zombi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
zombi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Temmuz 2014 Cuma

Cenazenin Düellosu

(Cenazenin Düellosu, Gölge E-Dergi, 74. Sayı, Kasım 2013, s. 58-61)

(1907-Edirne)

            “Aman! Zogo’nun narası mıdır o?”
            “Hiç durmayalım! Eşref saatinde değilse canımıza okur!”

            Bir vakitler Edirne’nin sokaklarında gür narası patladığında yediden yetmişe herkesin tanıdığı, Arnavut göçmenlerine has konuşmasına aşina oldukları Zogo Niyazi* namıyla maruf bir kabadayı ile onun yardakçısı, musahibi yerinde Cüce Ragıp dolanırdı. Onun narasını duyup: “Var midır more belasini arayan?” diye bağırmasını işitenler yukarıdaki gibi karşılık verir, Edirne’nin türlü çeşit milletten kabadayısı, külhanisi “Belaya bulaşmayalım!” kavlinden ortalıktan tüyer, kertenkele misali taş diplerine dek kaçacak yer ararlardı. Zogo Niyazi şehre Dömeke Harbi’nin nihayete erdiği vakit gelip yerleşmişti. Ta Arnavut memleketinden belinde kamasıyla tabancasıyla çıkıp gelen bu yabancı, peşinde eli silahlı kanlılar olduğunu söyleyip Edirne’nin o devirdeki belalı bitirimlerinden Kahveci Nedim’in yanına kapağı atmıştı. Bir gece vakti kanlıları Tahmis Meydanı’nda Nedim’in kahvesine gelip kendisini haklamaya yeltendiği sıra Kahveci Nedim’in dükkanın arkasında kumar oynayan bitirimler dışarıya fırlayıp Arnavut aksanıyla konuşan saldırganları tarumar ettiklerinde şehir ayağa kalkmıştı. Şehrin o devirdeki zaptiye serkomiseri Boşnak Hasan adamları bitirimlerin elinden alıp nezarethaneye tıktığında hiç biri sesini çıkarmamış, ne zaman ki gaddar serkomiser kızılcık sopasını çıkarıp kaffesini falakaya yatırınca bülbül gibi ötüp kendilerini Mat Valisi Cemal Paşa Zogolli’nin yolladığını itiraf etmişlerdi. Meğer Niyazi ta Mat şehrindeyken bir düğünde önce Zogolli’nin adamlarıyla tartışıp sonra Zogolli’nin kendisiyle münakaşa etmesin mi? Deli Arnavut damarı kabarıp belindeki Karadağ tabancasını hızla çekip koca valiyi yaralamasın mı? O hengamede dolu misali yağan yağlı kurşunlardan kaçıp ayağının tozuyla Edirne’ye dek gelmesin mi? Haliyle daha o andan itibaren “Zogolli’yi vuran Niyazi” diye hikayesi anlatılır olmuştu. Boşnak Hasan adamların silahlarına el koyup Karaağaç Garı’na göndermesine rağmen adamlar “Bunu vurmadan dönersek Zogolli Paşa canımıza okur!” korkusuyla Ali Paşa Bedesteni’ne dek gelip Kalaycı Boşo’dan uydurdukları bıçaklarla Tahmis Meydanı’nın oraya gelip her biri bir yol tarafına öğleden pusuya yatmışlardı. Vakit gece olup el ayak çekilince, kahve önünü süpürmeye çıkan Niyazi’yi görür görmez bıçaklarını fora edip tepesine üşüşmüşlerdi. Niyazi koca vali paşayı vurmaktan çekinmemiş bir sergerde, kapısının köpeklerinden mi korkacaktı? Belindeki Elbasan yapımı saldırmayı çekip adamlardan ikisini yaralayıp bunlardan birinin de ölümüne neden olunca mahkemesi görülmüş, nefsi müdafaa olduğunu ispat edince beraat etmişti. Ancak Zogolli Paşa’nın adamlarını hacamat etmesinden ötürü namı almış yürümüş kısa süre içerisinde “Zogolli’yi Vuran Niyazi” diye söylene söylene “Zogo” lakabıyla anılır olmuştu. Şehrin Karaağaç ve Kaleiçi semtlerinin gayrimüslim kabadayıları ile olan kavgalarında sivrilip, zindanlara girip çıktıktan sonra da namı almış yürümüştü. Meydancılığı da bırakmış meyhanelerden, bitirimhanelerde topladığı haraçlarla geçinir olmuş, kısa sürede şehrin diğer şerirlerini de sindirmişti ki “Edirne’nin Fırtınası” diye söylenilir olmuştu.

            Yek at yek mızrak bu kabadayının bir adamı vardı, o da Cüce Ragıp dedikleri Bostanpazarı’nda yatıp kalkar bir sefildi. Şehre ne ara geldi ne vakit Zogo’ya kapulandı bilinmez yerden bitme, Rumelili ağzıyla konuşur bir kimse. Ama öyle bir sadakati de vardı ki değme kapıkuluna, mabeyn kâtibine taş çıkartır! Adamı denilirse de sayın ki musahibi, sağ kolu yerinde. Ağasının işret masasında sızıp uyanacağı vakti bildiğinden Bostanpazarı’ndan çıkar ta Kaleiçi meyhanelerine dek gider, o gecelik misafir kaldığı meyhaneyi yahut evini bulur kapısında hazır beklerdi. Şayet ağası emretmişse onun adına söylediği mekânlardan haraçları alır ağasına getirir, ağasına söylenecek şeyleri sağdan soldan toplardı. Karnı doyardı, cebi para görürdü görmesine ya asıl kazancı Zogo Niyazi’nin namından faydalanmaktı. Öyle ya? Bir başına bir cüceden kim korkup çekince duyacak? Böylece Ragıp efendi “Zogo’nun selamı var!” diyerek canı çektiği lokantada yer, meyhanede içer, üstüne kendisini isteseler bir kaşık suda boğabilecek külhanbeylerine, kaldırım kurtlarına caka satar, dayılanır kimse de kılına dahi dokunamazdı. Cüce Ragıp ömrünü hem çalışmadan ömrünü sürdürür, hem yorulmadan kabadayılık ederdi. Hele bir de Zogo Niyazi’nin ardı sıra çalımlı çalımlı heybetli bir yürüyüşü vardı İzmir’in zeybekleri gibi ki gören Zogo’nun değil de onu kabadayı zannederdi. İşte Cüce Ragıp hep böyle yaşar gider, yarınını pek düşünmezdi, zannederdi ki kıyamete kadar Zogo namını sürdürecek o da namının etinden sütünden beslene beslene yaşayacağını umardı.

            Erzurum Ayaklanması’ndan (1907'deki) takriben bir sene sonra Edirne’ye bir başka şerir gelmişti ki esaslı konuşmak lazımsa bu gelen Zogo’dan da diğer kaldırım kurtlarından da beterdi. Tabiri caizse yürüyen bela, Balkanları kasıp kavuran, İlinden Ayaklanması’nın ardında yüzgeri eden, ardından birbirlerinin kanına ekmek doğrayan komitacılardan biri olan Nikola Voyvoda! Gaddarlığıyla tanınmakta olup kendi hemşerileri tarafından bile sevilmeyen, denk geldiği köylüleri kasabalıları zengin fakir ayırt etmeden önce soyan, ırzlarına el uzattıktan sonra topunu birden gözünü kırpmadan ölüme gönderen bir insan kasabıydı. Eşkıyalıktan gelmeydi ki dağa çıkması bile genç yaşında soygun bokuna olmuştu. Ancak devran değişip komitacılar zuhur edip köylüler onlara meyledince kuru haydutluk para etmediğinden ve sırf meydan komitacılara kaldı diye açıkta kalmamak adına Dâhili Makedon İhtilal Örgütü’ne katılmış, Hristiyan Müslüman ayırmadan tavuk gibi adam keser bir caniydi. En azılı komitacıların bile adını duyduklarında tiksindiği, kimisinin de korkuyla bahsettiği biriydi. Sırf korku dolu ününden faydalanıp Osmanlı’ya karşı üstünlük sağlar diye örgüte dâhil etmişlerdi. İlinden Ayaklanması zamanında Manastır’ı kasıp kavurmuştu ki köylü kısmı kendilerine dokunmasın diye istemese bile komitacılara katılıp Osmanlı’ya karşı vuruşmuştu. İsyan fırtınası Balkanları kavurmuş hatta Edirne civarında “Kıyamet Günü” dedikleri bir ayaklanma patlak vermişti ancak zeybek taifesinin deyimiyle “tavşanı arabayla avlayan Osmanlı” her birinin başını ezmişti. Bu hadiseler, Nikola’nın Edirne’ye gelişinden seneler önce olmuştu ama İlinden Ayaklanması’nın bastırılması örgüt içerisindeki derin ihtilafları körüklemişti. Tane Nikolov’un tesirine karşın örgüt ikiye bölünüp liderler birbirlerinin üzerine suikastçılar göndermeye başlamış, bu kez namlular birbirlerine dönmüştü. “Bunun şanı, varlığı bize yaramaz!” denilerek Nikola Voyvoda’nın üzerine de birkaç suikastçı gönderilmiş o da bu baskını atlatıp defterden düşürüldüğünü anlayınca akıl sır ermez bir hesapla Osmanlı’ya sığınmıştı. Komitacıları tepelemede yardımı olur diye aff-ı şahaneye mazhar olup kır serdarlığı eden zeybek eskileri gibi “Ne olur ne olmaz elimin altında dursun!” diyen Osmanlı onu kabul etmiş, o da peşinden gelebilecek suikastçılardan uzakta kalabilmek için Edirne’ye varıp gelmişti. Nasıl olsa birbirini gırtlaklayan komitacılardan kaçmaktaydı, Osmanlı’ya da ters dönecek değil ya? Elinde sadrazam paşa kâğıdı olduğundan kendisine hiçbir zaptiye dokunmaya cesaret edememiş, birkaç adamıyla ve silahlarıyla birlikte ellerini kollarını sallaya sallaya şehre gelip konmuşlardı. Konmuştu konmasına ya neyle geçinecek, nerede yatıp kalkacak? Eşkıyalıktan gelme değil mi ya, elbette dükkânlara esnafa çökecek onların haracını yiyecekti. Zaptiyenin ne haddine sadrazam paşa kâğıdıyla gezen koca voyvodaya dokunmak? İşte böyle diyerek ilk gördüğü bir lokantaya dalarak adamlarıyla yiyip içmiş, üstüne bir de para istemişti. Lokanta sahibi Zogo Niyazi’den başkasına haraç vermediklerini söyleyince adamı tartaklamış, haracını aldıktan sonra bozuk bir Türkçeyle: “Git Zogo pezevengini çağır!” diyerek dükkândan kovmuştu. Zavallı lokantacı Zogo’yu ararken Cüce Ragıp’a rastlayınca olanları anlatıp musahibidir diye onu çağırmıştı. Ragıp, Edirne’de senelerden beridir ağasına kimsenin karışamadığını bildiğinden ve cahil lokantacının el muhtemel ava çıkmış köylü Bulgarları komitacı sandığından emin, salına salına lokantaya girmişti. İçeriye girer girmez Nikola Voyvoda ile nursuz suratlı adamlarını hem de tepeden tırnağa silahlı görünce Ragıp’ın efeliği o anda sönüvermişti. “Nikola Voyvoda’yı tanıyın! Zogo dediğiniz pezevengi bekliyorum akşama değin, o gelmezse ben üzerine gelirim!” deyince Cüce Ragıp bembeyaz bir suratla dışarı çıkıp Zogo’nun evine doğru yollanmıştı. Ekmek elden su gölden yaşadığının sonu geldiğinden perişan olmuştu. Şimdi bunu Zogo’ya söylese bir dert söylemese bir dert. Ragıp, Nikola’nın namını İlinden Ayaklanması zamanında zabitlerden şöyle böyle duymuştu, belalı olduğu aşikârdı ama kendisi namından daha tehlikeliydi. Nikola’nın Zogo Niyazi’yi haklayacağı gün gibi ayandı. Bunlar öyle böyle değil eli kanlı komitacıydı; üzerlerindeki fişeklikleri, hangi Osmanlı karakolundan aldıkları bilinmez mavzer tüfekleri, bellerinde Frenk revolverleri, görmese bile ne bok olduğunu bildiği İlinden Ayaklanması’ndan beridir komitacıların üzerinden eksik olmaz el bombaları kendi gözleriyle görmüştü. Gariban Zogo ne yapsın? Edirne’de kabadayıların en ufağından ustura, en büyüğünden çıksa çıksa 93 Harbi malülü Karadağ tabancası çıkar, değil Zogo Edirne’nin tekmil kabadayısı alay kurup gelse bunlar onları darma duman ederdi, fişek atmalarına bile lüzum yok el bombaları Edirne’yi yıkmaya yeterdi! Zogo halden anlayıp Nikola’nın elini öpse bile nam gitti gider, Cüce’nin ekmeği kesilir. Hoş Zogo’yu kendinden iyi tanırdı ya teslim olmayacağını bilirdi, hele ki deli Arnavut damarı tutmasın. Adam zamanında koca Mat valisi Zogolli Paşa’yı çekip vurmuş, yabanın domuz çobanı Bulgar eşkıya eskisinden mi korkacak? Zogo’nun evine varıp mevzuyu anlattığında olay tam da düşündüğü gibi cereyan etmiş, Zogo öfkeden kızıla çalan gözlerle memleketinden gelirken getirdiği çakaralmaz Karadağ tabancasıyla Elbasan işi bıçağı yanına alıp evinden dışarıya uğramış, Ragıp da ardından ilk defa korka korka peşi sıra çıkmıştı evden. Ancak bela bir kere geldi mi aksilik de üst üste gelirdi. Edirne’de senelerden beri Zogo’dan illallah demiş Müslüman ve gayrimüslim kabadayılar meğerse Zogo’yu bir kancık pusu da ortadan kaldırmak için sözleşmesin mi? Evinin çıkışına pusu kurup: “Söz söyletmeden basın kurşunu!” diye kavilleşmesinler mi? Böylece Zogo’nun adımını dışarıya atmasıyla silahların patlaması bir olmuş, koca kabadayı bir yandım diyemeden bir silahını çekemeden gerisingeriye yıkılmış, Cüce Ragıp da altında kalmıştı. Zaptiyeler gelmeden bu külhaniler tüyer tüymez Ragıp da koca bedenin altından çıkarak Zogo’yu evin içine sürüklemişti. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak diye böylesine denirdi. Edirne kopuklarının hesapsız ve vakitsiz yedikleri herzeyle Ragıp’ın da rızkı kesilmişti.

            Ancak Ragıp’ın o dar zamanda aklına başka bir fikir gelmişti. Zamanında Meriç kenarında çamaşır yıkayan kadınları gizliden seyrettiği vakitlerin birinde kadınların bir büyücü karıdan bahsettiklerini duymuştu. Osmanlı sarayından çıkma bir siyahi kalfa, memleketinden öğrendiği tuhaf sihirleri ve tılsımları bilmekteydi. Kadıncağız güya evinin arka bahçesinde ölüp kalmış bir hırsızı diriltip canlı gibi yürütüp evinden dışarıya atmıştı! Muhtemelen koca karı masalıydı ya Ragıp’ın başka çaresi mi vardı? Böylece Zogo’nun evinde gizlediği altınların bir kısmını kendi cebine atıp Balıkpazarı civarında oturan saraylı kalfanın evine varmıştı. Kadın ilkin inkâr etmiş, altınları görünce kabul etmiş, koca bez çuvalını cüceye taşıtıp Zogo’nun evine gelmişti. Şiveli şiveli konuşaraktan: “Bu adamcağız ayağa kalkıp yürür ama artık konuşmaz, fikri yoktur, acıkmaz, bir bebe putu vardır ona göre yürür! Tılsımı kırmak istersen bebe putunun kafasını koparasın!” demiş, cüce ona bile razı gelmişti. Elbet aklında bir hinlik vardı! Saraylı kadın ölünün saçlarını alıp bebeğe bağlayıp bazı iğneler saplayıp birtakım tütsüler yakmış, değişik bir dilde bir şeyler söyleyip sanki oyun havasına seğirtir gibi kıvırtmaya başlamıştı. Ne ara ne olmuşsa olmuş Zogo gözlerini tekrar açıp ayağa kalkmıştı ama eski halini ara ki bulasın! Gözleri eskisinden daha kızıl, derisi solmuş, delirmiş gibi fersiz gözüyle sanki adamın ruhunun derinliklerine bakmada! Kadından Zogo’yu hareket ettirmesine yarar bebeği alıp Zogo’nun silahlarını da yanına aldıktan sonra kadınla birlikte dışarı çıktığında hava çoktan kararmıştı. Sokağın ilerisinden Nikola Voyvoda ile adamlarının bir hışım geldiğini görünce keyfinden dört köşe olmuştu. Hemen onlara doğru koşturarak el etek öpüp selama durmuştu. Nikola: “Zogo vuruldu derler! Aslı var mıdır?” deyince, “Evinin önüne pusu attılar ama vuramadılar ağam. Zogo deyyus evindedir, eceli demek senin elindenmiş!” demiş ve sırtındaki eteği yerleri süpüren paltonun cebindeki bebeği oynayarak Zogo’yu dışarıya çağırmıştı. Cüce Ragıp da oyun çok! Balkan kavminin insan yana cesur ecinniden yana korkak olduğunu bilir, bir acayip durum görseler altlarına dolduracağına adım gibi emin! Zogo’nun cesedi sallana sallana karanlık sokakta arzı endam edince komitacılar tabancalarını çekip Zogo’ya doğru ateş etmeye başlamışlar, ancak zaten ölü olan Zogo onların üzerine gelmeye devam etmişti. Tabancanın kar etmediğini şaşkınlıkla görüp istavroz çıkararak bu sefer tüfeklerine sarılıp top güllesi misali mavzer mermileriyle Zogo’yu vurmuşlar, ancak Zogo yine üzerlerine gelmeye devam etmişti. Zogo Niyazi, sokak lambası altına gelip delik deşik bedeniyle, kızıl gözleri ve üstündeki kurumuş kanlara tezat soluk bedeniyle arzı endam edince o gözü kara komitacılar tüfeklerini fırlatıp çığlık çığlığa yüz geri edip kaçmışlardı. O günden sonra Nikola Voyvoda’yı Edirne’de kimse görmemişti. Hatta Bulgar ordusuna katıldıktan sonra Balkan Harbi zamanında bile Edirne istikametine yürümeyi reddedip firar ettiğinden asker kaçağı olarak takip edilip asılarak can vermişti!

Cüce Ragıp komitacıların işini gördükten sonra asıl Edirne külhanları üzerine olan planını gerçekleştirebilmek için gölgelere gire çıka peşinde Zogo ile birlikte Kaleiçi’ne dek gelip en namlı kabadayıların gelip takıldığı Maxim Meyhanesi’ne gelmişti. “Zogo’nun soytarısı!” diye takılanlarla alay edip: “Hey avanaklar! Zogo’yu öldü sanırsınız ama ölmedi. Buraya geliyor. Siz kevgire çevirdiğinizi zannedin, Zogo şerbetlidir ki ta yedi göbek öteden nenesi Bojik cazısıdır, tılsımlanmıştır. Kurşun işlemez, kurşun işler olsa Zogolli Paşa’ya nasıl kurşun ata? Ama çaresi bendedir, kurtarmam için yalvarırsınız!” demiş ve tüm gülmeler, küfürler alaylar karşılığında sadece sırıtmakla yetinip bir köşeye geçip oturmuştu. Zogo’nun cesedi yaralı haliyle içeriye dalar dalmaz kimi korkudan bayılmış, kimi duaya kimi namaza durmuş, kimi kaça durmuştu. İçlerinden yürekli bir tanesi çıkıp: “Bakalım tılsım kaç para Niyazi!” diyerek belinden çektiği revolveri Niyazi’nin kafasına doğrultup ateşlemiş, adamın beynini paramparça etmişti. Ancak Zogo yine yürümeye devam edince korkudan olduğu yerde can vermişti. Zogo üstlerine geldikçe altlarına pisleye pisleye bir köşeye kaçmışlar, Cüce Ragıp’a yalvarmaya başlamışlardı. Ragıp oyun gereği bir anda Zogo’nun bıçağını belinden sıyırıp cesede saplar saplamaz paltosunun cebindeki kuklanın başını kırarak ezmiş, böylece yürüyen ceset olduğu yere yıkılmıştı. Külhanbeyleri kendilerini kurtardı diye cücenin ellerine yapışmış hepsi Ragıp’a biat etmişti. Ancak ne olur ne olmaz Niyazi yine hortlar diye Edirne’nin Bulgar köylerinden birinden usta bir cadıcı çağırılmış, kalbi çıkartılarak haşlanmış, cesedi göbeğinden yedi kere toprağa kazıklandıktan sonra yakılıp öyle gömülmüştü. Ragıp da yaptığı iyilik karşılığı sırrını açık etmesin diye saraylı kadına her ay aldığı haraçtan bir miktar göndermiş, ta Balkan Harbi’ne dek bu düzeni sürdürmüş, İttihatçıların beli makineli fedaileri bile ona ilişmeye çekinmişlerdi. Neyden sonra harp zamanı gelip seferberlik ilan edilince Edirne’nin diğer külhanbeyi, kabadayı taifesiyle birlikte cenkten korkup şehirden savuşup gitmiş öylece de ortalıktan kaybolmuştu. Savaştan çok çok sonraları bunların bir kısmı geri dönmüş ancak Ragıp da dönmeyenler arasında yerini almıştı. İlkin öldü sanmışlar ancak İstanbul’da nev zuhur bir kabadayının yanına kapılandığını duyunca da hiç şaşırmamışlar; “Aslına rücu etmiş…” demişlerdi!

SON
Mehmet Berk Yaltırık
20 Ekim 2013 – İstanbul



* Söz konusu kişinin Edirne’de 2012’de vefat eden Zogo Pastanesi’nin sahibi Zogo lakaplı Niyazi Aydınlık ile arasında sadece isim benzerliği bulunmakta olup kendisiyle bir alakası yoktur, hayali karakterdir. M.B.Y

2 Mart 2012 Cuma

Leyl-i Namevtiyân Destanı (Osm. Yaşayan Ölülerin Gecesi)

(İlk Yayınlanış: Leyl-i Namevtiyân Destanı, Kayıp Rıhtım, Ağustos – 2010, Serbest Tema,

24 Muharrem 1058’de ki keferenin takvimine göre 18 Şubat 1648’e tekabül eder, o dehşetli hadiselerin gerçekleştiği gecedir ki olanların ve yaşananların tüm gerçekliğine şehadetlik etmişizdir. Devir Sultan İbrahim devridir, Girit ceziresinde Venedik kafiriyle savaş başlamıştır. Nemçe* kafiriyle sulh imza edildiğinden beridir büyük harp görmemiştik ama sınırda hareketlenmeler görülüyordu. O dönemler ben İstolni Belgrat* sancak beyinin emrinde, gizli ve tehlikeli bir görevle bir grup askerle birlikte bu acayip olaya müdahil olmuştuk.
             Gençliği henüz geride bırakmış, bir elde kılıç bir elde kalkan, serhad boylarında kah tımarlı sipahilerle kah Tatar atlılarıyla düşman illerinde gazaya gider bir deli yiğittim. Çokça yoldaşımız vardı ki her birimiz Budin* Paşa’sının kapı halkındandık. Dağda çiftbozan olup eşkıya olacağımıza, devlet kapısıdır diye Adana’dan kalkıp askerlik bahanesiyle buraya gelmiş kapulanmıştık. Paşa cömert adamdı, yiğitleri yiğitliği severdi, kapı halkından bahşişi eksik etmezdi. Allah razı olsun kapısında darlık sıkıntısı çekmedik, açlık görmedik. Yiğitliğinde hakkını verdik. Bir dönemler İfrit Celal adını duyan Nemçeli yahut Lehli kaçacak delik arardı. Benim abartmam değildir, övünmeyi sevmeyiz lakin bizimde o dönemde o muhitte ismimiz duyulmuştur.
            İşte o vakitte kapı halkından birkaç yoldaşımla birlikte İstolni Belgrat’taki meşhur Macar meyhanelerinden olan, şehrin gavur mahallelerinin olduğu kısımdaki eski Beyaz Kilise’nin yan sokağındaki Garbo’nun meyhanesinde, ağzının tadını bilen ehl-i mey olarak Macar şaraplarını içmekteyiz. Akşamın alacasıydı, devriyeden dönmüştük yorgunluğumuzu atalım diye oturmuş daha ilk kadehlerimizi içmekteyiz. Garbo’nun bize mahsuben kendisi için Alaman diyarından getirdiği inek sütünden mamül bir cins peyniri ve bizim her daim yanımızda taşıdığımız pastırmayı katık etmiştik. Ben hariç dokuz kişiydik. Karadağlı Ahmet, Arnavut Kel Selim, Kanijeli Naşit, Budinli Muhacir Osman, Vidinli Sofu Niyazi, Temeşvarlı Kemankeşlerin Abdullah, Varadlı Hasan, Belgratlı Ali, Semendirekli Deli Selahattin. Bu isimleri bu denli aklımda muhafaza edebilmemin nedeni o dehşetli olayın ve zamanın hiçbir ayrıntısının aklımda çıkmamasından ziyade o kahramanların yüreklerinin korkusuna rağmen habis yaratıklarla cenk etmekten kaçmamalarıydı.
            Şaraplarımız kadehlerimizde türlü çeşit mevzudan bahsediyoruz daha kafamızda sermestlik yok bilakis henüz ayık sayılırız. Han o gece bizim dışımızda bir iki kale muhafızını ve birkaç tane oradan gelip geçen yolcuyu barındırıyordu ki buna rağmen tenha sayılırdı. Bu sakin ortam meyhanenin kapısının büyük bir gürültüyle açılmasıyla son buldu. Kapıda beliren İstolni Belgrad paşasının konağının kethüdasının yamaklarından biriydi. Oldukça aceleli ve telaşlı bir hali vardı. Şehirde bizden başka “kapı halkı” olup olmadığını sordu. Ben de üç bölüğe ayrıldığımızı, diğer iki bölüğün Tuna nehri tarafına geçtiğini sabahtan önce dönemeyeceklerini bir tek bizim bulunduğumuzu söyledim.
            Paşa’nın ivedilikle bizi çağırdığını, silahlanıp gelmemizi söyledi. O sırada meyhanede bulunan iki kale erinin büyük bir korkuyla yerinden kalktığını gördüm. Paşa’nın asker çağırması savaşa delalet olabilirdi. Böylece kadehlerimizde kalan son şarabı yuvarladıktan sonra sağa sola astığımız kılıçlarımızı ve silahlarımızı alarak meyhanenin ahırına girdik. Kale erlerinin kale yönüne doğru yöneldiği sırada kale muhafızlarından birisinin onlara koşturduğunu gördüm. Adam onlara kaleye girmelerini ve ne olursa olsun kapı halkıyla birlikte gitmemelerini, şehirden çıkmamalarını, konaktan tekin olmayan haberler aldığını söyledi. Tamamını duyamadım ama bizimle gelmeye karar veren adamlar paşanın konağı yerine tam tersi istikamette bulunan iç kaleye doğru koşmaya başladılar. İşin sırrını sonradan öğrenecektik.
            Atlara biner binmez kethüda yamağını beklemeden paşanın konağına doğru dörtnala ilerledik. Konağın önüne geldiğimizde dışarıda görevli yamaklara atlarımızın dizginlerini bıraktıktan sonra paşanın konağının dış avlusuna girdik. Paşa’nın huzuruna çıktığımızda el etek öpüp el pençe divan durduk. Paşa bize oldukça tehlikeli ve gizli bir vazife aldığımızı, bu görevde yalnız olduğumuzu tek bir kale eri bile alamayacağımızı söylediğinde bir hayli çekindik. Düşman akını olsaydı çoktan şehirde duyulur ve ahali silahlandırılırdı. Oldukça tuhaf bir durumdu. Askerler toplanmıyorsa düşman yok demekti peki paşanın yüzü neden korku ve kederle sararmıştı?
Paşa’ya vereceği her emri yerine getirebileceğini söyledikten sonra bize görevimizi açıkladı. Vezsprem sancakbeyinin kardeşi Nigar Hanım’ın düğününe giden paşanın kızı Miraye Hanım, yolda bir takım eşkıyaların saldırısına uğrayınca yol üzerindeki Varpalota kalesine sığınmıştı. Eşkıyaların sayıca üstün olduğundan kızını muhafaza etmekle yükümlü kale erlerinin neredeyse tamamının öldürüldüğünü sadece birinin kurtulduğunu söyledi. Paşa’ya bu görevi her halükarda yapabileceğimizi söyledikten sonra ona neden yanımıza asker alıp alamadığımızı sordum. Eşkıyalardan sağ kalan tek askerin anlattıklarının diğer askerlere korkutucu geldiğini hem onların burayı muhafaza etmesinin yerinde olacağını, bizim gibi yiğitlerin az sayıda olsalar da nice haydudu tepeleyebileceğini söyledi.
O sırada paşanın arkasında, kapının orda tutulan birini gördüm. Ben hayatımda çok korkan adam gördüm de öylesini görmemiştim. Beti benzi atmış, ayazda kalmış gibi titreyen bir garip kişiydi. Üzerindeki esvaplardan onun o kurtulan kale eri olabileceğine hükmettim. Paşa’dan onunla konuşmak istediğimi, yoldaşlarımla birlikte savaşacağım şeyi tanımanın daha iyi olacağını söyledim. Paşa sanki bir şeyleri saklarmış gibi buna ilkin razı olmadı ama sonra adamı bizim önümüze getirdi. Adam delice şeyler söylüyordu. Kendilerine saldıranların insan olmadıklarını, ölülerin kılığına girmiş bir çeşit ecinni olduklarını söyledi. Kendisi dışında diğer askerleri yediklerini, ölen askerlerin de ayağa kalktıklarını söyledi. Paşa bir anda adamı içeriye gönderip sorguyu yarıda kesince şüphelerimiz iyiden iyiye arttı.
Bölge insanının batıl itikatlarından, köylülerin hortlak efsanesi zırvalarından etkilenen askerin korkudan eşkıyaları ecinni sandığından bahsetti. Bizde böyle çok sayıda hikaye duyduğumuzdan durumu pek garipsemedik lakin çekince duysakta paşanın emrine de karşı gelemedik. Konaktan ayrıldıktan sonra iç kaleye giderek cephanelikten ok ve yay dışında, tüfenk ve barutlukta aldıktan sonra şehirden ayrıldık. Kale erlerinin bize bakışları o kadar garipti ki ben bile bu göreve gitmekten cayabilirdim. Paşa biz ayrılmadan önce şunları söylemeseydi vazgeçecektim de: “Baktınız sayıları fazla kızımın başında durun ve sabaha kadar kalede bekleyin. Allah’a şükürler olsun ki Tebriz kuşatmasında ünlenen serdengeçti ağası Arapkirli Saçlı Mahmut adamlarıyla Budin’de. Ben buradan gönüllüler toplar onun emrine veririm sizi oradan kurtarır. Siz gelmeden Budin’e haber saldım bile, en geç sabaha karşı Varpalota önlerine gelirler.”
Tedariklerimizi aldıktan sonra şehirden ayrılıp batı yönünde ilerledik. Varpalota kalesiyle aramızda dört fersahlık yol vardı. Balaton gölünün kuzeyinde, Bakoni dağlarının eteklerinde ormanlarla çevrili bir alanda, Vezsprem yolu üzerinde kavi bir kaleydi. Yola çıktığımızda akşamın alacası tam olmuş, geceye yaklaşmıştık. Yanımıza aldığımız meşaleleri yakmadan ay ışığı altında ilerlerken adamlarıma durumun tuhaflığından bahsederek düşmanı görürlerse tüfenklerini veya oklarını kullanmalarını istedim. Sonuçta hiç kimse koca paşanın kızına saldırmaya arkasında dayanağı olmadan cesaret edemezdi.
Yarı mesafeye gelince uzaktan Bakoni dağlarını seçmeye başladı gözlerimiz. Dolunay neredeyse gündüz gibi etrafı aydınlatıyor, karanlığa alışmış gözlerimizi yoldaki tilkileri ve tavşanları bile seçiyordu. Nişancılık bir serdegeçti için önemli meziyetti. Yeniçeriler saflar halinde gelen düşmanla savaştıklarından yada sadece kalede durduklarından keçeye kılıç vurup testiye ok atabilirlerdi. Ama serdengeçtilerin ve serhad savaşçılarının böyle bir olanağı yoktu. Her an her türlü düşmanla karşılaşmak bir yana çoğunlukla düşman kaleleri kuşatınca iaşemiz kesildiğinden yiyecek ihtiyacımızı avlanarak giderdiğimizden gözlerimiz yırtıcı kuşlar kadar keskin sayılırdı. Zaten adamlarımın nişancılığına güvenmesem kendimiz kör gecede büyük ihtimalle kalabalık bir eşkıya sürüsünün ortasına tehlikeye atmazdım. On kişide olsak bize gelenleri kah okla kah tüfenkle vura vura topunu kırardık.
Yarı yola geldiğimizde, ay ışığının aydınlattığı yolda devrilmiş bir at arabası görünce eşkıyalara denk geldiğimizi sandık. Eşkıyalar yol keseceği zaman ağaç veya araba devirirlerdi yol ortasına. Kimimiz tüfeğini, kimimiz okunu yayını çekerek arabanın civarına sürdük atları. İlerideki ağaçlarla kaplı tepeler haricinde bulunduğumuz yer düzlüktü. Kimseler görünmüyordu. Yalnız devrilen arabanın arkasından tuhaf bir ses geliyordu. Hayvan hırıltısını andıran bir sesti. Atlarımızı arabanın oraya sürdüğümüzde arabayı çeken atın parçalanmış ama hala can çekişen leşiyle karşılaştık. Ay ışığı altında oldukça korkutucu ve tiksindirici bir görüntüsün vardı. Üzerindeki kanları kurumamış, ayakları ve kafası haricinde büyük bir kısmı vahşi bir hayvan tarafından paramparça edilmişti. Ava çıktığımız çoktu, ayıda kurtta görmüştük, bunların yara izini taşıyan da görmüştük ama böylesi bir vahşeti ancak aslan yahut pars türünden bir hayvan yapabilirdi ki bu civarda hiç rastlamamıştık. İçimizde avcılığa en yatkın olanı, babadan dededen kemankeş olan Temeşvarlı Kemankeşlerin Abdullah atından inerek hala inildemekte olan hayvana baktı. Yaralarına eğildikten sonra bana dönerek: “Çok parçalanmış hayvan gördüm. Bu hayvan işi değil. Ayaklar ve kafa yerinde, gövde sağlam. Kurt olsa böyle kalmaz. Aslan, pars desen buralarda olmaz ama Cezayir Vilayeti’nden Temeşvar Paşa’sına getirdikleri aslanlardan birini görmüştüm, ben beslerdim. Böyle parçalamazdı. Yaraları derin değil gibi sanki hayvan değil de adem parçalamış gibi.” dedi. Böyle demesi onun kadar hepimizin garibine geldi. Adamın zoru neydi ki hayvan parçalasın? Hem arabanın içindekiler neredeydi? Cesetleri neden civarda değildi?
Biz böyle bakınırken ağaçların olduğu tepelerden yürek parçalayıcı bir çığlık sesi geldi. Temeşvarlı çığlık sesiyle atına atladıktan sonra atını o yöne sürünce bizde peşinden atıldık. Tepenin eteklerine vardığımızda oldukça kalabalık bir insan sürüsünün ağaçların kapattığı tepeden aşağıya doğru inmekte olduklarını gördük. Bize doğru değil de çığlık sesinin geldiği yere iniyorlardı. Yürümelerinde bir gariplik vardı. Tam göremiyorduk ama ayışığının aydınlattığı kadarıyla yürümeyi yeni öğrenmiş gibi sallana sallana ağır aksak yürüyorlardı. Bu yerde bu vakitte bu kadar kişinin o eşkıyalar olduğu şüphesizdi. Buna rağmen ok menziline ve tüfenk menziline girdiğimiz halde karşıdan bize ateş eden yoktu. Temeşvarlı bizden önde gidip çoktan tepeden inenleri oklamaya başlamıştı bile. Ona yetiştiğimizde okla tüfekle denk getirdiğimizi vurmaya başladık.
Attığımızı vuruyorduk ömrümüzü sınırda düşman birlikleriyle savaşlarla geçirmiş, nice çatışmalardan sağ çıkmış serdengeçtiler olarak ıskalamamız imkansızdı. Ay ışığının alacasında vurulan gölgeleri görüyorduk. Ama ayaktakilerin sayısı ya hiç vurulmadıklarından azalmıyordu yada sürekli takviyeyle büyüyorlardı. Çığlık sesi kesildiğinde eşkıyaların atışlarımızdan çekinmeden bize doğru yürüdüklerini fark ettiğimizde şaşırmıştık.
Ayışığının altında vücudunda yaralar, parçalanmalar olan, oklarımızı taşıyan korkutucu görünümlü insanlar bize doğru yürüyorlardı. Vuruldukları halde yürümeleri paşanın konağındaki kale erinin söylediği ölü kılığına girmiş ecinniler sözünü doğruluyor gibiydi. Onları vurmamıza rağmen ürkütücü bir şekilde bize yaklaşıyorlardı. Aralarında kale eri giysileri giyenlerinde olması ve bazı yüzlerin tanıdık gelmesi bunların eşkıya değil de ölülerin kılığına girmiş ecinniler olduklarını kanıtlıyordu ama böylesine ölmeden yürümeleri tuhafımıza gitmişti.
Varadlı Hasan çifte yatağanını çekerek “Allah Allah” diye nara patlatıp atıyla o tuhaf ecinnilerin arasına daldığında ateşi kestik. Atından inerek önüne geleni kesip biçmeye başladı. Ama sayıları şaşırtıcı bir şekilde artıyor  ve kafası kesilenler hariç yeniden ayağa kalkıyorlardı. Burnumuza gelen çürüme kokuları ve bazılarının çürümüş görüntüsü bunların ölümden dirilenler olduğunu gösteriyor gibiydi. O anda ne yapacağımızı şaşırmıştık, sayımız az olduğundan doğrudan bir mücadeleye de giremiyorduk. Ölülerin Varadlı Hasan’ı kollarıyla kaptıklarını ve etlerini her bir yerinden çekiştirerek parçaladıklarını gördük.  Ben savaşta yaralanan, vurulan yahut zindanda işkence edilen çok adam gördüm ama öylesine korku içinde çığlık atıp acı çeken adam görmemiştim. Koca adamı gözümüzün önünde vahşi kurtlar gibi etlerini çekiştire çekiştire yiyorlardı. Belgratlı Ali dur ihtarımıza rağmen yoldaşını kurtarmak için kılıcını çekip atıyla ölüye benzeyen ecinnilerin arasına daldığını gördük. Bu ikisini son görüşümüz oldu. Zira bu iki Osmanlı yiğidi, atlarıyla birlikte bizim çocukluk zamanlarında dedelerden nenelerden dinlediğimiz gulyabanilere yem olmuşlardı. Ölüye benzeyen ecinnilerin bu kez bize doğru yönelmesi üzerine Budinli Muhacir Osman’ın “Varpalota kalesine yaklaştık sayılır, oraya varalım” demesi üzerine atlarımızı tepelerden yana çevirip dört nala ilerlemeye başladık. Varpalota kalesine gitmek yerine İstolni Belgrat’a geri dönebilirdik ama o anın dehşetiyle bunu pek düşünememiştik.
Tepemizde ay, kalbimizde korku, peşimizde insan yiyen ölü kılıklı ecinnilerin hırıltısı Varpalota şehrine doğru dört nala ilerlemeye başladık. Yaratıkları geride bıraktığımız sıralarda az ileriden bir grup atlının bize yaklaştığını gördük. Kuzey tarafından, Varpalota ile İstolni Belgrad arasındaki Çor köyünün oldu taraftan geliyorlardı. Altı kişiydiler. Beşi zırh kuşanmış yeniçeri başlıklı, bir tanesi ise zırhlı olmakla beraber başında miğfer taşıyan yüksek rütbeden tahmin ettiğimiz ama genç görünüşlü birisiydi. Miğferli olanı “Bu civarda sığınabileceğimiz bir yer kaldı mı?” diye bağırdı. Buraların yabancısı olduğunu anladım. “Varpalota kalesine gidiyoruz bizde bizi takip edin.” diye cevapladım. Miğferli bu kez “Adamların arasında ısırılan var mı?” diye sordu. Garibime gitse de “İki yoldaşımızı öldürdüler bize ilişemediler.” diye yanıtladım. Başka bir şey söylemedi.
Bize katılan bu atlılarla birlikte Varpalota kalesine doğru ilerlemeye devam ettik. Adamlar kendi aralarında konuşurken bazı söyledikleri kulağıma çalınmıştı. Çor köyünün elden çıkması, bizim kaçmamıza göre İstolni Belgrat yolunun da kesilmesi, Bakoni dağlarındaki köylere de sıçraması gibi şeyler duyduysam da bir anlam çıkaramadım.
            Akşam alacası geceye döndüğü sırada ay ışığı altında kalenin etrafındaki varoşların iki katlı ufak evleri, evlerin dışını dış kale gibi çepeçevre saran tahtadan, topraktan duvarlardan oluşma palankayı seçiyorduk. Onların gerisinde de dört köşeli, yüksek duvarlı Varpalota kalesi yükseliyordu. Ama gördüklerimiz sadece bunlar değildi. Ayışığı altında sallanarak dolaşan ölü kılıklı ecinniler burada da geziniyordu. Şansımıza kalenin orada değil de palanka duvarlarıyla ile varoşların bulunduğu kısımda duruyordu. Adamlarımdan Budinli Muhacir Osman kalenin kapısını açtırmak için kılıcını çekerek önden atıldı. Önüne gelenin kafasını uçurarak ilerlerken bize sonradan katılan altı atlı daha da hızlanarak önümüze geçti. Osman kaledekilere kapıyı açmaları için seslendiği sırada ecinnilerden birisi Osman’ın atını parçalayarak onu atından yıktı. Ona el uzatamadan çoktan üzerlerine atılarak parçalamaya başladılar. Atın üzerindeki yeniçeriler aldıkları eğitimin hakkını verircesine hedefleriniz zerre şaşırmadan kılıçlarıyla üzerlerine uzanan elleri bertaraf ederek bize yolu açtılar. Ama iki tanesi onlara yem olmaktan kurtulamadı. Kanijeli Naşit’te son anda paramparça oldu.
Açık kale kapısından içeriye son hızla girdiğimizde kendimizi atlardan atarak ardımızdan kapıya yönelen ölü kılıklı ecinnileri kılıçlarımızla bertaraf ederek kapıyı kapatmalarında kale erlerine yardımcı olduk. Şimdi diyebilirsiniz ki “Koskoca paşa kapısına girmişsiniz, yıllarınız ömrünüz cenkle geçmiş, nice yaradan düşmadan kurtulmuşsunuz? Ölüler nasıl teker teker hepinizi halleder, canınıza okur?” Biz yiğittik yiğit olmasına ama o namevtleri görmeyen bilemez. Ağır giderler ama kalabalıktırlar. Vahşi hayvanlar gibi et  görünce dayanamazlar, insana saldırırlar ve kolaylıkla parçalarlar. Normal düşmanla savaşsanız kılıcınızdan kendini sakınır bunlar ise sakınmazlar, adamın üzerine üzerine giderler. Üstelik ölümden kalkmış olmaları ve etrafı kolayca sarıp umutsuzluk vermeleri, birde korkunç sıfatları, onları görenin savaşma azmini kırar, elini ayağını titretir.
Yorgunluktan her birimiz olduğumuz yere çöktük. Bu sırada zırhını kuşanmış ve başında yeniçeri başlığı bulunan kale dizdarının* çevresinde eli meşaleli ve tüfekli adamlarla etrafımızı çevirdi. Dizdar içimizde ısırılan olup olmadığını sordu. Sağlam olduğumuza kanaat getirince adamlarına silahlarını indirmelerini söyledi. Sonra da bize dönerek kıyafetimizin serdengeçtilere benzediğini, serhad eri mi yoksa kapı halkı mı olup olmadığımızı sordu. Ona İstolni Belgrat paşasının kapı halkından olduğumuzu, paşanın kızını korumak amacıyla paşanın gönderdiğini söyledim. Dizdar kızın güvende olduğunu, kalenin altındaki dehlizlerden birinde köyden kurtulabilenlerle kaldığını söyledi. Ona sabaha kadar kalede beklememizi sabah olunca paşanın takviye kuvvet göndereceğini söyledim. “Adamlarım, siz ve mahzenlerdekiler dahil hepimize yetecek suyum ve erzağım var. Cephanemizde bol sayılır. Elli adamım var. Değil sabah bir sonraki bahara gelecek olan sadrazamın ordusunu bile bekleyebilirim.” dedi. Ona paşanın Budin’e haber gönderdiğini, Arapkirli Saçlı Mahmut emrindeki kuvvetlerle buraya gelerek  bizi alacağını söyledim. “O kim? Yoksa yine sadrazam mı değişti?Yeni sadrazam mı geliyor?” diye sordu. Tebriz kuşatmasında meşhur olan bir serdengeçti ağası olduğunu söylediğimde adını hatırladı. Yüzünü görmemiştik ama kendisini Peçevi İbrahim’den dinlemiştik. Safevilerle* Osmanlı’nın bir cengi sırasında, kefere vaktiyle 1585’te büyük sadrazamlardan Özdemiroğlu Osman Paşa’nın ölmesini fırsat bilen Safevi Şehzadesi Hamza Mirza, Tebriz’i kuşattığında düşmana yaptığı akınlarla geri süren bir namlı kişiydi. Akıncılar geleneğini tek başına sürdürmekteydi. Genç yaşına rağmen serdengeçti ağası olmuş buralarda ünlenmişti. Peçevi’nin anlatmasıydı ki omuzlarından aşağıya dökülen uzun saçlı, kulak arkasına atar palabıyıklı, kulakları küpeli değişik bir adamdı. Cenk narasının bir saatlik yerden işitildiğini, her gece düşman tarafına baskın yapıp bir sürü esir topladığını söylerdi. Onu Osmanlı çapında ünlü yapansa meşhur kılıç hareketiydi. Kılıcını düşmanına belden vurur, zırhlı bile olsa düşmanı muhakkak ikiye bölerdi. Peçevi’den öğrendim sonradan onu ziyaret etmek için Budin’e kadar gelmiş, yetmişinde olmasına rağmen ejderha gibi cenk meydanlarında gezen bir yiğitti. Elindeki adamlarla bu ecinnileri de tepeleyeceği muhtemeldi.
Dizdara ecinnilerin nedenini sorduğumda kendisinin de bilmediğini ama onların ecinni olmadığını, şehrin dışındaki mezarlıktaki ölülerin kalktığını, ölülerin ısırdıklarının da önce ölüp sonra dirildiklerini söyledi. Olayın öğleden sonra başladığını nedenini kendisinin de bilmediğini söyledi. Dua okumalarının fayda etmediğini görünce bunların dirilen ölü olarak düşündüklerini söylediğinde yoldaşlarımdan Vidinli Sofu Niyazi “Kıyamet günü geldi” diye söylendi. Her birimize bakarak kıyamet gününün geldiğini, ölülerin bu yüzden mezardan çıkarak insanları helak etmeye başladığını söyledi. Kale dizdarı kafasını sallayarak: “Kıyamet günüyle alakası yok. Olsa İsrafil Aleyhisselam’ın üfürdüğü Sur’un sesini işitirdik.” dedi.
Tartışmamızı o yeniçerilerin yanındaki genç görünümlü miğferli adamın sözleri böldü: “Kıyamet günü mü bilmiyorum ama o şeyin nasıl başladığını biliyorum. Belki bir bilen çıkar.” diyerek anlatmaya başladı: “Divan katiplerindenim. Nişancı’nın*emriyle Nemçe Çesar’ına iletilmek üzere elçilik vazifesiyle birkaç yeniçeriyle Viyana’ya gönderildim. Buraların yabancısıyımdır. Doğuduğumdan beridir İstanbul dışına çıkmışlığım yoktur. Rehberimizle Belgrat tarafından geldik. Balaton gölünün güney kıyısında Siofok köyünde konakladığımız sırada, öğle vakitlerinde gökyüzünde alamet bir şey belirdi. Ateşler içinde bir taş parçası sandık ilkin. Sonra parlamasından gördük ki gökdemirden bir alamet, fıçımıdır debbabemidir* bizde anlayamadık. Büyük bir gürültüyle yere çakıldı ki yer zelzeleden sallandı. Gökdemirden bu kale kadar geniş, evden hallice yüksek bir alamet. Ne olduğunu anlamak için yakınına gittiğimizde alametin kapısı olduğunu ve açıldığını gördük. İçinden insandan kısa, yeşil yeşil giyinmiş, böyle tuhaf suratlı, acayip mahlukatların çıktığını gördük. Bize sinek vızıldaması gibi bir ses tonuyla bilinmeyen bir lisanla bir şeyler söylediler. Köyün yiğitbaşısı korkudan adamı okladı. Arkasındakilerde bizim üzerimize yıldırım şuaları fırlattılar ki buna yakalanan kişi yandı kül oldu. Yiğitbaşı adamlarıyla alametin üzerine yürüyende alametin kenarlarından yeşil renkli tuhaf bir dumanın çıktığını gördük. Ondan sonra bir baktık köyden çığlıklar gelir. Ölüler kalkmaya başlamış. O korkunun telaşıyla Çor köyüne kadar kaçtık lakin o dumanın artık tılsımından mı büyüsünden mi bilinmez nereye vardıysak ölüler kalktı. Çor köyündeki metriste* eli silah tutanlarla direnmeye çalıştık. Şu görebildiğiniz bizlerin haricinde koca köy onlara benzedi. Size tepelerden saldıranlar olduysa Siofok köyü de düşmüştür.” dedi.
Sofu Niyazi “Siz yok sayın hala. Adamı duydunuz kıyamet günü alametleri işte. İşitilmemiş görülmemiş şeyler görmemiz hala yeter kanıt değil mi? Siz günahlarınız yüzünden kalıp helak olabilirsiniz ama ben yaşayıp Deccal’a uyarak günaha giremem.” diyerek belinden piştovunu çekti. Ona ulaşamadan silahı göğsüne götürerek tetiği çekerek patlamayla yere yıkıldı. Biz olayın şaşkınlığını atlatamamışken dizdar adamlarına cesedin kafasını kesmelerini emretmeye başladı. Yoldaşımızın naaşına saygısızlık yapılması kanımızı tepemize sıçratanda kılıçlarımızı çekip kale erlerine ters ters bakmaya başladık. O anda tuhaf bir şey oldu. Gözümüzün önünde Sofu Niyazi’nin cesedi kıpırdıyordu. Gözleri açıldığında dünyanın en korkunç şeyini görmüştüm. Ayışığı altında değil de meşale ışığı altında bu namevtlerden* birinin yüzünü bu kadar detaylı görmüştüm. Kor gibi kızıl gözler, canavar ağzı gibi açılmış korkutucu bir surat. Yerden ağır ağır doğrulmaya çalıştığı anda yeniçerilerden birinin yerinden kalkıp belinden çektiği kılıcıyla yaratığın kafasını uçurmasıyla hareketlenmesi son buldu. Ardından kale erlerinden birinin elinden meşalesini kaparak cesedi ateşe verdi. Bize bakarak ölen yada ısırılan olursa kafasını keserek veya başından vurarak etkisiz hale getirmemiz gerektiğini söyledi.
O gergin ortamda birden kalenin dehlizlerine inen kısımdan gelen bir kale erinin “Kalenin sarnıçlarına girmişler!” diye bağırması üzerine kale dizdarının ardından dehlizlere daldık. Taş merdivenleri indiğimizde zifiri karanlıkta insanların çığlık seslerinin birbirine karıştığı bir ana baba gününün ortasında kaldık. Dizdar zindana girdikleri için diğer insanları korkutmanın güç olduğunu tek çarenin buranın kapatılması olduğunu söyledi. Ona görevimizi hatırlatarak paşanın kızını bulmamız gerektiğini söylediğimde kendi öz kızı dahi olsa zindana, o yaratıkların arasına inmeyeceğini söyledi. O sırada Karadağlı Ahmet ile Arnavut Kel Selim kale erlerinin ellerinden kaptıkları meşalelerle elde kılıç nara savurarak atıldılar. Bizde yoldaşlarımızı kaybetmemek adına peşlerinden atıldık.
O kızıl cenk eyyamında kime kılıç çaldığımızı bilmiyorduk. Önümüze kah hırıldayarak bu namevtler çıkıyor yahut ayaklarımızın dibine kıpırdanmakta olan cesetler önümüze çıkıyordu. Kardağlı Ahmet’in “Buldum, buldum!” diye bağırması üzerine onun sesinin ardından gittik. Bur sırada Arnavut Kel Selim’in korkutucu çığlıkları arkamızdan duyulmaya başlamıştı.  Bir yoldaşımızın daha cehennemden gelme namevtlerin elinde zayi olmasının verdiği sinirle elimizde kılıçlarla, yatağanlarla “Allah Allah” nidalarıyla önümüze çıkan namevtin kafasını kollarını biçiyorduk. Bizim cengimizi merdivenlerden seyreden kale erlerinden bazıları da cesarete gelerek bizim ardımızdan cenge atılmışlardı. O sırada Arnavut Kel Selim’in karanlıklardan yanımıza geldiğini gördüm. Bize bağırıyordu: “Bre more deminden beri bağırırım duymazsınız sesi mi? Miraye hanımı bulduk gelseniz more!”
Kel Selim’in ardından vuruşarak elde kılıçla meşaleyle gölgelere daldığımızda az ileride paşanın kızıyla onu korumaya çalışan, çifte yatağanıyla önüne çıkan namevtin kafasını, kolunu uçuran Karadağlı Ahmet’i gördük. Onun bulunduğu yere doğru ilerleyerek paşanın kızını aramıza aldıktan sonra merdivenlere doğru koşar adım ilerlemeye başladık. Bu sırada yanımızdaki kale erlerinin bir kaçının ısırılarak onlar dönüştüğüne tanık olmuştuk. Karadağlı gerimizden gelerek ardımızdan gelenleri engelliyordu. Merdivenlere vardığımızda bize çıkmamızı söyleyrek kapıyı tutacağını söylese de kollarından tuttuğumuz gibi bizimle beraber dehlizden çıktık. Ardımızdan gelen namevtler yetişmeden dehlizin kapısını kapatıp sürgüledik. Kale dizdarının emriyle bazı kale erleri kalaslarla dehliz kapısını çivilerken biz yeniden kalenin avlusuna çıktık. Ama yine de rahata ermemiştik.
Kale erlerinden bazıları kale kapısının ardına yığılmıştı. Buraya dayandıklarını, içeriye girmeye çalıştıklarını söylüyorlardı. Kemankeşlerin Abdullah kalenin merdivenlerinden duvarın üzerine çıkarak etrafa bakındıktan sonra bize seslendi: “Çor köyündekilerle, Balaton sahilinden gelenler birleşmiş gibi. Kalabalık yığınlar buraya doğru geliyorlar!” Gecenin ortası henüz geçmemişken nasıl savunma yapacağımızı, ne yapacağımızı bilmiyorduk. Sabaha kadar dayanmamız mucize gibiydi. Kale dizdarının emriyle cephaneleri avluya yığarak kalenin güney ucunda bulunan, kapıya yakın olan büyük kulenin dibine araba parçalarından, fıçı ve tahta kutulardan siper kurdurup tüfenk, barutluk ve kılıç türü ne silah varsa o yöne yığdı. Duvardaki toplardan indirebildiğimiz kadarını indirerek siperin belirli yerlerine koyduk. Sekiz büyük, beş ufak toptan Yedisi kapıya, altısı dehliz yönüne bakıyordu. Hemen ateşleyebilmek için teker teker ateşleyerek kullanacak, diğerlerini tüfeklerle halledecektik.
Hazırlıklarımız sürerken paşanın kızı Miraye Hanım’a sağlığının iyi olup olmadığını, namevtlerden biri tarafından ısırılıp ısırılmadığını sorduğumuzda kendisinin iyi olduğunu hatta bir tüfeğin ve kılıcın kendisine verilmesini söyledi.
İçimzide en hızlı tüfek dolduranlar yeniçeriler olduğundan bunları barutluk kısmına koyduk, nişancılık görevini biz yapacaktık. Kemankeşlerin Abdullah’ta birkaç kale eriyle yay almış onları kontrol etmekteydi. Dehlizdeki kale erleri avluya gelerek kapıya gerekli destekleri yaptıklarını ama uzun süre böyle kalamayacağını söylediler. Aynı desteği kalenin dış kapılarına da yaptıktan sonra canavarların zorladığı kapının gıcırdamasını ve kalenin dehliziyle dışından gelen seslerle birleşerek kulağımızı tırmalayan hırıldama seslerini dinleye dinleye yine avluya kurduğumuz kazanlarda pişirdiğimiz yemekleri yemeye başlamıştık. Sabaha kadar direnmemiz gerektiğinden iyi beslenmemiz ve bir sonraki çatışmaya kadar direnmemiz gerekiyordu. Yorgunluğun ve gerginliğin verdi açlık hissiyle birlikte korku dolu sesleri dinlemeye başladık. Sabaha kadar ne kadar vakit kaldığını unutmuştuk.
Kale dizdarı, biz dehlizde savaştayken avluda kalan ve kapıyı adamlarıyla beraber tutan elçiye bakarak: “İlk gören sensin, bilirsin. Niye hepsi buraya geliyor?” diye sordu. Elçi bilmediğini söyledi. O sırada Kemankeşlerin Abdullah onun yerine cevapladı: “Dehlize girdiklerine göre canlı etin kokusunu alabiliyorlar. Buraya toplanmaları bundan. Ama dışarıdan gelenler var, Çor ve Siofok köylerinden gelenler. Kendilerini savunacak denli akılı değiller ama buraya gelmeleri sürek avındaki hayvanlara benziyor. Ormanda ava çıktığımızda kurt veya ayı gibi hayvanları bir çember içerisinde kıstırarak bulduğumuzu avlamaya benziyor. Paşa’nın adamları yada Saçlı Mahmud’un adamları. Ava başlamış olmalılar ki kalan namevtler buraya toplanıyor.” dedi. 
Yemeklerimizi yiyerek olduğumuz yere çöktüğümüz bir anda ne kadar süre geçti bilmiyorum, dehliz ağzında nöbet tutan bir kale erinin “Kapıyı yıktılar!” diye bağırmasıyla olduğumuz yerden fırlayarak kule dibindeki siperin ardına geçtik. Tüfeklerimizi, piştovlarımızı doldurduktan sonra, patlamaya hazır dehlize bakan topların ardına geçtik. Kale dizdarının emriyle dehliz geçidini kapatmak için topları duvara değil de kapıya doğrultmalarını, kapı çökerse o taraftaki geçidin kapanacağını söyleyince kale erleri o yöne bakan topların altısını birden ateşlediler. Muazzam bir gürültü ve sarsıntıyla kapının oldu yer gelen namevtlerin üzerine çöktü. Ama bir süre sonra taşların altından kıpırtılar görmeye devam ettik. Taş molozlarının altından eller yılan gibi kıvrıla kıvrıla çıkmaya başladığında kale dizdarı topların yeniden doldurulmasını emretti. Bu kez duvarları vuracak ve dev kayaları molozların üzerine yığarak namevtlerin çıkmasını engelleyecekti. Dizdarın emriyle yeniden patlayan toplar bu kez kalenin kuzeyine bakan duvarının bir kısmının çöktüğünü gördük. Dev taşlar namevtlerin çıkış yönünü kapatmıştı. Bu kez kale kapısının açıldığını ve o taraftaki namevtlerin üzerimize yürüdüğünü gördük. Dizdarın emriyle o taraftaki topla ateşlenince o taraftaki kapıda çöktü ama bu kez molozların üzerinden sürüne sürüne çıkan namevtlerin ilerlediğini gördük. Top ateşiyle arada, genelde ok ve tüfenk ateşiyle namevtleri vurmaya başladık. Sayımız az olsa da paşanın kızı dahil neredeyse her birimizin elde tüfek vuruşması onların gelişini yavaşlatıyordu.
Ama yinede sayıları azalıyor değildi. Ağa’nın emriyle kale erleri hariç elçi ve yeniçerilerle paşanın kızını kulenin içine sokarak etrafını sardık. Kulenin kapısını kapatarak en tepeye çıktık. Kemankeşlerin Abdullah son kalan oklarıyla kalenin aşağısında kalan namevtleri vurmaya başladı. Molozların altında da gelenler olduğunu gördük. Kale erlerinin kaldığı siperleri sarmışlardı. Dizdar tek başına kalana kadar kılıçlarıyla vuruşmaya devam ederken onun meşalelerden birini alıp barutları havaya uçurmasıyla epey bir kısmı zayi oldu. O yiğitlerde öylece göçüp gitti. Ama bir süre sonra yeniden kulenin kapısının önünde toplanarak kapıyı zorlamaya başladılar. Ne yapacağımızı bilmiyorduk. Tek elimizden gelen kapıyı tutmaktı. Semandirekli, Arnavut, Karadağlı ve sağ kalan üç yeniçeri sabaha az kaldı diyerek savunmayı sağlamlaştırmak adına dışarıya çıkarak kılıçlarıyla vuruşmaya başladılar. Altı ölüm eri onca masumun ve yoldaşının öcünü alırcasına muazzam bir hırsla eşine az rastlanır bir kahramanlıkta direnebildiler. Kim ne zaman düştü bilemedik, kule kapısını kapatmıştık. Biri de gelip açın demedi ki hepsi savaşa savaşa göçüp gitti.
En son ben, elçi, Temeşvarlı ve Paşa’nın kızı kaldık. Kapıyı güç bela tutuyoruz. Güneş doğmak üzere. Ne dağlardan tüfenk sesi var ne atlı sesi. Bir ihtimal ki İstolni Belgrad’da düşmüştür. O alametten yayılan büyünün yada sihirin neticesi sonucu memalik Osmanlı’da her yere yayılan bir musibetle baş başayız. Bu yazıları kanımla, elçinin yanındaki kağıtların arkasına yazmaktayım. Olurda ölüp gidersek sabah gelenler yahut sonra gelebilenler okusunlar. Ne olup bittiğini öğrensinler. Şimdi güneş doğdu bile. Gelip giden hala yok. Bu kalede dayanmamızın son sınırıdan kalakaldık. Kapıyı zorlamaya devam ediyorlar.
Nemçe kafirinden yahut İspanyol keferesinden beklerdik, lakin sonumuzu namevtlerin getireceği hiç aklımıza gelmezdi.  İşte şimdi ölümü bekleyerek kapıya dayanmış vaziyette bekliyoruz. Allah şimdiden taksiratımızı affetsin, geride kalanların yardımcısı olsun.

İstolni Belgrat Paşası Kapı Halkı’ndan, Adana Vilayetinden ve Sis Sancağından,
Mandacıların Ahmet oğlu Adanalı İfrit Celal


SON

Mehmet Berk Yaltırık
19 Temmuz 2010 – Edirne



* Nemçe: Osmanlıların Almanca konuşan Almanları ve Avusturya’lıları ifade etmek için “Nemetz” (Almanca konuşan) anlamında kullandıkları isim.
* İstolni Belgrat: Macaristan'ın merkezinde, Budapeşte'nin 65 km güneybatısında yer alan bir şehir. Hikayede adı geçen İstolni, Belgrat sancağıyla batısındaki Vezsprem sancağının sınırında Varpalota Kalesi buranın batısında, Bakoni dağlarının eteklerinde, Balaton Gölü’nün kuzeyindedir.
* Budin: Bugün ki Budapeşte’nin Osmanlı dönemindeki adı.
* Dizdar: Osmanlı eyalet teşkilatında yeniçeri ocağının belli ortalarından (bölük) seçilen kale ağaları. Kale erlerinin veya kale muhafızlarının amiri.
* Safeviler: O dönemde İranlılar.
* Nişancı: Padişahların ferman ve buyrultularını tuğra denen imzayı çekmekle görevli kalemiye sınıfının başı.
* Debbabe: Osmanlıların kuşatmalarda kullanılan insanlar girebilecek denli büyük fıçıdan yapılma savaş aleti.
* Metris:  Osmanlı döneminde, malzeme farkı gözetmeksizin yapılmış, kaleden daha ufak istihkam, mevzi.
* Namevt: Ölmemiş yada yaşayan ölü.