ejderha etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ejderha etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mart 2012 Cuma

Ecel ya da Ecelsiz Cihan'ın Son Cengi

(İlk Yayınlanış: Ecel, Gölge E-Dergi, 44.Sayı, Mayıs 2011, s.70-73.)

(21 Ramazan 1008 - 5 Nisan 1600)
1.Anadolu Beylerbeyinin Kapu Halkını Yolladığıdır
            Tokat valisi Şadi Paşa, konağının avlusunun ortasında dikilmekte olan fakir kılıklı köylüye kızgın gözlerle baktı. Elinde tutmuş olduğu bizzat köy kadısının yazmış olduğu şikayetnameyi tekrar okudu. “İş bu şikayetname Vilayet-i Rum’a bağlı Tokat sancağının Evrengedik karyesinin kadısı Müsellahzade Ahmed Efendi’nin hükmüyle yazılmış olup, mezkur karyenin ve yine bir takım mamur karyelerin başına bela olagelmiş, türlü mazarrat-ı isâl, mukatele, ırza tecavüz ve haramilik gibi suçlarla malum olan Şahsuvaroğlu nam şaki, uzun bir müddet karyelerde görünmemiş olup Evrengedik dağında saklanmaktadır. Mezkur eşkıyanın uzun bir süredir haramilik etmeyişi, kadı hükmünce çevresine asker toplamaya çalıştığının delilidir. İş bu nedenden ötürü, Tokat valisi Şadi Paşa’dan söz konusu bu erazile makulesinin ve def-i içün sancaktan tabur önemle arz oluna.”
            Şadi Paşa öfkesinden burnundan solumaktaydı. Celali İsyanları’nın Anadolu’yu kasıp kavurduğu, bazı sancak beylerinin bile çiftibozan levent taifesine karışıp adamlarıyla haramiliğe başladığı yıllardı. Elinde asker çoktu ama Tokat’tan tabur göndermek hiç işine gelmiyordu. Karayazıcı Deli Hasan taifesi ordu olmuş, Anadolu’da kol geziyordu. Fırsatını bulsa Tokat’a bile saldırmaktan çekinmezdi. Diğer yandan etrafına başka çeteler toplamakta olan ve saldırı için fırsat kollayan başka bir eşkıyanın varlığı ayrıca düşündürüyordu. Yeni bir Karayazıcı isyanı belki de bu havaliden çıkacaktı. Bozkırın sert rüzgarı avluda uğuldarken Şadi Paşa bunları düşünmekteydi. Karayazıcı gelir diye beklemek mi yoksa yeni bir Karayazıcı’yı beklemek mi? Celaliler, her an taraf değiştirebilecek sekbanlar, dağa çıkmaya meyilli çiftibozan leventler, güç ve makam meraklısı sergerde ve şaki paşalar, medresede geleceksizlikten ve kadınsızlıktan kendini dağlara vurmuş suhteler, bir nice erazile makulesi etrafında kendileri gibi adamlarıyla köyleri ve kasabaları vurmaktaydı. İstanbul çok uzaklardaydı, devşirildiği Balkan köyü hatıralarından bile uzaktaydı. Burada her gece baskına gelebilecek Celaliler, sonsuzluğa uzanan kıraç bozkırlar ve çatlamış topraklar kadar harap düşmüş insanlarla, dağılmış ailelerle, yetimlerle ve öksüzlerle başbaşaydı. Şimdi ise o insanlardan biri elpençe divan karşısında beklemekteydi. Şadi Paşa şikayetnameyi katladıktan sonra haberi getiren köylüye sordu: “-Bu Şahsuvaroğlu’nun kaç adamı var?”
            “-Bilmiyoruz paşam bugüne değin dört karye, iki mera basmıştır. Beş kişi varmış yanında. Tokat zindanından birlikte kaçtığı eşkıyalardan olsa gerek.”
            “-Bu kadı beş çapulcu için niye bir tabur asker ister?”
            “-En son bizim orada bir merayı bastılar. On gün oldu. Köylüde ne varsa almışlar. Onlarda aç bizde aç bu kadar süre dağda kalmazlar dedi kadı. Asker toplar diye şüphelenir. Zaten hem eşkıya hem de son günlerde artarda gelen zelzeleler belimizi büktü.”
            “-Yedi günde ordu toplanmaz, sultanın ordusu bile ferman zoruyla bir ayda toplanır. Ama yılanın başını ufaktan ezmek gerek. Madem bunun yanında beş tane ipten kazıktan kurtulma iblis var. Kurdu basmaya kurt gibi köpek gerek derler.”
            Kadı avlunun ucunda beklemekte olan aseslerden birine seslendi: “Ecelsiz Cihan’la adamlarını çağırtın bana!” Ases çıktıktan sonra köylüye dönerek: “Tabur gönderemem. Ama size kendi kapularımı gönderiyorum. Bosna sancağının delileri. Bunları cenkte düşman üzerine göndeririz. Kelle keserler, adam basarlar. Pehlivan yıkar, yiğit deler mızraklarıyla dünyayı küffara dar ederler alimallah.” Dedi.  O sırada paşanın konağının öbür tarafında mutfakta bir hareketlilik vardı. Şadi Paşa’nın vakti zamanında Avusturya savaşları sırasında gösterdiği yararlılıktan ötürü Bosna Beylerbeyi ona kendi kapusundan yetişme Deliler Ocağı’ndan beş deliyi Şadi Paşa’nın hizmetine vermişti. Şimdi Şadi Paşa’nın mutfağında oturanlar ise Ecelsiz Cihan’la maiyetiydi. Deliler ocağının içerisinde geçmişi en karanlık olan bu adamın bazı siyasi nedenlerle ta Bosna’dan bu kadar uzağa, Tokat’a tabiri caizse sürülmesini buna yoruyorlardı. Ecelsiz Cihan dev görünüşlü, çakır gözlü, balta kesmez palabıyıklı bir deli yiğitti. Sultan Murad devrinde Vilayet-i Arnavutluk’tan yeniçeri namıyla devşirilmiş, bazı kavgalardan ötürü cellat eline kadar düşmüşse de idamdan kaçarak kurtulmuş, araya adam sokarak Bosna beylerbeyinin kapı halkı arasına kapılanmıştı. Namının Ecelsiz olması bundandı. Şimdi ise günleri Tokat’ta eşkıya takibiyle geçmekteydi.
            Daha yeni bir takipten dönmüşlerdi. Ahalinin korku dolu bakışları altında, sırtlarında hayvan postları, üstlerinde tüfeklerle kılıçlar, topuzlar, bellerinde eşkıya kelleleri, üstlerine başlarına kan sıçramış bir halde, dev görünümlü ve kanlı gözlü bu adamlar şehirde ilerleyerek at sırtında paşanın konağına girmişlerdi. Mutfak kısmına girmişler, ellerini yarım ağız tulumbada yıkadıktan sonra sofraya çökmüşler, her biri bir kızarmış tavuğun başına çökmüştü. Paşa’nın çağrısı üzerine her biri yerinden kalkarak Ecelsiz Cihan’ın ardından avluya girdiler. Şadi Paşa’nın huzuruna çıkar çıkmaz el etek öptükten sonra elpençe divan beklemeye başladılar. Şadi Paşa, bu beli kılıçlı, kafalarına açtıkları ufak kesiklere kartal tüyleri yerleştirerek rütbelerini gösteren bu adamların bu halde durmalarından dolayı mehabete kapılmıştı. Köylüyü göstererek gürledi: “-Cihan! Bu adamı da alıp Evrengedik karyesine gideceksin. Şahsuvaroğlu isminde bir şaki varmış. Peşinde ne kadar iblis varsa topunun kellesini alıp gelin!”
            “-Emredersiniz paşam!” diye hep bir ağızdan delilerin gürlemesi avluda çınladı…
2.Ecelsiz Cihan’ın Evrengedik’e Geldiğidir
            Evrengedik köylüleri korku dolu bakışlar altında köye giren beş atlıya bakmaktaydılar. Tepeden tırnağa silahlanmış ve ayı, kurt, kaplan gibi vahşi hayvanların postlarına bürünmüş, yaralı başlarında tüyler taşıyan bu gözü kanlı, pehlivan yapılı adamları görenler korkularından çocuklarını evlerine birer birer alarak pencere önlerinde perde kenarlarından gizli gizli onları seyretmekteydiler. Ecelsiz Cihan’la adamları, köylünün önünde kadının evine doğru atlarını sürmekteydiler. Kadının evine gelince atlarından inerek onları evin önündeki yalağın oraya bağladıktan sonra kadının kapısını çaldılar. Dışarıya çıkan Kadı Ahmet, etrafına bakındıktan sonra delilere bakarak sordu: “-Diğer askerler nerede?”
            “-Biz geldik işte. Beş it için bir tabur asker mi kalkarmış? Karayazıcı mı Köroğlu mu bu!”
            Kadı hışımla köylünün üzerine yürüyerek gürledi: “-Lan it! Sana demedim mi Şahsuvaroğlu’nun ordusu var diyeceksin bize en az bir tabur asker lazım diye?”
            “-Kusura bakma beyim. Vallahi paşanın karşısında korkudan dilim tutuldu. Gerçeği de söyleyemedim.” Ecelsiz Cihan, en cesur şövalyeyi bile korkudan öldürtebilecek bakışlarıyla kadıyı olduğu yere mıhladı. Gürledi birden: “-Ne söyler bu adem kadı efendi? Hangi gerçeği söyleyememiş.”
            “-Ağa sana söylerim söylemesine ama mesele çok başka. Bizim başımıza öyle bir şey musallat oldu ki düşman başına. Bunu biz zaptedemedik, tepelese tepelese Zilullahı fi’l Arz padişahımız efendimizin mübarek ordusu tepeler dedik. İstersen burada onu görenlere sor, kurtulan köylülere sor. Bir haftada beş köyle iki merayı yok etti. Canlı kurtulan beş adem ya var ya yok. Doğrudan size anlatsak bana deli deyip bimarhaneye gönderirlerdi alimallah!”
            “-Eşkıya değilse ne canavar mıdır bu?”
            “-Ağam bizden eskiler anlatırdı. Bu dağda evvelden bir ejderha yaşarmış. Buranın ismi de oradan gelmedir zaten. Eskilerimiz ejdere evren dermiş. Bize öldürüldü diye anlatırlardı meğersem dağın yücesinde uyurmuş. Biz kendi yiğitlerimizi alıp bu Şahsuvaroğlu denen itin peşine düşmüştük. İkinci günüydü aradığımızın bende başlarındayım. Arada bir zelzele felan olurdu yine oluyor ama hafif bir sallantı. Bir baktık Şahsuvaroğlu avrat gibi çığlığı basmış koşarak dağdan aşağıya iniyor. Peşinde de bu köy kadar büyük ejderha. Üç köylü oracıkta neredesye delirdi, beşi bayıldı biz bile duramadık o korkuyla kaçmaya başladık. Ağzından harladığı alevle Şahsuvaroğlu harlandı, ağaçlar tutuştu biz ateşinin yalımını ensemizde hissettik. Yemyeşil zırhlı, dört ayaklı kertenkele gibi, uzun kuyruklu, yılan başlı, kızıl gözlü, alev püskürtür bir cins hayvan! Beş köy, iki mera elinden kurtulamadı. Civarda karye kalmadı yakında buraya da iner.”
            “-Deli deli konuşma kadı efendi ejderha gören mi kalmış? Eşkiyalar kılık değiştirmişlerdir öyle sanasınız diye, hokkabazlık etmişler belli. Hem gerçek olsa ne çıkar? Bizi gören koca Avusturya banlar, hersekleri, şövalyeleri kaçacak delik ararlardı!”
            “-Ağa ben serhaddide gördüm sizinkilerden de çok adam gördüm. Bu ejderha başkadır. Bunlar Sırp süvarilerine, Leh akıncılarına, Macar hayduklarına, Alaman Şövalyelerine benzemezler. Tüfenk yahut ok işlemez bu mahluka!”
            Tam sözlerini bitiremeden yerin sarsılmaya başladığını hissettiler. Civardaki köylüler çığlık çığlığa bağrışarak etrafa dağıldılar, kaçarlarken “O geldi!”, “Öldük biz!”, “Ejder dağdan iniyor”, “Dağın sahibi geldi!” gibisinden bağrışıyorlardı. Ecelsiz Cihan ve adamları gözleriyle görmüşlerdi dağdan tüm azametiyle inen şeyi. Yemyeşil zırha bürünmüş gibiydi. Bedeni kalın tomruğa ağaçları kütüğe benziyordu. Kızıl kor gözlerinden muazzam bir öfke vardı. Ağzından alev saçarak, gövdesinin ve kuyruğunun sürüdüğü yerlerdeki ağaçları dağdan devirerek iniyordu. Ömürleri savaşlarda geçen ve korkuyu uzun bir süre önce unutan deliler yeniden korkmaya başlamışlardı ama yine de inançlarından gelen ve namlarının taşıdığı delilik onlara geri adım attırmıyordu. O dar zamanda Ecelsiz Cihan’ın aklına şeytani bir fikir düşmüştü. Ucunda ölüm olan bir fikirdi bu. Ama bunu düşünmedi çünkü ona deliler ocağında düşünmekten ziyade korkmamayı öğretmişlerdi. Adamlarına ve kadıya gürledi: “-Ben bu iblisi tek başıma zaptederim! Bana ufak bir kağnı bulun, at arabası kadar ufak olsun. Atlar bağlansın. Birde büyük şarap fıçısı getirin içi boş olsun. Ne kadar barut, misket, seramik, cam, çivi, demir parçası, neft, kükürt ve güherçile varsa getirin ve fıçıya boşaltın.”
            Ejderha ağır ağır düzlüğe doğru ilerlerken Ecelsiz Cihan’ın emriyle araba hazırlanmaya başlamış, fıçının için kendi adamları da dahil olmak üzere barut fıçılarını boşaltmaya başlamışlardı. Ayrıca güherçileyle, kömür tozuyla ve pek çok çivili, seramik eşyayla birlikte bir nice şeyde atmışlardı. Tamam olunca kapağı çivilenmiş ve dışına uzunva bir tüfenk fitili yerleştirmişlerdi. Ecelsiz Cihan’ın Deli damarı tutmuştu. Araba hazır olunca yoldaşlarıyla helalleşerek arabaya binerek ejderin olduğu yere sürmeye başladı. Arkadaşları son hücumuna hazırlanan önderlerini yalnız bırakmamak açısından ta eski göçebeler zamanından beri yaptıkları bir adeti sergilediler. Köylüden aldıkları beyaz çarşaflara bürünüp kendi atlarına bindiler. Atlarının kuyruklarını bağladıktan sonra onunla birlikte köyün çıkışına yaklaştılar. Gözlerinde tek damla yaş yoktu. Onlar şimdi son hücumlarına kalkmakta olan delilerdi. Yapacakları adette ta eski devirden kalma, ölüm hücumuna kalkan serdengeçtilerin yaptığı bir adetti. Köyün çıkışına geldiklerinde Ecelsiz Cihan’ın dağı taşı inleten gürlemesiyle birlikte onun söylediği “serdengeçti duasını” tekrarladılar:
            “-Serhaddin hali böyledir! Yiğit başından kale eksik olmaz!”
            “-Yiğit başından kale eksik olmaz!”
            “-Rumeli gazileri!”
            “-Kelle verilir, kal’a verilmez!”
            “-Yazılan gelir başa!”
            “-Yazılan gelir başa!”
            “-Gazi yoldaşlarım! Ecel şerbetini içmeye, hücum!”
            Ecelsiz Cihan’ın hücum narasıyla birlikte eski serdengeçtiler gibi atlarının kuyruklarını keserek atlarını hücuma kaldırdılar. Sahipleriyle nice harplere, gece baskınlarına, çevirmeye katılmış olan serhat atları dağı taşı çınlatan kinlemeleriyle ejderhaya doğru atıldılar. Kılıçlarını çekmiş delileri gören ve kendisine doğru gelmekte olan arabayı gören ejderha iştahla ağzını açarak üzerlerine seyirtti. Deliler düşman titreten naralarıyla ejder yakınlaştılar. Ecelsiz Cihan atlarla birlikte ejderhanın ağzına dalar dalmaz hissettiği son şey boğazdan gelen alevlerin yalımlarıydı. Yeri göğü sarsan muazzam bir patlama meydana gelmişti. Köylülerin gördüğü son şey, üzeri yarılmış dumanı tütmekte olan bir ejderha ve yoldaşlarının ardından ecel şerbeti içmeye giden delilerden kalanlardı.
                                                           SON                                        Mehmet Berk YALTIRIK
10 Nisan 2010 – Edirne

Dedem Tavan Arasını Niye Kapattı?

(İlk Yayınlanış:  Dedem Tavan Arasını Niye Kapattı, Kayıp Rıhtım, Eylül – 2010, Tavan Arası,       
Belki anlatacaklarım size bir hayli garip gelebilir. Sadece içerisinde olağanüstü hadiseler nedeniyle değil, içinde yaşamakta olduğumuz rutin hayat akışında, benim günümüz Türkiye'sinde, sahtekar akraba eliyle 90'lardaki Show Tv'de yayınlanan tavan arasılı ağaç evli çocuk maceraları gibi bir olaya karışmam bile başlı başına bir garipliktir.
Ağustos ortasında olmamıza rağmen serin bir gündüz vaktiydi. Şehrin merkezine yakın, eski ahşap evlerin yükseldiği ninemlerin mahallesinde, ninemlerin büyük dede yadigarı, iki katlı ahşap evinde, oturma odasında uzanmış tavandaki ahşap kabartmaları seyrediyordum. Sıcaklığın verdiği rehavet hissi yoktu ama çoğu arkadaşımın çoktan tatil amacıyla kuzen kafileleriyle yazlıklarına göç etmesi nedeniyle, bir kaç haftadır sıkılmaktan başka yaptığım bir şey yoktu. Zaten normalde öğrencilerle ayakta duran şehir yaz mevsimi ve yaz okulu eksikliğiyle hayalet şehre dönmüş. Bu eski mahalle hariç çoğu yerde hayat durmuştu. Lise ikiye geçmenin dayanılmaz hafifliği altında, ninemin rahatsızlığı üzerine ailemle beraber sıksık geldiğimiz bu yere bu sefer uzun bir süre kalma amacıyla gelmiştik. Babaannem'in ahşap merdivenlerden tökezlenmesi ve sol kaval kemiğinin çatlaması üzerine günlerini yatakta geçirmesiyle, babamın "Tatile gidiyoruz işte!" başlıklı can sıkıcı esprisinin eşliğinde bizi çocukluğumda sık sık geldiğim bu mahalleye taşımıştı.
Dedemi çok küçükken kaybetmemden ötürü ona dair hatırladığım pek bir şey yoktu, buradaki tek bağım olan babaannem ise artık artan yaşın verdiği huysuzluk nedeniyle bizi evinden uzak tutmuştu. Şimdi ise onun rahatsızlığı aileyi yeniden bir araya topluyor gibiydi. Çünkü bizim eve gelişimizin ertesi günü, şehrin bir kaç kilometre uzağında bulunan köyümüzden amcamda gelmişti. Aile dışından birine samimi bir aile ortamının yeniden kurulması olarak görülebilir ama amcam, köyler arasında ve bölge de nam yapmış, "köyün çakalı" nevinden bir insan olduğundan, tarihi eser kaçakçılığından bir nice sahtekarlıkla dolu maceralara ve haylazlığa bulaşmış birisi olduğundan durumun başka olduğunu hepimiz biliyorduk. İki gündür bizimle normal bir şekilde hiç bir şey sezdirmeden konuşurken, babamı sık sık bir şeylere ikna etmeye çalışıyor gibiydi. Babamı ikna etmek için sanki bizim de merak duygumuzu körüklemek istercesine bizim de duyabileceğimiz şekilde konuşuyordu. Annemlere göre evi sattırmaya uğraşıyordu, babamın ağzını bıçak açmıyordu.
O gün uzandığım koltukta tavanı seyrederken bahçeden babamla amcamın konuşmaları geliyordu. Babaannem'de aşağıdaydı onunda sesi geliyordu. Sırf yapabilecek bir şey olmadığından merakımın ardına düşüp bahçeye indiğimde babamın amcama dönerek: "Abi evde hazine felan yok nereden uyduruyorsun?" dediğini duydum. İster istemez hazine geyiği dikkatimi çekti ama kaz gelecek yerden tavuk esirgemeyecek amcamın böylesine hararetle günlerdir konuşuyor olması da heyecanlandırdı. Hemen yanlarına oturup amcama gerçekten hazine olup olmadığımı sorduğumda amcam kendi varlığına inanırmışçasına bana dönerek: "Var yeğenim var. Ben yıllardır bu babanla babanneni ikna edemedim ki? Babam buldu, tavan arasına sakladı, tavan arasının da girişini ördü." dedi. Babam da amcamı omzundan tutup kendine çevirerek azarlar gibi: "Ulan bu evin tavan arası mı var? Ömrümüzün yarısı burada geçti gördün mü?" diye sordu. Amcam: "Sen bebektin o gün. Ben de beşinde ya var ya yoktum. Ama hatırlıyorum babamın oranın girişini tuğlayla ördüğünü. Kesin hazine var orada, annem görmemişti ama gömdüler oraya bir şeyler." dedi.
Babaannem bastonunu amcama doğru vuracakmış gibi kaldırarak: "Hadi oradan! Kesin başka bir madrabazlık var bunun kafasında. Babası gibi tepesi cinli bu da. Rahmetli de hazine bulacağım diye çıktıydı, sonra amcanızla gelip tepemize duvar ördü oğlu duvarı tepemize yıkacak!" diye çıkıştı. Babam da bende tavan arası ve duvar örme kelimelerini duyunca dikkat kesildik. Nedenini sorduğumuzda hiç bir şey bilmediğini ama tavan arasının yıllardır bu şekilde kapalı durduğunu söyledi.
Yine de amcamın haklı olduğuna dair bir kesinlik sağlamıyordu. Madem hazine vardı, duvar örme olayı gerçekti neden şimdi çıkıp gelmişti? Amcam babama buraya gelme nedenini bize daha detaylı söyledi: "Amcam hala sağ ama aklı bazen gidip geliyor. Bir gece oturup muhabbet ediyorduk kahvede. Amcamda var. Cin peri olayları felan anlatıyor, karabasan geyiği çeviriyorlar. Amcam o sırada kendisi bir hikaye anlatmaya başlattı ki ben de oradakiler de ilk defa dinliyorduk. Annemin oturduğu bu evi ta Osmanlı zamanında dedelerden birisi almış. Bu evin sahibi bir Ermeni'ymiş. Savaş zamanı koyup gitmiş. Büyük dedem de az biraz parayla satın almış. Adam dedeme evi satarken kendisini uyarmış. Bu Ermeni'nin dedesi güya büyüyle sihirle felan uğraşırmış. Tavan arasından uzak durmasını felan söylemiş. Dedemde kilitli tutmuş hep. Bunlar bir ara epey paraya sıkışmış. Köydeki evi satamazlar, bu evi satamazlar mühim olmasa da bir miktar para gerekmiş. Babamın aklına tavan arası gelmiş. Amcama demiş, bizim dedeyi o Ermeni kandırdı, savaş zamanı yanında nasıl taşısın altınlarını saklamıştır kesin. Olmadı antika felan buluruz satarız da elimize para geçer demiş. Amcamla tavan arasına girmişler. Dahası amcam evdeymiş ama yukarıya çıkmamış. Ne olmuş ne bitmiş yukarıdan bir sesler gürültüler gelmiş. Babam aşağı inmiş, gece gece kapıyı örmüş amcamla. Yukarıda bir şeyler görmüş herhalde. Ama gerçekten bir avuç altın varmış yanında. Ben uydurma felan sandım ama o duvar örme olayını hatırlıyordum. Gece tuvalete kalkmışım herhalde, ufaktım ama ellerinde malayla üst katta kapıyı ördüklerini. Bende duyar duymaz buraya geldim. Parayı bulduk abi, büyük miktar olunca babam kapattırmış orayı belli ki."
Amcam böyle anlatınca biz de ikna olmuştuk. Babaannem'in "Evimi başıma yıkacaksınız tepesi cinlinin oğulları!" diye yakınmasına bağırmasına rağmen bodrumdan kaptık balyozla kazmayı çıktık yukarıya. Yukarıya çıkmadan aklıma geldi, amcama gece yatarken tavandan sanki halı sürüklenmesini andıran ve ağır adımlarla bir hayvanın yürüme sesini andıran sesler duyduğumu söyledim. Amcam o seslerin hep olduğunu ve çatıdan geldiğini söyledikten sonra: “Ben defineciliğe başladığımda bizden ustalar gömülü hazineleri cinlerin sahiplendiğini söylerler. Hazine bulamadığımızın nedeni budur derlerdi çoklukla, hazinelerin yerini değiştirmiş. Bu hazine toprak altında olmadığından başının cinli olacağını sanmam. Bazıları da hazinelerin başı ejderlerle bağlıdır derler. Hatta ihtiyar bir define avcısı vardı İstanbulluymuş. Adamlar gençlikte Bizanslıların kuşatmada sakladığı definenin peşine düşmüşler. İstanbul’un yeraltı tünellerine girmişler günlerce gezmişler. Tünellerden birinde ejderha görmüşler, adamcağız yemin billah etmişti ondan sonra kaçmışlar gitmişler. Bunca yıllık defineciyim ama ne ejdere ne cine denk gelmişliğim yoktur. Altınları korumak için uydurmuşlardır. Babamda belki bu hikayelerden korkmuştur.” dedi.
Babam, amcam önde ben arkada çıktık yukarıya. Ahşap merdivenlerin kenarındaki trabzanların bittiği yerdeki duvarın önüne geldik. Amcamla babam ellerine tükürüp, kazma ile balyozun saplarına yapışıp düşman görmüş gibi, giriştiler duvara. Yarım saat geçti geçmedi duvar yıkıldığında ardında yukarıya uzanan ahşap merdivenleri gördük. Deliği geçit boyunda genişlettikten sonra altımızda gıcırdayan ahşap merdivenlerin iniltisi eşliğinde tavan arasının kapısının önüne geldik. Kapı kilitli demeye kalmadan amcam bir omuz vuruşta eskimiş kapının kilidini kırdı. Kendimi bir anlığına İndiana Jones filmlerinin içinde bulmuş gibiydim.
Tavan arası tozlu ve kirli camlardan süzülen ışığın altında ayan beyan gözlerimizin önündeydi. Tahta sütunlara sarılı örümcek ağları, tozlu zemin ve ışıkta süzülen tozlarla burası tam bir tavan arasıydı. Ama oldukça garip bir görüntüsü vardı. Normal de tavan arası, evlerin hatıra odası gibidir, eşyalarla, resimlerle dolu olurdu. Burası ise az ilerideki bir başka odaya açılan büyük ve geniş, çift kanatlı, işlemeli bir kapı dışında eşya namına hiçbir şey yoktu. Büyük dedem zamanından beri kilitli tutulduğu için işlemeli büyük kapı dışında bir köşede, bakırdan yapılmış bir küvet vardı. İçi pis toprak doluydu ama çamurlu görünüyordu. Üzerinde çatıdan sarkan bir boru vardı. Amcam camlardan birini açıp çatıya uzandıktan sonra bize dönerek bu boruların dışarıdaki yağmur borularına bağlandığını buradaki tüm suyun bu küvete aktığını söyledi. Oldukça garipti. Evin eski sahibi belli ki kimya ile simya ile uğraşan bir gizli bilimler meraklısıydı. Bu küvette onun çalışmalarından arta kalan belki de son eşyaydı. Ama madem bu mekanizmanın amacı suyu toplamaksa, yıllardır burada biriken su neden çatıdan taşmamıştı? Buharlaşma ihtimali olsa bile en azından ufak çapta bir su baskını yaşayabilirdik.
Tek gariplik bu değildi. Zemin de sanki sivri uçlu, büyükçe bir çatalın uçlarının sürtülmesiyle çizilmiş gibiydi. Kedi tırmığına benziyordu ama bu denli büyük bir pençe kedi de değil ancak bir Sibirya kaplanında bulunabilirdi.
Amcam pencereden çıkıp çift kanatlı kapıya yönelip kapının tokmaklarını yokladı. Bize dönüp kilitli olmadığını söyledikten sonra kapının her iki kanadını birden ardına kadar açtı. İçeride gördüğümüz şey adım gibi eminim ki dünya üzerinde görüp görebileceğim yegane garip şeydi. Tepeleme bir hazine yığını vardı. Üç dört tane, varil büyüklüğünde, ağzından altınların taştığı bir yığında. Bazı yerlerde elmaslar, zümrütler, yakutlar, inciler, safirler parlıyor, gümüş şamdanlar, altından taçlar, kolyeler, yüzükler, altın ve gümüş süslemeli, mücevheratla murahassa kılıçlar ve silahlar vardı. Masallarda duyup filmlerde gördüğüm hazinelerin bir benzeri ve gerçeğiyle aramızda birkaç santim mesafe vardı ve altının parıltısı arkamızdaki gün ışığından gelen yansımalarla parlıyordu.
Ama yine de bu hazine asıl gördüğümüz, yukarıda bahsettiğim o garip şey değildi. Asıl gariplik, hazinenin üzerine kıvrılmış, beş metre uzunluğunda bir ejderhaydı. Yemyeşil pullu derisi, kuyruktan itibaren büyük gaz borularını andıran geniş gövdesi, aslan pençesi şeklinde ayakları, siyah püsküllü kuyruğu ve bir timsahı andıran başının üzerinde, uzun siyah kılları, uzun siyah bıyıkları, bir çift uzun keçi boynuzu şeklindeki boynuzları, uzun sivri dişleri ve en önemlisi kıpkrımızı korkunç gözleriyle bize bakmaktaydı. Karşımızda belki de yeryüzünde sağ kalabilmiş son ejder bize bakıyordu. Babam amcama dönmeden usulca sordu: “Abi hani hazinelerin başının ejderlerle bağlı olduğu yalandı, hani sen hiç denk gelmemiştin?” Amcam aynı ses tonuyla: “Beni bilirsin mesleğimde pek iyi biri olduğum söylenemez. Bu zamana kadar gömü buldum ama heykel falandı hazine bulamadım. Hayatımın ilk hazinesini buldum onun da başı ejderle bağlı çıktı ben ne yapayım?”
Ejderha daha fazla konuşmamıza fırsat bırakmadan üzerimize doğru gelmeye başladı. Ağzından yürekleri titrecek denli korkunç bir homurdanma, sallana sallana ardımızdan geliyordu. Hemen oradan  çıkıp can havliyle kapıları örttük. Ejderhadan ardımızdan yüklendi. O hengamede babam kendi kendine söylendi: “Vay be! Yıllarca evimizin üzerinde bir hazine ve ejderhayla birlikte yaşamışızda haberimizi yokmuş. Demek gece gelen sesler ona aitmiş.” dedi. Amcam ise kapıya daha fazla yüklenerek: “Kardeşim şimdi masala dalmanın sırası değil! Hazine elimizin altındayken şu ejderhadan kurtulmanın bir yolunu bulmak lazım.” dedi. Sonra bana dönerek mutfaktaki dolapta duran kıymayı istedi. Babam koca ejderin üç tane insan dururken yarım kiloluk kıymaya talim etmeyeceğini söyleyerek beni durdurdu. Ben yine de aşağıya koşarak kapıya çakmak için tahta parçası ve çivi aramaya başladım. Tavan arası merdivenlerinden indiğim sırada içeriden büyük bir gürültü geldi.
Babam ve amcam çığlık çığlığa koşarak bana doğru geliyorlardı. Üçümüzde çığlık çığlığa merdivenlerden aşağıya koşmaya başladık. Bahçeye ve dışarıya açılan sokak kapısına geldiğimizde, kapıyı dıştan örttük. Ejderha gürleyerek kapıyı tırmalıyor ve sarsıyordu, ama kapı dışa değil içe açıldığından açamıyordu. Babaannem oturduğu yerden bize: “Eve kızgın boğa mı soktunuz hayırsızlar?” diye bağırdı. Ona hazineyi bulduğumuzu ama bir ejderha tarafından kovalandığımızı nasıl anlatabilirdik ki? Ejderha ortalığı yıkıyor, koca evi neredeyse temellerinden sarsıyordu. Bütün mahalle camlara, balkonlara çıkmış gürültünün kaynağını anlamaya çalışıyordu.
Bir kere gariplikler ve acayiplikler aleminin kapısını aralamıştık. Ardı da gelmişti.
Güneşli havaya rağmen evin etrafındaki kaldırıma ve yola kadar, ortalığın karardığını gördük. Ama garip bir karanlıktı. Tüm mahalle donmuş kalmıştı. Hareket etmiyorlardı. Evin önüne büyükçe bir at arabasının geldiğini gördük. Eski zamanlardan kalma, demir parmaklıklı, zincirli bir arabaydı. Önünde atlar olmadığı halde kendi kendine gelip evin önünde durmuştu. Sürücü koltuğunda iki adam oturuyordu. Ejderha sıfatında, esmer, nursuz yüzlü, masallardaki ifritler gibi saçlarını tepeden örmüş, kızıl gözlü iki adamdı. Ortalarında da ince uzun boylu, siyah tüyleri olan bir adam duruyordu. Adamlar araba durunca, arabadan inerek bahçeye girdiler. Ortadaki tüylü adam bize Arapça yazılı, eski ferman benzeri bir kağıt göstererek Cinler Padişahı tarafından gönderildiklerini, burada kendilerine ait bir hayvanın biraz önce salıverildiğini, ona ve hazinelerine el koymaya geldiğini söyledi.
Her türlü garipliği kabullenmiş bir halde kapının önünden çekildik. İfritler ellerinde zincirlerle evin içine girip koca ejderi kıskıvrak bağlayıp parmaklıklı arabanın içine bağladılar. Sonrada yukarıdaki hazineyi çuvallara doldurup taşımaya başladılar. Amcam her zaman ki madrabaz pozunu takınarak, kendi malını savunurcasına tüylü adamın önüne dikilerek bu hazinenin kendi evlerine ait olduğunu söylediğinde, tüylü adam yanında çapraz duran çantadan büyükçe bir kitap çıkartarak bir sayfayı açtı ve ince uzun parmaklarıyla amcama göstererek: “Bu binlerce yıllık sözleşmeye göre sahibi ölen, öldürülen hazineler, toprağın altında da üstünde de olsa sahipsiz kaldığı sürece, bizden bir ejderle bağlandıysa bizim mülkümüze ait sayılır. Hazineyi veririz vermesine de güneş battıktan sonra soğan kabuğuna dönüşüyor, sonrada “sahtekar” diye laf çıkartıyorsunuz.” dedikten sonra son çuvalın yüklenmesiyle, adamlarıyla atsız at arabasına binerek geldikleri gibi gittiler. O siyah perdede onların gidişiyle ortadan kayboldu.
Ev dağıldığıyla, kapı kırıldığıyla kaldı. Üçümüzden ve babaannemden başka bunları görende olmadı. Yalnız amcam delirdi. Kendini tavan arasına kapatıp, oradaki baykuşlarla oturup kalkmaya başladı. Aile arasında anlatıldıkça şaşırılan ama inanılmayan bir hikaye olarak kaldı. Ne zaman ailecek toplansak, bu muhabbet geçse hikayenin sonunu hep babaannem şu cümlesiyle noktaladı:
“Hep diyorum bunlar deli anam deli. Dededen toruna hepsinin başı cinli. Kafalarını tavan arasıyla bozmuşlar ayol! ”

Mehmet Berk Yaltırık
1 Eylül 2010 İstanbul