gerçeküstü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gerçeküstü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Temmuz 2014 Cuma

Düşler Ecesi

(Düşler Ecesi, Gölge E-Dergi, 65. Sayı, Şubat 2013, s. 59-62. "Ceren Altındal'a ithafen...)


         Sakin bir Haziran günüydü… Okulunun bulunduğu ve yıllarını geçirdiği, bir nice hatıralarını ve hayallerini saklayan o küçük sınır şehrinde son günüydü. Akşam otobüsüyle bu tarihi evlerle, 70’lerden 80’lerden yadigâr apartmanların birbirine karıştığı, öğrencilerin sokaklarından eksik olmadığı, zamanın dışında yıllardan beridir aynı kalmış gibi görünen bu yerden ayrılacaktı ve güneş altında son kez görmenin tadını çıkarmaktaydı. Şehrin bir ucunda bulunan, asırlık ağaçların ve taş köprülerin tarihi bir koruyu dolaşmıştı. Ruhundan bir parçanın o ağaç diplerinde, köprünün taşları arasında sıkışıp kaldığını hissetmiş, nihayetsiz gibi görülen yeşil sarmaşıkların üzerinde ve yosunlu ağaçların arasında yürürken başka bir zamana ait olduğunu düşünmüştü. Nehirlerin sessiz sedasız akışında apayrı, saklı bir ezgi, keşfetmiş gibiydi, akarsuların ruhuna dolandığını sanarak kendini şehre atmıştı. Sayısız kez kaldırımlarında dolaştığı çarşıda son kez yürüdükten sonra, önceleri arkadaşlarıyla gece dolaşmalarında denk geldiği güzellikleri, gündüzün o vaktinde de görebilmek için minibüse binmek yerine yürüyerek dönmeye karar vermişti evine.

Öğrencilik yıllarından arkadaşlarıyla tuttuğu mütevazı öğrenci evine yürürken, kendisini görmezden gelen insanların arasından süzülüp mahallesine varmıştı. Geceleri oldukça korkutucu görünen ve bacasının uğursuz kuleleri andırdığı kiremit fabrikasının hemen yan tarafındaki otuz senelik apartmana çıkarken, civardaki ağaçlara son kez baktı. Rüzgârın uğultusunu bile farklı bir melodi gibi işitmekteydi. Arkadaşlarından geriye en son o kalmıştı, o da gittikten sonra valizini alıp evin anahtarını emlakçıya teslim etmek üzere birçok anısına ev sahipliği daireyi terk edecekti. Birkaç eşya dışında tamamen boş kalmış “eski” evine doğru merdivenleri tırmanırken evini son kez seyretmeyi düşünmüştü. Gerçi bu ay kaç kere evi bir hayalet gibi dolaşıp, sayısız anısını sessizce yâd etmişti? Son kez, öğrencilik yıllarının anısına bu tılsımlı ve zamandan ayrı kalabilmiş şehrin, büyülü gibi görünen ormanların ve bir nice hayaletin sahiplendiği eski evlerin anısına, son bir kez anılarını yâd etmekten ne çıkardı? Bu sefer bir şeylerin farklı gibiydi sanki kendini belki de ayrılacağı için şehrin tılsımından koparılmış, şehre yabancı kalmış gibiydi ve bunu o koru gezisinden beridir hissetmekteydi. Her şeyden de öte kendine yabancılaşmış gibiydi ancak nedenini bilemiyordu.

Evine çıktığı zaman, arkadaşlarıyla sayısız zamanının geçtiği salona ve odalara bakındı. Sayısız kez gün doğumunu seyredip, radyodan gelen Rembetiko ezgilerinin eşliğinde kadimin şairleri gibi kaç şarap, kaç rakı içtiklerini unuttuğu o küçük mutfağın mütevazı balkonunda dakikalarca takılıp durdu. Odasına dönerken bir anlığına kapısının yanındaki aynadaki aksiyle göz göze gelmiş, sanki kendine değil de bir başkasına aitmişçesine ürpermişti. Aynaya baktığında odalardan koridora vuran gün ışığının belli belirsiz aydınlığında omuzlarına dek uzanan kuzgunî mavi siyah renkte parıldayan saçlarına ve yeşil gözlerine baktı, aynada akseden bir başkası gibiydi. Şehrin efsunundan kaçmanın bir bedeli miydi bu yoksa şehrin bilinmeyen, öğrenilmemesi gereken yasak bir sırrını öğrendiğinden mi bilinmez artık hiçbir şeyi eskisi gibi göremiyor muydu? Aynadaki yabancıya bakmayı bırakıp odasına girdiğinde içerideki yegâne eşyanın valizi ve evle birlikte kendilerinin olan yatağı gördü. Bir öğrenci şehrinde, o evle birlikte kalmaya devam edecek eşyalardan biriydi. Kendisinden önce o yatağın üzerinde kim bilir kaç öğrenci ağlamış, kaçı uyumuş, kaçı yasak şeyleri düşlemişti? Son kez yatağına oturup odasının duvarlarına bakmıştı. Pencere panjurlarının karartmış olduğu odada kim bilir kaç gecesini bu duvarları seyrederek geçirmişti? Bir anda içinden gelen bir çağrıya kulak verir gibi yatağına uzanıp öylesine tavana dikmişti gözlerini. Akşama kadar vakti vardı ve odasında son kez yatağında uzanıp hayaller kurmak istiyordu.

Ruhunun uyuyup, düşler gördüren zihninin en derin kapıları açıldığında, uykuyla uyanıklık arası halde tuhaf bir diyara adım atmıştı. Bilinci bir anlığına kaybolmuştu sanki ve uykuya dalmamıştı da uyumadan doğrudan düşler âlemine geçmişti. Kulaklarına gelen belli belirsiz mırıldanmalarla uyandığında ilk anımsadığı seslerin kaynağını bulmak olmuştu. Gözlerini araladığında havanın çoktan kararmış olduğunu görmüştü. Otobüsünü kaçırmış olmanın da ötesinde bambaşka bir şeyden kaygı duyuyordu. Kendisine korkutucu derecede tanıdık gibi görünen bir dünyaya açmıştı gözlerini... Panjurları açtığı zaman dışarıda korkutucu derecede büyük ve beyaz dolunay görmüştü. Dolunay, etrafı tuhaf sarımsı bir ışıkla dolduruyor, taşıran, gölgeler üzerinde çeşitli göz oyunlarına neden oluyordu. Yıldızlar tanıdıktı ancak ne ışıltıları aşina geliyordu gözlerine ne de gökyüzü her zaman gördüğü mavi siyah renkteydi. İnsanın ruhunu yutacakmış gibi görünen kadim bir iblisin emsalsiz ve ölçülemez ağzının karanlıklarına bakıyordu sanki. Tuhaf bir şekilde, yıldızların üzerinde sürünen, sallana sallana yürüyen, uçan acayip mahlûkların ve canavarların varlığını hissediyordu. Odasının tuhaf karanlığından sıyrılıp apartmana çıkmıştı. Korkulu bir düşün içindeymişçesine kendini tuhaf mırıltının sesine vererek yürüyordu, kendisine yapılan bir çağrı gibiydi. Sokağa çağırıyordu kendisini, uzaklarda görmesini istediği bir şeyler vardı. O an içinden bir ses şehirle bütünleştiğini söylüyordu, sanki şehrin kayıp ve bilinmemesi gereken kapılarını aralamıştı ve şehrin tüm büyüleri, cinleri, hayaletleri ifşa olmuştu. Kanalizasyonların da altındaki Bizans dehlizlerinde sürünen şeylerin, asırlık mezarlarının ve yosun bağlamış lahitlerinin altında çığlık atan kadim ölü sanılanların varlığını hissediyor ancak onlardan korkmuyordu. Sanki onu bir şekilde aralarına kabul etmişlerdi.

Sokağa çıktığında her zaman gördüğü sokağa değil de ecinnilerin ve düşlerin âlemindeki herhangi bir sokağa çıktığını anladı ve mırıltıların çağrısına uydu… Ağır aksak adımları boş sokaklarda çınladı. Gölgesinin üzerine düştüğü kedi suretli varlıklar gözlerini kısarak uzaklaştı, köpek kılıklı ama pençe yerine el taşıyan acayip mahlûklar kuyruklarını kıstırıp kaçıştılar. Onlardan korkuyordu ama onların da ondan korkar gibi bir hali vardı. Tekin olmadığını fark etmişti ancak kendisinin de tekin bir yerde olmadığını biliyordu. Yeşil gözleri, korkuyla fır dönüyor kör karanlıkta sağa sola kaçışan “iyi saatte olsunları” seçmeye çalışıyordu. Niye bunu yapıyordu ki? Onları görebilse korkmaz mıydı? Ötedekiler yüreğinin çağrısına kulak vermiş olacaktı ki tepesinde yıldırımlar şavkıyıp gök gürlüyorken o ışıltıda şimdiden tuhaf şeyler görmeye başlamıştı. Gayb perdesinin ötesindeki delilikler ve acayiplikler gözünün önüne serilmişti bir anda. Mırıltıları takip ederken adımlarını sıklaştırmıştı ama bunun nedeni kesinlikle yağmur değildi. Bir an önce tekinsiz sokaklarda uzaklaşmak istiyordu. Binaların bir anda ya mermer sütunlarla kat kat yükselen kadim dönem tapınaklarına, ya da yüksek kuleli şatolara, kasırlara dönüştüğünü görmüştü. Betonarmelerin yerinde sırtı kambur kocakarıları andıran, birbirine sırt vermiş ahşap evler yükselmekteydi ve camlarından kendisini seyreden kuyu dibi gözler hiç hoşuna gitmemişti.

Tüm korkularına rağmen sesin kaynağını aradığından istemeye istemeye eski fabrikanın olduğu yola sapmıştı ki bir tek onun eski haliyle kaldığını görmüştü. İnsanların âlemindeyken bile yeterince korkutucuydu o yüzden bu ecinniler âleminde de aynı sureti taşımasına şaşırmamıştı. O fabrikanın yanındaki yol son çaresiydi, en kısa ama en tekinsiz yoldu. Çok işiniz olmadıkça yanından geçmek istemeyeceğiniz ve bazı göz yanılmalarının “kedi olduğunu” ummak isteyeceğini türden bir yerdi. Ay ışığında ilk gözüne çarpan şey fabrikanın ahşap tavanından aşağıya sarkan, kanlı kefenleriyle boğum boğum olmuş, vampirler ve hortlaklardı. Bu uğursuz havada onlar bile ölümcül uykularından uyanmayı göze alamamışken o gölgelerin arasında yapayalnızdı. Derken “onlar”ın geldiğini hissetmişti. Etrafında dolaşıyorlardı ama saygı gösterir gibi bir halleri vardı. Bir anda sağ tarafından insan suretinde belli belirsiz bir gölgenin geçtiğine yemin edebilirdi. Birkaç adım sonra bu kez sol tarafından başka bir siluet geçer gibi olmuştu. Kedi olmadıklarına emindi. Fabrikanın yanından geçen yolu geride bıraktığında ufak bir koruya dalmıştı. Karanlıkta köpeğimsi varlıkların uğursuz dolunaya uluduklarını işitmekteydi. Seslerinde korkudan ziyade saygı seziliyordu ki bir başka sokağa sapıp uygarlığın pençelerine adım attığını zannederek bir anlığına huzura ermişti.

Saat gecenin çok ters bir vaktiydi ve o vakte göre oldukça alışılmadık şeyler görmekteydi. O saatte sokakta, ailesinin ekmek almaya gönderdiği çocuklara benzer bir çocuk geçmişti yanından ve geçerken selamlamıştı kendisini. Çocuğun koynunda taşıdığı soğan kabuklarını, ters ayaklarını ve ateş kızılı gözleriyle ürkünç sırıtmasını görür görmez gözlerini kapatmıştı. Bir balkonda kendisini seyreden yaşlı bir adam gördü. Göz çukurları simsiyah sırıtkan suratlı bir mahluk, balkondan kendisini selamlayınca korkuyu kaldıramayarak sesin kaynağına doğru koşmaya başlamıştı. Ağaçların kendisini seyreden gözlerini, insan gibi konuşan kedileri görmekteydi ve uzaklardan tarif edemeyeceği mahlûklardan gelme çığlıklar duyuluyordu. Ayakları onu başka bir apartmana getirmişti, oraya girerken arka yoldan gürültülerle patırtılarla, hora tepen ecinnilerden oluşma bir düğün alayının kendisini çağıran dehşetli seslerini işitmişti. Işıksız, karanlık merdivenlerden yukarıya doğru tırmanırken arada bir apartman boşluğunun camından vuran ay ışığının altında, bir kapı önünde oturmuş ağlayan hayal meyal bir siluet görmüştü. Bilekleri kesik bir kıza benziyordu, intihar etmiş birinin o apartmana musallat olmuş huzursuz hayaletiydi. Hayaletin açtığı kapıdan içeriye girince içerideki tek odada pencerelerden gelen ay ışığında bembeyaz parlayan büyüleyici bir elbise ve yanında birkaç takı ile görkemli bir taç görmüştü. İçinden gelen çağrıya uyarak onları giyip kuşanınca bir anda camların açıldığını ve ay ışığı altında beyaz atların çektiği altından bir saltanat arabasının yanaştığını görmüş, mırıltıların kaynağını bulmak adına içeriye uzatılan ay ışığından köprüye çıkarak arabaya binmişti.

Altından saltanat arabası dev kulelerin, sütunların üzerinden geçerken korkunç ve büyüleyici sayısız mahlûkun kendini selamladığını görmüştü arabanın penceresinden. İçinden bir ses kendisinin artık bu âlemin ecesi olduğunu ve saltanat arabasının onu muazzam sarayına götürdüğünü söylüyordu adeta. O tarihi mesirenin yerini bin pencereli ve bin kapılı muazzam bir saray almıştı… Kubbesi peri kızlarının saçlarından, duvarları kadim ejderlerin kemiklerinden yapılma, altın ve gümüş kulelerin yükseldiği, türlü çeşit mahlûkun ateşler saçarak surlarında dolandığı görkemli bir saraydı. Sarayın bir dağ yüksekliğindeki altından cümle kapısından geçtiğinde içeride aynı ormanın ve korunun bulunduğunu görmüştü. Ancak tuhaf bir yeşil ışıkta parıldıyorlar ve birbirinden güzel peri kızları aralarında dolaşıyor, şarkılar söylüyorlardı. Bir anda duran saltanat arabasının kapısını açarak onun kollarına girip sarayın kubbesine uçuran peri kızları, iblislerin yuttuğu yıldızların ölü ışıklarının aydınlattığı muazzam bir koruya getirmişlerdi onu. Mermerden bir havuzun ortasında, heybetli bir tahta oturduğunu görmüştü. Ne kadar peri, ecinni ve korkutucu mahlûk varsa kendisinin huzurunda diz çökmüştü. Rüyalarında görmek bir yana hayallerinde bile düşleyemeyeceği bir gerçekliğin yegâne hâkimi olmuştu…

 İnsanların âleminde, öldüğü söyleniyordu. Nedensiz bir şekilde geriye valizini bırakarak ortadan kaybolmasına ilişkin türlü çeşitli şeyler söylüyorlardı insanlar. O ise bu dünyadan ve insanların sıkıcı dünyasından elini eteğini çekmiş, öte diyarlara hükmeden ifritlerin ve peri kızlarının tepesinde yükselen muazzam sarayında, ejderlerin çektiği savaş arabalarına, bulut kanatlı gemilere biner binbir türlü mahlûkatın arasında hüküm sürmeye başlamış, zamanın daha yavaş aktığı bir diyarın hükümdarı olmuştu.

O artık “Düşler Ecesi”ydi, her hayalde insanlara ilham üfüren perilerin kraliçesiydi…
SON
Mehmet Berk YALTIRIK
7 Ocak 2013 – İstanbul

Gerçekliğin Cinneti

(Gerçekliğin Cinneti, Gölge E-Dergi, 58.Sayı, Temmuz 2012, s. 05 – 06.)

            Köroğlu, gözlerini açtığında kendini kayaların üzerinde dağ başında değil, sıkı sıkıya kapalı perdelerin arasından gün ışığının sızdığı bir odanın içinde bulmuştu. İlk yaptığı şey vücudunu yoklamak oldu, yaralanmamıştı. Yatağın üzerinde doğrularak etrafına bakındı. Gözlerine oldukça yabancı gelen bir yerde uyanmıştı. Etrafında oldukça yabancı eşyalar ve raflar duruyordu. Büyükçe bir masanın üzeri sayısız kitap ve kağıtlarla doluydu. Duvarda üzerlerine suret nakşedilmiş tuhaf putlar, resimler vardı. Tepeden mumları olmayan bir avizenin sarktığını gördü. Gayrimüslim evlerinden birinde olduğuna hükmederek odanın pencerelerinden birine yöneldi.

            Camı açtığında deliliği gördü. Çamlıbel Kalesi’nden bile yüksekteydi. Yüksek yüksek binalar, bey konaklarının bile yücesinde sırça camdan köşkler yükselmekteydi. Sayısız insan bir o yana bir bu yana sıçan sürüleri misali koşturuyordu. Atları olmadığı halde gürültüler ve dumanlar çıkararak ilerleyen demirden zırhlı arabalar vardı. Sanki kendisini yutacak gibi görünen koca bir şehrin, muazzam bir keşmekeşin tam ortasındaydı.

            Hangi cadının efsunu ya da hangi büyü onu bu şeytanlar diyarına sürüklemişti. Neredeydi? Tüfengin icat olunduğu kafir ellerine mi gelmişti? Kara kanatlı ifritler mi sürüklemişti kendisini bu yana? Daha ilk bakışta kendisine büyüklüğünü kanıtlamak isteyen, kabul ettirmek isteyen şeytani bir şehirle yüz yüzeydi. Daha önce böyle bir şey yaşamamıştı. Dağlarda yaşamaya alışmış, kale harabelerinde sayısız yıldız ışığının şenliğinde çengiler oynatmış, ağaç dallarına kapu halkıyla birlikte sayısız bey ve paşayı asmış, bir nice konağı ve şehri yakmış, ordular dağıtmış, prensesler kraliçeler kaçırmış Köroğlu’ydu. Ömrü hayatında kimseyle uyuşamamış, elin düzenine uymaktansa el’i kendi düzenine uydurmuştu. İster büyülenmiş ister tılsım olsun, cadı kısmından bile korkmayarak üzerine yürüyecek Köroğlu’na çatmanın bedelini ödeyeceklerdi. Kaf dağının ardındaki peri saraylarını çokça duymuştu, ilk iş burada da kılıcıyla peri beylerinin ardına düşüp kendisine yaptıklarının hesabını sormak olacaktı.

            Kaldığı odanın kapısı vurulduğunda ilk yaptığı şey etrafına bakınıp silahlarını aramasıydı. Odanın kapısını açtığında içeride birkaç kapı daha olduğunu gördü, bir kervansarayda kaldığına hükmetti. Odalardan birinde duran matbah sahanının üzerinde duran koca bir et satırı görünce silahtan sayılır diyerek eline aldı. Kapıyı açtığında karşısında acayip giysili bir adamın dikildiğini gördü. Kendisinden oturduğu yer karşılığı para istediğini söylüyordu. Lanetli şehrin gelir gelmez kendisinden baç istediğini gören Köroğlu öfkeden köpürerek elinde satırla adamın üzerine yürüdü. Çığlık seslerine aldırmadan adam kanlar içinde merdivenlere yuvarlarken etrafında başka kapıların ve merdivenlerin olduğunu gördü. Bu ne tür bir şeytanlıktı? Bu delirtici tılsımın bir an önce son bulması için buranın periler padişahının oturduğunu düşündüğü sırça camdan dev köşkü basmaya karar verdi.

            Dışarıya çıktığında insanlar korkuyla çığlık çığlığa eli satırlı, kanlar içerisindeki bu adamdan kaçıyorlar, onların bu hali Köroğlu’na daha fazla cesaret veriyordu. Sırça camlı devasa köşkün kapılarına dayandığında siyah giysili birkaç adamın üzerine geldiğini gördü. Ellerinde demirden yapılma ufak borular taşıyorlardı. Aklına tüfenkendaz askerlerin taşıdığı ağızdan dolma piştovlar geldi.

            Geri çekileceği sırada vücuduna saplanan kurşunlarla birlikte cansız bir şekilde yere yıkıldı. Ertesi gün gazetelerde başlık atılmıştı: “Genç tarih öğrencisi parasızlıktan cinnet geçirerek elinde satırla ev sahibini öldürdükten sonra insanlara saldırdı. ……Plaza’nın güvenlikleri tarafından etkisiz hale getirildi…”

            İlk cinnet haberi olmayacaktı.

            Şehrin ve düzenin kaosa döndüğü o ezici ve tuhaf zamanlarda, tesadüfün bir araya getirdiği evlerde sayısız Çakırcalı Mehmet Efe, Köroğlu ve bir nice tarihsel figür uyanıyordu. Kimisini elinde kılıçla sokakta etkisi hale getirirken kiminde tüfekli bir deli sayısız müsademenin ardından şehrin çatılarında ele geçiriliyordu. Her birinin ortak noktası dev camlı plazaya saldırmalarıydı.

            İlk elden yapılan araştırmalara göre müspet vakalardı. Zincirleme cinayet vakası, cinnet, bilgisayar oyunlarından etkilenme, stres gibi konulara bağlanıyordu. Bir sabah uyandıklarında bütün şehrin kılıçlarla, tüfeklerle silahlanıp plazaların kapılarına yığıldıklarını gördüler. Kafalarında eski zaman başlıkları, börkleri vardı. Bazısı Sanayi’de nasıl yaptırdıkları bilinmeyen toplarla mimari yoksunu apartmanları topa tutuyordu.

            Toplu cinnetler bireysel cinnet geçirenlerin yaptıklarının gölgesinde kalmaya başlamıştı. Birbirlerinin kanını emen ve sadece gece yaşayan tuhaf insanlar türemişti. Mezarlıktan çaldıkları cesetler ya da kaçırdıkları insanlara deney yapan deliler vardı. Dolunaylı havada uluyanları, toplu halde gezip kıstırdıkları kurbanlarının çiğ çiğ beynini yiyenler vardı.

                Tuhaflıklar bitmek bilmiyordu.

       Gerçek manada garip şeyler gördüğünü söyleyenler vardı. Sağda solda hayalet gördüklerini söyleyenler türemişti. Perili evler yüzünden ev kiraları düşmüştü. Bazı köylerde hortlayan ölüler nedeniyle devlet sağa sola “cadıcılık” sertifikası dağıtmaya başlamıştı. Büyücüler kaçırdıkları mankenleri büyük plazalara hapsederek devletlere ve hükümetlere meydan okuyordu. Büyük ejderhalar yeryüzünden ya da gökten gelmiş, büyük kuyumcuları, altın madenlerini yağmalayarak muazzam servetler toplamaya başlamışlardı. Sağda solda türlü çeşit yaratık görülüyor, cinler periler kurdukları ordularla insanlarla cenk ediyordu.

            Kimse bir açıklama getiremiyordu. Ne ilahiyatçılar, ne felsefeciler, ne bilim adamları ne de psikologlar mantıklı bir açıklama getirememişti. Yalnızca basit bir blog yazarı doğru bir teşhis bulabilmiş gibiydi. Gerçekliğin cinnet geçirdiğinden bahsediyordu. Birçok laboratuvarda, tartışma salonunda tartışılmış, araştırılmıştı konu ancak durumu teşhis edebildikleri halde ne yapabileceklerini bilmiyorlardı.

            Somut gibi görünen soyut bir kavram cinnet geçirirse ne yapılabilirdi ki?

            Çıkış yolu bulamayan hükümetler ve güç odakları duruma boyun eğmekten başka çıkar yol göremediler. Yeni sistemi kuracaklar, onu dönüştürerek ayakta kalmaya çalışacaklardı.

            Cinnetin şafağında yeni bir düzenin, yeni bir medeniyetin temellerini ejderhalar ve büyücülerin eşliğinde atmaya başlıyorlardı…


SON
Mehmet Berk Yaltırık
24 Haziran 2012 – Edirne
             



9 Kasım 2012 Cuma

Gerçekliğin Cinneti (Kısmi Ütopya)

(Önceden Gölge -e Dergi'nin "Değişen Dünya Düzeni" konulu Ağustos-2012 Özel Öykü sayısında yayınlanmıştır. Düzenlenerek buraya konulmuştur.)



Köroğlu, gözlerini açtığında kendini kayaların üzerinde dağ başında değil, sıkı sıkıya kapalı perdelerin arasından gün ışığının sızdığı bir odanın içinde bulmuştu. İlk yaptığı şey vücudunu yoklamak oldu, yaralanmamıştı. Yatağın üzerinde doğrularak etrafına bakındı. Gözlerine oldukça yabancı gelen bir yerde uyanmıştı. Etrafında oldukça yabancı eşyalar ve raflar duruyordu. Büyükçe bir masanın üzeri sayısız kitap ve kağıtlarla doluydu. Duvarda üzerlerine suret nakşedilmiş tuhaf putlar, resimler vardı. Tepeden mumları olmayan bir avizenin sarktığını gördü. Gayrimüslim evlerinden birinde olduğuna hükmederek odanın pencerelerinden birine yöneldi.
Camı açtığında deliliği gördü. Çamlıbel Kalesi’nden bile yüksekteydi. Yüksek yüksek binalar, bey konaklarının bile yücesinde sırça camdan köşkler yükselmekteydi. Sayısız insan bir o yana bir bu yana sıçan sürüleri misali koşturuyordu. Atları olmadığı halde gürültüler ve dumanlar çıkararak ilerleyen demirden zırhlı arabalar vardı. Sanki kendisini yutacak gibi görünen koca bir şehrin, muazzam bir keşmekeşin tam ortasındaydı.
Hangi cadının efsunu ya da hangi büyü onu bu şeytanlar diyarına sürüklemişti. Neredeydi? Tüfengin icat olunduğu kafir ellerine mi gelmişti? Kara kanatlı ifritler mi sürüklemişti kendisini bu yana? Daha ilk bakışta kendisine büyüklüğünü kanıtlamak isteyen, kabul ettirmek isteyen şeytani bir şehirle yüz yüzeydi. Daha önce böyle bir şey yaşamamıştı. Dağlarda yaşamaya alışmış, kale harabelerinde sayısız yıldız ışığının şenliğinde çengiler oynatmış, ağaç dallarına kapu halkıyla birlikte sayısız bey ve paşayı asmış, bir nice konağı ve şehri yakmış, ordular dağıtmış, prensesler kraliçeler kaçırmış Köroğlu’ydu. Ömrü hayatında kimseyle uyuşamamış, elin düzenine uymaktansa el’i kendi düzenine uydurmuştu. İster büyülenmiş ister tılsım olsun, cadı kısmından bile korkmayarak üzerine yürüyecek Köroğlu’na çatmanın bedelini ödeyeceklerdi. Kaf dağının ardındaki peri saraylarını çokça duymuştu, ilk iş burada da kılıcıyla peri beylerinin ardına düşüp kendisine yaptıklarının hesabını sormak olacaktı.

Kaldığı odanın kapısı vurulduğunda ilk yaptığı şey etrafına bakınıp silahlarını aramasıydı. Odanın kapısını açtığında içeride birkaç kapı daha olduğunu gördü, bir kervansarayda kaldığına hükmetti. Odalardan birinde duran matbah sahanının üzerinde duran koca bir et satırı görünce silahtan sayılır diyerek eline aldı. Kapıyı açtığında karşısında acayip giysili bir adamın dikildiğini gördü. Kendisinden oturduğu yer karşılığı para istediğini söylüyordu. Lanetli şehrin gelir gelmez kendisinden baç istediğini gören Köroğlu öfkeden köpürerek elinde satırla adamın üzerine yürüdü. Çığlık seslerine aldırmadan adam kanlar içinde merdivenlere yuvarlarken etrafında başka kapıların ve merdivenlerin olduğunu gördü. Bu ne tür bir şeytanlıktı? Bu delirtici tılsımın bir an önce son bulması için buranın periler padişahının oturduğunu düşündüğü sırça camdan dev köşkü basmaya karar verdi.
Dışarıya çıktığında insanlar korkuyla çığlık çığlığa eli satırlı, kanlar içerisindeki bu adamdan kaçıyorlar, onların bu hali Köroğlu’na daha fazla cesaret veriyordu. Sırça camlı devasa köşkün kapılarına dayandığında siyah giysili birkaç adamın üzerine geldiğini gördü. Ellerinde demirden yapılma ufak borular taşıyorlardı. Aklına tüfenkendaz askerlerin taşıdığı ağızdan dolma piştovlar geldi.

Geri çekileceği sırada vücuduna saplanan kurşunlarla birlikte cansız bir şekilde yere yıkıldı. Ertesi gün gazetelerde başlık atılmıştı: “Genç tarih öğrencisi parasızlıktan cinnet geçirerek elinde satırla ev sahibini öldürdükten sonra insanlara saldırdı. ……Plaza’nın güvenlikleri tarafından etkisiz hale getirildi…”
İlk cinnet haberi de olmayacaktı.

Şehrin ve düzenin kaosa döndüğü o ezici ve tuhaf zamanlarda, tesadüfün bir araya getirdiği evlerde sayısız Çakırcalı Mehmet Efe, Köroğlu ve bir nice tarihsel figür uyanıyordu. Kimisini elinde kılıçla sokakta etkisi hale getirirken kiminde tüfekli bir deli sayısız müsademenin ardından şehrin çatılarında ele geçiriliyordu. Her birinin ortak noktası dev camlı plazaya saldırmalarıydı.
İlk elden yapılan araştırmalara göre müspet vakalardı. Zincirleme cinayet vakası, cinnet, bilgisayar oyunlarından etkilenme, stres gibi konulara bağlanıyordu. Bir sabah uyandıklarında bütün şehrin kılıçlarla, tüfeklerle silahlanıp plazaların kapılarına yığıldıklarını gördüler. Kafalarında eski zaman başlıkları, börkleri vardı. Bazısı Sanayi’de nasıl yaptırdıkları bilinmeyen toplarla mimari yoksunu apartmanları topa tutuyordu.

Toplu cinnetler bireysel cinnet geçirenlerin yaptıklarının gölgesinde kalmaya başlamıştı. Birbirlerinin kanını emen ve sadece gece yaşayan tuhaf insanlar türemişti. Mezarlıktan çaldıkları cesetler ya da kaçırdıkları insanlara deney yapan deliler vardı. Dolunaylı havada uluyanları, toplu halde gezip kıstırdıkları kurbanlarının çiğ çiğ beynini yiyenler vardı.
Tuhaflıklar bitmek bilmiyordu.
Gerçek manada garip şeyler gördüğünü söyleyenler vardı. Sağda solda hayalet gördüklerini söyleyenler türemişti. Perili evler yüzünden ev kiraları düşmüştü. Bazı köylerde hortlayan ölüler nedeniyle devlet sağa sola “cadıcılık” sertifikası dağıtmaya başlamıştı. Büyücüler kaçırdıkları mankenleri büyük plazalara hapsederek devletlere ve hükümetlere meydan okuyordu. Büyük ejderhalar yeryüzünden ya da gökten gelmiş, büyük kuyumcuları, altın madenlerini yağmalayarak muazzam servetler toplamaya başlamışlardı. Sağda solda türlü çeşit yaratık görülüyor, cinler periler kurdukları ordularla insanlarla cenk ediyordu.
Kimse bir açıklama getiremiyordu. Ne ilahiyatçılar, ne felsefeciler, ne bilim adamları ne de psikologlar mantıklı bir açıklama getirememişti. Yalnızca basit bir blog yazarı doğru bir teşhis bulabilmiş gibiydi. Gerçekliğin cinnet geçirdiğinden bahsediyordu. Birçok laboratuvarda, tartışma salonunda tartışılmış, araştırılmıştı konu ancak durumu teşhis edebildikleri halde ne yapabileceklerini bilmiyorlardı.
Somut gibi görünen soyut bir kavram cinnet geçirirse ne yapılabilirdi ki?
Çıkış yolu bulamayan hükümetler ve güç odakları duruma boyun eğmekten başka çıkar yol göremediler. Yeni sistemi kuracaklar, onu dönüştürerek ayakta kalmaya çalışacaklardı.
Cinnetin şafağında yeni bir düzenin, yeni bir medeniyetin temellerini ejderhalar ve büyücülerin eşliğinde atmaya başlıyorlardı…

SON
Mehmet Berk Yaltırık
24 Haziran 2012 – Edirne