rumeli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rumeli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2012 Perşembe

Cadıyla Boğuşmak

(Tımarhane e-Dergi'nin Nisan sayısında daha önce yayınlanmıştı. Üzerinde belli bir düzenleme yapıldıktan sonra buraya alınmıştır.)

Luis Royo'dan Drakula'nın Gelinleri...


Ellerine geçen tuhaf bir define haritası, onları Rumeli’nin bu bölgelerine sürüklemişti. Yaptıkları bu iş akıl kârı mıydı? Gerçi yaptıkları hangi iş akıl kârıydı ki? Her biri ömrünü Balkan dağlarında eşkıyalıkla geçirmiş, köy basan yol kesen, haydut kere haydut, eli kanlı zalim adamlardı. Güç yetirebildikleri mezraları, köyleri basar, yolcuları soyar, zenginleri dağa kaldırıp haraç isterlerdi.
Topladıkları ganimeti yedi köyün en namlı orospularıyla oturak alemlerinde yerler, bitleri kan çekince yeniden bir elde tüfek bir elde kama gariban fukara tepesine çökmek üzere, başı dumanlı dağlardan mor yaylalara inerlerdi. Bir yanda eli tüfekli taifesine para yediren kafasında kırk tilki dolanır derebeyleriyle, diğer yanda bir ellerinde ferman bir ellerinde Kur’an, bellerinde kama padişahtan destur alıp eşkıya kellesi almadan Dersaadet’e dönmemeye yeminli paşalarla tepişen, ömürleri daima sürekle, takiple geçip, ya jandarma kurşunuyla ya rakip çetenin kıstırmasıyla cavlağı çekecek olan bu adamların yaptıkları hangi iş akıl kârıydı ki?  İşte şimdi de her biri kılık değiştirmiş, ellerinde kazma kürek, bellerinde ip, tarla ırgatı kılığında, bir hazine söylentisi uğruna buralara düşmemişler miydi?
Kendilerine "Gegalı çetesi" derlerdi. Başlarında Gega Arnavutlarından gelme, kan davasından zindana, zindandan Balkan dağlarına yol almış, namlusunda seksen, kamasında elli kişinin kanı olduğu rivayet edilen Gega Niyazi Kaptan bulunuyordu. Kah tecavüzden, kah cinayetten, kah haramilikten ötürü firari olup dağlarda gezen korkunç görünüşlü adamların toplandığı, Balkan dağlarını mesken tutmuş sayısız çeteden biriydiler.
Lofça taraflarındaki zengin bir ağadan elde ettikleri hazine haritasının peşinde, kılık değiştirerek hiç isimlerinin duyulmadığı, İstanbul’un burnunun dibi sayılabilecek Istranca Dağları'na kadar gelmişlerdi. Neredeyse yüz senelik olduğunu düşündükleri bir hazine haritasıydı ki, bunu evinin zulasında saklayan Lofçalı Salim Ağa’nın demesine göre haritayı yakın zamanda bir defineciden satın almış, defineci ise bu haritayı babasına Vaka-i Hayriye kıyımından kaçmış bir yeniçerinin sattığını söylemişti. Salim Ağa, Rusçuk ayanı Alemdar Mustafa Paşa’nın yeni ordu kurmak için yanında taşıdığı hazinesi olduğunu ya da Kabakçı Mustafa’nın kellesini alıp Kabakçı'nın İstanbul’dan yağmaladığı hazineye konan Kırcaali çetelerinin baş baskıncısı Hacı Ali’nin gizli definesi olabileceğini söylemişti. Ardında bu denli söylentilerin olduğunu işiten Gega Niyazi ve  adamları, üstlerine başlarına ırgat kılıklarını geçirip, tabancalarını kamalarını gizleyip, silahlarını tilki gezmez ıssız yerlere gömerek Rodop Dağları'ndan düze inerek Istranca Dağları'na dek gelmişti.
Haritayı okutmak için dağa kaldırmadıkları papaz, imam, kalem efendisi kalmamış, haritayı okuyamayanlar, sırrı mezarda saklamaya devam etsinler diye kesik başlarıyla birlikte uçurum diplerini boylamışlardı. Neyden sonra hangi aklı evvel bilinmez, adamın biri haritanın kenarına ayna koyarak yazılan yazıları okumayı akıl etmiş böylece haritayı çözmüştü. Istranca Dağları'nın göbeğinde "Karabat” isminde bir köyün yerini göstermekte, köyün dibinde binaların sureti bulunmaktaydı. Suretin tepesine haç işareti çizilmişti ki definenin köy civarında olduğunun işareti olduğunu düşünmüşlerdi.
Haritayı okuyabilen aklı evveli, sırrı korumak adına bir uçurum dibine kesik başıyla birlikte yolladıktan sonra define işaretlerini okuyabilen usta definecileri gizlice el altından aratmaya başlamışlardı. Onların aradıkları iyi bir define ustasıyken genelde karşılaştıkları eski define meraklıları, ejderha gördüğünü söyleyen çok eski defineciler ve define bulsalar dünyayı satın alabilecekleri hayaliyle yaşayan fuzuli insanlar oluyordu.
Sonunda köyün birinde define işaretleri okumasıyla ünlü, para karşılığı kiralanabilen bir define ustası olan Mümtaz Osman'ı bulmuşlar, hazinenin belli bir hissesi karşılığında onunla anlaşmışlardı. Define ustası, sadece defineler konusunda değil "başka şeyler" konusunda da uzmandı. Hazine tılsımları ve koruyucu cinler hakkında bilgisi olduğunu söylemişti ki bu metafizik bilgi üstünlüğüne dayanarak eşkıyalarda “kanını dökmeleri halinde onlara uğursuzluğunu bulaştırabileceği" gibi bir intiba uyandırabilmişti. Eşkıyalar, normal şartlarda ölümle oynadıklarından inançları zayıf olurdu ve dünya hayatına pek düşkün olduklarından dinsel öncelikleri pek olmazdı. Metafizik söz konusu olduğunda, onlar daha pratik şeylerden korkardı –kemik kemiren mezar gulyabanileri, terk edilmiş köylerde yaşayan cinler, toprak altından gelen kan içen cadılar gibi. Bu korkuyu iyi bilen usta define avcısı Mümtaz Osman, eşkıyaların bu yönünü deşeleyerek hem canını hem de hazineden alacağı iyi bir hisseyi garantilemişti.
Ahalinin ve kolcuların dikkatini çekmemek için yirmi kişilik bu çete, beşerli gruplar halinde Istranca Dağları'na farklı yollardan geçip, Karabat’ın bulunduğu yerin yakınlarında, düzlükte yer alan bir köy olan Sofular köyüne gelemeye ve orada toplandıktan sonra Karabat köyüne çıkmaya karar vermişlerdi.
Sayısız çatışmalara girdikleri kolculara ve evlerini bastıkları köylülere yakalanmamak adına binbir kılığa girmiş bulunan eşkıyalar, tilki geçmez baykuş ötmez ıssızlardan geçerek Sofular köyüne varmışlardı. İstanbul’a mal almaya giden zengin Rumelili tüccarlar gibi gelerek köyün yakınlarındaki bir hanı ellerindeki bir kısım parayla kapatmışlar, civarın en namlı pezevengine para saçıp hana getirttikleri rakkaseleri sinilerde oynatıp çalgı çaldırarak günlerini gün ederek gelecek olan diğer çete mensuplarını beklemeye başlamışlardı.
Köye en önce Gega Kaptan ile Defineci Mümtaz Osman’ın bulunduğu grup geldiğinden, diğer grupların kısa süre içerisinde gelmesini beklemektelerdi. Gega Niyazi, adamlar döneklik etmesin diye,harita ile define ustasını yanında tutmuştu, böylece eğer biri bir madrabazlık yaparsa haritayı kimseye kaptırmamak için imha edebilecekti. Kaptan tez zamanda bu hazineyi alıp oralardan savuşmayı düşünmekteydi zira köylülerin  kendilerinden işkillenmeye başladığını fark etmişti. Bunda sadece ölümle kol kola gezen bu adamların altıncı hislerinin gelişmiş olmasının payı yoktu. Geceleri sinilerde kadınlar göbek atıp zurnalar öterken, havaya tabanca atıp naralarla birlikte en sunturlu küfürleri savurursanız insanlar kısa sürede sizin tüccardan ziyade bir külhanbeyi yahut haydut olduğunuzu anlayabilirdi o dönemlerde. Üstüne üstlük adamlarınızdan biri köy kabadayılarından biriyle kavga edip öldüresiye dövebiliyorsa insanlar sizin tüccardan başka her şey olabileceğiniz konusunda hem fikir olabilirdi.
İşte Gega Niyazi, böyle sabırsızca beklerken çetenin geri kalanı da kısa sürede hana gelmişti. Sabah ezanından önce yola çıkmak üzere karar almışlar, geceyi beklemeye başlamışlardı. Aksilik olacağı varsa olur derler, köyün kahvesine gidip gelen eşkıyalardan birisi akşama doğru beti benzi atmış bir şekilde dönmüştü hana. Onun bu suskun ve durgun hali diğer eşkıyaları da huzursuz etmişti ki bu tip durgunluk ve yılgınlık hali haydut arasında hemen fark edilirdi. Gega Niyazi durumdan işkillenerek tabancasını çekip adamın kafasına dayayıp suratının halini sorduğunda koca haydut ağlayarak olduğu yere çöküp, diğerlerinin şaşkın bakışları altında hazine işinden vazgeçtiğini söylemişti. Eşkıyalar, adamın Niyazi Kaptan’ı bu yoldan vazgeçirmek için yana yakıla çırpındığını görünce bir hayli şaşırmışlardı. Haydutu hisseden vazgeçiren şey neydi? Neden beti benzi atmıştı? Bir eşkıyayı altından defineden vazgeçirebildiğine göre hiç birisi bunu hayra alamet bir şey olduğunu iddia edemezdi.
Gega Niyazi, adamı ağzından bir şey kaçırma ihtimaline karşı uyarıp namluyu alnına dayayıp ne olduğunu tekrar sorduğunda adamın korkudan konuşamadığını görünce rakı getirmelerini emretti. Adamın gırtlağından aşağı yarım testi boğma rakıyı döktükten sonra konuşturmaya muvaffak olmuştu. Adam köy kahvesinde bazı gençlerin konuşmalarına kulak misafiri olmuş, gençler kurt muhabbeti, kuş muhabbeti, puşt muhabbetinden sonra haydut lakırdılarına geçmişler ardından cin-peri menkıbelerini konuşmaya başlamışlardı. Karabat köyünün bahsini duymuş, gençlerin ağzından köyün yıllar önce terk edildiğini, geceleri cin-peri alaylarının düğün dernek yaptıklarını, sakallı cücelerin cirit oynadığını, kesik başlarının sisli sabahlarda ortalıkta yürüdüğünü dinlemişti. Gençlerin anlattığına göre çok önceden de o köyden kaçırılıp gaibe karışan gelinleri, boğazları yarılmış ve kanlı ciğerleri ağızlarından dışarıya doğru sökülmüş insancıkları, beşiğinden kaçırılarak sabahına kanı çekilere bulunmuş bebekleri bulmuşlar ve kalan ahali orayı yıllar önce terk etmişti.
Gega Niyazi bunu duyunca namluyu adamlarına çevirip define olayını birinin ağzından kaçırdığını, bu nedenle gençlerin kendilerini korkutmak için bunu uydurabileceğini söyleyince herkes yemin vermiş kimse bu olayı kendi aralarında bile konuşmadıklarını söylemişlerdi. O vakitten sonra her birinin içine korku tohumu düşmüş, definenin başında bağlı cinlerin varlığıyla birlikte gidecekleri köyün perili olması da korkularının üzerine adeta tüy dikmişti.
Sabah ezanı okunmazdan çok vakit evvel tilki uykularından kalkan eşkıyalar, eşyalarını hazırlayıp alelacele hanı terk etmişlerdi. Mavi karanlığın hakim olduğu bir vakitte terk edilmiş Karabat köyüne girmişlerdi. Defineci Mümtaz Osman, mesleği gereğince adamları köyün dört bir tarafına gönderterek işaret aramalarını söylemişti. Haç, hilal, yılan, yıldız, köpek, bıçak, sayı yahut harf, gördükleri her işareti kendisine bildirmelerini söylemişti. Ayrıca yerdeki taşlara, garip şekillere, hayvan kemiklerine, varsa tuhaf nesnelere dikkat etmelerini söylemişti.
Eşkıyalar köye dağılarak ay ışığı altında, görebildikleri ölçüde işaretler ararken, Mümtaz Osman orada burada dolanırken çete reisi Gega Niyazi, bir ağacın altına çökmüş yanındaki kırbadan rakısını içmekteydi. Neyden sonra adamlardan birinin “Sandık buldum! Sandık!” diye bağırması üzerine herkes elindeki işi bırakıp sesin geldiği yere seğirtmişti. Boş evlerden birinin içinde pencereden vuran ay ışığı altında, upuzun bir sandukanın bulunduğunu gören haydutların tüyleri diken olmuştu. Gega Niyazi ayağıyla vurduğu zaman içinin dolu olduğunu anlamıştı. İçinden bir ses tabutu açmasını istiyor gibiydi.
Gega Niyazi, adamlarına dönerek sandukayı açmalarını emrettiğinde sandukanın içinde boylu boyunca uzanmış, çürümüş, kara kuru bir ölünün olduğunu gördüler. Haydutların her biri alışkın olmadıkları halde içlerinden türlü çeşit dualar okumaya başlamışlar, en ufak bir mevzuda anında dışarıya kaçmayı bekler hale gelmişlerdi. İçlerinden bir tek Mümtaz Osman korku belirtisi göstermemiş, metanetini korumuştu. Mümtaz Osman, bunca senenin tılsımlı definelerini kovalaya kovalaya metafizik durumlara alıştığından ifrit görse “Ne olmuş işte define ve başında bağlı olan ifrit” diyebilecek tıynette biriydi.
Ancak Rumeli’nin hortlaklı cadılı söylentileriyle büyümüş Gega Niyazi ve avanesi, bu tür ölülü, cinli, perili mevzulardan hiç hazzetmezlerdi. Gega Niyazi adamlarının gözünün önünde korkak görünmemek adına ve namına halel getirmemek için belinden tabancasını çıkarıp cesede ateş etmiş, ölüde gözle görülür bir kıpırdama olmayınca defineciye dönüp bu cesedin neden bu şekilde bırakıldığını sormuştu.

Mümtaz Osman’a göre üç ihtimal vardı. Birinci ihtimal bu cesedin bir tür nazarlık olduğuydu ki, kendisi bazı eski paşa saraylarında uğur olsun diye Mısır’dan ve sair memleketlerden böyle nazarlık amaçlı tahnitli cesetler, mumyalar getirtildiğini duymuştu. Tabi “boşaltılmış köyde neyi neyden koruyacaklar da nazarlık bırakacaklar” düşüncesiyle bu ihtimali es geçmişti. İkinci ihtimal ise definenin cesedin altına gömüldüğü yer olup, koruma amaçlı olarak gelen korksun diye buraya kasten bırakılmış olabileceğiydi. Ancak cahil köylülerin böyle kurnazca bir şeyi kolayca akıl edemeyeceğini, en azından koca definenin önceleri köy olan böyle bir yerde, ev altına gömülemeyeceği ihtimalini düşünerek bundan da vazgeçmişti. Geriye tek bir ihtimal kalıyordu. Hazineye dair bir işaret olmasıydı. Ya etrafında ya sanduka içinde bir işaret taşımaktaydı ki dikkat çekmesin diye böyle tuhaf bir yol izlemiş olabilirlerdi. Belki de köyde defineyi bulmak için kasten böyle bir söylenti çıkarılmış, sonra defineyi bulmak için önceden biri gelip işaret felan bırakmış olabilirdi. İşte bu düşüncelerle eşkıyalara meşale yaktırarak cesedin sağını solunu kurcalayacağını söylemişti. Definecilik töresine aşina olanların bilebileceği gibi çizilmiş bir işaret kadar, ölünün kesik parmak sayısı, elinin gösterdiği yer veya üzerinden çıkabilecek gizli bir pusula, her türlü define işareti olarak yorumlanabilirdi.

Eşkıyalar meşaleleri yakıp cesedin üzerine eğildiklerinde gördükleri şey karşısında bir kez daha dehşete düşmüşlerdi. Sıradan birini pek ilgilendirmezdi ama Rumeli halk inançlarına göre yetişmiş birisi için "kalbinin olduğu yere çakılı kazık" bulunan bir ceset, nefes alan bir aslandan daha ürkütücüydü. Gega Niyazi kendi kendine söylendi: “Yetmez, köyün perili olduği, bir de çıktı içınden cadi!”

Defineci Mümtaz Osman kazığı işaret ederek her şeyi korkutma amaçlı yapabileceklerini yahut bunun bir işaret olabileceğini söylemişti. Rumeli dağlarında ömür geçirmiş eşkıyalar huzursuzlanmışlardı ve onun kadar sakin değillerdi. Neticede bir defineci, defineciydi ve Rumelili de Rumeliliydi. Kafası kesilmiş ve ıssız bir yerde kolları göğsüne bağlanarak gömülmüş bir ceset gördüklerinde bu haydutlar türlü dualar okuyup oradan sıvışırken, bir defineci bunun bile bir işaret olduğu zannıyla günlerce o yeri inceleyebilirdi.

Mümtaz Osman çürümüş cesedin üzerine eğildiğinde burnuna oldukça kötü bir korku çarpmıştı. Baktığı ilk yer cesedin parmakları olmuş, cesedin kalbine çakılı kazığı oynatmaya başlamıştı. Diğerleri kabadayılıklarına halel gelmesin diye açıktan müdahale edemedilerse de gizliden gizliye bir cadının cesedini böyle kurcaladığı için bu adamın başlarına sayısız musibeti musallat ettireceği kanaatindeydiler. Defineci kazığı yerinden çıkarıp üstümde işaret aramaya başladığında her biri artık nefes almayı bırakmış başlarına gelebilecek herhangi bir şey için dua etmeye koyulmuşlardı. Karanlığın içinden gelen ani bir rüzgarla meşalelerin sönmesiyle birlikte nereden geldiği meçhul iri bir yarasanın içeride kanat çırpmaya başlaması üzerine erkekliğin onda dokuzunun kaçmak olduğunu addeden eşkıyalar reislerini bile beklemeden kaçışmışlardı. Gega Niyazi ve Mümtaz Osman bile bu durumdan işkillenerek dışarı çıkmışlardı. Mümtaz Osman defineyi başka bir yerde arayabileceklerini söyleyince, eşkıyalar tekrar işaret aramak üzere o evden uzak durarak etrafa yayıldılar. Rüzgarın azizliğinden ötürü hiç biri evin içinde, tabutun içerisinde vukua gelen hareketlenmeyi görememişti.

Eşkıyalardan birisi işaretleri ararken karanlıklar içerisinden bir şeyin kendisine doğru koşturduğunu görüp belinden silahını çekerek o tarafa doğrulttuğunda kendisine gelen şeyin yarı çıplak bir kadın olduğunu fark etmişti. Kadının gece gibi siyah saçları ve kuyu dibini andıran siyah gözleri olduğundan, uyanan şehvanî dürtülerine gem vuramayan eşkıya olduğu yerde donup kalmıştı. Kadın ona yaklaşarak tuhaf, yakası açılmadık kelimeler söylemekteydi ki eşkıya neredeyse diğerlerinin varlığından soyutlanmış, kadının bir işmarıyla çalı çırpı demeden oracıkta abdest bozmya niyetlenmişti. Eşkıyanın kafasındaki yegane fikir kadının ona ait olduğu ve diğer herkesin kendisine düşman olduğuydu. Kevaşeyi ölümüne kıskanmaya başlamışı. O derece ki elini koluna koyan arkadaşını doğrulttuğu namluyla tek kurşunda haklamaktan çekinmemişti. Kadının kendisine verdiği şehvetle birlikte ona karşı muazzam bir kıskançlık duyarak namluyu indirmeden uzakta gördüğü çete arkadaşlarından birini görerek ona ateş açmış ve haydudu devirmeye muvaffak olmuştu. Kadına bir an için döndüğünde gördüğü şeyi çokça anlayamadan karanlıklar alemine karışmıştı ki son gördüğü o esrarengiz kadının dişleriyle boğazına doğru atılması olmuştu.

Silah seslerini duyan Gega Niyazi, kendisini görebilen adamlarıyla birlikte silah seslerinin duyulduğu yere seğirttiğinde çeşitli yerlerde yerde yatan üç ceset görmüştü. Kolcuların yahut köylülerin kendilerini sargıya alıp adamlarını vurduklarını düşünerek tabancalarını çıkararak köyün meydanına doğru gerilemişlerdi. Karanlık daha da kesifleşmiş, ay ışığı bulutlar ardına gizlenmişti. Her biri sanki etraflarında dolanan ve kendilerine yırtıcı hayvanlar gibi bakan tuhaf bir varlığın pençesi altında olduklarını zannetmeye başlamışlardı. Sonradan binaların arasından geçip giden tuhaf gölgeler görmeye başlayınca akıllarına kolculardan ve eşkıya avına çıkmış zabitlerden daha korkunç şeyler gelmeye başlamıştı.

Gega Niyazi hemen hemen etrafındaki adamlara bakınmış, kendisi dahil sekiz kişi sayabilmişti. Kalanların silah seslerine rağmen gelmemelerini hiç hayra yormamıştı. Aklı erkekliğin onda dokuzunu uygulamakla, postu bilmediği bir varlığa deldirmek arasında gidip gelmekteydi. Tam o sırada defineci Mümtaz Osman, Gega Niyazi’den haritayı isterken diğer haydutlara meşale yakmalarını söylemişti. Gega Niyazi haritayı uzatırken kendisini bu durumdan kurtarıp kurtaramayacaklarını sorduğunda Mümtaz Osman cevap olarak hiç bu tip şeylerle karşılaşmadığını söylemişti. Gega, kendisinin metafizik mevzulara olan meylini ve bilgisini sorduğunda ise Mümtaz Osman’ın yaptığı tek şeyin dua okumak olduğunu, şimdi ise karşılarında görülmemiş tipte bir tılsım veya insanüstü varlık bulunabileceğini söylemişti.

Mümtaz Osman, haritayı açarak haydutlardan birinin yaktığı meşaleyi haritanın yüzeyinde tuttuğunda
bir anda yüzünün sarardığını görmüşlerdi. Metafizik mevzular söz konusu olduğunda sandukadaki cesetten bile tırsmayıp kurcalamaktan çekinmemiş bu adamın halden hale girmesinden dolayı her birinin yüreğine derin bir korku düşmüştü. Mümtaz Osman, Gega Niyazi’ye haritada ısındığı zaman kendini belli eden, bir tür özel karışımlı mürekkeple hazırlanan bir yazı bulunduğunu söylediğinde Gega Niyazi bu bilginin kendisinin ve adamlarının hayatlarını kurtarıp kurtaramayacağını sormuştu. Mümtaz Osman haritadaki bilgiye bakış açısına göre değişeceğini, bu haritanın bir define haritası olmadığını söylemişti. Yazanlara göre bu haritayı “işi yarım kalmış” bir cadıcı hazırlamıştı. Aşağı yukarı şunlar yazmaktaydı ve Mümtaz Osman sesi titreye titreye bunları okumuştu: “Oğlum, habis cadıyı kalbinden kazıklamaya muvaffak oldum, saklandığı köyü buldum. Bu haritaya kazıdım. Bu eline ulaşınca tez elden yola çıkıp yarım kalan işi bitiresin, zira bu habis varlık alelade bir hortlak değildir. Kalbine kazığı saplasam da yanımda gerekli malzemeler bulunmadığından işi bitiremedim. Sen bu haritayı alır almaz gösterilen yere gelip cadının hakkından gelesin. Cadının arkasında bambaşka kişiler ve olaylar çıktı, saklanmam iktiza eder. İşi hallettikten sonra Rusçuk’a gel, Kasap Fahri’nin dükkanına haber bırak. Cadıcı Süleymanoğlu Ali...”

Kaderin bir cilvesi olarak mektup yazmak yerine define haritasına benzetilebilecek bir haritayla oğluna mesaj gönderen, ama yolda bunu hazine haritası zannedenlerce ele geçirilip sahtekar bir definecinin Salim Ağa'ya sattığı bu uğursuz haritanın dönüp dolaşıp kendilerine gelmesi, onların bu hortlağın kucağına düşmeleri, cinli bir köyde bir avuç ateşle zifiri karanlıkta bekleşmeleri kendilerince işledikleri günahların kefaretiydi. O anda binaların arasından geçerken gördükleri kor kızıl gözlerinden adeta ateşler saçan dişleri taşra çıkmış cadının varlığı ise yazılanları tasdik etmiş gibiydi.

Gega Niyazi çıkış yolunu göremeyince her eşkıyanın yapacağı şeyi yapmıştı. Kadın kısmının şerrinden oldu olası yılarak dağlara kaçmış bu adam, zoru görünce bir anda tüm dayılığı ve zorbalığı bıraksada nedensiz bir cesarete kapılmıştı. Adamlarına dönerek gebermek isteyenin kaçabileceğini, kurtulmak isteyenin ise ruhları karşılığında bu beladan kurtulabileceğini söyledikten sonra karanlığa dönerek tüm dehşetine ve korkusuna rağmen kendilerine bakmakta olan hortlağın üzerine üzerine yürümüştü. O tüm batıl inanışları bilen bir dağ köylüsüydü ki yeri geldi mi bunları kendisi için kullanmasını da bilmişti. Yarı çıplak suretteki korkunç cadıyı karşısında görünce hiç tepki vermeden üzerine doğru yürümüş, cadı sivri dişlerini göstererek tam kendisine yaklaştığı sırada birden üzerine atılarak cadıyı öpmeye başlamıştı.

Cadı dünya dışı çığlıklar atarken ve Gega'nın kollarından kurtulamazken diğer haydutlar ona ve yapabildiğine şaşkınlıkla bakmaktaydı. Gega Niyazi o boğuşma esnasında bir hamlede kamasını çekerek hortlağın kafasını vücudundan ayırmaya muvaffak olmuştu. Ancak musibet bu kez de başsız bedeniyle çırpınmaya devam ediyordu. Gega Niyazi bir yandan köyün bir tarafına doğru koşarken diğer yandan adamlarına cesedi zapt etmelerini bağırmıştı. Koca eşkıyalar kah korkuyla kah yılgınlıkla cadının koluna bacağına yapışıp zapturapt altına almayı becerebildilmişler, dualarla zar zor tutabilmişlerdi. Gega Niyazi, sönmüş meşalelerden birini kaparak bir ucunu sivrilttikten sona çırpınan bedene saplamış, ardından kesik kafayı bedenin dibine bırakarak her ikisini de ateşe vermişti.

Musibet yok olurken hiç biri tek kelime etmemiş, bir an önce oradan sıvışmanın yoluna bakıp oyalanmadan köyün yolunu tutmuşlardı. Yolda giderlerken Mümtaz Osman, Gega Niyazi’ye cadıyla nasıl boğuşabildiğini, nasıl ona güç getirebildiğini sorunca Gega Niyazi sakalındaki bitlerden bir kaçını parmaklarıyla haklarken gürlemiş ve yıllarca hatırlayacakları şu açıklamayı yapmıştı:
            “-Ben Arnavut ciğerinı pek severım more. Em de isterım olsun sarımsaklı. Lakin olsun insan olsun cadı istemez avrat kısmı sarımsak kokan yiğıt. Dedım hem karıdır hem ortlaktır, cadıdır sevmez sarımsaği! Ben de ver ettım sarımsaği, ver ettim sarımsaği!”

SON

Mehmet Berk Yaltırık

26 Mart 2012 – EDİRNE

6 Kasım 2012 Salı

Şerruh Paşa'nın Sırrı


(Bu hikaye daha önce Gölge e-Dergi'nin 55.sayısında Nisan 2012'de yayınlanmıştır. Harun ÇİMEN'in değerli katkılarıyla düzeltilerek yeniden burada yayınlanmıştır.)
"Mustafa Yaşar'dan Şerruh Paşa illüstrasyonu, Gölge e-Dergi'deki hikaye için çizildi."

Edirne – 1920’ler

            Edirne eşrafından biri olan Saffet Bey’in günleri korku ve endişeyle geçmekteydi. Şehrin dışında sayılabilecek konağının arka bahçesine bakan camın kırılmasıyla başlamıştı korku dolu günleri. Camı kıran şey kağıt sarılı bir taştı ve kağıtta bozuk bir yazıyla Serafim Kaptan isimli, namlı bir eşkıya çetebaşı kendisinden yüklü miktarda para istemekteydi. “Bir hafta sonra konağına geleceğim, altını hazır etmezsen konağı içindekilerle birlikte cayır cayır yakarım!” sözleriyle bitiyordu eşkıyanın mektubu. Saffet bey, Faruk Nafiz isminde tıknaz, şişmanca bir oğlu ve Ferahnaz isminde zarif, döneminin salon adabına göre yetişmiş bir kızı dışında kimi kimsesi olmayan, yegane malı elindeki konakla istenilen miktarı karşılayamayacak denli berbat bir halde bulunan çiftlik olan eski zenginlerdendi. Bu belayı başından nasıl defedebilecekti? Çiftliğini elden çıkarmasına rağmen yine de bu yüklü parayı denkleştirememiş sağdan soldan borç ister olmuştu. O zorlu yıllarda kimsede kendisine yardım edecek para çıkışmamış, birkaç kişi adet olduğu üzere para vermeyip akıl vererek başka bir eşkıya yahut kabadayı tutmasını öğütlemişti. Kurdu basmaya kurt gibi köpek gerek deseler de bu kez yeni bir eşkıyanın ocağına düşmemek için bu fikre de yanaşmamıştı Saffet Bey. Edirne bitince bu kez uzak yerlerdeki ahbaplarına, aile dostlarına, tanıdıklara haber göndermiş kendisini eşkıya elinden kurtarabileceğine inandığı beli silahlı kabadayılardan bile medet ummuştu. Çoğu mektubuna cevap gelmemiş, gelenlerden de bir netice çıkmamıştı. Eşkıyanın gelişine dört gün kala gelen bir mektup ise Saffet Bey’i biraz olsun umutlandırmıştı. Cevap gelmesini hiç ummadığı birinden geliyordu mektup. Ta çocukluk yıllarında bir kez ismini duyduğu, büyük büyük dedesinin ailesinden kız aldığı hasebiyle irtibatı olduğunu bildiği ama hiç görüşmediği bir uzak akrabaydı. Istranca dağlarının göbeğinde oturan eski bir ayan-derebeyi ailesinden gelmekte olan, Istrancalızade’lere gönderilmiş mektuba verilen cevap o ailenin kalan son üyesi Abdülharis Şerruh Paşa’dan gelmişti. İsmini hiç duymadığı bu kişi, kendisine yardım edeceğini ama oldukça kalabalık bir maiyeti olduğu için önceden hazırlık yapılması istediğini söylemiş “Eşkıyaya para vermenize, zaptiyeye haber salmanıza lüzum yoktur. Ben kendi hizmetkarlarımla bu işi halledeceğim. Size önden uşağımı ve bir miktar parayı onunla birlikte gönderip gereken hazırlıkları bildireceğim. Bazı şahsi eşyalarımı da o getirecek. Ben ve adamlarım ise en kısa zamanda Edirne’ye intikal edeceğiz. Istrancalızade Abdülharis Şerruh Paşa.” diyerek mektubunu sonlandırmıştı. Mektubun gelişinden bir gün sonra konağa iki atın çektiği büyük bir talika yanaşmış, içinden inen çirkin suratlı kambur bir adam inerek Şerruh Paşa’nın şahsi eşyalarını getirdiğini belirtmişti. Beraberinde gelen birkaç amele ile tuhaf görünüşlü süslü ve büyük bir sandığı konağın mahzenine indirdikten sonra kendi yataklarını adamların kendi getireceklerini, her birinin Paşa dahil bu mahzende kalacağını söylemişti. Saffet Bey her ne kadar "Koca paşa mahzende yatar mı?" dese de paşanın kahyası olan kambur Fatin Efendi, herhangi bir oda hazırlamamasını paşanın mahzende kendi alıştığı biçimde daha çok rahat edeceğini söyledi. Saffet bey kaç kişinin gelip kalacağını ve paşanın ne zaman geleceğini sorduğunda şöyle demişti: “-Dokuz silahlı adam, Paşa’nın bahçıvanı ve yanaşması Sadrettin, bir ben bir de Şerruh Paşa hazretleri... Ha bir de paşanın köpeği. Ben burada kalarak paşayı bekleyeceğim, onun gelmesi yakındır, eşkıyanın gelişinden önce muhakkak gelecektir. Eşkıya olup Istranca dağlarında paşadan korkmayan kimse yoktur, merak etmeyin.”
              Eşkıyanın geleceği güne değin kimse gelip gitmemiş, Fatin efendi yemeklere bile gelmeyerek bazen dışarı çıkarak dışarıda yediğini söyleyerek günlerini konağın mahzeninde geçirmeye devam etmişti. Gün geceye dönüp güneş battığında eli kanlı gözü kara eşkıyalar konağın kapılarına elde meşale dayanmışlardı. Her biri hapishane kaçkını, ırza ve cana kastetmekten çekinmez, parmak, kol keserek ziynet eşyası çalmaktan gocunmaz harami ruhlu haydut kere haydut adamlardı. Başlarında Rodop dağlarının sayılı fırtınalarından koca vücutlu, dağlar ejderhası Serafim Kaptan konağı temellerinden itibaren sarsarak gürlemekteydi: “Vre Saffet efendi! Sana verdiğimiz müddet bitmiştir! Paran canından kıymetli olduğuna göre seni konağınla birlikte yakacağız? Daksi vre?” O korkulu saatte birden bire Saffet Bey’in tam ümidini kestiği anda bir şeyler olmuştu. Karanlıktan vızır vızır seslerle fırlayan fişekler ve top ateşlerini andıran tüfek namlularının çelik parıltılarını görmüştü. Eşkıyalardan kimisi yıkılmış, kimisi sağa sola kaçmaya başlamıştı. Gecenin karanlığında ay ışığı altında kara donlu atlara binmiş kara suretli, dev yapılı süvariler elde tüfek eşkıyaların tepesine yıldırım gibi düşmüştü. Atlılardan birisi kılıç çekmiş bir halde Serafim Kaptan’ın üzerine hücum ederek tek vuruşta koca eşkıyanın kafasını koparmıştı. Kalan eşkıyanın aman dilemelerine aldırış etmeyen atlılar yağlı kurşunlarla vücutlarını kalbura çevirdikleri eşkıyaları ölen yoldaşlarının ve reislerinin yanına göndermişlerdi. Evin içinde silah seslerini dinleyerek ölmeyi bekleyen ev ahalisi, camın önünde kah sedire eğilip kah müsademeyi seyrederken mahzenden çıkıp gelen Fatin’in sözleriyle birlikte rahata ermişti: “Sakın endişe buyurmayın! Gelen paşa hazretleridir. Eşkıyaların kaffesini birden tepelemeye muvaffak olmuştur.” Saffet bey ve ev ahalisi Fatin’in ardından konağın bahçesine indiklerinde kara suretli, yüzü sarılı süvarilerin atlarından inerek toprağı kazdıklarını gördüler. İri yarı, deyim yerindeyse dev gibi,  korkunç görünüşlü bir adamın beraberinde bir aslan kadar iri, kara suretli, en az adam kadar korkunç bir köpekle birlikte cesetleri bir araya toplamak üzere diğerleriyle birlikte sürüklediklerini gördüler. Atlarını bahçenin demir parmaklıklarına bağlamışlardı. Bunların başında uzun boylu kara suretli birini gördüler. Aile ahalisinin yanına yaklaştığında ellerinde tuttukları gaz lambalarının ışığında yüzünü görmüşlerdi. Fatin bu adamın önüne gidip el etek öptüğünde onun Şerruh Paşa olduğunu anlamışlardı. İnce uzun boylu, kendinden emin gibi mağrur duruşlu, esmer suretli, sert bakışlı ve kartal misali kemer burunlu, gayri müslim balkan çetecileri gibi saçları omuzlarına dek inmekte olan pala bıyıklı bir garip kişiydi. Sırtında paltosu, belinde kabzası işlemeli tabancası ve çerkez kaması, sol bacağının yanında kuşağına asılı karabelası, elinde altın savatlı kamçısı ve başındaki kenarı sarıklı kırmızı fesi ve giydiği siyah çizmeleriyle bu adam, tıpkı eski zamanların dağlarında saltanat süren isyancı Osmanlı derebeylerine benziyordu. Yok, yok... Sert duruşlu, kavi bir Balkan ayanıydı. Fatin’e bir şeyler emrettikten sonra adamlarının başına dönmüştü. Fatin ailenin yanına giderek paşanın kendisini konakta beklemelerini emrettiğini söyleyince konağa geçip girişteki büyük sofada beklemeye başlamışlardı. Konağın kapısından içeriye önce silahlı külahlı korkunç görünüşlü dokuz adam geçerek ev sahibini selamladıktan sonra mahzene inmişlerdi. Onların ardından içeriye dev yapılı adam girmişti Fatin’le birlikte. Dev yapılı adam paşanın hususi bahçevanı olmalıydı. Bir süre sonra da içeriye paşa girmişti. Tek kelime konuşmayan bu adam içeriye girer girmez sanki o sert havasından sıyrılmış gibiydi. Çizmelerini çıkartmış, paltosunu ve silahlarını sofadaki somyanın üstüne bıraktıktan sonra herkese selam verdikten sonra Saffet Bey ve Faruk Nafiz ile selamlaşıp salona geçtiler. Silahlarını çıkarınca, ceketinin üzerinde duran Şecaat ve Sadakat madalyaları, sedef düğmeli yeleğinden parlayan altın kösteği, elindeki oltu taşı tespihi daha çok göze çarpmaya başlamış adeta bir salon efendine benzemişti. Kahve veya çay hiçbir şey istememişti. Sert konuşmasına rağmen İstanbul aksanıyla konuşmaktaydı. Ama buna rağmen tavırlarında eski Osmanlı ayanlarının davranışları ve adetleri belli ediyordu kendini. ”Her ne kadar alafranga-i nevi’ye aşina olsak da kökümüz Osmanlı. Erkekler arasına hanımın oturduğu görülmemiştir. Affınıza sığınarak Ferahnaz hanımın bir süreliğine odasına gitmesini temenni ederim. Görüşeceğim bazı hususlar ailenizin erkeklerini ilgilendirmektedir.” Ferahnaz hanım bu hali yadırgasa dahi eski adetleri bildiğinden odasına çıktığında Şerruh Paşa, Faruk Nafiz’e dönerek sordu: “Evli misiniz?” Faruk Nafiz: “Henüz kısmet olmadı paşa hazretleri.” Şerruh Paşa acayip bir sırıtışla: “Evlenmeye bakınız Faruk bey oğlum. Belki suretinizden dolayı kadın kısmı beni nasıl görür diye dertlenmektesinizdir. Hiç düşünmeyin. Kadın kısmı adamda güç ve mevkii arar. Haliniz vaktiniz yerinde. Bunları kullanmaktan çekinmeyin. Şan kazanmaya bak, adamın altına yatmak için can atarlar! Ben dağlarda da bulundum. Nice altmışlık eşkıya gördüm, içlerindeki hırsla nice taze kızlarla güreş tutarlardı! O hırs olmadı mı adama adam denmez!” Adamın kaba saba konuşmasından dolayı Faruk Nafiz’de, Saffet bey de feci halde rahatsız olmuşlardı. Kendi ağzıyla bir dönemler eşkıyalık yaptığını söylemekten çekinmemiş, dağ kalelerinde yaşaya yaşa dağ adamı haline geldiğini itiraf ederek, adeta kadimin kanlı derebeylerinden birisi olduğunu ima etmişti. Paşa Saffet Bey’e dönerek: “Sizi eşkıyadan kurtardım. Paranız size kalsın. Sizden bunun karşılığı tek isteğim bu konağı sizden almaktır. Konağı bana bırakacaksınız.” Saffet Bey: “Burası aile yadigarımızdır paşam. Nasıl size verelim?” Şerruh Paşa’nın yüz hatları çirkin bir hal alırken: “-Bak Saffet efendi. Ben Şerruh Paşa’yım. Eşkıyadan, kabadayıdan, paşadan, ağadan, zaptiyeden korkmam. Ben bu konağı alacağım dedimse alacağım. Siz doğmadan yıllar evvel ben bu konakta yürüdüm. Ben sizin büyük büyük dedenizin evlendiği İsmihan hanımın abisi Abdülharis Şerruh Paşa’dan başkası değilim! Derhal kağıt kalem getirip konağı bana devrediniz.” Faruk Nafiz hem adamın kabalığından hem bu isteğinden tiksinerek olduğu yerden kalkarak salondan çıkmaya hamle etti. O anda salonun kapısının büyük bir gürültüyle kendiliğinden kapandığını görerek olduğu yerde kaldı. Gaz lambalarının ışıklarının titreşerek sönmesiyle odanın karardığını gördüler. Şerruh Paşa’nın tırnaklarının simsiyah bir şekilde uzadığını, ağzından korkunç derecede sivri iki dişinin fırladığını, gözlerinin kızıla çaldığını gördüler. O paşanın sadece bir derebeyi değil aynı zamanda eski Balkan masallarından fırlamış ürkünç bir gulyabani, kanlı bir hortlak olduğunu o anda idrak ettiler. Şerruh Paşa gürledi: “Hala duruyor musun Saffet!” Saffet bey o an nasıl cesaret edebildiyse salondaki yazı masasının çekmecesinde duran silahını bir koşuda çekip alarak Şerruh Paşa’ya doğrulttuysa da  vampir hipnozunun etkisi altına girerek ateşleyemedi. Derken bir anda kapılar açılarak o dev köpek Saffet Bey'i yere yıktı. Köpek hırlayarak ve mezar kokusunu Saffet Bey’in burnuna üfleyerek karabasan gibi üzerine çökmüşken içeriye Fatin ve Sadrettin ile birlikte Paşa'nın dokuz adamı girdi. Şerruh Paşa’nın emriyle Fatin bir kağıt kalem alarak pis bir sırıtışla Saffet Bey’in başına eğildi. Şerruh Paşa, Saffet Bey’in hareket etmediğini görünce bir bakışta adamı Sadrettin’i öne çıkarttı. Sadrettin belinden koca bir satır çıkararak koca eliyle boynunu kavradığı Faruk Nafiz’in boynuna dayadı. Saffet Bey hırsından sesini çıkaramayarak istemeye istemeye kağıdı imzalayarak konağı paşaya devretti. Fatin kağıdı paşaya gösterdikten sonra Paşa suratında pis bir sırıtmayla arkasındaki dokuz adama dönerek: “Afiyet olsun. Bunları size bıraktım, yukarıdaki bana yeter!” diyerek Fatin ve Sadrettin ile birlikte odadan çıktı. Odadan korkunç çığlıklar yükselirken adamlarına döndü: “Fatin sen kağıdı al şimdiden şehre git, sabaha tez elden tasdik ettir. Sadrettin sende bahçeye bir çukur kaz arta kalanları gömersin.” Şerruh Paşa yukarıya çıkan merdivenlere yöneldiğinde kendisine korkuyla bakmakta olan Ferahnaz hanımı gördü. Pis bir sırıtışla merdivenlerden yukarıya doğru kendinden emin bir şekilde yürüyerek kızın üzerine üzerine gitmeye başladı. Ferahnaz korkunç bir kabusun içinde olmadığından adı gibi emindi. Can havliyle çığlık çığlığa merdivenlerden yukarıya çıkarak odasına doğru koşmaya başladı. Odasının kapısını örterek kilitledikten sonra önüne büyükçe bir sandığı sürükleyerek kapattı. Korkuyla yatağına doğru gerilerken gri bir dumanın kapının ve sandığın altından geçerek odaya dolduğunu gördü. Sisler odanın bir köşesinde toplanarak insan suretini andıran bir görüntü oluşturmaya başladılar. Bir anda Şerruh Paşa’nın kanlı canlı odanın içerisinde peyda olduğunu gören Ferahnaz gözlerinden akan yaşlarla boğazından gelen hıçkırıkları bastırarak geriledi. Şerruh kızın bileklerini yakaladıktan sonra yatağa fırlatıp kızın kafasını öte tarafa çevirip boynunu açığa çıkardıktan sonra üzerine çöktü. Ferahnaz, mezar kokusunu andıran çürümüş nefesi suratında hissederken Şerruh Paşa sivri dişlerini ortaya çıkararak: “Bugüne kadar hep köylü kısmının eşkıyaların kanları besledi beni. Asil bir boyundan hayat suyu içmeyeli çok zaman olmuştu!”
            Ferahnaz’ın son hissettiği şey oldukça garipti. Karabasan çökme haliyle, aşık olma arasında, ölüm ile yaşam arasında gidip geliyordu. İçinde hem öte alemlere dair bir korku hem de tarifsiz bir istek duyuyordu. Şerruh Paşa kızın üzerinden kalktığında pencereden dışarı baktı. Doğmakta olan güneşi görerek mahzene indi. Kendi özel yapımı olan büyük tahta sandukasına girdi.
            Konağın yeni efendisi asırlık hortlak Istrancalızade Abdülharis Şerruh Paşa, ölüm ile yaşam arasında tuhaf bir uyku haline dalmıştı. Yeni yerleştiği bu yeni yerde yeni kurbanlarını arayacağı kanlı bir geceyi bekleyerek elleri göğsünde kabrinde ölü gibi soluksuz uzanmıştı.


Mehmet Berk Yaltırık
10 Mart 2012 -EDİRNE

           

           

           

2 Mart 2012 Cuma

Hortlağın Hazinesi

(İlk Yayınlanış:  Hortlağın Hazinesi, Gölge E-Dergi, 48.Sayı, Eylül 2011, s.40-44.)

 (973- 1566)
(İstolni Belgrad Sancağı, Budin Beylerbeyliği, Devlet-i Al-i Osmaniyye)
            Bahar vakti olmasına rağmen yağmurlu ve serin bir akşamüstüydü. Yaklaşan yağmur bulutlarını gören İslam ve gayrimüslim ahali çoktan evlerine kapanmıştı. Serhadlerin akıncı kullarından olma Böğürdelenli Hasan, sırtındaki boz deriden yamçıya sarınmış, kafasındaki kalpağı ensesine kadar çekmiş, üstündeki kılıçlar hançerleri şıkırda şıkırdata, süvari çizmelerinin dövdüğü yolda hızlı adımlarla ilerlemekteydi. Alman keferesiyle barışın sürdüğü, ama vergi nedeniyle Nemçe (Avusturya) kralıyla sultan’ın arasının açıldığı, sınırlarda yeniden savaşın patlak verebileceği söylentileri dolaşmaktaydı. Akıncı beylerinin desturuyla taviçeler ve çeribaşları akıncı taifesine hazır olmalarını, ama ortalığı bulandırmamak için sefer zamanını beklemelerini el altından ilettikleri, baharın sonuna doğru yeni bir seferin başlayacağının artık sınırın bu yakasında bilinir hale geldiği bir zamandı. İşte o dar zamanda, Böğürdelenli Hasan’ın sefer yoldaşlarından İnce Ahmet bizzat görünerek üç gün sonra İstolni Belgrad’da Beyaz Kilise’nin yanındaki Macar meyhanesinde buluşacaklarını, kimseye haber vermemesini, ömürlerinin kısmetinin ortaya çıktığına dair bazı sözler söylemiş ve ortalıktan kaybolmuştu. Seferden önce neyin kısmetiydi neden kimseye haber vermeyecekti? Kafasında binbir soruyla üç gün beklemiş, sonunda beklenen gün gelende akşamüzeri İstolni Belgrad’a vasıl olmuştu. Kentin sayılı gavur meyhanelerinden olan, ayrıca martolosların muhbirlerden istihbarat topladığı ve akıncıların şehirde konakladığında uğrak yeri olan Beyaz Kilise’nin yan sokağındaki Macar meyhanesine gelmişti. İçerisi her zaman ki gibi tenha sayılırdı. Her zaman ki gibi birbirlerini tanımazdan gelen martoloslar ve istihbarat topladıkları muhbirler dışında kimsecikler yok gibiydi. Bir tek hanın geniş salonun öbür ucunda sırtlarında abalarıyla dikkat çekmeyen ama yüzlerinden hemen tanıdığı akıncı yoldaşları vardı. Acemilikleri birlikte geçmiş, yıllar içerisinde birlikleri ve ocakları ayrı düşmüşken ne sebeple şimdi burada bir araya gelmişlerdi? Yer sofrasına çökmüş sekiz kişilerdi. Yanlarına gelir gelmez selamladıktan sonra yanlarına çöktü. Kendisi dahil beş kişiydiler. Kendisini çağıran İnce Ahmet’i en son iki gün önce  görmüştü ondan önce barıştan önceki son seferde bir Nemçe köyünde rastlaşmışlardı. Yüzünde gizli saklı işler çevirenlere has esrarlı bir ifadeyle yoldaşlarını süzüyordu. Ötekileri de barıştan beri görmemişti. Karamanço Ali, Kesik Osman, Belgradlı Abdullah ve Cambaz Selahattin. Toprakları yoktu, barış zamanı karın tokluğuna paşa kapularında eşkıya takibi yapıp sefer zamanı yağma ve ganimetten gayrı kazançları olmayan insanlardı. Savaş çıkmadıkça diğer akıncılar gibi zor bir hayat geçirmekteydiler. Zaten her biri bu yüzden gelmişlerdi. İnce Ahmet’in kısmetli, nasipli, hayatlarının kurtulduğuna dair verdiği muştulu sözleriyle köylerinden kalkarak, yeni akın mevsiminin şafağında bu muhbirler yatağı meyhanede buluşmuşlardı. Her biri birbirlerini en son gördükleri zamanları ve yüzlerindeki savaş yaralarının nedenlerini merak ederken, karşılıklı hatır sormadan sonra İnce Ahmet söze girdi. Ömürlerinin akında savaşta geçtiğinden, yoldaşlarının edindikleri tımarlardan kendilerinin hiçbir şey elde edememesinden dem vurdu.
            Sonrada sözü ayaklarına gelen kısmetin büyüklüğünden, hayatlarının son demlerini paşalar gibi yaşatacak hazinelerden ve altınlara getirdi. Bir hazinenin yerini öğrenmişti. Yedi sülalelerini zengin edecek şaşaalı bir defineden bahsediyordu. En başta kimse inanmadı dediklerine. Çok define hikayesi dinlemişlerdi. Çokça arayan olmuştu kadim Nemçe krallarının, Rum kayserlerinin hazinelerini, altınlarını ama bulan olmamıştı. Bulanlarında hazineleri bekleyen cinlere ifritlere karışarak hiç olduklarına inanırlardı. Ama İnce Ahmet’i tanırlardı. Hovardalığı olmasa kafasındaki kurnazlıkla bir nice vurgun, bir nice ganimet elde etmişken onları kaybetmezdi. Hesapsız iş yapmayan, köyün çakalı ayarında bir adamdı. Orada bulunan silah arkadaşları, eğer akıncılık yoluna baş koymasa eşkıyalık edeceğine kalıplarını basarlardı. Gerçekten de örümceğin ağ dokuması gibi ince ince örmüştü hesabını Ahmet. Demesine göre birkaç ay öncesinde paşa kapılarından birinde birisiyle bahse tutuşmuşlar, adam ne varsa ona borçlanmış. Borcunu kapatmak için üstündeki yazıları okuyamadığı ama define haritası olduğuna inandığı bir parşömeni eline tutuşturmuş. Macar papazı da Bulgar papazı da üstündeki yazıyı anlamamış. Ama haritadaki şekillere ve işarete göre bu definenin yerini bulmuş. Çok yer gezmiş çok kişiye gizlice sordurmuş, ve definenin saklı olduğu yerin savunmasız bir halde onları beklediğini öğrenmiş. Daha sonra yazıları Latin keferesinin kadim lisanını bilen bir alime okutmuş, alim define haritası olduğunu der demez sır çıkmasın diye öldürmek zorunda kalmış. Sözünü bitirende masanın üzerine kılıcını koyduktan sonra silah üstüne ve birbirlerine yemin ettikten sonra hazinenin yerini söyleyeceğini söyledi. Diğerleri kılıcı çıkarmazdan evvel şüpheye düştüler. Korunmasız, açıkta define mi olurdu? Her şeyi tartmış, ince ince kurmuştu. “Akıncılık töresine göre 10 kişinin aldığı ganimet vergiye girer beşte birine taviçeler el koyar. Biz beş kişi el koyduğumuzdan çete yağması bile sayılmayacak, krallar gibi yaşayacağız. Bir kağnıya yüklememize bakar.” diyerek diğer akıncı yoldaşlarının aklını çelmişti. Hepsi o anda kılıçlarını çekerek sinin üzerine koyduktan sonra ayaklarına gelen kısmetlerinin sırrına ve yoldaşlıklarına dair yemin içmişlerdi. İşte o yeminden sonra İnce Ahmet, ince ince hesaplarının gereğince kısmetin pürüz taraflarını anlatmaya başlamıştı. Kocaman bir şatoda onları bekliyordu ama tam yeri belli değildi, aramaları uzun sürecekti. Kağnı bulmaları ve kağnıyı şatoya dek çıkarmaları, sonra hazineleri yükleyip saklayarak yeniden sınırı geçmeleri gerekiyordu. Öğrendiğine göre bir gün sonra Ordu-yu Hümayun sefere çıkacaktı. O andan itibaren elde edilen her ganimet yağmaya ve vergiye gireceğinden hazinenin tamamına koca koca paşaların beylerin el koyması söz konusuydu. Bir gecede işi halletmeleri lazımdı. Yine en kötüsünü ve sunturlusunu sona saklamıştı İnce Ahmet. Yeminden dönmez akıncı taifesine yemin içirdikten sonraya saklamıştı asıl sırrı. Gezdiği köylerden ve konuştuğu kişilerden duyduğu şeyler vardı. Kalenin uğursuz bir namı vardı ve civardaki ahali gündüz bile yanından geçemiyordu. Meşhur Dolingen Şatosu’ydu hazinenin olduğu yer. Ömrü o coğrafyada geçtiğinden sürüsüne bereket upirli, krvopijaclı, moroili cin-peri hikayesi bilmekte olan akıncıların her biri, ardı ardına besmele koyverdiler. Namını çok işittikleri ama etrafından hiç geçmedikleri bir yerdi. Akın yollarının ve sınırın çokça sapasında kalan, Budin vilayetinin kuzey kesimlerinde bulunan, bir ucu Erdel (Transilvanya) vilayetinin dağlarına, bir ucu Nemçe Çesarlığının (Avusturya) dağlarına uzanan dağ silsilelerinin birinde dikilmekte olduğunu, sapa bir dağ yolunda olduklarını bilirlerdi. Bu coğrafyada dinledikleri sayısız korkulu, dehşetengiz hortlak ve cin-peri rivayetlerinin hikaye edildiği uğursuz bir mekandı.
            Kaç çeşit hikaye anlatılırdı? Şatonun dibindeki terkedilmiş, hortlaklara, cadılara ve perilere yuva olmuş eski evlere, köy mezarlığına, bir gece vakti intihar eden Dolingen kontesinin hayaletinin ve bir nice umacının geceleri ışıklar yakarak koridorlarında hora teptiklerini, insanı korkudan öldürebilecek denli tiksindirici çığlıklarıyla kendi öte dünya lisanlarında çığrıştıkları anlatılırdı. Oranın ahalisinin inançlarını ve yaşamlarını görmüşlerdi. Özellikle bazı geceler evlerinin dışına sarımsaklar haçlar asıp büyük ateşler yakarlar, Walpurgis gecesi yada Aziz Corci gecesi gibi isimlendirdikleri gecelerde uğursuz mahlukları, cadıların ve umacıların dağlarda ateşler yakarak toplandıklarını, hortlakların kabirlerinden çıkarak evlerin camlarını tıklattıkları anlatılır durulurdu. İşte akıncıların aklına bu tuhaf hikayeler rivayetler üşüşmüştü. Acaba hepsi oradaki hazineyi korumak için çıkartılmış efsanelerden miydi? Her şeye rağmen yemin içtikleri üzere şatoya gitme ve hazineyi bulma kararından vazgeçmediler. Her biri yardan ve serden geçme bu serhad erleri, hancıya birkaç mangır bıraktıktan sonra şehrin çeşme başlarına bıraktıkları atlarını alarak şimal kapısından çıkarak dağların olduğu yere at sürdüler. Yağmurun kayganlaştırdığı toprağa rağmen, akınlar için özen yetiştirilen yelden hızlı kara haberden tez varan akın atlarıyla durmaksızın, köyleri ve palankaları arkalarında bıraktılar. Gün doğarken uzaktan Macar dağları sökün etmişti. Köyün birine girerek aralarında denkleştirdikleri mangırlarla önüne koşulu koca bir öküzle birlikte bir kağnıyı satın aldılar. Kağnının ağır adımlarında, atlarının üzerinde yarı uyur vaziyette ağır ağır Macar dağlarına doğru ilerlediler. Kağnının ağır adımlarında, çamurlu toprakta bata çıka yürüdüler. Gün öğleye devrildiğinde dağların eteklerine varmışlardı, dağ yollarına sürdükleri kağnının ardından taşlık yolda ilerlemeyi sürdürdüler. Güneş tepelerinde parlamaktayken dağların ıssızında namlı terkedilmiş köyü ve onun tepesine baykuş misali tünemiş olan Dolingen Şatosu’nun bulunduğu bölgeye girdiler. Vakit gündüz olmasına rağmen hikayelerde anlatıldığı kadar korkutucuydu. Bir an önce işlerini bitirip dönmek istercesine yanlarına yiyecek azıkları bile almamışlardı. Hazinelerini alacak ve bu uğursuz şatodan uzaklara gideceklerdi. Taşlık yolu takip ederek şatoya giden yolu tırmanmaya başladılar. Terkedilmiş köyden geçerken rüzgarın bile başka türlü estiğini hissederek ürperdiler. Mezar taşları olmayan büyük bir mezarlığın tam ortasında sanki kendilerini seyreden ölülerin arasından geçip gidiyorlardı. Atların ve tekerleklerin altında ezilmekte olan otların ve kuru dalların çıtırtısı ölülerin kırılan kemiklerine aitti. Ağızlarında dualarla köyü geçip gittikten sonra şatonun dikildiği tepenin eteklerine geldiler. Atlarından inerek kağnın önüne bağlayarak hem kamçılayarak hem itekleyerek tepeye varmaya çalıştılar. Uğraşa uğraşa güç bela kara suretli Dolingen şatosunun kapılarının önüne vardılar. Gündüz vakti olmasına rağmen, yosunlu gövdesi, aşınmış taşları ve oyuklarında yuva yapmış baykuşlarla canlı bir korku timsali gibiydi. Uzun kuleleri ve karanlık pencereleriyle ölü bir dev iskeletini andırıyordu. Kalede ne bir sancak ne bir işaret vardı. Asırlardır boş olduğunu tahmin ettiler, ne Osmanlı’nın ne Nemçe’nin tenezzül etmediği sınır kalelerindendi. Fatih Han devrinde Macar ovalarına dek akınlar yapan Malkoçoğlu akıncılarının bile görüp görmediği şüpheliydi. Kara tahtadan kapıların üstüne çakılmış tahtaları birer birer sökerek kapının ardına vurulmuş zincirleri de zorlayarak açtıktan sonra şatonun dar avlusuna girdiler. Şatonun kenarına bitişik ufak çatılı ve tepesindeki haçı eğilmiş kiliseden başka şatoya giden ana kapı vardı. Tuhaflarına giden şey hem kilisenin hem şatonun kapısına sayısız haçın, İsevilerin kutsal sembollerinin ve sarımsakların asılmış olmasıydı. Korkutma amaçlı olduğunu düşündüler.
            Hiçbir şeye aldırmadan şatonun kapılarını da zorlayarak açtıktan sonra gün ışığında dolaşan toz zerrelerinin uçuştuğu, örümcek ağlarından başka hiçbir şeyin bulunmadığı şatoya girdiler. Bir eşya bir iz bulunur diye şatoyu tepeden tırnağa aradılar. Kapalı kalmış mahzende birkaç dev örümceğin yuva kurduğu dev şarap fıçılarından ve bir iki iskemleden başka eşya yoktu. Gün yavaş yavaş batmaya evrilirken hafiften loşlaşmaya ve korkutucu bir hal almaya başlayan şatonun içerisinde daha fazla duramayarak avluya indiler. Kabirde kufi mezartaşı görseler zor okur ama çokça dil bilir akıncı yiğitler, bir iz bir işaret çözeriz diye İnce Ahmed’in koynundan çıkardığı define haritasına baktılar. Şatoya tıpatıp benzeyen çizimde çizili haç işaretinin kiliseyi işaret ettiğine hükmettiler. Gün batımına yakın kapıdan söktükleri tahta parçalarını tutuşturarak yaktıkları meşalelerle kararmaya başlayan kiliseye girdiler. Sunak taşından başka hiçbir şey yoktu. Ne yapacaklarını bilmeden duraklayarak duvarlarda izler işaretler aramaya başladılar. Sanki zaman hızlıca akmış ve karanlıklar kalenin her yanını kaplamıştı. Haç işaretinin kafasında yarattığı yankıyla üstünde haç durması gereken sunak taşını yoklamaya başladı İnce Ahmet. Taşın hareket ettiğini ve tabana sabit olmadığını görünce daha da ittirdi. Aşağıda bir boşluk açılmıştı. Diğerlerinin de yardımıyla daha da ittirerek sunağı açmaya, altındaki boşluğu daha da genişletmeye çalıştılar. Sunak taşı tamamen açıldığında ortaya çıkardıkları şey büyükçe bir gizli bölmeydi. İçinde orta boy bir taş lahit durmaktaydı. İşlemeli lahidin üstünde tanış geldikleri Macar lisanıyla “Dolingen Kontesi” yazısı yazılmıştı süslü harflerle. Definenin bu kapağın altında olduğuna hükmettiler ve açmaya uğraştılar. Lahit kapağı yana kaydığında ortaya çıkardıkları şeyin olağanüstü tuhaflığı karşısında korkudan dillerini yutacak hale geldiler. Lahdin altında onları bekleyen şeyin altınlar değil, kızıl cehennem gözleri, siyah pençeden elleri ve uzun kolları, sarınmış kefeni, sivri dişleri ve yeşile kaçan canavar suretli bir hortlaktı. Akıncıları görür görmez asırların açlığıyla ellerini onlara uzatarak kabrinden dışarıya uğradı. Meşaleleri dört bir yana saça savura korkuyla kiliseden dışarıya fırlayan yiğitlerin aklı yerinden çıktı. Şatodan gelen ışıklar, pencerelerden sarkan gölgeler ve çınlayan öte dünya nağmeleriyle kırklara uğradılar. En son içlerinden birisi çarpılmadan köye dek vardı. O da aklını, ıssız köydeki camlarda kapılardan dışarı uğrayan ölüleri, hortlakları gördüğünde, küplerinden çıkan cadıları gördüğünde kaybetti. Günlerden bir gün Macar köylerinden birinde buldu akıncı kollarından birisi Böğürdelenli Hasan’ı. Hasan her şeyi olduğu gibi anlattı, cimine dalına kadar. Deli dediler, cinlere uğramıştır dediler hekime gönderdiler. Budin’de İslam ve gavur hekimlerinin görmesinin ardından tasdikleyip, şehr-i Edirne’de Sultan Bayezid Han-ı Sani külliyesinin bimarhanesine diğer akıl hastalarının, kara sevdalıların ve aklını yitirmişlerin arasına kattılar. Bimarhane güllabicilerinden (hastabakıcı) Kösezadenin Hayrullah, 973’te iş bu delinin feri gitmiş gözlerine bakarak bu hikayeyi kaleme aldı bilahülazim.

SON
            Mehmet Berk Yaltırık
8 Ağustos 2011 - İstanbul