tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ağustos 2017 Pazartesi

Cadıların Güneşi

(Daha önce Pera Müzesi Blog'da 11 Haziran 2016'da http://blog.peramuzesi.org.tr/featured/cadilarin-gunesi/ adresinde yayınlandı. İngilizcesi için: http://blog.peramuzesi.org.tr/en/featured/cadilarin-gunesi/)
          Eylül güneşi altında, ziyadesiyle kızgın sac misali ateş saçan kayalıklardan geçiyorum. Uzaktan uzağa fark edilen çizgiler ve çatlamış kayalar haricine tek bir ağaç, tek bir ot yok. Beni tekrar eski memleketime savuran mektubun peşinde bu tepeye dek taban teptim. Gerçi bir zamanlar memleketim olan eski memleketim demeli. Balkan harpleri sonrasında buralarda hangi vadi Osmanlı, hangisi Bulgar meçhul. Zira Rodopların tepelerinde, güney taraflarında Türk komitacıları, kuzeyinde Bulgar komitacıları dolanıyor. Hatta güneyde bazı Osmanlı zabitleri ayrı bir hükümet kurmuşlar. Balkanların hazin kaderi. Devletler içre devletler...
            Sonuncu Balkan Harbi’nin nihayetinde, Fransız bir gazeteci olarak girdim Bulgar Krallığı’na. Hürriyet’in ilanından evvel siyasi takibat neticesinde Osmanlı tabiiyetinden Fransız vatandaşlığına geçmiştim. Beni yıllar sonra buralara, yıkılmış köylerin ve alelacele gömülmüş toplu cenaze yığınlarının çepeçevre saçıldığı, ölüm kokan bu yerlere getiren şey bir mektup. Gazetecilik benim için bir kılık, ben başka bir şeyin peşindeyim. Yaptığım şey akıl kârı olmadığı gibi mektupta yazan şeyler de akıl kârı değil. Ancak dostluk bağları ve haysiyetle açıklanabilir…
            Fransa’ya kaçışımda ve yerleşmemde bana yardımcı olan Agâh Nadi’ye karşı hiçbir şekilde ödeyemeyeceğim manevi borç, işte beni komitaların, çetelerin, ölümün kol gezdiği bu dağ başlarına sürükledi.
            Agâh Nadi’nin başlıca iki merakı başını türlü belalara sokmuştu. İlki siyasi meselelerle fazlaca içli dışlı olmasıydı. Fransa’ya çok önceden iltica ettiğinden bir ahbabım vasıtasıyla kendisiyle irtibata geçmiştim. Onun sayesinde yerleşmem ve vatandaşlığa kabulüm söz konusu olabildi. Kendisi Fransız siyasiyesi ile dahi alakadardı ancak kalemine hürmet gösterildiğinden pek takibata uğramıyordu. Zaten bu merakının da şayet varlarsa Fransa’daki jurnalci takımının ihbarlarına konu olmak haricinde bir fenalığı yoktu. Asıl fenalığı öteki merakıydı…
            Fransa’ya gittiği senelerde Agâh Nadi her ne kadar rasyonel düşünceye haiz biri olsa da batıda yeni yeni alaka uyandırmaya başlayan ispritizma meseleleriyle tanışmıştı. Alakası hevese, hevesi tutkuya dönüşmüştü. İspritizma ile birlikte manyetizma, nihayetinde günümüzde artık batıl kabul edilen büyücülük, medyumluk gibi sahalara da merak salmıştı. Benimle tanıştığı esnada bu raddeleri çoktan geçmiş, Svedenborgyanizm, Yeni Platonculuk üzerinden öte âlemlerin varlığı üzerine kafa yormaya başlamıştı. Dünyanın türlü çeşit yerinden mektuplar alıyor, konuyla alakalı bültenleri, kitapları takip ediyordu. Bu mevzuların meraklıları ile dolup taşan tuhaf cemiyetlerle de irtibatı vardı. Tutkusunu alaka ve heves ile tanımlayamam, bu meraktı. Ötedekiyle temasa geçmeye dair ölümcül bir merak.
            Bir sohbetimiz esnasında ağzımdan yanlışlıkla “Balkan muhacirlerinin kocakarı hikâyeleri” lakırdısı çıkınca ailesine (orada izdivaç yapmış, Fransız bir hanımla evlenmişti) ufak bir iş seyahatine çıktığı bahanesini savurarak ortalıktan kaybolmuştu. Bir ay geçip kendisinden bir haber gelmeyince sağa sola haber bıraktım ama netice yoktu. Balkan Harbi’nin başlamasına yakın çıkıp gelmişti. Balkan topraklarında gezindiğini, tekinsiz söylencelerin ardından pek çok mezarlıkta ve viranelerde dolaştığını anlatmıştı. Karadağlıların Yeni Pazar’a hücum etmesi üzerine harp dedikoduları hakikate dönüşme emaresi gösterince geri dönmüştü. Öte dünyaya dair o harabelerde kabristanlarda bir şeyler görüp görmediğini sordum, neticenin menfi olduğunu söyleyip bahsi kapattı.
            Bu seyahatin ardından merakı körelir sandık ama aksine daha ziyade meşgul olmaya başladı. Mektuplaşmaları artmış, tuhaf cemiyetlerle mülakatları da pek sıklaşmıştı. Kendisini sıkıştırınca peşinde olduğu şeyi anlattı. Ecnebilerin “kült alanı” dedikleri, insanların belli bir tabiatüstü güce atfedip dilek diledikleri, arzularını yerine getirmek için ayinler yaptıkları bir yeri arıyordu. Rumeli taraflarında olduğunu duyduğu bu yerin mıntıkasını bilmiyordu ancak neye benzediğini öğrenmişti, mektuplarında sıklıkla bu yeri soruyordu. Kayalarına türlü çeşit acayip şeklin resmedildiği ve neredeyse boydan boya bu suretlerle damgalanmış bir yüksek tepe ve tepenin tüm çıplaklığına rağmen sanki kabristanmışçasına zirvede boy atmış sık servi ağaçları. Bu alelade dilek yerinde ne olduğunu anlatmadı. Osmanlı topraklarında dilek dilenen, adak adanan pek çok türbe, mum yakılan kaya, çaput bağlanan ağaç vardı.
            Bir aralık arayışı sonuç vermeyince vazgeçecek gibi oldu. Yunanistan’dan gelen ve uzun uzadıya aradığı kült alanını tarif edip hikâyesini anlatan o lanetli mektup eline ulaşmasaydı vazgeçecekti de. Rodop dağlarının bir noktasında, antik dönemde cadılar büyücüler mabudesi addedilen Hekate’ye adanmış bir kült alanından bahsediyordu mektup. Cahiliye devirlerinden günümüze kâfir ve Hristiyan Bulgarların, Türklerin, oradan gelip geçenlerin tırmanıp dileklerini kömür tozlarıyla yahut kazıyarak tasvir ettikleri bir tepenin bulunduğu anlatılıyordu. Bu mektubun ardından yine bir başka mektuplaşma safhası başladı. Bu sefer İngiltere’den bir ispritizma cemiyeti reisi, bazı kült alanlarının bir tür manevi güç barındırdıklarını söyleyen ve Agâh’ın aradığı yerin de böyle bir yer olabileceğini söyleyen bir mektup gönderince işin rengi değişti. Agâh Nadi kendi itikadınca aradığı yerin böyle bir kült merkezi olabileceğini iddia ediyordu.
            Elem verici olaylar tepenin bulunduğu yeri tarif eden ve bir Bulgar muallim tarafından yazılmış kısa bir mektuptan sonra başladı. Folklor ve bilhassa halk inançları üzerine tetkiklerde bulunan bu muallim, Rodop dağlarının falanca tarafında, böyle bir tepe bulunduğunu, başkası için kem niyette bulunmak isteyen ahalinin fazlaca tırmanmadan dileklerini kayalıklarına çizdiği bu yere “Cadılar Tepesi” denildiğini yazmıştı. Ancak Agâh’ı asıl etkileyen son satırlarda yazdıklarıydı. Ahali buranın tepesine çıkan kimselerin öte âlemlere (bizdeki cinler âlemi gibi) karışacağına inanıyordu. Öte âlemlere göz atabilmek adına bu Agâh için bulunmaz fırsattı, öyle inanıyordu.
            Hem hanımı hem ben Agâh’ı ne olduğu belirsiz bir lakırdı ardından o taraflara gitmemesi için dil döktük. Biliyorduk ki yine Balkan dağlarının yolunu tutacaktı. Balkan Harbi’nin tüm şiddetiyle sürüp gitmesinden hareketle böyle bir seyahatte istese de bulunmayacağını söylese de dikkat ediyorduk. Balkan Harbi’nin son demlerinde bir gün ortalıktan kayboluverdi. Mektupların önemli olanları ve şahsi notları yanında olduğundan nereye gittiğini bilemiyorduk. Çaresiz yine dönüp gelmesini bekleyecektik.
            Kendisinin kaybolmasından aylar geçti, ikinci Balkan Harbi patlak verdi, o esnada Bulgaristan’da bir dağ köyünden onca harp hengâmesine rağmen nasıl bize ulaştığına hala hayret ettiğim bir mektup geldi. Agâh Nadi yazmıştı. Bulunduğu yeri mükemmelen tarif edip gelemeyiş sebebini ve arayışının nihayetine yaklaştığını söylüyordu.
            “V… köyünün bir köşesindeki metruk handa kaleme aldığım bu satırlar sizde delirdiğim intibaını uyandıracaktır. Lakin benim gözümle görmediğim bir şeye inanmadığım, bu nedenle böylesine hararetli tetkikata giriştiğim malum. Ömrümü vakfettiğim araştırmalar nihayet buldu. Zira öte âlemin kapılarını ucu ucuna da olsa görebildim. Cadıların düğününü gördüm! Balkan ahalisinin ekseriya zikrettiği cin düğünü hurafelerinde bahsi geçen muhayyel cümbüşlerine ve toplaşmalarına şahitlik ettim! Burada cadılar ve ecinniler öte alemin kapılarını aralamakla kalmıyor, alemlerin arasındaki perdede yırtık açıp öbür güneşi doğuruyorlar. Ecinniler aleminin karanlık ve korku saçan güneşini. Uzaktan gördüklerim dahi korkudan beni olduğum yere mıhladı. O acayip serencamın hayali gözlerimin önünden gitmiyor. Ancak cesaretimi toplayıp lazım. Daha yakından görmeliyim. Bu mektubu beni merak etmemeniz için gönderiyorum zira o tepeye tırmandıktan sonra ne göreceğim meçhul… Buranın gençlerinden biri şehre kadar inip postalayacağını söyledi. Agâh Nadi.”
            Mektup harp şartları yüzünden iki ayda ulaşmıştı elimize. Agâh ya dönüş yolundaydı yahut orada kalmıştı. Elim kolum bağlı bekleyemezdim. Lazım gelen evrakları temin edip ben de Bulgar Krallığı’na yollandım.
            Agâh Nadi, tepenin bulunduğu yeri tarif etse de bulamamaktan, ahbabımın cesediyle karşılaşmaktan yahut hiç karşılaşamamaktan korkuyordum en başta. Balkanlara yaklaştıkça, harabeye dönmüş ölüm kokan yerlerden geçtikçe bambaşka şeylerden korkmaya başladım. Dağ patikalarının kenarlarında muhacirlerin cenazeleri, çamurlu toprak yollarda göç katarları, köylerde ateş yakıp şenlik eden komitacıların gürültüleri, yerinde yurdunda kalan ancak yine bir harbin patlak vermesinden korkan köylüler… Fransızca konuşuyordum, Fransız gazeteci hüviyetindeydim (Agâh Nadi’nin yazdığı yerlerde birkaç mesel yazmışlığım vardı), bu âleme çoktan yabancılaştığımı zannediyordum. Lakin gördüğüm acılar ve eski aidiyetim üzerinden bir zarar görme korkusu bana unuttuğumu sandığım birçok şeyi hatırlatmıştı. Peşinde olduğum ahbabım gibi ben de tehlikedeydim…
            Yolculuğumun en tuhaf kısmı ise tepenin yerini ararken konuştuğum insanlar oldu. Önce uzaktan şöyle bir gördüğü için rahatlıkla yerini tarif edenlere rastladım. Yaklaştıkça yerini söylemede bu kadar cömert olmayan, hatta gitmemem için korkutan, tehdit eden kimselere denk gelir oldum. Karşılaştığım her ağız bana yarı Türkçe yarı Bulgarca tüyler ürpertici rivayetler anlatıyordu.
            Sabaha karşı denk geldim aradığım şeye. Gün doğarken, tan kızıllığı esnasında bembeyaz çıplak bir tepe. Çizgi ve çatlaklarla kaplı sanki bir devin sanat eseriymişçesine bunlarla süslü. Tepenin zirvesinde rüzgârda tekinsizce bir o yana bir bu yana sallanan servi ağaçları görünüyor.
            Tepeyle arasında hayli mesafe bulunan, Agâh Nadi’nin son mektubunda bahsettiği köye geldim evvela. Köyün hanına gidip Agâh Nadi’nin suretini tarif edince en son iki ay önce gördüklerini söylediler. Handa çalışan gençten bir çocuk (bahsi geçen mektubu o şehre indirmişti), iki aydır görünmediğini son kez o tepeye tırmandığını söyledi. Fark ettiğim anda dehşete düşüren bir ayrıntıyı da bu esnada fark ettim. Buraya uzakken insanlar rahatlıkla “Cadılar Tepesi” diyebiliyorlardı. Ancak yaklaştıkça bu ismi duymaz olmuştum. Bizim Türk ahalinin baykuştan arpacık kumrusu, domuzdan dağda gezen, kurttan canavar, ecinniden iyi saatte olsunlar diye bahsetmesi gibi onlar da neredeyse tepenin adını hiç zikretmiyorlardı. Adını andıkları vakit koca tepeyi çağırmaktan korkarmışçasına “orası”, “o tepe” deyip geçiştiriyorlardı. Olmadık kayalık yerlerden çıkıp önümü kesen komitacılar buranın yolunda da hiç görünmemişti.
            Handa güneş batıncaya kadar dinlendim. Gün batımına yakın uyanınca gitmemem konusunda çok uyardılar ama en azından arkadaşımdan kalanları, şayet kalabilmişse bulmam lazım. Köylülerin tavırları ve anlattıkları beni ziyadesiyle ürkütse de vicdanım korkumdan daha ağır basıyordu.
            İşte şimdi Eylül güneşi altında, gün batımına rağmen saatlerce güneşin altında pişmiş ziyadesiyle kızgın sac misali ateş saçan kayalıklardan geçiyorum. Uzaktan uzağa fark ettiğim çizgiler ve kaya çatlaklarının insanların kendi elleriyle yaptıkları damgalar, tasvirler olduğunu görüyorum. Putperestlerin zamanından bugüne tasvir edilmiş arzu ve istekler. Ancak fark ettiğim hep kötü dilekler, beddualar. Düşmanının ailesini tasvir edenler, sevdiği kadını tasvir edenler ve üzerlerinde fark ettiğim kurumuş kan lekeleri. Bunca zamanın binlerce insanın öfke ve nefreti bu tepeye nakşedilmiş. Geldiğim yollardaki yok edilmiş köylerde ve cesetlerle dolu yollarda bile böylesine kan ve vahşet görmedim. Tepede belki de bu yüzden tek bir ot bile yetişmemiş zira sürgün verememiş. Ölüm arzusundan yaşamaya fırsat bulamadılar muhtemelen.
            Tepeye vardım. Hava çoktan karardı. Önümde tuhaf bir düzlük var ve sayısız gibi görünen servi ağaçları. Eski memleketimin mezarlıklarını anımsatan yüzlerce ve sık aralıklı serviler. Karanlıkta sanki her birinin bir sureti var, canlı gibiler. Korkunç suretleriyle bana bakan kocaman suratları var. Ellerini kollarını açmış dalları beni bekliyor gibiler. Karanlığın ortasında Agâh Nadi’den bir iz, emare arıyorum. Servi gölgelerinin altından korka sakına geçiyorum. Servilerle çevrilmiş bir açıklığa geliyorum. Adeta bir meydan. Sanki servilerin karanlığında beni seyreden gözler var. Gördüğüm şeyleri zihnimin bana oynadığı bir oyun addederek cesaret bulmaya çalışıyorum.
            Ta ki o sesler gelene kadar…
            Gecenin ortasında yükselen davul sesleri, alabildiğine ve gelişigüzel üflenen borular… İnsanın işittiklerine aykırı bir curcunanın patırtısı… Acaba onlar mı geliyor?
            Servi ağaçlarının gölgeleri daha kuşatıcı ve korunaklı görünüyor gözüme. Bir büyük servinin gövdesini siper ederek açıklığa bekliyorum. Onlar geliyor gerçekten de. Gecenin pelerini altında yürüyen şekilsiz, eciş bücüş suretler, beddualarla lanetlerle uğraşmaktan çarpılmış kollar, öte âlemlerden kendilerini taşıyan biçimsiz bacaklar… Davul ve boru sesleri, kaynana zırıltısını andıran gülüşmeler, fütursuz bir şenlik… Karanlığın ortasında açıklığa toplanıyorlar. Delice bir gulgule peyda oluyor, cümle ecinni bir arada! İşte tepeye adını veren cadılar toplandı!
            Bir araya gelip öylesine karışıyorlar ve öylesine kendilerinden geçmişler ki bu korkulu sahne karşısında gözlerimi dahi kapatamıyorum. Korku vücudumu ele geçirmiş durumda. Ben onları ürpertiyle seyrederken birden bir ışık peyda oluyor ortalarında. Gökyüzü yıldızsız simsiyah ve ay kaybolmuş. Öte âlemlerin kapısı aralanıyor. Şenliğin ortasındaki ışık gittikçe artıyor. Ancak huzur vermesi gerekirken insanda korku ve endişe uyandıran, insan aklının sınırlarını zorlayan bir aydınlık bu.
            O yükseliyor. Cadıların güneşi! Öte âlemin kapıları açıldı! Kıpkızıl bir güneş lakin ışığı yutan, ışık yerine karanlık saçan bir güneş. Rengini buradaki kötücül dileklerin, bedduaların neticesi olan kanlardan almış gibi. Ecinnilerin curcunası arasında, onların çarpık ellerinde göğe yükseliyor. Gittikçe büyüyor sanki.
            Ancak o da ne?
            Güneşin içinde bir suretle göz göze geliyorum. Acıyla yoğrulmuş bin türlü işkenceden geçmiş bir siluet sanki. Bizim âlemimizden iken onlarınkine karışıp yavaş yavaş şeklini biçimini kaybetmeye başlamış bir suret. Acı çeken bir insan! Bakan kişide bir acıma uyandıran ancak hemen akabinde korkutan, ürküten bir çehre!
            O yüzle göz göze geldik bir anda. Gözlerimi ondan alamıyorum. Tekinsiz bir aşinalık var. Galiba sonunda aradığımı buldum. Bir zamanlar Agâh’a ait olan bir surete bakıyorum yahut cadıların güneşinde seyrettiğim kendimim. Kendi ruhum. Bu bedbaht yere gelerek Agâh’ın akıbetini paylaşan talihsiz ruhum…
            Öte âlemin kapılarını göreceğimi hiç tahmin etmiyordum.
            Şimdi oradayım.
            Cadıların ve ecinnilerin güneşinin, biçimsiz ve günahkar bedenleri ebediyete dek kavurduğu bu tarifsiz mekanda…
SON
Mehmet Berk Yaltırık
26 Mayıs 2016 – Edirne

17 Aralık 2014 Çarşamba

Son Gûlyabânî'nin Yeri-Yayın İçeriği ve Radyoyu Nasıl Dinleyebilirsiniz


Kayıp Rıhtım Tanıtım Logosu
 -"Son Gûlyabânî'nin Yeri", bir blog olmanın yanı sıra internet üzerinden yayın yapan "Rıhtım Radyo"nun (Kayıp Rıhtım sitesinin radyosudur) programlarından biridir.

-Haftanın belli günlerinde, genelde cuma günü saat 21.15 itibariyle yayın gerçekleşmekte ve konu akışına göre sürmektedir. (Ortalama bir saat kadar sürmektedir)

-Programın konuları tarih, mitoloji, halk inançları, korku edebiyatı ile ilgili başlıkları kapsamakta olup, konu anlatımının yanı sıra öykü okumaları ve memorat (doğaüstü anlatı) aktarımları da yapılabilmektedir.

Radyo Rıhtım'ın Logosu
-Yayınlar düzenli olmasa da en fazla iki-üç haftalık aralarla gerçekleştirilecektir.

-Program bir hafta rutin tarih yayınını gerçekleştirmekte olup, sonraki programda ise halk inançları ve metafizik mevzuların anlatıldığı "Korku Gecesi" yapılacaktır. Bu akışın haricinde gündemde olan tarihi, metafizik konularla alakalı bir tartışma, popüler bir konu söz konusu olmuşsa seyirci isteği doğrultusunda "seyirci özel" yayını da gerçekleştirilecektir.

-Rıhtım Radyo'nun diğer programlarını takip etmek için: http://www.kayiprihtim.org/forum/radyo-kulesi-b91.0/

-Rıhtım Radyo'yu dinleyebilmek için: http://radyo.kayiprihtim.org/

-Yayınların (4.1.2015'ten itibaren) ses kayıtları (podcast) için. Hem dinleyebilir hem de indirebilirsiniz: mixlr.com/kayiprihtim/showreel/

-Radyo arızalandığı vakit acilden yaptığım hangouts yayınlarının kayıtları: https://www.youtube.com/watch?v=C25-xKhx-ko&feature=youtu.be

-Radyoyu video ekranına tıklayarak açtıktan sonra, chat kısmına gelip yazmak istediklerinizi yazabilirsiniz. Konuşma yerine tıkladıktan sonra kendinize bir nick seçip yazılarınızı bu şekilde gönderebilirsiniz.

-Yayınlar ve o haftaki konular, blogun facebook sayfası üzerinden duyurulmaktadır: https://www.facebook.com/SonGulyabanininYeri

Yayın Tanıtım Yazıları ve Afişleri

Radyo yayını olduğu zaman duyuru resimlerinin üzerinde yer almaktadır
                               
Radyo yayınının genel tanıtım afişi

Aylık radyo yayın afişi örneği
                                  

25 Temmuz 2014 Cuma

Köpeklerin Hükümdarı

(Köpeklerin Hükümdarı, Gölge E-Dergi, 63. Sayı, Aralık 2012, s. 82-85.)

         Şehrin tüm köpeklerinin imha edilmesinin hükmü verilip, belediyelerden ve sokaklardan devşirilme kelle avcıları zehirlerle, kementlerle, zincir ve sopalarla sokaklara inerek, arabalarla, bağırıp çağıran kalabalıklarla şehirdeki renk renk, bölük bölük, cins cins, boy boy her köpeği ölümüne kovalamaya başlamışlardı.

Şehr-i İstanbul, tarihinin bir başka kıyımına daha tanıklık etmekteydi. Gün batımına yakın sokak sokak, mahalle mahalle ilerleyen satırlı, zincirli, sopalı dehşetlerin bağırtıları eşliğinde, şehrin kadiminden kalma köpekler eski yurtlarından birer birer sürülüyordu. Köpeklerin Padişahlığı’nın asırları bulan payitahtı, köpeklerin aşiretlerinin, klanlarının efsanevi yurdu küflü söylentilere ve tozlu sayfalara karışmaktaydı.

Şehrin betonarme binalar tarafından kuşatılmış, sırt sırta verip beton tahakkümüne direnen ahşap evlerin bulunduğu bir mahallesindeki birkaç köpek, “Köpeklerin Hükümdarı”nın sarayının yolunu tutmuştu. Diğer evlere göre daha heybetli duran metruk bir köşkten içeriye giren köpekler, köşkün selamlığında bulunan eski püskü ancak bir zamanlar değerli olması muhtemel küflü bir koltuktan ibaret tahtının üzerinde beklemekte olan Köpeklerin Hükümdarı, Büyük Kalbisarru’nun huzurunda saygıyla oldukları yere çöktüler. Köşkün sağından solundan gölgeler arasından çıkıp gelen Köpekler Hükümdarı’nın hassa askerleri gelenlerin etrafını sararak padişahlarını beklemeye başlamışlardı ki bunların her biri pitbull, doberman, rottweiler, kangal gibi çeşit çeşit köpek cinslerinden devşirilmiş, her biri psikopat sahiplerinin ve köpek dövüşçülerinin ellerinden kaçıp gelmiş, gözünü budaktan sakınmaz kahraman köpeklerdi.

Gelen köpekler, Kalbisarru’dan gelen buyrultu mahiyetindeki havlamayı işitince hep bir ağızdan acı acı ulumaya başladılar. Sanki olanı biteni haber vermiyorlar da, asırlarca şehirde hakir görülüp horlanan her bir köpeğin ağıtını okuyorlardı. Hükümdarın hassa köpekleri, olanca acarlıklarına rağmen bu içli iniltiler, ulumalar karşısında dayanamayarak onlarla birlikte uluşmaya, gözyaşı dökmeye başlamışlardı.

Kalbisarru’nun gözlerinde acı vardı ancak onlar gibi değildi. O bu acıların mislini yaşamış, defalarca benzer acıları yaşamıştı ki gözyaşları bedenini asırlar önce terk etmişti. Çünkü Kalbisarru ölümsüzdü ve şehirlerin yükselip, namlı imparatorların zuhurundan çok önce, devlerin ve perilerin zamanlarında yeryüzünde yürümüştü.

Kadim Sümer’in hüküm zamanlarında yaşamakta olan, Uruk kentinin köpeklerinden biriydi uzun zaman önce. Şehirleri ve bölgeleri sahiplenen ilk köpeklerin torunlarındandı. Her köpek gibi ölümlüydü. Ta ki efsanevi Uruk Kralı Gılgamış’ın ölümsüzlük otunu bir yılana kaptırmasının ardından, bir şekilde otu yutmadan ülkeler aşan yılanın kendisine çok yakın bir yerde can vermesine kadar. Bulduğu yılanın ağzındaki otun kokusu hoşuna gidip yediğindeyse ilk başta hiçbir şey fark etmemişti. Derken yavaş yavaş diğer köpekleri etkisi alabildiğini, insan dilini anlayabildiğini fark etti. Yediği ot onu sadece ölümsüzleştirmemiş, adeta tanrısal bir güç bahşetmişti. Ölümsüz olduğunu da bir ateş yığını içerisine düştüğü halde hiç yara almadan çıkabilmesine borçluydu. Onun namını duyan Uruk Kralı, ölümsüzlüğünü görünce tanrılardan bir işaret kabul ederek köpeği yanına almıştı. İlk adını o zaman almıştı. Kalbisarru yani Köpek Kralı, böyle demişti kadim Sümerler ona.

Kalbisarru köpekler üzerinde hâkimiyet kurmaya başlamış, uzak diyarlardan çeşit çeşit köpeklere gelerek emrine girmişti. Uzun yıllar boyunca köpekler üzerinde hâkimiyet kurmuş, sahibi olan Uruk kralları misali o da köpekler arasında nam salmıştı. Ancak ne zamanki görkemli Sümer medeniyeti yıkılmaya yüz tutmuş Mısır’a kaçmıştı uyruklarıyla. Ölümsüz köpeğin namını duyan kadim Mısır firavunları onu sarayına almış, uyrukları sokak köpekleriyle birlikte orada yaşayagelmişti. Kalbisarru’nun bu göçü uyruklarını her kral gibi yaşatabilmek ve nesillerini payidar kılmaktı. Pers Orduları’nın Mısır’a girmesinin ardından köpeklere hürmet gösterdiklerinden ötürü, ahalisini toplayan Kalbisarru İran’a göç etmişti. Orada şahların, hükümdarların saraylarında yaşayıp abad olmuşken, İskender’in orduları gelende açlıktan tebaasına saldırıp yiyenler zuhur edince saltanatının tehlikeye düştüğü görüp tebaasından kurtarabildikleriyle beraber Asya bozkırlarına kaçmıştı. Asırlar boyu İpek Yolu’nun artıklarının ardından ömür sürmüştü. Bir gün Cengiz Han ortaya çıkmış, sürek avı niyetiyle bulundukları ormanı çerileriyle sarmıştı. Çemberin içerisinden bir hayvan sağ kalamamışken, bir tek o kurtulmuş, tebaasını yeniden toplamak üzere oradan kaçarak ta o dönemin İstanbul’una kadar gelmiş, oraya kurmuştu payitahtını.

Konstantinopolis, Kostantiniyye olanda Al-i Osman saltanatında en şaşaalı, en güzel asırlarını yaşamıştı tebaasıyla birlikte. Her birine yemekler dağıtılıyor, kapı önlerinde ottan samandan yatacak yerler hazırlanıyor, camii çıkışlarında bunlara mahsus yemek artıkları dağıtılıyordu. Köpeklerin her biri mahalle ve sokağı sahiplenmiş, her sokağa, mahalleye has köpek sürülerini oluşturmuştu. Hiç biri mahallesini terk etmediği gibi mahallelerine yabancı kimseleri de sokmazlardı ki her biri Kalbisarru’nun tebaasıydı. Her bir köpek kendi mahallesinde doğup büyür, insanların akıp geçtiği kalabalık caddelerde bile düşüp kalkarlarken onlara hiçbir kimse ilişmiyordu. Köpeklerin Hükümdarlığı’nda onlara kim dokunabilirdi ki?

1826 senesinde, yeniçerilerin kırılmasından sonra, şehre gelen İngiliz turistlerden birinin şikayeti üzerine, Sultan Mahmud Han köpeklerin toplanıp Hayırsızada’ya bırakılmalarını emretmişse de mahalle insanlarının köpeklerine sahip çıkıp, tepki göstermeleriyle padişah kararını geri almıştı. Uzunca bir süre zeval görmeseler de hakimiyetleri bir kez sarsılmıştı. 1865 senesinde birkaç bin köpeğin Hayırsızada’ya bırakılmasını kimse engelleyemedi. Kalbisarru tebaasının intikamı için Beyazıt semtinde büyük bir yangının çıkmasını sağlamış, ahali bunu ölüme terk edilen köpeklerin ahının neden olduğuna inanmıştı. Derken Sultan Reşad saltanatında bu kararın misli uygulanmış, seksen bin köpek sokaklardan sürüle sürüle teknelerle Hayırsızada’ya bırakılmıştı. Seneler sonra ise 1920’ye dek otuz bin köpek daha itlaf edilmişti bu yolla.

Değişen dünyada ve inşa edilen yeni bir dönemde eski şeylerle birlikte köpeklere de yer olmadığını hem Kalbisarru hem de tebaası olan köpekler yaşayarak ve itlaf edilerek öğrenmişlerdi. Kalbisarru hükmünü yitirdiğini hissediyordu. Eski görkemli günleri geride kalmıştı. İnsanların hakimiyetini ensesinde hissediyordu ve biliyordu ki kurtuluş yoktu. Yenileceğini bile bile son ölüm kalım savaşlarını verecekti. İstanbul çok ölüm kalım savaşı görmüştü. Tarih Bizans kuşatmalarını, Sultanahmet’teki sipahi kıyımını, yeniçeri kırımını yazmıştı. Şimdi ise köpeklerin direnişine tanık olacaktı.

Kalbisarru; Ölümsüz Köpek, Köpeklerin Hükümdarı tahtında doğrularak yeri göğü inleten tüyler ürperten bir uluma koyuvermişti. Uluma sesi şehrin sokaklarından yayılıp köpeklerin kulaklarına ulaşmıştı. Kaçmakta olan köpekler hükümdarlarının çağrısıyla geri çekilmeye başlamıştı. Onun çağrısını alan her bir köpek son direnişlerini gerçekleştirmek üzere ahşap köşkün yolunu tutmuştu. Onları kovalayan kelle avcıları da adamlarıyla birlikte çepeçevre sararak sokakları onların peşlerine düşmüştü.

Köpekler ahşap evlerin olduğu yere öbek öbek doluşunca ikinci uluma gelmişti. Kalbisarru’nun emriyle sokağa dalan itlaf ekiplerine saldırmışlar, insanlarla hayvanlar arasında emsali görülmemiş kıran kırana bir savaş başlatmışlardı. Yere devirdikleri itlaf ekiplerine birbiri ardına dişlerini geçiriyorlar, zincir ve sopa darbelerine rağmen mücadeleyi bırakmıyorlardı. Ancak gelenler insandı, silahlıydı, kalabalıktı ve her birini geriletmeyi başarmışlar, bölüklerin aralarına girerek köşke kadar yaklaşmışlardı. Sağ kalabilen köpekler köşke doğru çekilirken üçüncü uluma gelmiş, köşkün kapılarından fırlayan Hükümdar’ın hasa köpekleri saldırıya geçmişti. Her biri kavgalarda pişmiş, itin kopuğun elinde ona buna caka satmaktan dolayı bıçkın, kemikli etle beslene beslene parçalamaya alışkın kallavi köpek cinsleri, itlafçıları çil yavrusu gibi dağıtmışlardı. Bu kez kaçma sırası insanlara gelmiş, birbirlerini ezerek gerisingeri betonarmelerin gölgelerine atmışlardı kendilerini. Diğer köpeklere de bir cesaret gelmiş, Hassa köpeklerinin ardından hücuma geçmişlerdi.

İtlafçılar, kelle avcıları ve kiralık psikopatlar, köpeklerle doğrudan başa çıkamayınca şeytan akıllarına rezil ve iğrenç kere iğrenç bir fikir düşürdü. Ahşap evleri yakacaklardı, böylece köpekler çemberin dışına çıkamadan yanıp kavrulacaklardı. Aynısını Belgrat Ormanı’nda, Yeni Odalar’da yapmışlardı şimdi neden yapamayacaklardı? Silahlı adamları sokağın giriş çıkışlarına koyarak ateş kusarken, zeybeklere pusu kurar gibi bidon bidon benzini evlerin arka bahçeleri üzerinden boşaltarak ateşe verdiler. Kadim binalarla birlikte asırlık ağaçlar alev aldı, köpekler ateşlerden kaçışırken menzile girenleri yağlı kurşunlar hakladı.

Karanlığın içinde gün doğmuşçasına şavkıdı alevler. İstanbul’un sokak köpekleri bire varıncaya kadar ateşler içinde kavruldu. Bir tek uluma sesi kalmayınca sokağın girişini tutan itlafçılar küle dönmekte olan ahşap mahalleyi alevlere terk ettiler. Betonarmelerin balkonlarına çıkan insanlar bu kanlı manzarayı film misali seyretmekteydiler ki birçoğu yanık et kokusundan rahatsız olarak televizyon önlerine geri döndü. Alevler dinince karınlarını leşle doldurmaya alışık leş kargaları ve lağım fareleri köpek cesetlerine üşüştükleri sıra, Kalbisarru harabelerin içinden çıktı. Ateşlerin zarar veremediği vücudunda, tek bir zayıflık emaresi yoktu. Gözlerinde gözyaşı yoktu ki herhangi bir acı hissettiği söylenemezdi. Adamlarının leşleri üzerinden kargaları ve fareleri kaçıra kaçıra terk etti mahalleyi.

Giderayak son bir uluma daha koydu. İnsanlar uykularında dehşetle ürperirken, kırımdan sağ kalabilen birkaç köpek onu bularak krallarının ardından yeraltına, lağım kanalizasyonlarına indiler. Kalbisarru artık elinden nicedir ekmek yediği insanoğlunun yaptıkları karşısında hiçbir sadakat borcu kalmadığını görerek uyruklarıyla birlikte, İstanbul’un dağları sayılan dehlizlere ve tünellere sığınmıştı. Kurt bunalınca ovaya iner, kul bunalınca dağa çıkar misali bu kuşatmadan sağ kalabilen köpekler şehrin dehlizlerine ve kanalizasyonlarına sığınmışlardı.

Her biri lağım fareleriyle beslenirken, bulduğu bir Bizans mahzeninin kırık lahdini taht bellemiş Kalbisarru, orada kaldığı süre içerisinde uyruklarını yeniden toplamaya başlamıştı. İnsanlara saldırarak onların leşlerini çekiştire çekiştire yiyecekleri zamanı beklemeye koyulmuştu. İlk önce evsizlerden ve savunmasız çocuklardan başlamışlardı. Saldırıyorlar, parçalıyorlar ve öldürdükten sonra lağımlara geri kaçıyorlardı. Sokaklarda köpek göremeyen itlafçılar çaresizdi. 

Bir gün ötekilere sıra gelinceye kadar böyle yaşayacaklardı. Kalbisarru’nun elinde zamandan bol ne vardı ki? Onlardan soncusuna diş geçirene dek gölgelerde yaşadı ve kana susamış köpek sürülerine hükmedecekti. Arada adamlarının başında sokaklara çıkacak ve korkunç ulumalarıyla insanların kabuslarına dahi girmeye muvaffak olacaktı.

SON

Mehmet Berk Yaltırık

20 Kasım 2012 – İstanbul

4 Şubat 2013 Pazartesi

Alamut'un Gerçek Hikayesi

(Cemaziyel ile birlikte yazılmıştır.)


           Tarih büyük kahramanları ve hükümdarları yazdı. Ancak tarihçiler –istisnasız hepsi-tarihi yazarken bir şeyi gözden kaçırmışlardı. Gözden kaçırdıkları bu şey tarihi bilinenden çok, çok farklı noktalara taşımıştı. Gözden kaçırılan nokta: İnsanların genellikle her şeyi abartmalarıydı. Abartmak insanlar için bir bağımlılık ya da eğilim değildi, bazen nefes almak kadar doğal bir ihtiyaçtı. İşte tarihçilerin unuttuğu bu nokta pek çok olayı yalan, yanlış ve abartılı olarak bugünlere taşımıştı. Gerçeği gördükleri de oldu ancak hiç hoşlarına gitmedi. Anlatılan hikaye hep ilgilerini çekmişti. Titanik’i basit bir gemi kazası olarak görmek yerine, bol ödüllü bir aşk filminden ötürü romantik bir hadise olarak algılamaları gibi.

            Hasan es-Sabbah, Büyük Selçuklu Devleti diye bilinen Âl-i Selçuk saltanatı esnasında, Sultan Melikşah’ın mülkünda sayılan Deylem eyaletinde, kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde olduğundan ta Zaloğlu Rüstem’in yürüdüğü senelerde terk edilmiş ancak devlet malıdır denilerek bürokratik gerekçelerle oraya yerleştirilmiş on askerden biriydi. Dağ başında yaşamaktan, çarşı anlayışları biraz aşağıdaki köyün meydanına inip kol attıktan sonra geri dönmekten ibaret olduğundan pek renkli bir hayat yaşadıkları söylenemezdi. En azından ölüm tehlikesiyle karşılaşmıyorlar yahut isyankar bir şehzade veya emirin entrikalarına bulaşmıyorlardı. Ancak bu denli durağan bir hayat hepsini derbeder ve paspal bir hale getirmişti. Yegane eğlenceleri kalenin dehlizlerinde beklettikleri şaraptı. Şarap içip, türkü söylemekten, dertleşmekten başka hiçbir eğlenceleri yoktu. Onu da ancak haftada bir gün, mezeleriyle, yemekleriyle bir tür içki meclisi düzenleyerek tüketirlerdi. Komutan bunu bilirdi ancak ses etmezdi, haftada bir gecelik askerlerinin eğlenmesinde bir zarar görmezdi ki kendi de bazen iştirak etse de genellikle kendi başına takılırdı. Şehri en son buraya gönderilmelerinden bir-iki yıl önce görmüşlerdi. Hasan, buraya en son atanan yahut sürülen askerdi.

            Her şeyin başladığı gün, yine böyle bir içki meclisi kurmuşlardı. Eski insanlar olduklarından size felsefi ve bilgece gelebilirler ancak onların bizlerden tek farkı daha farklı bir coğrafyada ve dönemde yaşamalarıydı. Yoksa bu içki meclislerinin içeriği ne oturak alemlerinden ne de çilingir sofralarındaki muhabbetten farksızdı. Şaraplar içilmiş, keyiften, hüzünlerden bahsetmişler, dertleşmişlerdi. Ancak o geceki meclisi, diğer meclislerden farklı kılacak şeyler yaşanmıştı. Her zamanki yerleri olan kalenin matbah yahut mutfak kısmında sedirlere, döşeklere oturup koca mutfak ocağının gürül gürül yanan alevlerinin karşısına sıralanmışlardı. O gece en çok derdini anlatan kişi Hasan olmuştu. Çünkü yıllar sonra oraya büyük şehirlerden gelen, dış dünyadan gelen oydu ve köye gidip gelen haberciler dışında yeni şeyleri ondan öğrenebilirlerdi. Ayrıca yeni geldiği için onu tanımak istediklerinden, kadeh kadeh şarapları geceye ve anılarına yuvarlayarak koyu bir muhabbet harlamışlardı.

            Hasan dertliydi, Hasan sevmişti. Anlattığına göre falanca bir şehirde koca vezir Nizamülmülk’ün kızlarından birine rastlayıp aşık olmuştu, kızı anlata anlata bitiremiyordu. Hatta bu niyeti yüzünden sürgün yemişti. İlkin inanmamışlardı ama kızı öylesine tarif ediyor, defalarca bahsediyordu ki bunları ancak bir içki meclisinde aşk acısını paylaşan birisi anlatabilirdi. Şarabın tesiriyle sarhoş olan Hasan, bir ara ağlamak istemiş ancak erkekliğe halel getirmemek için dışarıya çıkmıştı. İşte yıldırım hızıyla gelişen olaylar o noktada başlamıştı.

            Muhabbet kesintiye uğrayınca üşüdüklerini fark eden ama zil zurna sarhoş olduklarından pek de kıpırdayamayan askerler dışarıdan odun getirmek yerine “tekrar yaparız” düşüncesiyle altlarındaki sedirlerden bazısını ateşe atmışlardı. Sedirlerin yapıldığı yöreye has otlar, başka yörelerde keyif verici madde olarak kullanıldığından mutfak yoğun bir dumana boğulduğunda, oradaki sekiz asker dışarı çıkmak yerine kalıp dumanı solumuşlardı. Kafaları öyle güzelleşmişti ki naralar atmaya başlamışlar, durumuna üzüldükleri Hasan’ın lehinde bağırmaya başlamışlardı. Hasan sesler yükselince komutan uyanmasın diye onları uyarmaya geldiğinde askerlerin bu acayip halini görünce bir hayli şaşırmıştı. Hasan’ı da aralarına alan askerler kalenin avlusuna çıkıp geceyi çınlatan naralar atmaktayken Hasan onları sakinleştirmeye çalışmıştı ama başarılı olamamıştı. Sevdiği kızdan ayıran ümera başta olmak üzere devlet aleyhinde ileri geri konuşmaya başlamışlardı:

            “Vay! Hasan, kardeşim nereye kayboldun? Seni arıyoruz biz de.” 
            Sesi duyduğunda kızarmış gözlerindeki yaşları silen Hasan, ilk başta arkadaşlarında bir gariplik olduğunu fark etmemişti.
“Soğan mı doğramışlar ne yapmışlarsa… Ben çabuk etkilenirim Beyim.”
“Kardeşime bak be! Hisli çocuk bu Hasan... Haksız mıyım beyler?”
“Haklı, Haklı…”
“Şu adamın yakışıklılığına bak hem. Ulan sana kız vermeyen o vezirin ben anasını, arvadını…” bu ismi verilmeyen şahsiyetin yaklaşık on dakika süren fantezileri, diğer askerleri gazladıkça gazlamış; Hasan’ı ise, devletin en yetkili adamıyla ilgili olduğundan olsa gerek, renkten renge sokmuştu.

            “Aman dostum! Neler diyorsun? Birinin kulağına giderse hepimizi sallandırırlar. Kurban olayım sus!”
            “Yoo! Koruma o herifi bize! Kesin askersin diye vermemiştir kızı dürzü! Makamla adam olunmadığını kendinden bilmiş olması lazım. Ben onun var ya…” Hasan’ın her durdurma çabası başka bir askerin hakaretleriyle sonuçlanıyordu.
            “Yok artık! Meşe tomruğu mu? Oğlum yapmayın lan! Vallahi kellemiz gidecek!”
            “Kellesi gidecek biri varsa o da o kızını vermeyen deyyus. Ama bak ne kellesi olduğunu söyleyeyim ben sana…” Her yeni adamı dinlediğinde Âl-i Selçuk’un değişik yörelerinden gelen bu adamların küfür konusundaki yaratıcılıklarının farklılığına hayret etmekten de kendini alamıyordu.

            “Yahu böyle şeyleri yapan mı varmış. Aklım, hafsalam almıyor! Bunları yapacağınıza öldürün daha iyi. Vallahi içim kalktı.”
            “Sen iste yeter ki Hasan’ım. Nizamülmülk’ü öldürüyoruz beyler!”
            “Aha işte şimdi yandık! Komutan geliyor. Bari şimdi susun.”

            Nara seslerini duyan komutan, sarhoş olmalarına kızmazdı pek ancak devlet aleyhinde ileri geri konuşmaları affedilemezdi. Devir Nizamülmülk devriydi ki devlet aleyhinde iki kişi bir araya gelse tövbe billah iflah olmazdı! Odasından meşe odununu kaptığı gibi avluya inip askerlere çattığında amacı sadece bu gaileyi başlamadan söndürmekti ancak askerlerinin kafasının bu denli güzel olacağını tahmin edememişti. Askerler komutanı tuttukları gibi yaka paça kaleden dışarı atmışlardı.

Memleketin bu kadar uzak bir köşesinde böylesi bir disiplinsizlik görülmemiş şeydi. Askerler muhakkak cezasını çekmeliydi. Bu şekilde koştura koştura köye inmişti komutan. O sırada kaledeki bağırtıları duyan köylüler çoktan uyanmış, kaleye gidip gelmemek arasında kalmışlardı. Komutan bir hışımla köye inip köylülerden birinin atına el koyduğu sırada kalede asayişin rayından çıktığını, civar köylerden asker toplayıp geri geleceğini söylediğinde efsaneler daha o andan itibaren türetilmeye başlanmıştı. Kaleye tırmanan köylüler, kafası güzel askerlerden birinin kalenin etrafını sarmak için hangi akla hizmet yaptığı bilinmez elinde iplerle urganlarla koşturma hareketini gördüklerinde ve askerlerin Mülk’e sövdüklerini ve Hasan es-Sabbah isimli askeri övdüklerini işittiklerinde korkudan gerisingeri köylerine dönerek evlerine kapanıp civar köylerdeki akrabalarına haber göndermişlerdi. İlk efsane, Hasan es-Sabbah isimli birinin deriden şeritlerle kalenin etrafını sarıp saramama bahsine girip kaleyi ele geçirmesiydi ve daha o anda mesafeler kat etmeye başlamıştı.

Yakınlardaki bir menzil noktasında bekleyen askerlere ulaşan komutan on askeri ardında takıp kaleye geri geldiğinde köylüler de onları seyretmekteydi. Kale kapılarının önüne gelen komutan, kale kapılarında hala kafaları güzel bir halde kendilerini seyreden askerleri görünce aralarında hem küfürleşme hem teslim ol çağrıları birbiri ardına salvolanmıştı.

“İsyancılar! Mücadele etmeden kaleyi teslim ederseniz, canınız bağışlanacak!”
“Biz sevda yolunun askerleriyiz lan! Teslim olmuyoruz!”

Aradaki irtifa farkından dolayı mıdır, yoksa uyuşukluktan dudaklarının tam kapanmamasından mıdır bilinmez; kaledeki askerlerin söyledikleri aşağıda pek anlaşılmıyordu.

“Ne dedi o? Seyduna mı dedi? Bi’şey dedi…”
“Evet Bey’im. Seyduna dedi. Dikkat edelim uygunsuz bir tarikatle karşı karşıya olabiliriz.”
“Vay arkadaş! Burnumuzun dibinde tarikat kurmuşlar haberimiz yok! İkna edip aşağı indirelim de keseriz hepsini. Birinin kulağına giderse hepimizi asarlar.”
“Teslim olmak için ne istiyorsunuz?”
“O Nizam’ın kızı buraya gelecek! Hangi kızıydı Hasan?” o sıra sorunun muhatabı Hasan Sabbah avludaki taşlardan birinde el elde, baş başta oturmuş bu kafası güzel adamların kendisini nasıl bir sona sürüklediklerini düşünüyordu. 

Sorusuna cevap alamayan asker, onun bu halini aşkına yormuş cevap beklemeden yeniden aşağıdakilere bağırmaya başlamıştı: “Hepsi gelecek ulan! Arasından seçeceğiz. Sonra da…”

“Hasan mı dedi o?” yukarıdan konuşmakta olan askerin fantezileri aşağıya bir çeşit mırıldanma, dua gibi geliyordu. Bu sebepten tarikat olayına iyice kanaat getirmişti Komutan.
“Seyduna dedikleri o galiba Bey’im.”  
“Hiç de öyle bir adama benzemiyordu. Neyse devam edelim.”
“Böyle sapkın fikirlere kapılmayın! Tövbe edin! Teslim olun! Cehennemde yanacaksınız!”
“Ne cehennemi, biz cenneti bulduk! Uğrunda savaşmaya değer yegane şeyin tesirindeyiz. Yaşasın Hasan Sabbah ve onun ölümsüz sevdası!”
“Yaşasın Hasan Sabbah ve onun ölümsüz sevdası!” kaledeki bütün askerlerin aynı anda haykırması kuşatmaya gelen nice savaşlar görmüş yiğitlerin tüylerini diken diken etmişti. Hayatlarında böyle bir topluluk görmüş değillerdi.

Bu sırada kalenin içinde naradan iyice havaya giren askerlerden biri Hasan Sabbah’ın yanına kadar geldi:
“Hasan! Kardeşim! Hakkını helal et. Senin sayende şu an cenneti bulduk. Ben kızı almaya gidiyorum.”
“Cenneti bulmuş… Babayı bulduk haberiniz yok. Bir dur, gaza gelme otur şuraya nereye gidiyorsun? Hala kız diyor arkadaş. Güzelim kaleyi harcadınız lan!”
“Kale sana feda olsun Hasan! Açın kapıyı! Kızı almaya gidiyorum!” gaza gelmiş askerin dediğini yapıp kalenin kapılarını açan askerler, hemen ne olacağını görmek için yerlerini alıp seyretmeye koyuldular.

Ancak efsaneler çoğalmıştı. Hasan Sabbah devlete kafa tutmuş, yanında fedailerine bir cennet vaat ederek istediği kişiyi öldürtebildiği söyleniyordu. Daha o gece vaktinde bile köyden köye hatta şehirlere dek bire bin katılan hikayeler, efsaneler alıp başını yürümüştü. Gecenin o saatinde o cenneti görmek isteyen köylüler de kaleye geldiklerinde, aynı dumanın tesiriyle öteki askerlere benzer acayiplikler yapmaya başlamışlardı. Kimileri cenneti gördüğünü söylüyor huri kızlarını kovalıyorlardı, Hasan’ı şeyh bellemişlerdi… Kimisi ise bıçaklarını çekip birbirlerine saldırmaya yelteniyorlardı. Efsaneler ise alıp başını yürümüştü

En yakın garnizona ulaşan dağılmış askerler, bu efsaneleri bire bin katarak komutanlarına aksettirince, komutan bu basit gaileyi halletmek, yangını büyümeden söndürmek üzere elli askeri Alamut Kalesi üzerine göndermişti. Elli asker kaleyi kuşatmaya başladığında aslında her şey daha baştan hallolacaktı. Ancak kaledekilerden birinin “Hasan için ölürüz lan!” diyerek kendini uçurumdan aşağıya bırakması her şeyi tam tersi sürece çevirmişti. Kuşatmaya gelenler kaledekilerin ciddiyetinden çekilerek dağılıp gitmişlerdi. Sabaha karşı askerler sızdığı sıra kaleye civar köylerden gayri memnun köylüler akın etmişti. Hasan Sabbah’a biat etmek, ona katılmak istediklerini söylüyorlardı. Kendi uydurdukları hikayelerde, ordular dağıttığını, Cennet’in kapılarını açtığını söyleyen Hasan el-Sabbah’tı o, Dağın Şeyhi’ydi. Hasan’ın önünde iki yol vardı. Ya gerçekliğe sarılıp, teslim olup idam edilecekti ya da çevresinde doğup büyüyen, efsaneye, destana aç insanların itikatları üzerinde muazzam bir saltanatın yegane hükmedicisi olacaktı. O ikinciyi seçmişti. Bir kız meselesinden buralara nasıl geldiğini kendisi de anlayamamıştı ancak umurunda değildi. Daha güzellerinin bir emriyle önüne sunulacağını biliyordu. Sedirlerin sırrını bildikçe kimse ona akıl sır erdiremeyecekti.

Şimdi size Hasan Sabbah’ın gerçek hikayesini anlattım. Aslında olayın tamamen bir “kız meselesi” olduğunu söyledim. Birçoğunuz inanmadınız, bir kısmınız ise “Hadi len!” dedi bile.

SON
Cemaziyel - Son Gulyabani
4 Şubat 2013


2 Mart 2012 Cuma

Karanlık Saçlı Seruzad'ın Kalesi

  (İlk Yayınlanış: Karanlık Saçlı Seruzad’ın Kalesi, Kayıp Rıhtım, Haziran – 2011, Şato,
http://oyku.kayiprihtim.org/karanlik-sacli-seruzadin-kalesi-wyern/)

Yaşadıklarımı anlatma fikri bana nereden esti bilmiyorum. Belki de kalmakta olduğum hanın biraz uzağında bulunan Karanlık Saçlı Seruzad’ın kalesinin karanlık ve ürpertici görüntüsü bir anda bana yıllar önce yaşadığım o uğursuz olayları hatırlattı. Cinlerin şarkılarının çınladığı o uğursuz kuleler, ölü hatıralarımı deşerek hafızamın kurtlarını ortaya çıkarmışken yaşananları yazarak en azından aciz bir kâğıt parçasıyla da olsa paylaşmanın içimdeki tarifsiz sıkıntıyı ve korkuyu def etmede yardımcı olacağını umuyorum. Koca Kargın aşiretinin efsanelerdeki lanetlenen halklar gibi şeytanlar aleminden gelme kötülüklerle yok olması, bir boyun çöküşü ve tabi ki meşhur “Kara Seruzad’ın Laneti”…
            Horasan ellerinden getirip bu lanetli topraklara beni savuran kader, şimdi de aradan yıllar geçip Konya Sultanı Kılıç Arslan oğlu Rükneddin Mesud’un fermanıyla subaşılık yapıp nice cenklere iştirak etmeme rağmen, tekrar yolumu buralara düşürmüştü. Ölümümün yakın olacağını sezdiğim halde ve kendimi bu düşünceye alıştırabildiğim halde gençliğimin yaşayan kâbusu olan bu topraklara gelmek bana uğursuz bir işaret gibi geliyor. Sabahtan beri hangi duayı okursam okuyayım, hatta eski zamanlarımdan, babamdan yadigâr deriyle birbirine sarılmış kurt dişi, ayı dişi ve kartal pençesinden oluşma beni her daim koruduğuna inandığım nazarlığıma sığınsam da yine de huzur bulamıyorum. Muhtemelen ihtiyarlığın getirdiği haller nedeniyle, eskiden yaşadığım dehşetli olaylar zihnimde tekrar canlanıyor. Üstelik olaydan sonra çabucak unutup eski halime dönmüşken, şimdilerde yeniden buralara gelmekle sanki tekrar geçmişe geri dönmüş gibiyim. Sanki yine 20'li yaşlarda Horasan ellerinden gelme genç bir çapulcuydum ve o korkutucu olaylarla tekrar karşı karşıyaydım.
            Rüzgâr, uğultusu ile devlerin homurtusuna benzeyip, mumun alevini yılan gibi oynatıp kaldığım odada korkutucu ışık oyunlarına neden olsa da ve Kara Bey’in kalesinin ürkütücü ihtişamı uzaktan ayışığı altında eski kâbuslarımı hortlatsa da yine de yazmalıyım olanları.
İlk başta bu olaylar sırasında can veren talihsizlerinin ruhlarının huzur bulması nedeniyle sessiz kalmıştım ama asıl sebebim kimsenin bana inanmayıp beni delilikle suçlayacak olmasıydı ve ben bu yüzden susmuştum. Bir zamanlar, İznik elden çıkmadan evvel orada bir Rum feylesofuyla karşılaşmıştım. Bir tartışma sırasında bir feylesof ona hayaletlerin ve hortlakların hikâye olduğundan bahsediyorken o Rum feylesofu da ona “Asıl soru “Kim görmüş” değildir. “Kim görüpte anlatabildi”dir. Sen bir canavar görsen onu anlatmadan önce “Acaba deli derler mi” diye düşünüp bunu anlatmaktan vazgeçersen o şey “Kim görmüş” olur.” Demişti. O zaman bile bu yaşadıklarım aklıma gelmemişken şimdi hissettiklerimi ve feylesofun sözlerini düşününce kendime hak veriyorum.
Her şeye rağmen orda olanları, oradan kaçan Rum erlerini, cadıyı, hortlayan Kara Hamza Bey’i anlatmalıyım. İleri de yaramaz çocukları korkutacak bir masal olacağını bildiğim halde yazmalıyım. Şu yaştan sonra ne delilik suçlaması ne de uydurukçu yaftalaması beni herşeyi ifşa etmekten alıkoyamaz artık.
Olayların başlangıcında, neredeyse kırk küsür yıl önce, 20’li yaşların ortalarında Horasan taraflarından gelerek İslam’ı kabul edip Selçuklu ordusuna katılmış bir savaşçıydım. Nişabur Sultanı Alparslan’ın, Rum Padişahı’nı Malazgirt ovasında yendikten sonraki zamanlarda, Rum Selçuklularının Sultanı Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın hüküm sürdüğü günlerde çoğu insan gibi bende Rum diyarının çeşitli bölgelerinde talihimi arıyordum. Çeşitli çapul gruplarına katıldıktan sonra hizmetimi daimi kılmak adına Kargın boyundan gelme Kargınoğlu Hamza Bey’e biat ederek onun hizmetine girdiğim zamanlardı. Savaşçılar, kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar ve sürülerle Rum diyarının kâfir toprakları kısmında yağma ve çapul yoluyla elde ettiklerimizi yine Rum pazarlarında satarak yaşamlarımızı sürdürüyorduk. Okçulukta yaman olduğumdan beyin çavuşluğuna kadar yükselmiştim. Benim gibi katılanlarla birlikte zaman içinde epey adama sahip olup neredeyse bir emir kadar asker toplamıştı Hamza Bey.
Bir gün Hamza Bey bizi divanına çağırttığında karanlık olaylarının başlangıcı olacağını hiç birimizi aklımıza getirmemiştik. Beyin subaşısı, benim gibi alaydan değil bizzat Gulamlıktan* yetişme Zeynel Subaşı, ben ve Hüsameddin Taşürek çavuşlar, İmam Acem İzzet, obamızın şamanı Kam Yağmur, beyin koca çadırına girip huzuruna çıktığımızda, Hamza Bey bize gördüğü bir rüyadan bahsetti. Rüyasında kara duvarlı, sağlam bir kale görmüştü ve bunun bir işaret olduğunu söyleyerek boyunun “kut”unun (hükümdarlık alameti) burada olduğunu, bu kaleyi alarak kendi emirliğini ilan edeceğini bize söyledi.
“Kut” kelimesini duyar duymaz Acem İzzet yüzünü buruşturmuştu zira ona göre bu tür işaret ve uygulamalar bizim gibi göçebelerin inandığı kâfir adetleriydi. Müslüman olmasına Müslümandık ama eski kurallarımız ve geleneklerimizde halen yaşıyordu ve ulemaya göre kâfirce olsa da bir şekilde inanıyorduk. O sırada Kam Yağmur, Hamza Bey’in ardından bu kararından vazgeçmesini zira hiç iyi şeyler hissetmediğini söyledi. Böyle söyleyince bizde haliyle tedirgin olduk zira üzerimizde Acem İzzet’ten ziyade Kam Yağmur’un etkisi daha fazlaydı ve onun söyledikleri bize daha doğru görüyordu. Üstüne üstlük Kam, Hamza Bey’e birden “Gördüğünüz kalenin dokuz burcu, içindeki şatonun beş kulesi var mıydı?” deyince, Hamza Bey’in yüzünün aldığı şekil nedeniyle bizim de içimizdeki tedirginlik daha da büyüdü. Kam sözlerine devam ederek aynı kaleyi kendisinin de gördüğünü, kendisi gibi şaman olan atalarının ruhlarının gecelerdir onu kale hakkında uyardıklarını zira kalenin temelinde bir soğukluk olduğunu ve bu kaleyi almanın boyumuza lanetten başka bir şey getirmeyeceğini söyledi. Hamza Bey bizim fikrimizi sorduğunda bu kalenin nerede olduğunu, konumunu bilmeden hareket etmenin doğru olmayacağını söyledik.
Bu kararımızın üzerine Hamza Bey, Kam’dan kalenin yeriyle ilgili söylediklerinden sonra, elli kadar atlıyla Çavuş Hüsameddin Taşürek’i kalenin bulunduğu, Rumların “Pontus” dediği Karadeniz taraflarına keşif amaçlı gönderdi.
Divan dağıldıktan sonra İmam İzzet’in Kam Yağmur’la tartıştığını gördüm. Muhtemelen her zaman ki kâfir-mümin tartışmalarından birine girmiş olmalılardı. Belki de tüm bu lanetin başlangıcı bu tartışmadır zira bu Acem’in durduk yere şamanla inatlaşıp onunla boyun içerisinde bir tür nüfuz kavgasına girmesi nedeniyle beni ve Subaşı Zeynel’i o uğursuz kaleyi fethetmemiz için ikna etmeye çalışması ve kâfir beldelerini kazanmaktan bahsetmesi bu nüfuz çatışmasının bir göstergesiydi. Belki mizah gibi gelebilir ama muhtemelen koca Kargın boyu, bir şamanla bir imamın inatlaşmasına kurban gitmişti.
Ben o dönemde halen geceleri gizlice boynumdaki baba yadigârı nazarlığı avuçlarıma alıp dağların, taşların, suların, rüzgârların ve ağaçların ruhlarına dualar ettiğimden dolayı kam’ın sözlerine inanıyordum ve ona taraftar olduğumdan Acem’in sözlerine pek kulak asmıyordum. Ama Zeynel Subaşı benim aksime, birden bire fetih sevdasına düşmüştü ki bunda Acem İzzet’in “Beylik kurulursa bey sultan, sen de bey olursun” sözü etkili olmuş olmalıydı. Kamla İmamın inatlaşmasının yanında, bir de harisliği yüzünden ordudan atılmış eski bir gulam olan Zeynel Subaşı’nın iktidar hırsı da bizleri karanlığa doğru sürüklemekteydi. Belki de bu denli şahsi çıkarlarımıza düşüp bir hiç uğruna birbirimizle çekişmemiz nedeniyle Allah’ın bizlere musallat ettiği bir belaydı yaşayacaklarımız. Daha Hüsameddin dönmeden bir yandan Acem İzzet, bir yandan Zeynel Subaşı, Hamza Bey’i rüyasında gördüğü kaleyi fethetmesi için ikna etmeye çalışıyorlardı. Kam Yağmur bunların yaptıklarına karşılık aynı şeyi bey’e yapmıyor, ona kaleyi fethetmemesi için ikna etmeye uğraşmıyordu. Ya beyin kendisine kesin inanacağını zannederek Acem İzzet’i küçümseyip onla rekabete girmeye tenezzül etmiyordu ya da çıkarı için her şeyi yapabilecek biri olan Zeynel Subaşı’dan çekiniyordu.
Hüsameddin Taşürek atlılarıyla döndüğünde Divan’ı yeniden topladı Hamza Bey. Hüsameddin kalenin yeriyle ilgili bilgilerden ve kalenin sırtını verdiği dağlardaki altın ve gümüş madenlerinden bahsettikten sonra kalenin planını da önümüzde duran tahta siniye bıraktı. O an anladım ki kamla ben hariç herkes kalenin fethine ikna olmuştu. Zira kamla benim hariç herkesin gözlerinde sanki Zümrüdüanka kuşunu görüp padişahlıkla müjdelenmiş gibi bir ışıltı vardı. Hamza Bey kalenin güney, doğu ve batıdaki duvarlarını gösterdikten sonra “Zeynel, sen yüz adamla güneyden saldıracaksın. Hüsameddin, sen yüz adamla doğudan saldıracaksın. (bana dönerek) Temür, sen ve yüz okçu bunlara geriden destek olacaksın. Yüz elli adamla birlikte ben bitirici darbe için batıdan saldıracağım. Gerektiği kadar merdiven ve tedarik görülsün. Sefer vaktidir artık!” dedi.
İmam İzzet, Kam Yağmur’a muzaffer bir şekilde bakıyordu. Zeynel’in yüzündeki gülümsemede beylik hayalleri okunuyorken, Hüsameddin’in gözünde altınların ve gümüşlerin hırsı parlıyordu. Hamza Bey ise kalenin planına eğilmiş ileride kuracağı beyliğin hayalini düşlüyordu. O an Kam’la göz göze geldiğimde dünyanın en umutsuz adamının bakışlarını gördüm. İçindeki korkuyu bir an hissetmedim desem yalan olur herhalde.
Hazırlıklardan ve dört gün süren yolculuktan sonra, bugün benim harabelerine bakarak eski kâbuslarımı yazdığım Kara Kale’ye geldik. Kale’de o vakitler Rumlar oturuyordu ve dış görünüşünden ötürü Skoteinos Pyrgos diyorlardı ki bu kendi lisanlarında “Kara Kale” manasına geliyordu. Önceden tüccar kılığında kente gönderdiğimiz çaşıtlar* aracılığıyla koca kalede sadece ikiyüz altmış kadar Rum erinin bulunduğunu öğrenmiştik. Bunların birçoğu bilinmeyen bir musibet yüzünden kırılmış, geriye bunlar kalmıştı. Aynı musibetle bizde karşılaşacaktık.
Kaleyi kuşatmaya başlamadan Rumların bir elçi gönderip kaleyi teslim etmek istemeleri daha ilk elden bizi şaşırtmıştı. Sayıları bizim kadardı ve kaleleri vardı, direnebilirlerdi. İkiyüz altmış tane silahlı Rum savaşçısının zenginliklerle dolu bir kaleyi böylesine bırakması bizi şüphelendirmişti. En azından benim düşüncem buydu. Alelacele anlaşma yapıldı, kaledekiler çıkıp gittiler. Giderlerken bir şey dikkatimi çekmişti. Yanlarında aileleri yoktu. Sadece bu savaşçıların burada meskûn olması ve ahalinin olmaması bana garip gelmişti. Gidip Türkçe bilen, beyle komutan arasında tercümanlık eden bir Bizans erine bunun sebebini sordum. Askerleri bu sıralarda daha yakından inceleme fırsatım olmuştu. Hepsi bir kâbustan kurtulmanın sevincini yaşıyor gibiydiler. Asker bana kalede bir musibetin türediğini ve tüm kadınları, çocukları öldürdüğünü anlattı. Hastalık mı diye sorduğumda istavroz çıkartarak korku dolu gözlerle “Vrykalakas” dedi. Anlattığına göre kalenin altında eski zamanlardan kadim Rum krallarından birinin mezarını bir maden kazısı esnasında yanlışlıkla açıp dişi bir hortlağın dirilmesine neden olmuşlardı ve hortlak birçoğunu yok etmişti. En son dün gece komutanları ölmüş, zaten terk edeceklermiş bizim gelmemizi fırsat bilmişler. Tözlere, iyelere inanan bana böylesine bir varlık garip gelmemişti ama yine de o zaman için bir hastalık olarak düşündüm. Zira Rum ahalisinin de en az bizim kadar bu tür eski inanışlarını korumaları görülmemiş şey değildi. Komutan kaleyi terk etmemeyi onur meselesi saymış ama öldürülünce ikinci komutanı bağlı olduğu Rum beyine mahcup olmamak için kaleyi birilerine devretmeyi düşünmüş. O zaman için o ere gülmüştüm. Henüz hiçbir şey başlamamıştı. Güldüğüm hortlakla karşılaşacağımı aklımın ucundan dahi geçirmemiştim.
Yeniden toparlanıp kaleye gireceğimiz anda önümüze fırladı birden Kam Yağmur. “Canını seven, ailesini seven bu kaleye girmesin!” diye bağırıp çağırmaya başladı. Eski inanışlarının gölgesinde yaşayan bizler çiviyle mıhlanmış gibi kalenin kapısının önünde kala kaldık. Bey, Taşürek ve Zeynel Çavuş, bir de Acem İzzet sanki ona muhalefet eder gibi en önden girmişlerdi avluya. Kam Yağmur’un bu hareketi üzerine bey atını bizden yana çevirdi. Kadınlar, çocuklar, askerler hatta İslam olanlarımız bile korkuyla bekleşmekteydik. Bey’in kızıllaşmış hırslı gözleri her birimize tek tek baktı. Bir anda “Girin!” diye ağzından tek bir emir çıktı. Hareket eden olmayınca bu kez daha yüksek sesle bağırdı. Yine kıpırtı olmayınca “Benim yerime bir delinin sözünü mü dinlersiniz kavatlar!” diye gürledi.
Hiç birimizde kıpırtı yoktu. Kam Yağmur’un gözlerindeki korkuyla Hamza Bey’in gözlerindeki hırs arasında kalmıştık. Ama atadan dededen yadigar inanışlarımız ve korkularımız, bey kamçısından daha ağır basıyordu. Gece çöktükten sonra dağlardan taşlardan yiglerin ve şeytanların çıktığına, yeraltından körmöslerin ve albızların çıktığına inanırdık. Ateş başında anlatılan şaman masallarının yüreğimize saldığı korku, beylerden ümeralardan eskiydi. Her işin doğrusunu Allah bilir ya, bu ateş etrafında anlatılan şaman masalları her şeyden eskiydi, hatta kalıbımı basarım ki efsanevi Hakan Efrasiyab’ın doğmasından bile çok seneler önce bu masallar anlatılmaktaydı. Ama Hamza Bey’in yüreğine hükmeden şey şaman masalları değil, ümeralık sevdasıydı, altın hırsıydı.
İlk defa obanın gizli otoritesi olan kamla otoriteleri çatışıyordu. Hamza Bey’in gücünü kimseye kaptırmaya niyeti yoktu ki atından inerek kemendini eline aldı. Hızla bir urgan haline getirerek kamın yanına gitti. Kam üzerine gelen korkutucu Hamza Bey’e rağmen yerinden kıpırdamadı. Hamza Bey urganı kamın boynuna geçirdiğinde kadınlar ve yaşlılar beye yalvarmaya başlamıştı. Tüm bozkırın bildiği bir şeydi ki sihirbaz kanı dökmek uğursuzluk getirirdi. Muhtemelen beyde bunun farkındaydı ki urganı tercih etmişti. Kamın boynuna urganı geçirdikten sonra karnına sert bir tekme vurduktan sonra yaşlı adamı yere devirdi. İpin ucundan tutarak adamı kalenin avlusuna kadar sürüklemeye başladı. İhtiyar kam can çekişe çekişe beyin ardından emekleyerek sürüklendi. Hamza Bey, avlunun girişindeki kurumuş bir ağacın en üst dallarından birine attığı urgana, sanki tezek çuvalı çekiyormuş gibi asıldı. Kamın ayaklarını yerden kestikten sonra urganın ucunu ağaca bağladı. İhtiyar kam, ruhunu teslim edene dek çırpındıysa da kurtulamadı. Tekinsiz bir şekilde bir o yana bir bu yana sallanan cesedini terk ederek atalarının yaşadığına inandığı yere yollandı. Hamza Bey kamın cesedini göstererek hiçbir şekilde ağaçtan indirilmemesini, indirenin ağaca onun yerine asılacağını söyledi. Acem İzzet o anda gelerek beyin kulağına bir şeyler fısıldayınca ağacın başına bir nöbetçi bıraktı. Ahalinin içinde şamanın ruhu ağaca geçti diye, kadınların ve erkeklerin ağaca çaputlar, bezler bağlamalarına engel olacaktı.
Hamza Bey tekrar emretmeden hepimiz teker teker kalenin kapısından içeriye geçmeye başladık. Öğle güneşinin altında, kamın gölgesi üzerimize kabus gibi düşmüş bir halde, onun sallanan gölgesinin altından geçerek avluya girdik. Herkes Rumlardan kalma bir evi seçecek ve ona yerleşecekti. Ben batı duvarı yakınlarında tek katlı bir eve yerleşmiştim, Acem İzzet’te hemen yanıma yerleşmişti. Şehrin içerisindeki bazı tuhaflıklar dikkatimi çekmişti. İçerideki mezarlık oldukça eski olarak görünüyordu ve hiç taze mezar yoktu. Oysaki burada yaşayan ahaliye dair hiçbir iz kalmamıştı. Hastalık olduğunda genelde cesetler yakılırdı, burada da bu tür bir iz aramıştım ama buna dair bir işaret yoktu görünürde. Bunlar o anlık yaptığım kısa gözlemlerdi. Yağma töresi uyarınca, Acem İzzet’le birlikte mızraklarımızı seçtiğimiz evlerin önüne saplamıştık. Buna göre artık o eve biz sahip olmuş oluyorduk. Bunu yaptıktan sonra kapının girişinden bazı çığlık sesleri yankılanınca ister istemez oraya doğru koşturduk.
Hamza Bey tüm ahalinin geçmesini bekliyordu. Bir tek yaşlı bir ihtiyar geçmekte diretmiş, aksi yöne doğru koşmaya başlamıştı. Hamza Bey’de yayını çekerek ona nişan almıştı. Ahaliden korku dolu çığlıklar yükselmekteyken Hamza Bey tek atışta ihtiyarı devirmişti. Ahaliye dönerek leşini akbabalar kemirene dek o cesedinde oradan alınmayacağını emretti. Okunu ve yayını sadağına yerleştirirken atını seyisine bıraktıktan sonra yokuşun başında bulunan şatoya doğru yürümüştü. Hepimiz onun otoritesine boyun eğmiş, çavuşlar ve ulema olarak ardına düşmüştük. Ahalide yavaş yavaş ev seçmeye ve yerleşmeye başlamıştı. Bir çoğu geleneklerini terk etmeyerek evlerin bahçelerini kurmaya başlamıştı keçe çadırlarını. Ama bizler gibi tek tük evlere yerleşenlerde vardı. İnsanların yüzünde tuhaf bir korkunun izi var gibiydi.
Şatonun kendisi kalenin duvarlarından daha karaydı. Fazla büyük bir bina değildi ama beş adet gözetleme kulesi tarafından çevrelenmekteydi. Sırtını kayalıklara yaslamıştı ki tek tük mağara girişleri ve maden tünellerinin girişleri ona yakın sayılırdı.
Şatonun siyah abanozdan kapılarının önüne gelip, beyin ardından tahta merdivenleri tırmanmaya başladık. Tam kapıya vardığımız sırada her iki kanattan kapıla dışa doğru açılmıştı. Bir suikast ihtimali addederek kılıçlarımızı kınından sıyırarak beyin önüne dizildik. Kapının gerisindeki karanlık dehlizden elinde büyükçe bir kılıç taşımakta olan güzel bir kadın çıkmıştı. Suretini hala hatırlarımda tüylerim ürperir! Öylesine güzel bir varlıktı ki, yeryüzünde o kadar diyar gezmeme rağmen öyle güzeline rastlamamışımdır. Ortadan uzun boylu, kuğu endamlıydı. Gece kadar kara saçları, süt beyaz tenine dökülmüş, gök gözlü kafir dilberlerini kıskandıracak denli ışıltılı mavi gözleriyle kadim masallardaki eceleri andırmaktaydı. Duruşundan asil olduğu belli gibiydi. Elindeki kocaman eski püskü paslı kılıçla birlikte beyin önüne dek geldi ama kapının gölgesinde kalmaya dikkat ediyor gibiydi. Paslı kılıcın şeklini daha ayan beyan görmüştüm, benim gençliğimde Bizanslı kale beylerinin kullandığı kılıçlara benzemiyordu. Paralı Norman askerlerinin kılıçlarına benziyordu. Kadın olduğu yerde diz çökerek kılıcı yere bıraktıktan sonra tuhaf bir şiveyle ölen tekfurun hanımı olduğunu ve şatoyu beye teslim ettiğini söyledi. Tuhaf bir Türkçeydi, Anadolu’dakilerin şimdi konuştuğu Rum Türkçesi değildi, Bizans’ın kuzey bozkırındaki kırımlardan sağ kalma kabilelerden getirdiği Peçeneklerin diline benziyordu. Ama daha bozuk bir haliydi ve kadında da Peçenek tipi yoktu. Biz ilk etapta tuzak sanmıştık çünkü kaleyi bize vireyle bırakıp giden Bizans erleri böyle bir husustan bahsetmemişti. Hatta benim son sohbetimde bana kalede ve şatoda hiç canlı kalmadığını söylemişlerdi. Bu nedenle kadını ilk başta tuzak sanarak önden birkaç askeri şatoya göndermiştim. Kadının iki yanından geçen savaşçılar ellerinde kılıçlarla karanlık dehlizlere dalarak şatoyu aramaya koyuldular.
Kadının asil bir havası vardı ama gözlerinde de tuhaf bir yalvarma hali vardı. En katı kalpli adamın bile kalbini yumuşatabilirdi. İçimizde o halinden en çok etkilenen Hamza Bey’di, ki o büyülü bakışların hedefinde onun olduğunu sonradan öğrenecektik. Hamza Bey atından inerek merdivenleri çıkmaya başladı. Kadının önüne gelerek paslı kılıcı yerden kaldırdıktan sonra askerlerden birine uzattı. Ardından kadının üzerine doğru eğilerek onu diz çöktüğü yerden kaldırdı. Kadının bakışları bir anda değişmiş, bakan ölüyü diriltecek denli neşe saçmaya başlamıştı. Hamza Bey iki hanımla evli olduğu halde üçüncü bir hanımı almak hususunda zerre tereddüde düşmemişti. Kadın isminin Seruzad olduğunu, zamanında bu beye hanım getirilen bir Peçenek kızı olduğunu söyledi. Biz hala bir tuzak beklentisi içerisindeydik ki kalan askerlere şatoyu göstererek yerleşmelerini söyledi. Ardından da Seruzad hanımı koluna takarak şatoya girmiş, girerken de ümeraya dönerek evlerine dönebileceklerini söylemişti. O anda anlamıştık ki bey sadece şatoyu değil sürpriz bir şekilde ortaya çıkan tekfurun karısına da sahip çıkmıştı. Onlar şatonun karanlık dehlizine kaybolurken Acem İzzet yanıma sokularak fısıltıyla kadında bir tuhaflık sezdiğini, vire şartlarında böyle bir şey olmadığı halde sürpriz bir şekilde bu kadının çıkması garibine gelmişti. Hiç birimiz görmediği halde kadının kendisine korkuyla baktığını söyledi. Bende tedirgindim ve aklıma gelen bir kötülük vardı. Madenlerin içerisinde bir grup asker saklıyorlardı da vakit gece olunca hepimizi boğazlayacaklar mıydı? Acem İzzet’e bu fikrimi açtığımda bana tuhaf bir şekilde Yağmur Kam’ın boşuna delirmediğinden şüphelendiğini söyledi. Koca kapıların kendiliğinden açılması detayını bile o tuhaf güzellik karşısında farketmemiş miydik? Ama o an bunu çevremizdekilere söylesek gülüp geçerlerdi. İçimizde onun tılsımından tek korunan Acem İzzet olmuştu. Yağmur’a inanmıyordu ama onun huzursuzlanması bu kez onda cinlere ve şeytanlara dair tuhaf hikayelerin varlığını hatırlatmış olmalıydı.
Dar vakitte bana şunları söyledi: “Açıkçası ben kalenin girişinde bir şey olmayınca haklı çıktığımı sandım. Ama kapılar, kadının bakışları ve konuşması oldukça tuhaf. İşin aslını öğrenmemiz gerek. Şimdi sen yanına bir adam alarak o şövalyelere yetiş. Adam seni uzaktan takip etsin. Bir şekilde Bizanslıları tuzağın varlığından bahset. Tuzak gerçekse seni tutsak almaya kalkacaklardır. Değilse zaten dönersin ve bu işin esasını çözeriz!”
            Güvendiğim savaşçılardan birini yanıma alarak ve beni uzaktan takip etmesini tembihledikten sonra kaleden at sırtında ayrıldık. Bizans erleri çok fazla uzaklaşmamışlardı. Bir süre sonra onlara yetiştik. Ben tek başıma onların yanına gitmiş ve başlarındaki komutanın yanına kadar onların nezaretinde götürülmüştüm. Askerler arasında bir tuhaflık vardı. Kısa sürede büyük bir kısmı dağılmıştı. Aldatmaca amaçlı başıbozuk rolü yaptıklarını sanmıştım o an için. Komutanın yanına giderek bir Hristiyan olduğumu, onların tuzaklarını anladığımı ve beyin öldürüleceği için sevindiğim yalanını sıktım. Adamlar delirmişim gibi bana bakıyorlardı. Bizanslı komutan beni ayıpladığını, bu zor hallerinde onlarla dalga geçmemin hiç hoşuna gitmediğini, ama beni öldürmeye mecalinin de olmadığını söyledi. Onlara kaleden çıkan siyah saçlı kadının varlığını ve paslı kılıcı söylediğimde tüyler ürpertici, korku dolu bakışlarla bana bakmaya başladılar. Komutan atının eyerine asılı normal görünümlü bir Bizans kılıcını göstererek tekfurun asıl kılıcının bunun olduğunu ve tekfurun hiç evlenmediğini söyledi. O sırada askerlerden birisi, taze avların kokusunu alınca hortlağın mezarından kalkarak böyle bir yalan uydurduğunu söyledi. Hortlak masallarına inanmadığımı söylediğimde ise sadece güldüler. Askerlerden Türkçe bilen bir başka birisi, kendisinin de hortlak ortaya çıkana dek böyle şeylere inanmadığını ama o uğursuz şatonun civarında tuhaf ölümler başladıktan ve ailesini kaybettikten sonra inanmaya başladığını söyledi. Rol yapar gibi halleri yoktu. Yüzlerinde korku ve umutsuzluk vardı. Onlara kendiliğinden açılan kapıları ve kadının şeklini söyledim. İsmini söylediğimde ise hepsi korkudan bembeyaz kesildi. “Seruzad” ismi bir bir ağızlarda iğrenç bir küfür gibi yayıldı. Komutan bana kadının tarifini sorduğunda ve anlattığımda korkularının daha da büyüdüğünü gördüler. Bizanslı komutan yutkunarak bana tarif ettiğim ismin ve suretin tek bir kadına ait olduğunu, onunda yıllar önce öldüğünü söyledi. Türkçe bilen askerlerden birisi bir hikaye nakletti:
            “Dedemin anlatmasına göre ki o da kendi dedesinden dinlemiş, bu kalenin eski komutanı ta Tuna civarından gelmeymiş. Yanında da bir Macar hanımı getirmiş. Kadın bir şekilde intihar etmiş bir nedenden, papaz ruhu lanetlendiği için ona cenaze töreni yapmayı reddetmiş. Bu yüzden uygun bir törenle gömülmediği için hortladığı rivayet edilirdi. Eski madenler civarında, saray dibinde eski bir mezar odası bulduğumuzda bu hikayenin gerçek olduğunu gördüm. İki lahit duruyordu. Birisinin üstünde tahtadan, büyük bir haç konulmuştu. Diğerinde yoktu. Haçsız lahidi açtığımızda bir iskelet bulduk, yanında paslı bir demir kılıç vardı. Kalenin eski beyiymiş. Lahitli mezarı açtığımızda taze bir cesedin olduğunu gördük. Senin tarifine uyan bir kadın! Seruzad hanım! İşte o hortlak o zaman serbest kaldı!” dedikten sonra istavroz çıkardı. Diğer askerlerde onun istavrozunu tekrar ettiler. O zaman Bizanslı komutan bana dönerek artık o uğursuz şatoyu terk ettiklerini, kale surlarını bize bıraktıklarını söyledi. Bana güneşin batmasını söyledikten sonra aklım varsa kaleyi terketmem gerektiğini söyledi.
            Bu tuhaf sohbetin ardından onların yanından ayrılarak kalenin yönünü tuttum. Bizanslılar hastalık bahanesiyle lanetin yuvasından kurtulmanın özgürlüğünü yaşıyorlardı. Bense karanlık yapıya doğru at sürüyordum. Kaleden bu yana tüylerimi diken diken eden uğursuz rüzgarlar üzerime esiyordu. Kaleye gelir gelmez hiçbir şeye bakmadan içeriye dalarak Acem İzzet’i sordum. Bana deli şamanın sallandığı ağacı gösterdi askerler. Şamanın yanında o da sallanmaktaydı ve gözleri yuvalarından oynamıştı. O kısacık anda ne olup bittiğini sorduğumda beyin emriyle asıldığını söylediler. Nedenini kendileri de bilmiyordu. Bir uğursuzluk şimdiden bizleri kendi içimizde avlamaya başlamıştı. Önce din adamlarını avlamasından onun hortlak olduğunu anlamalıydım ama gaflet hali işte.
            Öğlenin ardından hava erken karardı. Sanki dünyanın dört bir yanından gelme kara bulutlar tepemize toplanmıştı. Normalde Rum diyarının bu tarafları ekseriyetle yağmurlu olurdu ama bu bulutlar başkaydı. Yağmur bırakmıyorlardı ama tepemizde toplanmış duruyorlar, arada bir gürlüyorlardı. Havada bile tuhaflık vardı. Bende bu idam işini ve tuhaflıkları anlayamadığımdan boş vererek evim yerine seçtiğim yere gittim. İçerideki boş yatağa üzerimi bile çıkarmadan attım kendimi. Havadan yayılan bir uyuşukluk hissi var gibiydi. O tuhaf hislerle bu bilmediğim evde uykuya daldım. Ne oldu ne bitti gün akşam oldu. Kabuslar içerisinde tuhaf bir uyku geçirdim ki kapımın yumruklanmasıyla uyandım. Gözlerimi açtığımda zifir karanlıkla karşılaşmıştım. Hayal meyal seçebildiğim pencerelerden gelen karanlıktan gece olduğunu anladım. Kapım yumruklanmaya devam ediyor, birkaç asker bana sesleniyordu. Feci bir sırt ağrısıyla yerimden doğrularak kapıyı açtım. Karşımda üç-beş asker korkudan bembeyaz olmuş suratlarıyla dikilmekteydi. Ne olduğunu sorduğumda korkunç bir cinayet işlendiğini söyledi. Bey’e haber verilip verilmediğini sorduğumda aldığım yanıt daha tuhaftı. Gün batımına yakın, bey şatodaki herkesi dışarıya gönderdikten ve içeride hiç adam bırakmadıktan sonra kapıları kapattırarak önüne asker koyduğunu ve kimseyi içeriye almadığını söylediler. Beyin kendi hassa adamlarından ellisinin kapıyı tuttuğunu, kalan yüzünün de kale kapısının önünde ve üstünde durduğunu söyledi. Onlara madenlerde güvenliğin bulunup bulunmadığını sorduğumda Hüsameddin ve Zeynel çavuşların kendi üç yüz adamıyla birlikte madenlere indiğini ve geri dönmediklerini söylediler. Şüphelendiğim başıma gelmişti. Bu lanetli yerden beylik meylik olmayacağını anlayan Hüsameddin ve Zeynel, her şeyi boş vererek alacaklarını alıp altın madenlerini bulmaya gitmiş olmalıydılar. Muhtemelen bulup tünellerin bir ucundan savuşup gitmişlerdi. Hemen askerlerden birine şatoya gitmelerini emrederek ne olursa olsun beyi korumaları gerektiğini söyledim. Asker koşar adım şato yoluna saparken ben de diğerleriyle cinayetin işlendiği eve doğru ilerledim.
            Eve geldiğimde vahşetlere denk bir manzarayla karşılaşmıştım. Tam üç kadın ve beş erkek, iki ufak çocuk, boğazlanmış kuzular gibi yerde yatıyordu! Boğazlarından akan kanlar yerdeki taşlarda iz yapmış, sanki vahşi hayvanlar tarafından boğazları parçalanmış bir halde yerde yatıyorlardı. Ahaliden ne olup bittiğini bilen yoktu ama ben anlamıştım. Hortlak hikayeleri, bunca esrarengizlikle birlikte aklıma yatmış gibiydi. Ahali panik içerisinde biran önce bu uğursuz beldeyi terk etmek niyetindeydi.  Onları sakinleştirdikten sonra, herkese haber vermelerini ve kapı önünden toplanmalarını söyledim. Şatoyu ve kalesini terk edecektik. Etrafımdaki askerlerle birlikte kapının önüne gittiğimizde oradaki askerlerin bizi engellediğini ve giriş çıkış engellediklerini söyledi. Durumu ve beyin muhtemel sonunu anlattıktan sonra biraz ikna olur gibi oldular. Toplanan ahaliye rivayetten ve durumdan bahsedince ilk etapta beyi de bırakarak savuşup gitmeyi savunanlar oldu. Ama aşiretlerinin reisi olarak onu bir hortlağa terk edip gitmeleri hiç birinin hoşuna gitmiyordu. Kapıdaki askerlerle birlikte, ahaliyi de yanıma katarak şatonun yolunu tırmanmaya başladım. Halkta elinde meşalelerle bize katılmışlardı. Şato yolundan çıkarken tuhaf bir şeye rastladık. Benim şatoya gönderdiğim askerlerden birisi oklanmış bir halde yerde yatıyordu. Kapıdaki askerlerin yayları hazır ve bize doğrultmuş halde beklediklerini gördük. Tek gördüğümüz bu değildi. Askerler belki hortlağın gaflet büyüsünden farketmemiş olacaklardı askerler pek canlıya benzemiyordu. Bunlar gözleri boş çukur, bedenleri yamuk yumuk dikilir canlı cenazelerdi! Gavurun ölüsünü asker edip karşımıza dikmişti hortlak!
            Askerlere emir vererek onları oklattığım da hiç birine bir şey olmadığını, tam aksine onların bizi oklamasına şahit olduk. Askerlerimden çoğu kalkanlarını ve topuzlarını çıkararak naralarla şato kapılarına dayandılar. Ama bu anda beklemedikleri bir şey oldu. Canlı cenaze, hiç biri ölmez askerler adamlarımdan çoğunu yaralamış ve üstlerine çökerek onları yemeye başlamışlardı çiğ çiğ! Bu korkuyla birlikte beyide, şatoyuda bırakıp canımızı kurtarmak için kalan askerleri ve ahaliyi kalenin kapılarına sevkettim. Kapılara geldiğimizde tuhaf bir şeyle karşılaştık. Ağaca asılmış şaman ile imamın cesetleri kıyama gelmişti. Canlanmış ölüler, korkunç kahkahalar atarak ve bir o yana bir bu yana sallanarak kapıdan geçişimizi engelliyorlardı. Neyden sonra birimizin aklına meşale fırlatmak geldi de kuru ağaç tutuşmaya başladı. O anda cesetlerin ateşin etkisiyle sihir güçlerini yitirdiklerini görünce aynısını kaledeki ölüler içinde yapmayı düşündük. Zira kalenin kapıları bir türlü açılmıyordu, cadının tılsımına kapılmıştı!
            Şatoya vardığımızda hesap ettiğimiz gibi alevlerle yaka yaka canlı cenazeleri bertaraf edebilmiştik. Hortlak Seruzad’ı da yok ederek bu lanetli tılsımı bertaraf edebileceğimizi düşünüyorduk. Zaten bizde adetti, İslamca caiz değildi ama bu tür hortlamışların evvela kalbi tahta kazıkla toprağa çakılıp kafası kesildikten sonra ceset ateşe verilirdi. Bizde bunu yapmak amacıyla şatoya girmiştik. Korkunç ve karanlık dehlizleri birbir gezdik ama hiçbir kimseye rastlamadık. Dehlizlere indiğimizde ise karanlık bir çukur gördük. Madenlere çıkıyordu. O anda korkutucu bir şey oldu. Tünelden bir sürü canlı cenazenin tırmanarak çıktığını gördük! Hepsi hortlağın tılsımıyla diriltilmişti. Başlarındaki Hüsameddin ve Zeynel’den bunların o diğer askerler olduklarını anladım. Bunlara da ateşle karşılık verdik ama bulunduğumuz yerde alev aldı. Alevlerin tünellerdeki tahta döşemelere de sıçradığını gördüm. Bu bir son umuttu belki. Ölenlerin ruhlarını ancak bu şekilde kurtarabilirdik.
            Ne oldu ne bitti, bir avuç insan bir avuç asker o şatodan çıktık. Evleri ve şatonun dışını ateşe verdikten sonra tekrar kapılara yöneldik. Cenazelerimiz ölü mü canlı mı bilmiyorduk. Kapının önünde iki siluetin dikildiğini gördük. Birisi Seruzad hortlağıydı. Diğeri ise Hamza Bey’di. İkisi de korkunç bir hale bürünmüş, sivri dişleri ve ateş gözleriyle cehennem kaçkını albızlara benzemekteydiler. Hortlak diğerlerini köle yaparken sadece Hamza’yı kendisi gibi bir hortlağa çevirmişti. Kapıdan nasıl geçeceğimizi bilmiyorduk. O sırada askerlerden birisi akıl etti de Seruzad’a alevli oklarından birini gönderdi. Hortlak taifesi ateşe o kadar dayanıksızdılar ki en ufak bir temasta alev alıyorlardı. Seruzad ateşler içerisinde kül olurken Kara Bey’in insan dışı, iblisleri andıran tuhaf bir çığlıkla gürlediğini duyduk. Bildiğimiz duaları okuyarak kalenin kapısına dayandık. Cadı yandığı için tılsımı etkisini kaybetmişti. Tam o anda bir şeyler oldu. Beyin alev aldığını gördük. Cadı ortadan kaybolmuştu ama tılsımı bir şekilde zayıflamıştı dualar nedeniyle muhtemelen. Kara Bey yanarken Lanetli Seruzad, o karanlık saçlı kadın ortadan kaybolmuştu.  Öldü mü kaldı mı alevini beye bulaştırıp kendini mi kurtardı bilmem.
            Kaleden çıkmaya muvaffak olunca, güneşi görene kadar durmadık. Koca Kargın aşireti dağıldı gitti böylece bir gecede! Kalanlarımız dağıldık bir daha hiç rastlamadık. Yalnız bir gün denk geldim birine İznik elden çıkmadan önce bir handa. Tanımamışlıktan geldik birbirmizi. O dehşetli olayların hatırasında titreyerek sadece sustuk. Ben kaleden kurtulunca önce bir tekkeye ardından da medreseye kapağı attım, yalan ve uğursuz dünyadan elimi çekerek din işlerine verdim kendimi. Ama askerliği bırakmadım. Rum Sultanı’nın maiyetine girip subaşılık ettim, yaşım kemale erince bilgime ve görüşlerime binaen beni hoca edip, kılıcımı teslim ettirip Kayseri Hatuniye Medresesine yolladılar yıllar sonra. İşte şimdi Kayseri yolunda buraya denk gelmiştim. Haçlı kafirinin gelişinde bile yolumu buraya düşürmemeye dikkat ederken, kader beni yeniden sürüklemişti buralara. Çok şey değişmişti Karanlık Saçlı Seruzad’ın Şatosu’nda. Sadece o şato kalmış, duvarlar ve evler çoktan yıkılmış, biraz uzağında yeni bir kasaba kurulmuştu.
Şimdi gece karanlığında o korku dolu efsanenin canlı şahidi yere bakıyorum. Sanki Karanlık Saçlı Seruzad hala orada, hala son kurbanlarından birine bakıyor, kanımı içmek için uyumamı bekliyor kim bilir?

SON

Mehmet Berk Yaltırık
17 Aralık 2008 – Edirne


*    Selçukluların merkezi kapıkulu ordusu olan gulam askerlerinden. Y.N
*    Çaşıt: Eski Türkçe'de “casus”.