz!”
            Güvendiğim savaşçılardan birini yanıma alarak ve beni uzaktan takip etmesini tembihledikten sonra kaleden at sırtında ayrıldık. Bizans erleri çok fazla uzaklaşmamışlardı. Bir süre sonra onlara yetiştik. Ben tek başıma onların yanına gitmiş ve başlarındaki komutanın yanına kadar onların nezaretinde götürülmüştüm. Askerler arasında bir tuhaflık vardı. Kısa sürede büyük bir kısmı dağılmıştı. Aldatmaca amaçlı başıbozuk rolü yaptıklarını sanmıştım o an için. Komutanın yanına giderek bir Hristiyan olduğumu, onların tuzaklarını anladığımı ve beyin öldürüleceği için sevindiğim yalanını sıktım. Adamlar delirmişim gibi bana bakıyorlardı. Bizanslı komutan beni ayıpladığını, bu zor hallerinde onlarla dalga geçmemin hiç hoşuna gitmediğini, ama beni öldürmeye mecalinin de olmadığını söyledi. Onlara kaleden çıkan siyah saçlı kadının varlığını ve paslı kılıcı söylediğimde tüyler ürpertici, korku dolu bakışlarla bana bakmaya başladılar. Komutan atının eyerine asılı normal görünümlü bir Bizans kılıcını göstererek tekfurun asıl kılıcının bunun olduğunu ve tekfurun hiç evlenmediğini söyledi. O sırada askerlerden birisi, taze avların kokusunu alınca hortlağın mezarından kalkarak böyle bir yalan uydurduğunu söyledi. Hortlak masallarına inanmadığımı söylediğimde ise sadece güldüler. Askerlerden Türkçe bilen bir başka birisi, kendisinin de hortlak ortaya çıkana dek böyle şeylere inanmadığını ama o uğursuz şatonun civarında tuhaf ölümler başladıktan ve ailesini kaybettikten sonra inanmaya başladığını söyledi. Rol yapar gibi halleri yoktu. Yüzlerinde korku ve umutsuzluk vardı. Onlara kendiliğinden açılan kapıları ve kadının şeklini söyledim. İsmini söylediğimde ise hepsi korkudan bembeyaz kesildi. “Seruzad” ismi bir bir ağızlarda iğrenç bir küfür gibi yayıldı. Komutan bana kadının tarifini sorduğunda ve anlattığımda korkularının daha da büyüdüğünü gördüler. Bizanslı komutan yutkunarak bana tarif ettiğim ismin ve suretin tek bir kadına ait olduğunu, onunda yıllar önce öldüğünü söyledi. Türkçe bilen askerlerden birisi bir hikaye nakletti:
            “Dedemin anlatmasına göre ki o da kendi dedesinden dinlemiş, bu kalenin eski komutanı ta Tuna civarından gelmeymiş. Yanında da bir Macar hanımı getirmiş. Kadın bir şekilde intihar etmiş bir nedenden, papaz ruhu lanetlendiği için ona cenaze töreni yapmayı reddetmiş. Bu yüzden uygun bir törenle gömülmediği için hortladığı rivayet edilirdi. Eski madenler civarında, saray dibinde eski bir mezar odası bulduğumuzda bu hikayenin gerçek olduğunu gördüm. İki lahit duruyordu. Birisinin üstünde tahtadan, büyük bir haç konulmuştu. Diğerinde yoktu. Haçsız lahidi açtığımızda bir iskelet bulduk, yanında paslı bir demir kılıç vardı. Kalenin eski beyiymiş. Lahitli mezarı açtığımızda taze bir cesedin olduğunu gördük. Senin tarifine uyan bir kadın! Seruzad hanım! İşte o hortlak o zaman serbest kaldı!” dedikten sonra istavroz çıkardı. Diğer askerlerde onun istavrozunu tekrar ettiler. O zaman Bizanslı komutan bana dönerek artık o uğursuz şatoyu terk ettiklerini, kale surlarını bize bıraktıklarını söyledi. Bana güneşin batmasını söyledikten sonra aklım varsa kaleyi terketmem gerektiğini söyledi.
            Bu tuhaf sohbetin ardından onların yanından ayrılarak kalenin yönünü tuttum. Bizanslılar hastalık bahanesiyle lanetin yuvasından kurtulmanın özgürlüğünü yaşıyorlardı. Bense karanlık yapıya doğru at sürüyordum. Kaleden bu yana tüylerimi diken diken eden uğursuz rüzgarlar üzerime esiyordu. Kaleye gelir gelmez hiçbir şeye bakmadan içeriye dalarak Acem İzzet’i sordum. Bana deli şamanın sallandığı ağacı gösterdi askerler. Şamanın yanında o da sallanmaktaydı ve gözleri yuvalarından oynamıştı. O kısacık anda ne olup bittiğini sorduğumda beyin emriyle asıldığını söylediler. Nedenini kendileri de bilmiyordu. Bir uğursuzluk şimdiden bizleri kendi içimizde avlamaya başlamıştı. Önce din adamlarını avlamasından onun hortlak olduğunu anlamalıydım ama gaflet hali işte.
            Öğlenin ardından hava erken karardı. Sanki dünyanın dört bir yanından gelme kara bulutlar tepemize toplanmıştı. Normalde Rum diyarının bu tarafları ekseriyetle yağmurlu olurdu ama bu bulutlar başkaydı. Yağmur bırakmıyorlardı ama tepemizde toplanmış duruyorlar, arada bir gürlüyorlardı. Havada bile tuhaflık vardı. Bende bu idam işini ve tuhaflıkları anlayamadığımdan boş vererek evim yerine seçtiğim yere gittim. İçerideki boş yatağa üzerimi bile çıkarmadan attım kendimi. Havadan yayılan bir uyuşukluk hissi var gibiydi. O tuhaf hislerle bu bilmediğim evde uykuya daldım. Ne oldu ne bitti gün akşam oldu. Kabuslar içerisinde tuhaf bir uyku geçirdim ki kapımın yumruklanmasıyla uyandım. Gözlerimi açtığımda zifir karanlıkla karşılaşmıştım. Hayal meyal seçebildiğim pencerelerden gelen karanlıktan gece olduğunu anladım. Kapım yumruklanmaya devam ediyor, birkaç asker bana sesleniyordu. Feci bir sırt ağrısıyla yerimden doğrularak kapıyı açtım. Karşımda üç-beş asker korkudan bembeyaz olmuş suratlarıyla dikilmekteydi. Ne olduğunu sorduğumda korkunç bir cinayet işlendiğini söyledi. Bey’e haber verilip verilmediğini sorduğumda aldığım yanıt daha tuhaftı. Gün batımına yakın, bey şatodaki herkesi dışarıya gönderdikten ve içeride hiç adam bırakmadıktan sonra kapıları kapattırarak önüne asker koyduğunu ve kimseyi içeriye almadığını söylediler. Beyin kendi hassa adamlarından ellisinin kapıyı tuttuğunu, kalan yüzünün de kale kapısının önünde ve üstünde durduğunu söyledi. Onlara madenlerde güvenliğin bulunup bulunmadığını sorduğumda Hüsameddin ve Zeynel çavuşların kendi üç yüz adamıyla birlikte madenlere indiğini ve geri dönmediklerini söylediler. Şüphelendiğim başıma gelmişti. Bu lanetli yerden beylik meylik olmayacağını anlayan Hüsameddin ve Zeynel, her şeyi boş vererek alacaklarını alıp altın madenlerini bulmaya gitmiş olmalıydılar. Muhtemelen bulup tünellerin bir ucundan savuşup gitmişlerdi. Hemen askerlerden birine şatoya gitmelerini emrederek ne olursa olsun beyi korumaları gerektiğini söyledim. Asker koşar adım şato yoluna saparken ben de diğerleriyle cinayetin işlendiği eve doğru ilerledim.
            Eve geldiğimde vahşetlere denk bir manzarayla karşılaşmıştım. Tam üç kadın ve beş erkek, iki ufak çocuk, boğazlanmış kuzular gibi yerde yatıyordu! Boğazlarından akan kanlar yerdeki taşlarda iz yapmış, sanki vahşi hayvanlar tarafından boğazları parçalanmış bir halde yerde yatıyorlardı. Ahaliden ne olup bittiğini bilen yoktu ama ben anlamıştım. Hortlak hikayeleri, bunca esrarengizlikle birlikte aklıma yatmış gibiydi. Ahali panik içerisinde biran önce bu uğursuz beldeyi terk etmek niyetindeydi.  Onları sakinleştirdikten sonra, herkese haber vermelerini ve kapı önünden toplanmalarını söyledim. Şatoyu ve kalesini terk edecektik. Etrafımdaki askerlerle birlikte kapının önüne gittiğimizde oradaki askerlerin bizi engellediğini ve giriş çıkış engellediklerini söyledi. Durumu ve beyin muhtemel sonunu anlattıktan sonra biraz ikna olur gibi oldular. Toplanan ahaliye rivayetten ve durumdan bahsedince ilk etapta beyi de bırakarak savuşup gitmeyi savunanlar oldu. Ama aşiretlerinin reisi olarak onu bir hortlağa terk edip gitmeleri hiç birinin hoşuna gitmiyordu. Kapıdaki askerlerle birlikte, ahaliyi de yanıma katarak şatonun yolunu tırmanmaya başladım. Halkta elinde meşalelerle bize katılmışlardı. Şato yolundan çıkarken tuhaf bir şeye rastladık. Benim şatoya gönderdiğim askerlerden birisi oklanmış bir halde yerde yatıyordu. Kapıdaki askerlerin yayları hazır ve bize doğrultmuş halde beklediklerini gördük. Tek gördüğümüz bu değildi. Askerler belki hortlağın gaflet büyüsünden farketmemiş olacaklardı askerler pek canlıya benzemiyordu. Bunlar gözleri boş çukur, bedenleri yamuk yumuk dikilir canlı cenazelerdi! Gavurun ölüsünü asker edip karşımıza dikmişti hortlak!
            Askerlere emir vererek onları oklattığım da hiç birine bir şey olmadığını, tam aksine onların bizi oklamasına şahit olduk. Askerlerimden çoğu kalkanlarını ve topuzlarını çıkararak naralarla şato kapılarına dayandılar. Ama bu anda beklemedikleri bir şey oldu. Canlı cenaze, hiç biri ölmez askerler adamlarımdan çoğunu yaralamış ve üstlerine çökerek onları yemeye başlamışlardı çiğ çiğ! Bu korkuyla birlikte beyide, şatoyuda bırakıp canımızı kurtarmak için kalan askerleri ve ahaliyi kalenin kapılarına sevkettim. Kapılara geldiğimizde tuhaf bir şeyle karşılaştık. Ağaca asılmış şaman ile imamın cesetleri kıyama gelmişti. Canlanmış ölüler, korkunç kahkahalar atarak ve bir o yana bir bu yana sallanarak kapıdan geçişimizi engelliyorlardı. Neyden sonra birimizin aklına meşale fırlatmak geldi de kuru ağaç tutuşmaya başladı. O anda cesetlerin ateşin etkisiyle sihir güçlerini yitirdiklerini görünce aynısını kaledeki ölüler içinde yapmayı düşündük. Zira kalenin kapıları bir türlü açılmıyordu, cadının tılsımına kapılmıştı!
            Şatoya vardığımızda hesap ettiğimiz gibi alevlerle yaka yaka canlı cenazeleri bertaraf edebilmiştik. Hortlak Seruzad’ı da yok ederek bu lanetli tılsımı bertaraf edebileceğimizi düşünüyorduk. Zaten bizde adetti, İslamca caiz değildi ama bu tür hortlamışların evvela kalbi tahta kazıkla toprağa çakılıp kafası kesildikten sonra ceset ateşe verilirdi. Bizde bunu yapmak amacıyla şatoya girmiştik. Korkunç ve karanlık dehlizleri birbir gezdik ama hiçbir kimseye rastlamadık. Dehlizlere indiğimizde ise karanlık bir çukur gördük. Madenlere çıkıyordu. O anda korkutucu bir şey oldu. Tünelden bir sürü canlı cenazenin tırmanarak çıktığını gördük! Hepsi hortlağın tılsımıyla diriltilmişti. Başlarındaki Hüsameddin ve Zeynel’den bunların o diğer askerler olduklarını anladım. Bunlara da ateşle karşılık verdik ama bulunduğumuz yerde alev aldı. Alevlerin tünellerdeki tahta döşemelere de sıçradığını gördüm. Bu bir son umuttu belki. Ölenlerin ruhlarını ancak bu şekilde kurtarabilirdik.
            Ne oldu ne bitti, bir avuç insan bir avuç asker o şatodan çıktık. Evleri ve şatonun dışını ateşe verdikten sonra tekrar kapılara yöneldik. Cenazelerimiz ölü mü canlı mı bilmiyorduk. Kapının önünde iki siluetin dikildiğini gördük. Birisi Seruzad hortlağıydı. Diğeri ise Hamza Bey’di. İkisi de korkunç bir hale bürünmüş, sivri dişleri ve ateş gözleriyle cehennem kaçkını albızlara benzemekteydiler. Hortlak diğerlerini köle yaparken sadece Hamza’yı kendisi gibi bir hortlağa çevirmişti. Kapıdan nasıl geçeceğimizi bilmiyorduk. O sırada askerlerden birisi akıl etti de Seruzad’a alevli oklarından birini gönderdi. Hortlak taifesi ateşe o kadar dayanıksızdılar ki en ufak bir temasta alev alıyorlardı. Seruzad ateşler içerisinde kül olurken Kara Bey’in insan dışı, iblisleri andıran tuhaf bir çığlıkla gürlediğini duyduk. Bildiğimiz duaları okuyarak kalenin kapısına dayandık. Cadı yandığı için tılsımı etkisini kaybetmişti. Tam o anda bir şeyler oldu. Beyin alev aldığını gördük. Cadı ortadan kaybolmuştu ama tılsımı bir şekilde zayıflamıştı dualar nedeniyle muhtemelen. Kara Bey yanarken Lanetli Seruzad, o karanlık saçlı kadın ortadan kaybolmuştu.  Öldü mü kaldı mı alevini beye bulaştırıp kendini mi kurtardı bilmem.
            Kaleden çıkmaya muvaffak olunca, güneşi görene kadar durmadık. Koca Kargın aşireti dağıldı gitti böylece bir gecede! Kalanlarımız dağıldık bir daha hiç rastlamadık. Yalnız bir gün denk geldim birine İznik elden çıkmadan önce bir handa. Tanımamışlıktan geldik birbirmizi. O dehşetli olayların hatırasında titreyerek sadece sustuk. Ben kaleden kurtulunca önce bir tekkeye ardından da medreseye kapağı attım, yalan ve uğursuz dünyadan elimi çekerek din işlerine verdim kendimi. Ama askerliği bırakmadım. Rum Sultanı’nın maiyetine girip subaşılık ettim, yaşım kemale erince bilgime ve görüşlerime binaen beni hoca edip, kılıcımı teslim ettirip Kayseri Hatuniye Medresesine yolladılar yıllar sonra. İşte şimdi Kayseri yolunda buraya denk gelmiştim. Haçlı kafirinin gelişinde bile yolumu buraya düşürmemeye dikkat ederken, kader beni yeniden sürüklemişti buralara. Çok şey değişmişti Karanlık Saçlı Seruzad’ın Şatosu’nda. Sadece o şato kalmış, duvarlar ve evler çoktan yıkılmış, biraz uzağında yeni bir kasaba kurulmuştu.
Şimdi gece karanlığında o korku dolu efsanenin canlı şahidi yere bakıyorum. Sanki Karanlık Saçlı Seruzad hala orada, hala son kurbanlarından birine bakıyor, kanımı içmek için uyumamı bekliyor kim bilir?

SON

Mehmet Berk Yaltırık
17 Aralık 2008 – Edirne


*    Selçukluların merkezi kapıkulu ordusu olan gulam askerlerinden. Y.N
*    Çaşıt: Eski Türkçe'de “casus”.