eşkıya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eşkıya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Temmuz 2014 Cuma

Celaliler'i Kırdırmak

        (Celalileri Kırdırmak, Gölge E-Dergi, 61.Sayı, Ekim 2012, s. 68 – 73.)

        Raviyân-ı ahbar ve nakilân-ı âsara göre, yeniçeri isyanlarının pek sık olup tahta çıkarılıp indirilen hanedan azasının haddinin hesabının olmadığı dönemde, Memalik-i İslam’ın başına Sultan Ragıp Han geçmiş idi. Sultan Ragıp, pek kısa süre tahtta oturduğu için ne sarayın döşeklerine kurulmuş vakanüvisler, ne ömürlerini kitaplar arasında çürütmüş müverrihler, ne de bir cümle kıssahan ve meddah onun adını tarihe yazmaya lüzum görmemiş idi. Çetelesini tutmaya ne hazine defterdarlarının hesabı ne de bıyığı balta kesmez ocak ağalarının izanı yetmediğinden nedeni ve ismi bilinmeyen bir isyan sonucunda, sarayın unutulmuş dehlizlerinden birindeki kafesinden çıkartılan Şehzade Ragıp, hem tatlı huyludur hem de yönetilmeye, oynatılmaya müsaittir diye hem harem ağalarının hem de ocak ağalarının mutabakatıyla tahta geçirilmişti.

            Sultan Ragıp Han, her ne kadar karakter olarak yumuşak huylu olsa ve ömrünü bir gece odasından içeriye süzülüp kendisini boğacak olan dilsiz bostancılarının kemendinden korkarak geçirmekten dolayı sinirleri pek bir yıpranmış olsa da ömrünü siyasiye ve askeriye ilimleriyle geçirmekten mütevellit belli bir fikri ve saltanat fıtratı mevcut bir hükümdardı. Üstelik geldiği soyun ve atalarının ihtişamını kah kıraat edip kah kıssahanlardan dinlediği için kendinde o istidayı görmese bile namlı bir padişah olacağına dair içten içe bir temenni mevcut idi. Harem ağalarının fitnekârlığı ile ocak ağalarının madrabazlıklarını da biliyor, bir gece kendisini yaka paça tahta çıkardıkları gibi yine bir gece ulufe darlığını ve sair meseleleri bahane ederek yaka paça tahttan alaşağı edip boğdurabileceklerini de tahmin ediyordu.

            Saltanatını korumak ve memleketini abad etmek isteyen Sultan Ragıp, tebdili kıyafet sokağa karışarak ahalisinin dertlerini öğrenmeye niyetlendi. Paşa sancaklarından ve dahi çiftliklerinden yüz bulamayıp iş bulurum diye şehre düşen Rumeli çıtaklarının kılığına bürünerek sarayın gizli kapılarından çıkıp hamal kahvelerinden bekar odalarına Dersaadet’i dolaştı. Yeniçeri haytalarının melanetlik ve nusuhet okunan nursuz sıfatlarına maruz kalıp yeniçeri kahvelerini, memleketlerindeki kan davalarını ve vuruşmalarını anlatıp bir nice korsanlık hikayesi anlatan kadırgacı ve kayıkçı taifesiyle dolu rıhtım kahvelerini, katil suratlı ve eşkıya yaratılışlı gaddarlarla oğlan ve avret düşkünü zemparelerle gulamparelerin yatıp kalktığı bekar odalarını, gedikli ve koltuk meyhanelerini, yanı yöresi başıbozuk dolu gizliden gizliye kırbadan rakı satar seyyar meyhaneleri, önünde yöresinde gelene geçene işve-ü naz yapan kevaşelerin durup rıhtım taifesinin önlerinden çadır kurup gece gündüz bekleştiği umumhanelere dek gezdi dolaştı. Kah cami şadırvanlarındaki konuşmalara kulak misafiri oldu kah gizli saklı işler çeviren koru ve mesire aşıklarının saklı yuvalarını gezdi.

            Başıbozuk ve mücerred takımından esnafa ve amele taifesine, ümera ve ulema zümrelerine dek herkesin dilinde Anadolu’yu kasıp kavuran, ocaklar yıkan, ahaliyi perişan edip göçe zorlayan, evsiz barksız bir nice insanı eşkıya ve zalim eline bakmaya zorlayan Celali Kaçgunluğu var idi. Ardına peşine taktığı çalıkakıcı ve kemikçi taifesiyle soyguna vurguna alışmış bir nice sipahiden, dağları mesken tutmuş kanlı çetelerden, şehirleri dahi vuran beli bıçaklı suhte-medrese takımından bahsediliyordu. Gözünü kan bürümüş ırz ve namus yoksunu gafillerin elinde kasık mancığı olmuş avretlerle oğlanların aklibetleri, köşklerinden konaklarından kaldırılan gelinlerin hikâyeleriyle ahali adeta ağlamalı temaşa seyreder gibi eşkıyaların haydutların yaptıklarını dinlemekteydi.

            Tebaasının müşkülünü gören padişah, saltanatını garanti altına almak adına memleketi sarmış bulunan gaileyi temizlemeye karar vererek, devlet kapısında ve ricalde vazife almış büyük küçük bir nice kişiye emir vererek, memleketin huzurunu sağlayıp Al-i Osman’ı yeniden cennetmekân Sultan Kanuni Han devrine geri götürebilecek çareler sorarak her birinin birer layiha yazması istendi. Ne tuğlu vezirler, ne emri altında sayısız kapu bulunan paşalar, ne kapı bekler kethüdalar ne harem ağası ne yeniçeri ağası bu vazifeden ayrı tutulmadan her birisine Celali gailesine dair birer kurtuluş layihası yazmaları emredildi.

Bir nice isyandan ötürü her biri kendince mimli ocak ve harem ağaları, ulema ahalisi dahil toy sandıkları padişahın böylesine bir emir vermesinden şüpheye düşerek altında bir bit yeniği arasalar da emir mucibince her biri bir layiha yazmıştı. Padişah kendisine gönderilen layihaları okuduğunda içlerinden hiç birinin kendisine bile hayrı dokunmayacak tiynette olduklarını görmüş. Ulemadan birisi suhteler isyan ediyor diye medreselerin külliyen kapatılması gibi akla hayale sığmaz bir öneri getirmişken bir başkası “medreseyi zorunlu yapıp, cümle kızı kızanı ufak yaştan buraya alıp dinin kaidelerine göre yetiştirmeyi” önermişti. Yeniçeri ağasına göre ise İstanbul’un sayılı kaldırım kurdu ve hayta taifesine tımar dağıtılığ Anadolu’ya gönderilerek haydutu hayduta kırdırmak iktiza ediyordu. Harem ağası ise isyancılara rüşvet vererek devlet tarafına çekme taraftarıydı. Paşalardan birisi Anadolu’nun etrafına baştan başa duvar ördürülüp göçer ve yerleşik dahil cümle ahalinin kırılmasını, böylece gailenin kökten çözüleceğini savunurken bir diğeri Anadolu’ya gönderilen tahıl ve gıdanın zehirlenerek oradaki haydut taifesinin bire kadar kırılmasını savunuyordu. Hangi akla uyup yazdığı bilinmez paşalardan birisi de Rumelinden ne kadar cadı ve hortlak taifesi var ise bir şekilde tutup bağlanıp Anadolu cihetine salınmaları gibi abuk bir layiha yazmıştı ki padişahın emriyle makamından alınıp Cibali Bimarhanesi’ne kapatıldı.

Tüm bu rical arasında layiha yazmamış tek kişi vardı ki bu şahıs İskelet Osman Paşa’dan başkası değildi. Memalik-i Osmaniyye’nin namazında niyazında kullarından madrabaz ve dahi kumarbaz taifesine dek her bir insanın gözünde pek makbul bir adam değildi. Paşalığı rüşvet ve adam sindirmeyle dedesinden babasından bir şekilde intikal etmiş bir serdengeçti iken kendi paşalığa dek çıkmıştı. Kahveden afyona bir nice keyif verici maddenin müptelası olan bu şahıs, Keş Osman Paşa olarak anılırken gün gelmiş Yemen’den ve Hint’ten getirdiği bir nice ecnas-ı duhan yüzünden kara kuru bir hale gelince İskelet namı ile anılır olmuştu.

Kendisi gibi ömrünü batakhanelerde, afyon tekkelerinde çürütmüş müptelaların aksine miskin ve uyuşuk bir zihinden ziyade alelade bir insana göre oldukça zeki ve fevkalbeşer addedilen bir yeteneğe sahip bu şahıs kah sohbet meclislerinde kah oturak alemlerinde öyle sözler söyler öyle yakıştırmalarda bulunurdu ki diyar-ı küfrün cümle feylesofu bir araya gelse onun cümlelerindeki hikmetin zerresine dahi akıl sır erdiremezlerdi. Gerçi ne söylediğini de bilemezlerdi ya kerameti kendinden menkul, dünyaya işret ve sefa sürmeye gelmiş sayısız ehl-i keyften biriydi.

Padişah, açıkçası ömrünü zevk-ü sefayla geçirip din-ü devlet yararına bir faidesi olmayıp işret meclislerinin aranan yüzlerinden biri olmak dışında da bir vasfını görmediği bu paşa bozuntusundan layiha gelse ziyadesiyle şaşırırdı. Ancak bunun yerine Acem divan üstadlarına akçe döktürüp binbir çeşit süslü ve zarif kelimelerle yazılmış bir name gönderip, müsait bir zamanda padişahın huzuruna çıkmayı arz etmesi sultanı düşüncelere gark etmişti. Sultan Ragıp Han, böylesine tumturaklı bir name ile istenen arz izninin muhakkak sadrazamdan bile gizli tutulması gereken mühim bir hal ile alakalı olduğunu az çok anlamıştı.

Sultan Ragıp Han’ın verdiği destur üzerine kısa sürede İskelet Osman Paşa arz odasına teşrif etmiş, zayıflığı nedeniyle üzerindeki giysilerin adeta tahta üzerinde sallanmasına benzeyip bostan korkuluğunu andıran bu adam, altları morarmış çukura kaçan gözleri ve ziyadesiyle sivri bıyıklarıyla ilk bakışta insanda ipiyle kuyuya inilmez bir tedai uyandırıyordu. Huzur-ı padişahiye çıkarken yanındaki devasa bir Habeşlinin getirdiği bir tepsi dolusu lati lokum, şerbet ve dahi Frenk illerinde nam salmaya başlamış kakao nam nev zuhur bir yemişten yapılma İspanyol keferesinin “Çokolat” dediği dumanı üstünde tüter çömlekte getirilmiş bir cins içecek, akide şekeri gibi çeşit çeşit hediyeyi Sultan’a hediye olarak arz odasının girişinde bıraktıktan sonra el etek öperek sultanın ayaklarına kapandı.

Sultan Ragıp Han konuşmasına destur verince saltanata övgü ve diğer devlet ricaline sövgüden oluşan görece kısa bir girizgahın ardından padişahın memleket meselelerini çözmesinde ve Celali gailesini bitirebilmesinde yardımı dokunabilecek yegane çözümün kendisinde olduğunu iddia ediyordu. Emr olunan layihayı diğerleri gibi yazarak hazırlamamıştı. Faydasız ve rind olmasına rağmen feylesof kere feylesof olduğu herkesçe bilinen bir zat olduğundan, diğer layihalardan da pek bir hayır görmediğinden Sultan Ragıp Han, İskelet Osman Paşa’nın teklifini kabul etti. Paşanın isteği, padişahın hiçbir kimseyi yanına almadan kendisiyle birlikte gideceği yere gelmesiydi, başka da bir şey söylemedi.

Padişah yanına murassa hançeriyle, kabzası fildişinden yapılma altın savatlı kılıcını kuşanıp, ne olur ne olmaz tanır tanımaz bir zındığın gadrına uğramamak için altın mühr-i padişahiyi ve dahi gümüşten yapılma murassa saltanat yüzüğünü de alıp yanına ne baltacı ne yeniçeri almadan İskelet Osman Paşa’nın ardında takılarak akşamın alacasında Dersaadet’in keşmekeşine karıştılar.

İskelet Osman Paşa ile padişah, Sarayburnu’nu civarında bir kayığa binerek Galata tarafına geçtiklerinde sultanın o durumun şaşkınlığı ile laf söz çıkarmasın diye kayıkçıya verdiği bir kese altın ile torunlarına dek ailece ihya oldukları söylenir. Galata’nın Domuzkapısı’ndaki Hamr Eminliğine bağlı, sayısı 1000’den fazla olan Kostantiniyye meyhanelerinden olup, 200 adedinin Galata’da bulunduğu meyhanelerden biri olan Taşmerdiven Meyhanesi’ne geldiler. Başı cavlak ayağı çıplak naralar atan sarhoşların, akranlarıyla kavga eder yeniçeri haytalarının, günlerini kurtarmak gayesiyle gelene geçene işve eden fahişelerin arasından geçip Dersaadet’in en namlı meyhanelerine girer girmez padişah bilmez kul tanımaz taifesinden olma sarhoşlar zengin tüccardan birinin geldiğine hükmederek gelenlere hiç bakmayıp alemlerine devam ettiler. Açılır kapanır rahlelere konmuş sinilerin üstünde sayısız mezeler, test testi şarap ve arada birkaç rakı, sinilerle tezgah arasında mekik dokuyan her biri ayağına tez saki oğlanlar herhangi bir meyhaneden farksızdı. Mermer tezgahın başında her daim işine bakan meyhaneci Yahudilerden Yasef, sürekli müşterilerinden olduğu anlaşılan İskelet Osman Paşa’yı görür görmez adeta yuva bellediği tezgahın başından kalkarak el etek öperek paşayı karşıladı. Paşayla aralarında fısıltılı bir konuşma geçtikten sonra onları mezelerin hazırlandığı matbah kısmına buyur etti.

Paşa ile sultan, namlı mezecilerden Onnik’in ve yamaklarının karınca gibi çalıştığı matbaha girdikten sonra taş merdivenler üzerinden şarapların ve birkaç kırba rakının saklandığı mahzene indiler. Koca koca fıçı dizilerinin arasında bir duvarın önüne gelen İskelet Osman Paşa, kapı çalar gibi duvarı birkaç kere yumrukladı. Duvar gibi görünen o kısmın bir anda kapı gibi açıldığını ve meşale alevinin nursuz yüzünde parladığı dev gibi bir zorbanın kendilerine baktığını gördüler. İskelet Osman Paşa’yı gören palabıyıklı zorba elini göğsüne koyup paşayı selamladıktan sonra içeriye buyur etti. Bir başka merdivenlerden genişçe bir salona indiler ki meşalelerle aydınlanan bu yerde sürüsüne bereket kumarbaz ve madrabaz, kağıt oyunlarından barbuta bir nice hileli hurdalı işle hünerlerini icra etmekte, bıçağına güvenen sayılı zorbalarda orada burada hır çıkarabilecek kumarbazlardan en ufak bir kıpırtı beklemekteydiler. Buranın dibindeki ufak bir kapının önüne giden İskelet Osman Paşa kapıyı yumrukladıktan sonra kapıyı tıpkı paşa gibi gözlerinin artı kararmış ince görünümlü bir adamın açtığını gördüler. Paşayı tanıyıp içeriye buyur etmesinin ardından sanki yerin yedi kat altına iner gibi döner merdivenlerle sayısız kez döne döne bir başka dehlize indiklerinde burasının tepesindeki dumanların bulut misali asılı olduğu, şarap ve rakı ile de kafaların bir hoş olduğu gizli bir afyon tekkesine geldiler.

Her biri hayat gailesinden koparak gri bir düşler ecesinin koynuna bırakmış sayısız keş, gelenleri kendi kafalarının mahsulü esatiri bir hayalet addederek kaile almadılar. Bu tür şeylere alışık olmayan sultan, nargilelerden gelen afyon dumanlarından ötürü sersemler gibi olduğu sıra İskelet Osman Paşa tarafından bir başka dehliz yoluna götürüldü. Kapısında birkaç silahlı zebellah misali kimselerin beklediği kalın demirden bir kapıdan geçip daha geniş bir salona girdiler. Duvarları süslü kumaşlarla örülü, kuş tüyünden şilteler üzerinde uzanarak Hint elinin kıymetli otlarının tesiriyle ve dahi afyonlu şarap ile her biri hülyalar alemine dalmış insanlar ve onlara hizmet eden birbirinden güzel kızlar vardı. Sultan Ragıp Han bunlardan bazılarının kendi ricali arasından olan kimseler olduğunu görerek şaşırmıştı. Onlar da koca padişahı karşılarında görmelerine şaşırdılar ama afyonun tesiridir diye hiç birisi onun gerçek olduğun düşünmeyerek alemlerine devam ettiler.

İskelet Osman Paşa, padişahı orada bulunan şiltelerle döşenmiş bir başka odaya buyur ederek kendisine takdim edilen nargileyi içip afyonlu şarabı sadece bu seferlik denemesini isteyince, her ne kadar alışık olmasa da memleket için katlanmak gerek diyerek dediğini yaptı. Tuhaf hülyaların eşliğinde şarap sunan her biri Diyar-ı Moskof’tan ve Rutenya’dan gelme kızıl saçlı, gök gözlü, süt benizli dilberlerin suretlerine baka baka sarhoş oldu.

İskelet Osman Paşa, padişah ile önce havadan sudan konuştu ardından dünya meselelerine değindi. Celalileri anlatmaya başladı, adam boğazlayanları ve ayaklanan medrese suhtelerini, çeteleri, katledilen insanları ve dahi tecavüzleri. Ardından bunların nasıl küçük birer çeteyken kendilerine katılanlarla ordulara denk taraftar toplayıp Anadolu’yu haraca kestiklerinden bahsederek Sultan’a şu fikri sundu.

Madem ki Celaliler bir çeteden başlayıp sonradan padişah kadar güç kazanıyordu, öyleyse padişah da tacını tahtını bırakıp, tıpkı Celaliler gibi çetesiyle işe başlayıp günden güne büyüyecek, yakıp yıkacak, tahta geçtiğinde hem Celaliler’i kendine bağlamış olacak hem de saltanatın yegane hakimi olacaktı. Normalde bu öneriyi ayık kafaya dinlese İskelet Osman Paşa’yı Cibali Bimarhanesi’ne gönderecek olan padişah, o anki kafasına esen fikirle bunu makul bularak İskelet Osman Paşa’yla oradan ayrıldı.

Galata’daki bir bekar odasına uğrayarak o an orada bulunan her biri işsiz güçsüz mücerred tayfasından üç-beş kişiyi parayla tutarak bir kayığa atlayarak Anadolu’ya geçmek için kayığı Üsküdar’dan da öteye, ta Gemlik kıyılarına dek götürmesini emrettiler. Kayıkla denize varıp Gemlik’e gitmenin delilik olduğunu, tekne bulmalarını söyleyince adamı döverek denize atıp Marmara Denizi’ne açıldılar. Tam o sırada şehrin arkalarından uzaklaşmaya başladığı o anda, tekneden anladıkları çamaşır teknesi olan çıtakların da kendilerini uyarmayışı ve paşa ile padişahın kafalarının dumanlı oluşu nedeniyle tepelerinde patlak veren fırtınaya aldırmayıp kayık çekmeye devam ettiler. Kuvvetli bir dalganın ardından kayıktaki mücerredler de ayaklanınca dengelerini kaybedip kayıkla birlikte alabora oldular.

Padişahın yokluğu fark edilir fark edilmez önce saray ardından tüm şehir, rüşvetle korunan saklı mekanlar dahi arandı. Kadırga limanında padişahın öldüğünü sayıklayan bir meczubun balıkçılar tarafından bulunduğu söylentisi çıkınca harem ağalarından ocak ağalarına bir nice rical oraya gittiğinde İskelet Osman Paşa’yı buldular. Padişahın ve birkaç mücerredin kayıkla denize açıldıklarını, padişahın muhtemelen öldüğünü söylemesi üzerine dumanlı kafaya yalan söyleyip söylemediğini anlamak için 7 yaşından beridir ayık gezmeyen paşayı ayıltmak için namlı işkembe ustası Besnik’in dükkânına götürdüler. Sarhoş ayıltmakta usta olan Besnik, paşamızı çorba haklamaz daha esaslı bir çare gerek diyerek kendi şahsi yapımı olan özel bir macunu verdi ki “Ölüdirilten” dedikleri macun tesirini göstererek Osman Paşa’yı ayılttı. Yine benzeri şeyleri anlatınca bu kez bu kazanın gerçek olduğuna hükmederek ahaliye pek bir şey sezdirmeden bir başka şehzadeyi tahta geçirdiler, Osman da ortalığı velveleye vermesin diyerek meczup olduğuna inandırıp malına servetine el koydurup sokaklara attılar.

İşte biz bu hikayeyi, bu şekilde sokaklarda kalan ve bulduğu üç otuz parayı afyonlu şaraba veren, talihsiz Galata sarhoşlarından biri olan İskelet Osman’ın ağzından dinledik. Doğruluğunun yanlışlığının vebali, bu garibanın boynunadır vallahülazim.

SON
Mehmet Berk Yaltırık

10 Eylül 2012 – İstanbul

8 Kasım 2012 Perşembe

Cadıyla Boğuşmak

(Tımarhane e-Dergi'nin Nisan sayısında daha önce yayınlanmıştı. Üzerinde belli bir düzenleme yapıldıktan sonra buraya alınmıştır.)

Luis Royo'dan Drakula'nın Gelinleri...


Ellerine geçen tuhaf bir define haritası, onları Rumeli’nin bu bölgelerine sürüklemişti. Yaptıkları bu iş akıl kârı mıydı? Gerçi yaptıkları hangi iş akıl kârıydı ki? Her biri ömrünü Balkan dağlarında eşkıyalıkla geçirmiş, köy basan yol kesen, haydut kere haydut, eli kanlı zalim adamlardı. Güç yetirebildikleri mezraları, köyleri basar, yolcuları soyar, zenginleri dağa kaldırıp haraç isterlerdi.
Topladıkları ganimeti yedi köyün en namlı orospularıyla oturak alemlerinde yerler, bitleri kan çekince yeniden bir elde tüfek bir elde kama gariban fukara tepesine çökmek üzere, başı dumanlı dağlardan mor yaylalara inerlerdi. Bir yanda eli tüfekli taifesine para yediren kafasında kırk tilki dolanır derebeyleriyle, diğer yanda bir ellerinde ferman bir ellerinde Kur’an, bellerinde kama padişahtan destur alıp eşkıya kellesi almadan Dersaadet’e dönmemeye yeminli paşalarla tepişen, ömürleri daima sürekle, takiple geçip, ya jandarma kurşunuyla ya rakip çetenin kıstırmasıyla cavlağı çekecek olan bu adamların yaptıkları hangi iş akıl kârıydı ki?  İşte şimdi de her biri kılık değiştirmiş, ellerinde kazma kürek, bellerinde ip, tarla ırgatı kılığında, bir hazine söylentisi uğruna buralara düşmemişler miydi?
Kendilerine "Gegalı çetesi" derlerdi. Başlarında Gega Arnavutlarından gelme, kan davasından zindana, zindandan Balkan dağlarına yol almış, namlusunda seksen, kamasında elli kişinin kanı olduğu rivayet edilen Gega Niyazi Kaptan bulunuyordu. Kah tecavüzden, kah cinayetten, kah haramilikten ötürü firari olup dağlarda gezen korkunç görünüşlü adamların toplandığı, Balkan dağlarını mesken tutmuş sayısız çeteden biriydiler.
Lofça taraflarındaki zengin bir ağadan elde ettikleri hazine haritasının peşinde, kılık değiştirerek hiç isimlerinin duyulmadığı, İstanbul’un burnunun dibi sayılabilecek Istranca Dağları'na kadar gelmişlerdi. Neredeyse yüz senelik olduğunu düşündükleri bir hazine haritasıydı ki, bunu evinin zulasında saklayan Lofçalı Salim Ağa’nın demesine göre haritayı yakın zamanda bir defineciden satın almış, defineci ise bu haritayı babasına Vaka-i Hayriye kıyımından kaçmış bir yeniçerinin sattığını söylemişti. Salim Ağa, Rusçuk ayanı Alemdar Mustafa Paşa’nın yeni ordu kurmak için yanında taşıdığı hazinesi olduğunu ya da Kabakçı Mustafa’nın kellesini alıp Kabakçı'nın İstanbul’dan yağmaladığı hazineye konan Kırcaali çetelerinin baş baskıncısı Hacı Ali’nin gizli definesi olabileceğini söylemişti. Ardında bu denli söylentilerin olduğunu işiten Gega Niyazi ve  adamları, üstlerine başlarına ırgat kılıklarını geçirip, tabancalarını kamalarını gizleyip, silahlarını tilki gezmez ıssız yerlere gömerek Rodop Dağları'ndan düze inerek Istranca Dağları'na dek gelmişti.
Haritayı okutmak için dağa kaldırmadıkları papaz, imam, kalem efendisi kalmamış, haritayı okuyamayanlar, sırrı mezarda saklamaya devam etsinler diye kesik başlarıyla birlikte uçurum diplerini boylamışlardı. Neyden sonra hangi aklı evvel bilinmez, adamın biri haritanın kenarına ayna koyarak yazılan yazıları okumayı akıl etmiş böylece haritayı çözmüştü. Istranca Dağları'nın göbeğinde "Karabat” isminde bir köyün yerini göstermekte, köyün dibinde binaların sureti bulunmaktaydı. Suretin tepesine haç işareti çizilmişti ki definenin köy civarında olduğunun işareti olduğunu düşünmüşlerdi.
Haritayı okuyabilen aklı evveli, sırrı korumak adına bir uçurum dibine kesik başıyla birlikte yolladıktan sonra define işaretlerini okuyabilen usta definecileri gizlice el altından aratmaya başlamışlardı. Onların aradıkları iyi bir define ustasıyken genelde karşılaştıkları eski define meraklıları, ejderha gördüğünü söyleyen çok eski defineciler ve define bulsalar dünyayı satın alabilecekleri hayaliyle yaşayan fuzuli insanlar oluyordu.
Sonunda köyün birinde define işaretleri okumasıyla ünlü, para karşılığı kiralanabilen bir define ustası olan Mümtaz Osman'ı bulmuşlar, hazinenin belli bir hissesi karşılığında onunla anlaşmışlardı. Define ustası, sadece defineler konusunda değil "başka şeyler" konusunda da uzmandı. Hazine tılsımları ve koruyucu cinler hakkında bilgisi olduğunu söylemişti ki bu metafizik bilgi üstünlüğüne dayanarak eşkıyalarda “kanını dökmeleri halinde onlara uğursuzluğunu bulaştırabileceği" gibi bir intiba uyandırabilmişti. Eşkıyalar, normal şartlarda ölümle oynadıklarından inançları zayıf olurdu ve dünya hayatına pek düşkün olduklarından dinsel öncelikleri pek olmazdı. Metafizik söz konusu olduğunda, onlar daha pratik şeylerden korkardı –kemik kemiren mezar gulyabanileri, terk edilmiş köylerde yaşayan cinler, toprak altından gelen kan içen cadılar gibi. Bu korkuyu iyi bilen usta define avcısı Mümtaz Osman, eşkıyaların bu yönünü deşeleyerek hem canını hem de hazineden alacağı iyi bir hisseyi garantilemişti.
Ahalinin ve kolcuların dikkatini çekmemek için yirmi kişilik bu çete, beşerli gruplar halinde Istranca Dağları'na farklı yollardan geçip, Karabat’ın bulunduğu yerin yakınlarında, düzlükte yer alan bir köy olan Sofular köyüne gelemeye ve orada toplandıktan sonra Karabat köyüne çıkmaya karar vermişlerdi.
Sayısız çatışmalara girdikleri kolculara ve evlerini bastıkları köylülere yakalanmamak adına binbir kılığa girmiş bulunan eşkıyalar, tilki geçmez baykuş ötmez ıssızlardan geçerek Sofular köyüne varmışlardı. İstanbul’a mal almaya giden zengin Rumelili tüccarlar gibi gelerek köyün yakınlarındaki bir hanı ellerindeki bir kısım parayla kapatmışlar, civarın en namlı pezevengine para saçıp hana getirttikleri rakkaseleri sinilerde oynatıp çalgı çaldırarak günlerini gün ederek gelecek olan diğer çete mensuplarını beklemeye başlamışlardı.
Köye en önce Gega Kaptan ile Defineci Mümtaz Osman’ın bulunduğu grup geldiğinden, diğer grupların kısa süre içerisinde gelmesini beklemektelerdi. Gega Niyazi, adamlar döneklik etmesin diye,harita ile define ustasını yanında tutmuştu, böylece eğer biri bir madrabazlık yaparsa haritayı kimseye kaptırmamak için imha edebilecekti. Kaptan tez zamanda bu hazineyi alıp oralardan savuşmayı düşünmekteydi zira köylülerin  kendilerinden işkillenmeye başladığını fark etmişti. Bunda sadece ölümle kol kola gezen bu adamların altıncı hislerinin gelişmiş olmasının payı yoktu. Geceleri sinilerde kadınlar göbek atıp zurnalar öterken, havaya tabanca atıp naralarla birlikte en sunturlu küfürleri savurursanız insanlar kısa sürede sizin tüccardan ziyade bir külhanbeyi yahut haydut olduğunuzu anlayabilirdi o dönemlerde. Üstüne üstlük adamlarınızdan biri köy kabadayılarından biriyle kavga edip öldüresiye dövebiliyorsa insanlar sizin tüccardan başka her şey olabileceğiniz konusunda hem fikir olabilirdi.
İşte Gega Niyazi, böyle sabırsızca beklerken çetenin geri kalanı da kısa sürede hana gelmişti. Sabah ezanından önce yola çıkmak üzere karar almışlar, geceyi beklemeye başlamışlardı. Aksilik olacağı varsa olur derler, köyün kahvesine gidip gelen eşkıyalardan birisi akşama doğru beti benzi atmış bir şekilde dönmüştü hana. Onun bu suskun ve durgun hali diğer eşkıyaları da huzursuz etmişti ki bu tip durgunluk ve yılgınlık hali haydut arasında hemen fark edilirdi. Gega Niyazi durumdan işkillenerek tabancasını çekip adamın kafasına dayayıp suratının halini sorduğunda koca haydut ağlayarak olduğu yere çöküp, diğerlerinin şaşkın bakışları altında hazine işinden vazgeçtiğini söylemişti. Eşkıyalar, adamın Niyazi Kaptan’ı bu yoldan vazgeçirmek için yana yakıla çırpındığını görünce bir hayli şaşırmışlardı. Haydutu hisseden vazgeçiren şey neydi? Neden beti benzi atmıştı? Bir eşkıyayı altından defineden vazgeçirebildiğine göre hiç birisi bunu hayra alamet bir şey olduğunu iddia edemezdi.
Gega Niyazi, adamı ağzından bir şey kaçırma ihtimaline karşı uyarıp namluyu alnına dayayıp ne olduğunu tekrar sorduğunda adamın korkudan konuşamadığını görünce rakı getirmelerini emretti. Adamın gırtlağından aşağı yarım testi boğma rakıyı döktükten sonra konuşturmaya muvaffak olmuştu. Adam köy kahvesinde bazı gençlerin konuşmalarına kulak misafiri olmuş, gençler kurt muhabbeti, kuş muhabbeti, puşt muhabbetinden sonra haydut lakırdılarına geçmişler ardından cin-peri menkıbelerini konuşmaya başlamışlardı. Karabat köyünün bahsini duymuş, gençlerin ağzından köyün yıllar önce terk edildiğini, geceleri cin-peri alaylarının düğün dernek yaptıklarını, sakallı cücelerin cirit oynadığını, kesik başlarının sisli sabahlarda ortalıkta yürüdüğünü dinlemişti. Gençlerin anlattığına göre çok önceden de o köyden kaçırılıp gaibe karışan gelinleri, boğazları yarılmış ve kanlı ciğerleri ağızlarından dışarıya doğru sökülmüş insancıkları, beşiğinden kaçırılarak sabahına kanı çekilere bulunmuş bebekleri bulmuşlar ve kalan ahali orayı yıllar önce terk etmişti.
Gega Niyazi bunu duyunca namluyu adamlarına çevirip define olayını birinin ağzından kaçırdığını, bu nedenle gençlerin kendilerini korkutmak için bunu uydurabileceğini söyleyince herkes yemin vermiş kimse bu olayı kendi aralarında bile konuşmadıklarını söylemişlerdi. O vakitten sonra her birinin içine korku tohumu düşmüş, definenin başında bağlı cinlerin varlığıyla birlikte gidecekleri köyün perili olması da korkularının üzerine adeta tüy dikmişti.
Sabah ezanı okunmazdan çok vakit evvel tilki uykularından kalkan eşkıyalar, eşyalarını hazırlayıp alelacele hanı terk etmişlerdi. Mavi karanlığın hakim olduğu bir vakitte terk edilmiş Karabat köyüne girmişlerdi. Defineci Mümtaz Osman, mesleği gereğince adamları köyün dört bir tarafına gönderterek işaret aramalarını söylemişti. Haç, hilal, yılan, yıldız, köpek, bıçak, sayı yahut harf, gördükleri her işareti kendisine bildirmelerini söylemişti. Ayrıca yerdeki taşlara, garip şekillere, hayvan kemiklerine, varsa tuhaf nesnelere dikkat etmelerini söylemişti.
Eşkıyalar köye dağılarak ay ışığı altında, görebildikleri ölçüde işaretler ararken, Mümtaz Osman orada burada dolanırken çete reisi Gega Niyazi, bir ağacın altına çökmüş yanındaki kırbadan rakısını içmekteydi. Neyden sonra adamlardan birinin “Sandık buldum! Sandık!” diye bağırması üzerine herkes elindeki işi bırakıp sesin geldiği yere seğirtmişti. Boş evlerden birinin içinde pencereden vuran ay ışığı altında, upuzun bir sandukanın bulunduğunu gören haydutların tüyleri diken olmuştu. Gega Niyazi ayağıyla vurduğu zaman içinin dolu olduğunu anlamıştı. İçinden bir ses tabutu açmasını istiyor gibiydi.
Gega Niyazi, adamlarına dönerek sandukayı açmalarını emrettiğinde sandukanın içinde boylu boyunca uzanmış, çürümüş, kara kuru bir ölünün olduğunu gördüler. Haydutların her biri alışkın olmadıkları halde içlerinden türlü çeşit dualar okumaya başlamışlar, en ufak bir mevzuda anında dışarıya kaçmayı bekler hale gelmişlerdi. İçlerinden bir tek Mümtaz Osman korku belirtisi göstermemiş, metanetini korumuştu. Mümtaz Osman, bunca senenin tılsımlı definelerini kovalaya kovalaya metafizik durumlara alıştığından ifrit görse “Ne olmuş işte define ve başında bağlı olan ifrit” diyebilecek tıynette biriydi.
Ancak Rumeli’nin hortlaklı cadılı söylentileriyle büyümüş Gega Niyazi ve avanesi, bu tür ölülü, cinli, perili mevzulardan hiç hazzetmezlerdi. Gega Niyazi adamlarının gözünün önünde korkak görünmemek adına ve namına halel getirmemek için belinden tabancasını çıkarıp cesede ateş etmiş, ölüde gözle görülür bir kıpırdama olmayınca defineciye dönüp bu cesedin neden bu şekilde bırakıldığını sormuştu.

Mümtaz Osman’a göre üç ihtimal vardı. Birinci ihtimal bu cesedin bir tür nazarlık olduğuydu ki, kendisi bazı eski paşa saraylarında uğur olsun diye Mısır’dan ve sair memleketlerden böyle nazarlık amaçlı tahnitli cesetler, mumyalar getirtildiğini duymuştu. Tabi “boşaltılmış köyde neyi neyden koruyacaklar da nazarlık bırakacaklar” düşüncesiyle bu ihtimali es geçmişti. İkinci ihtimal ise definenin cesedin altına gömüldüğü yer olup, koruma amaçlı olarak gelen korksun diye buraya kasten bırakılmış olabileceğiydi. Ancak cahil köylülerin böyle kurnazca bir şeyi kolayca akıl edemeyeceğini, en azından koca definenin önceleri köy olan böyle bir yerde, ev altına gömülemeyeceği ihtimalini düşünerek bundan da vazgeçmişti. Geriye tek bir ihtimal kalıyordu. Hazineye dair bir işaret olmasıydı. Ya etrafında ya sanduka içinde bir işaret taşımaktaydı ki dikkat çekmesin diye böyle tuhaf bir yol izlemiş olabilirlerdi. Belki de köyde defineyi bulmak için kasten böyle bir söylenti çıkarılmış, sonra defineyi bulmak için önceden biri gelip işaret felan bırakmış olabilirdi. İşte bu düşüncelerle eşkıyalara meşale yaktırarak cesedin sağını solunu kurcalayacağını söylemişti. Definecilik töresine aşina olanların bilebileceği gibi çizilmiş bir işaret kadar, ölünün kesik parmak sayısı, elinin gösterdiği yer veya üzerinden çıkabilecek gizli bir pusula, her türlü define işareti olarak yorumlanabilirdi.

Eşkıyalar meşaleleri yakıp cesedin üzerine eğildiklerinde gördükleri şey karşısında bir kez daha dehşete düşmüşlerdi. Sıradan birini pek ilgilendirmezdi ama Rumeli halk inançlarına göre yetişmiş birisi için "kalbinin olduğu yere çakılı kazık" bulunan bir ceset, nefes alan bir aslandan daha ürkütücüydü. Gega Niyazi kendi kendine söylendi: “Yetmez, köyün perili olduği, bir de çıktı içınden cadi!”

Defineci Mümtaz Osman kazığı işaret ederek her şeyi korkutma amaçlı yapabileceklerini yahut bunun bir işaret olabileceğini söylemişti. Rumeli dağlarında ömür geçirmiş eşkıyalar huzursuzlanmışlardı ve onun kadar sakin değillerdi. Neticede bir defineci, defineciydi ve Rumelili de Rumeliliydi. Kafası kesilmiş ve ıssız bir yerde kolları göğsüne bağlanarak gömülmüş bir ceset gördüklerinde bu haydutlar türlü dualar okuyup oradan sıvışırken, bir defineci bunun bile bir işaret olduğu zannıyla günlerce o yeri inceleyebilirdi.

Mümtaz Osman çürümüş cesedin üzerine eğildiğinde burnuna oldukça kötü bir korku çarpmıştı. Baktığı ilk yer cesedin parmakları olmuş, cesedin kalbine çakılı kazığı oynatmaya başlamıştı. Diğerleri kabadayılıklarına halel gelmesin diye açıktan müdahale edemedilerse de gizliden gizliye bir cadının cesedini böyle kurcaladığı için bu adamın başlarına sayısız musibeti musallat ettireceği kanaatindeydiler. Defineci kazığı yerinden çıkarıp üstümde işaret aramaya başladığında her biri artık nefes almayı bırakmış başlarına gelebilecek herhangi bir şey için dua etmeye koyulmuşlardı. Karanlığın içinden gelen ani bir rüzgarla meşalelerin sönmesiyle birlikte nereden geldiği meçhul iri bir yarasanın içeride kanat çırpmaya başlaması üzerine erkekliğin onda dokuzunun kaçmak olduğunu addeden eşkıyalar reislerini bile beklemeden kaçışmışlardı. Gega Niyazi ve Mümtaz Osman bile bu durumdan işkillenerek dışarı çıkmışlardı. Mümtaz Osman defineyi başka bir yerde arayabileceklerini söyleyince, eşkıyalar tekrar işaret aramak üzere o evden uzak durarak etrafa yayıldılar. Rüzgarın azizliğinden ötürü hiç biri evin içinde, tabutun içerisinde vukua gelen hareketlenmeyi görememişti.

Eşkıyalardan birisi işaretleri ararken karanlıklar içerisinden bir şeyin kendisine doğru koşturduğunu görüp belinden silahını çekerek o tarafa doğrulttuğunda kendisine gelen şeyin yarı çıplak bir kadın olduğunu fark etmişti. Kadının gece gibi siyah saçları ve kuyu dibini andıran siyah gözleri olduğundan, uyanan şehvanî dürtülerine gem vuramayan eşkıya olduğu yerde donup kalmıştı. Kadın ona yaklaşarak tuhaf, yakası açılmadık kelimeler söylemekteydi ki eşkıya neredeyse diğerlerinin varlığından soyutlanmış, kadının bir işmarıyla çalı çırpı demeden oracıkta abdest bozmya niyetlenmişti. Eşkıyanın kafasındaki yegane fikir kadının ona ait olduğu ve diğer herkesin kendisine düşman olduğuydu. Kevaşeyi ölümüne kıskanmaya başlamışı. O derece ki elini koluna koyan arkadaşını doğrulttuğu namluyla tek kurşunda haklamaktan çekinmemişti. Kadının kendisine verdiği şehvetle birlikte ona karşı muazzam bir kıskançlık duyarak namluyu indirmeden uzakta gördüğü çete arkadaşlarından birini görerek ona ateş açmış ve haydudu devirmeye muvaffak olmuştu. Kadına bir an için döndüğünde gördüğü şeyi çokça anlayamadan karanlıklar alemine karışmıştı ki son gördüğü o esrarengiz kadının dişleriyle boğazına doğru atılması olmuştu.

Silah seslerini duyan Gega Niyazi, kendisini görebilen adamlarıyla birlikte silah seslerinin duyulduğu yere seğirttiğinde çeşitli yerlerde yerde yatan üç ceset görmüştü. Kolcuların yahut köylülerin kendilerini sargıya alıp adamlarını vurduklarını düşünerek tabancalarını çıkararak köyün meydanına doğru gerilemişlerdi. Karanlık daha da kesifleşmiş, ay ışığı bulutlar ardına gizlenmişti. Her biri sanki etraflarında dolanan ve kendilerine yırtıcı hayvanlar gibi bakan tuhaf bir varlığın pençesi altında olduklarını zannetmeye başlamışlardı. Sonradan binaların arasından geçip giden tuhaf gölgeler görmeye başlayınca akıllarına kolculardan ve eşkıya avına çıkmış zabitlerden daha korkunç şeyler gelmeye başlamıştı.

Gega Niyazi hemen hemen etrafındaki adamlara bakınmış, kendisi dahil sekiz kişi sayabilmişti. Kalanların silah seslerine rağmen gelmemelerini hiç hayra yormamıştı. Aklı erkekliğin onda dokuzunu uygulamakla, postu bilmediği bir varlığa deldirmek arasında gidip gelmekteydi. Tam o sırada defineci Mümtaz Osman, Gega Niyazi’den haritayı isterken diğer haydutlara meşale yakmalarını söylemişti. Gega Niyazi haritayı uzatırken kendisini bu durumdan kurtarıp kurtaramayacaklarını sorduğunda Mümtaz Osman cevap olarak hiç bu tip şeylerle karşılaşmadığını söylemişti. Gega, kendisinin metafizik mevzulara olan meylini ve bilgisini sorduğunda ise Mümtaz Osman’ın yaptığı tek şeyin dua okumak olduğunu, şimdi ise karşılarında görülmemiş tipte bir tılsım veya insanüstü varlık bulunabileceğini söylemişti.

Mümtaz Osman, haritayı açarak haydutlardan birinin yaktığı meşaleyi haritanın yüzeyinde tuttuğunda
bir anda yüzünün sarardığını görmüşlerdi. Metafizik mevzular söz konusu olduğunda sandukadaki cesetten bile tırsmayıp kurcalamaktan çekinmemiş bu adamın halden hale girmesinden dolayı her birinin yüreğine derin bir korku düşmüştü. Mümtaz Osman, Gega Niyazi’ye haritada ısındığı zaman kendini belli eden, bir tür özel karışımlı mürekkeple hazırlanan bir yazı bulunduğunu söylediğinde Gega Niyazi bu bilginin kendisinin ve adamlarının hayatlarını kurtarıp kurtaramayacağını sormuştu. Mümtaz Osman haritadaki bilgiye bakış açısına göre değişeceğini, bu haritanın bir define haritası olmadığını söylemişti. Yazanlara göre bu haritayı “işi yarım kalmış” bir cadıcı hazırlamıştı. Aşağı yukarı şunlar yazmaktaydı ve Mümtaz Osman sesi titreye titreye bunları okumuştu: “Oğlum, habis cadıyı kalbinden kazıklamaya muvaffak oldum, saklandığı köyü buldum. Bu haritaya kazıdım. Bu eline ulaşınca tez elden yola çıkıp yarım kalan işi bitiresin, zira bu habis varlık alelade bir hortlak değildir. Kalbine kazığı saplasam da yanımda gerekli malzemeler bulunmadığından işi bitiremedim. Sen bu haritayı alır almaz gösterilen yere gelip cadının hakkından gelesin. Cadının arkasında bambaşka kişiler ve olaylar çıktı, saklanmam iktiza eder. İşi hallettikten sonra Rusçuk’a gel, Kasap Fahri’nin dükkanına haber bırak. Cadıcı Süleymanoğlu Ali...”

Kaderin bir cilvesi olarak mektup yazmak yerine define haritasına benzetilebilecek bir haritayla oğluna mesaj gönderen, ama yolda bunu hazine haritası zannedenlerce ele geçirilip sahtekar bir definecinin Salim Ağa'ya sattığı bu uğursuz haritanın dönüp dolaşıp kendilerine gelmesi, onların bu hortlağın kucağına düşmeleri, cinli bir köyde bir avuç ateşle zifiri karanlıkta bekleşmeleri kendilerince işledikleri günahların kefaretiydi. O anda binaların arasından geçerken gördükleri kor kızıl gözlerinden adeta ateşler saçan dişleri taşra çıkmış cadının varlığı ise yazılanları tasdik etmiş gibiydi.

Gega Niyazi çıkış yolunu göremeyince her eşkıyanın yapacağı şeyi yapmıştı. Kadın kısmının şerrinden oldu olası yılarak dağlara kaçmış bu adam, zoru görünce bir anda tüm dayılığı ve zorbalığı bıraksada nedensiz bir cesarete kapılmıştı. Adamlarına dönerek gebermek isteyenin kaçabileceğini, kurtulmak isteyenin ise ruhları karşılığında bu beladan kurtulabileceğini söyledikten sonra karanlığa dönerek tüm dehşetine ve korkusuna rağmen kendilerine bakmakta olan hortlağın üzerine üzerine yürümüştü. O tüm batıl inanışları bilen bir dağ köylüsüydü ki yeri geldi mi bunları kendisi için kullanmasını da bilmişti. Yarı çıplak suretteki korkunç cadıyı karşısında görünce hiç tepki vermeden üzerine doğru yürümüş, cadı sivri dişlerini göstererek tam kendisine yaklaştığı sırada birden üzerine atılarak cadıyı öpmeye başlamıştı.

Cadı dünya dışı çığlıklar atarken ve Gega'nın kollarından kurtulamazken diğer haydutlar ona ve yapabildiğine şaşkınlıkla bakmaktaydı. Gega Niyazi o boğuşma esnasında bir hamlede kamasını çekerek hortlağın kafasını vücudundan ayırmaya muvaffak olmuştu. Ancak musibet bu kez de başsız bedeniyle çırpınmaya devam ediyordu. Gega Niyazi bir yandan köyün bir tarafına doğru koşarken diğer yandan adamlarına cesedi zapt etmelerini bağırmıştı. Koca eşkıyalar kah korkuyla kah yılgınlıkla cadının koluna bacağına yapışıp zapturapt altına almayı becerebildilmişler, dualarla zar zor tutabilmişlerdi. Gega Niyazi, sönmüş meşalelerden birini kaparak bir ucunu sivrilttikten sona çırpınan bedene saplamış, ardından kesik kafayı bedenin dibine bırakarak her ikisini de ateşe vermişti.

Musibet yok olurken hiç biri tek kelime etmemiş, bir an önce oradan sıvışmanın yoluna bakıp oyalanmadan köyün yolunu tutmuşlardı. Yolda giderlerken Mümtaz Osman, Gega Niyazi’ye cadıyla nasıl boğuşabildiğini, nasıl ona güç getirebildiğini sorunca Gega Niyazi sakalındaki bitlerden bir kaçını parmaklarıyla haklarken gürlemiş ve yıllarca hatırlayacakları şu açıklamayı yapmıştı:
            “-Ben Arnavut ciğerinı pek severım more. Em de isterım olsun sarımsaklı. Lakin olsun insan olsun cadı istemez avrat kısmı sarımsak kokan yiğıt. Dedım hem karıdır hem ortlaktır, cadıdır sevmez sarımsaği! Ben de ver ettım sarımsaği, ver ettim sarımsaği!”

SON

Mehmet Berk Yaltırık

26 Mart 2012 – EDİRNE

2 Mart 2012 Cuma

Ecel ya da Ecelsiz Cihan'ın Son Cengi

(İlk Yayınlanış: Ecel, Gölge E-Dergi, 44.Sayı, Mayıs 2011, s.70-73.)

(21 Ramazan 1008 - 5 Nisan 1600)
1.Anadolu Beylerbeyinin Kapu Halkını Yolladığıdır
            Tokat valisi Şadi Paşa, konağının avlusunun ortasında dikilmekte olan fakir kılıklı köylüye kızgın gözlerle baktı. Elinde tutmuş olduğu bizzat köy kadısının yazmış olduğu şikayetnameyi tekrar okudu. “İş bu şikayetname Vilayet-i Rum’a bağlı Tokat sancağının Evrengedik karyesinin kadısı Müsellahzade Ahmed Efendi’nin hükmüyle yazılmış olup, mezkur karyenin ve yine bir takım mamur karyelerin başına bela olagelmiş, türlü mazarrat-ı isâl, mukatele, ırza tecavüz ve haramilik gibi suçlarla malum olan Şahsuvaroğlu nam şaki, uzun bir müddet karyelerde görünmemiş olup Evrengedik dağında saklanmaktadır. Mezkur eşkıyanın uzun bir süredir haramilik etmeyişi, kadı hükmünce çevresine asker toplamaya çalıştığının delilidir. İş bu nedenden ötürü, Tokat valisi Şadi Paşa’dan söz konusu bu erazile makulesinin ve def-i içün sancaktan tabur önemle arz oluna.”
            Şadi Paşa öfkesinden burnundan solumaktaydı. Celali İsyanları’nın Anadolu’yu kasıp kavurduğu, bazı sancak beylerinin bile çiftibozan levent taifesine karışıp adamlarıyla haramiliğe başladığı yıllardı. Elinde asker çoktu ama Tokat’tan tabur göndermek hiç işine gelmiyordu. Karayazıcı Deli Hasan taifesi ordu olmuş, Anadolu’da kol geziyordu. Fırsatını bulsa Tokat’a bile saldırmaktan çekinmezdi. Diğer yandan etrafına başka çeteler toplamakta olan ve saldırı için fırsat kollayan başka bir eşkıyanın varlığı ayrıca düşündürüyordu. Yeni bir Karayazıcı isyanı belki de bu havaliden çıkacaktı. Bozkırın sert rüzgarı avluda uğuldarken Şadi Paşa bunları düşünmekteydi. Karayazıcı gelir diye beklemek mi yoksa yeni bir Karayazıcı’yı beklemek mi? Celaliler, her an taraf değiştirebilecek sekbanlar, dağa çıkmaya meyilli çiftibozan leventler, güç ve makam meraklısı sergerde ve şaki paşalar, medresede geleceksizlikten ve kadınsızlıktan kendini dağlara vurmuş suhteler, bir nice erazile makulesi etrafında kendileri gibi adamlarıyla köyleri ve kasabaları vurmaktaydı. İstanbul çok uzaklardaydı, devşirildiği Balkan köyü hatıralarından bile uzaktaydı. Burada her gece baskına gelebilecek Celaliler, sonsuzluğa uzanan kıraç bozkırlar ve çatlamış topraklar kadar harap düşmüş insanlarla, dağılmış ailelerle, yetimlerle ve öksüzlerle başbaşaydı. Şimdi ise o insanlardan biri elpençe divan karşısında beklemekteydi. Şadi Paşa şikayetnameyi katladıktan sonra haberi getiren köylüye sordu: “-Bu Şahsuvaroğlu’nun kaç adamı var?”
            “-Bilmiyoruz paşam bugüne değin dört karye, iki mera basmıştır. Beş kişi varmış yanında. Tokat zindanından birlikte kaçtığı eşkıyalardan olsa gerek.”
            “-Bu kadı beş çapulcu için niye bir tabur asker ister?”
            “-En son bizim orada bir merayı bastılar. On gün oldu. Köylüde ne varsa almışlar. Onlarda aç bizde aç bu kadar süre dağda kalmazlar dedi kadı. Asker toplar diye şüphelenir. Zaten hem eşkıya hem de son günlerde artarda gelen zelzeleler belimizi büktü.”
            “-Yedi günde ordu toplanmaz, sultanın ordusu bile ferman zoruyla bir ayda toplanır. Ama yılanın başını ufaktan ezmek gerek. Madem bunun yanında beş tane ipten kazıktan kurtulma iblis var. Kurdu basmaya kurt gibi köpek gerek derler.”
            Kadı avlunun ucunda beklemekte olan aseslerden birine seslendi: “Ecelsiz Cihan’la adamlarını çağırtın bana!” Ases çıktıktan sonra köylüye dönerek: “Tabur gönderemem. Ama size kendi kapularımı gönderiyorum. Bosna sancağının delileri. Bunları cenkte düşman üzerine göndeririz. Kelle keserler, adam basarlar. Pehlivan yıkar, yiğit deler mızraklarıyla dünyayı küffara dar ederler alimallah.” Dedi.  O sırada paşanın konağının öbür tarafında mutfakta bir hareketlilik vardı. Şadi Paşa’nın vakti zamanında Avusturya savaşları sırasında gösterdiği yararlılıktan ötürü Bosna Beylerbeyi ona kendi kapusundan yetişme Deliler Ocağı’ndan beş deliyi Şadi Paşa’nın hizmetine vermişti. Şimdi Şadi Paşa’nın mutfağında oturanlar ise Ecelsiz Cihan’la maiyetiydi. Deliler ocağının içerisinde geçmişi en karanlık olan bu adamın bazı siyasi nedenlerle ta Bosna’dan bu kadar uzağa, Tokat’a tabiri caizse sürülmesini buna yoruyorlardı. Ecelsiz Cihan dev görünüşlü, çakır gözlü, balta kesmez palabıyıklı bir deli yiğitti. Sultan Murad devrinde Vilayet-i Arnavutluk’tan yeniçeri namıyla devşirilmiş, bazı kavgalardan ötürü cellat eline kadar düşmüşse de idamdan kaçarak kurtulmuş, araya adam sokarak Bosna beylerbeyinin kapı halkı arasına kapılanmıştı. Namının Ecelsiz olması bundandı. Şimdi ise günleri Tokat’ta eşkıya takibiyle geçmekteydi.
            Daha yeni bir takipten dönmüşlerdi. Ahalinin korku dolu bakışları altında, sırtlarında hayvan postları, üstlerinde tüfeklerle kılıçlar, topuzlar, bellerinde eşkıya kelleleri, üstlerine başlarına kan sıçramış bir halde, dev görünümlü ve kanlı gözlü bu adamlar şehirde ilerleyerek at sırtında paşanın konağına girmişlerdi. Mutfak kısmına girmişler, ellerini yarım ağız tulumbada yıkadıktan sonra sofraya çökmüşler, her biri bir kızarmış tavuğun başına çökmüştü. Paşa’nın çağrısı üzerine her biri yerinden kalkarak Ecelsiz Cihan’ın ardından avluya girdiler. Şadi Paşa’nın huzuruna çıkar çıkmaz el etek öptükten sonra elpençe divan beklemeye başladılar. Şadi Paşa, bu beli kılıçlı, kafalarına açtıkları ufak kesiklere kartal tüyleri yerleştirerek rütbelerini gösteren bu adamların bu halde durmalarından dolayı mehabete kapılmıştı. Köylüyü göstererek gürledi: “-Cihan! Bu adamı da alıp Evrengedik karyesine gideceksin. Şahsuvaroğlu isminde bir şaki varmış. Peşinde ne kadar iblis varsa topunun kellesini alıp gelin!”
            “-Emredersiniz paşam!” diye hep bir ağızdan delilerin gürlemesi avluda çınladı…
2.Ecelsiz Cihan’ın Evrengedik’e Geldiğidir
            Evrengedik köylüleri korku dolu bakışlar altında köye giren beş atlıya bakmaktaydılar. Tepeden tırnağa silahlanmış ve ayı, kurt, kaplan gibi vahşi hayvanların postlarına bürünmüş, yaralı başlarında tüyler taşıyan bu gözü kanlı, pehlivan yapılı adamları görenler korkularından çocuklarını evlerine birer birer alarak pencere önlerinde perde kenarlarından gizli gizli onları seyretmekteydiler. Ecelsiz Cihan’la adamları, köylünün önünde kadının evine doğru atlarını sürmekteydiler. Kadının evine gelince atlarından inerek onları evin önündeki yalağın oraya bağladıktan sonra kadının kapısını çaldılar. Dışarıya çıkan Kadı Ahmet, etrafına bakındıktan sonra delilere bakarak sordu: “-Diğer askerler nerede?”
            “-Biz geldik işte. Beş it için bir tabur asker mi kalkarmış? Karayazıcı mı Köroğlu mu bu!”
            Kadı hışımla köylünün üzerine yürüyerek gürledi: “-Lan it! Sana demedim mi Şahsuvaroğlu’nun ordusu var diyeceksin bize en az bir tabur asker lazım diye?”
            “-Kusura bakma beyim. Vallahi paşanın karşısında korkudan dilim tutuldu. Gerçeği de söyleyemedim.” Ecelsiz Cihan, en cesur şövalyeyi bile korkudan öldürtebilecek bakışlarıyla kadıyı olduğu yere mıhladı. Gürledi birden: “-Ne söyler bu adem kadı efendi? Hangi gerçeği söyleyememiş.”
            “-Ağa sana söylerim söylemesine ama mesele çok başka. Bizim başımıza öyle bir şey musallat oldu ki düşman başına. Bunu biz zaptedemedik, tepelese tepelese Zilullahı fi’l Arz padişahımız efendimizin mübarek ordusu tepeler dedik. İstersen burada onu görenlere sor, kurtulan köylülere sor. Bir haftada beş köyle iki merayı yok etti. Canlı kurtulan beş adem ya var ya yok. Doğrudan size anlatsak bana deli deyip bimarhaneye gönderirlerdi alimallah!”
            “-Eşkıya değilse ne canavar mıdır bu?”
            “-Ağam bizden eskiler anlatırdı. Bu dağda evvelden bir ejderha yaşarmış. Buranın ismi de oradan gelmedir zaten. Eskilerimiz ejdere evren dermiş. Bize öldürüldü diye anlatırlardı meğersem dağın yücesinde uyurmuş. Biz kendi yiğitlerimizi alıp bu Şahsuvaroğlu denen itin peşine düşmüştük. İkinci günüydü aradığımızın bende başlarındayım. Arada bir zelzele felan olurdu yine oluyor ama hafif bir sallantı. Bir baktık Şahsuvaroğlu avrat gibi çığlığı basmış koşarak dağdan aşağıya iniyor. Peşinde de bu köy kadar büyük ejderha. Üç köylü oracıkta neredesye delirdi, beşi bayıldı biz bile duramadık o korkuyla kaçmaya başladık. Ağzından harladığı alevle Şahsuvaroğlu harlandı, ağaçlar tutuştu biz ateşinin yalımını ensemizde hissettik. Yemyeşil zırhlı, dört ayaklı kertenkele gibi, uzun kuyruklu, yılan başlı, kızıl gözlü, alev püskürtür bir cins hayvan! Beş köy, iki mera elinden kurtulamadı. Civarda karye kalmadı yakında buraya da iner.”
            “-Deli deli konuşma kadı efendi ejderha gören mi kalmış? Eşkiyalar kılık değiştirmişlerdir öyle sanasınız diye, hokkabazlık etmişler belli. Hem gerçek olsa ne çıkar? Bizi gören koca Avusturya banlar, hersekleri, şövalyeleri kaçacak delik ararlardı!”
            “-Ağa ben serhaddide gördüm sizinkilerden de çok adam gördüm. Bu ejderha başkadır. Bunlar Sırp süvarilerine, Leh akıncılarına, Macar hayduklarına, Alaman Şövalyelerine benzemezler. Tüfenk yahut ok işlemez bu mahluka!”
            Tam sözlerini bitiremeden yerin sarsılmaya başladığını hissettiler. Civardaki köylüler çığlık çığlığa bağrışarak etrafa dağıldılar, kaçarlarken “O geldi!”, “Öldük biz!”, “Ejder dağdan iniyor”, “Dağın sahibi geldi!” gibisinden bağrışıyorlardı. Ecelsiz Cihan ve adamları gözleriyle görmüşlerdi dağdan tüm azametiyle inen şeyi. Yemyeşil zırha bürünmüş gibiydi. Bedeni kalın tomruğa ağaçları kütüğe benziyordu. Kızıl kor gözlerinden muazzam bir öfke vardı. Ağzından alev saçarak, gövdesinin ve kuyruğunun sürüdüğü yerlerdeki ağaçları dağdan devirerek iniyordu. Ömürleri savaşlarda geçen ve korkuyu uzun bir süre önce unutan deliler yeniden korkmaya başlamışlardı ama yine de inançlarından gelen ve namlarının taşıdığı delilik onlara geri adım attırmıyordu. O dar zamanda Ecelsiz Cihan’ın aklına şeytani bir fikir düşmüştü. Ucunda ölüm olan bir fikirdi bu. Ama bunu düşünmedi çünkü ona deliler ocağında düşünmekten ziyade korkmamayı öğretmişlerdi. Adamlarına ve kadıya gürledi: “-Ben bu iblisi tek başıma zaptederim! Bana ufak bir kağnı bulun, at arabası kadar ufak olsun. Atlar bağlansın. Birde büyük şarap fıçısı getirin içi boş olsun. Ne kadar barut, misket, seramik, cam, çivi, demir parçası, neft, kükürt ve güherçile varsa getirin ve fıçıya boşaltın.”
            Ejderha ağır ağır düzlüğe doğru ilerlerken Ecelsiz Cihan’ın emriyle araba hazırlanmaya başlamış, fıçının için kendi adamları da dahil olmak üzere barut fıçılarını boşaltmaya başlamışlardı. Ayrıca güherçileyle, kömür tozuyla ve pek çok çivili, seramik eşyayla birlikte bir nice şeyde atmışlardı. Tamam olunca kapağı çivilenmiş ve dışına uzunva bir tüfenk fitili yerleştirmişlerdi. Ecelsiz Cihan’ın Deli damarı tutmuştu. Araba hazır olunca yoldaşlarıyla helalleşerek arabaya binerek ejderin olduğu yere sürmeye başladı. Arkadaşları son hücumuna hazırlanan önderlerini yalnız bırakmamak açısından ta eski göçebeler zamanından beri yaptıkları bir adeti sergilediler. Köylüden aldıkları beyaz çarşaflara bürünüp kendi atlarına bindiler. Atlarının kuyruklarını bağladıktan sonra onunla birlikte köyün çıkışına yaklaştılar. Gözlerinde tek damla yaş yoktu. Onlar şimdi son hücumlarına kalkmakta olan delilerdi. Yapacakları adette ta eski devirden kalma, ölüm hücumuna kalkan serdengeçtilerin yaptığı bir adetti. Köyün çıkışına geldiklerinde Ecelsiz Cihan’ın dağı taşı inleten gürlemesiyle birlikte onun söylediği “serdengeçti duasını” tekrarladılar:
            “-Serhaddin hali böyledir! Yiğit başından kale eksik olmaz!”
            “-Yiğit başından kale eksik olmaz!”
            “-Rumeli gazileri!”
            “-Kelle verilir, kal’a verilmez!”
            “-Yazılan gelir başa!”
            “-Yazılan gelir başa!”
            “-Gazi yoldaşlarım! Ecel şerbetini içmeye, hücum!”
            Ecelsiz Cihan’ın hücum narasıyla birlikte eski serdengeçtiler gibi atlarının kuyruklarını keserek atlarını hücuma kaldırdılar. Sahipleriyle nice harplere, gece baskınlarına, çevirmeye katılmış olan serhat atları dağı taşı çınlatan kinlemeleriyle ejderhaya doğru atıldılar. Kılıçlarını çekmiş delileri gören ve kendisine doğru gelmekte olan arabayı gören ejderha iştahla ağzını açarak üzerlerine seyirtti. Deliler düşman titreten naralarıyla ejder yakınlaştılar. Ecelsiz Cihan atlarla birlikte ejderhanın ağzına dalar dalmaz hissettiği son şey boğazdan gelen alevlerin yalımlarıydı. Yeri göğü sarsan muazzam bir patlama meydana gelmişti. Köylülerin gördüğü son şey, üzeri yarılmış dumanı tütmekte olan bir ejderha ve yoldaşlarının ardından ecel şerbeti içmeye giden delilerden kalanlardı.
                                                           SON                                        Mehmet Berk YALTIRIK
10 Nisan 2010 – Edirne