gulyabani etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gulyabani etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ağustos 2013 Çarşamba

İlk Gayri Resmi Korku Romanımız: Gulyabani (İnceleme)

(Bu inceleme daha önce Gölge e-Dergi'nin 37. sayısında, Ekim-2010'da yayınlanmıştır. http://golgedergi.blogspot.com/2010/09/golge-e-dergi-37-say.html)



“Gulyabani” kelimesi sanırım hiç birinize yabancı gelmeyecektir. Kemal Sunal’ın tanınmış filmlerinden olan bir karakter olarak, çocukluk kabuslarımıza giren ve arada sırada “Gulyabani’den bende korkardım” sözüyle hatırladığımız bir hayaldir. Acaba kaç kişi bu karakterin ünlü yazarlarımızdan Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Gulyabani” isimli romanından uyarlama olduğunu bilmektedir?
            Belki fantastik kurgunun ağırlıklı  olduğu  bu dergide tanıyanlar için bir Hüseyin Rahmi Gürpınar eserinin incelemesi ilk başta garip gelebilir. Çünkü bilindiği üzere Gürpınar natüralist olduğu kadar realist romanlar yazmış, eserlerinde pozitivist düşüncelerini savunmuş bir yazardır. Ne enteresandır ki Gulyabani gibi gayri resmi olarak ilk korku romanlarımızdan birisi sayılabilecek olan bir eserin yazarıdır. Üstelik eserin önsözündeki bir okur mektubu o dönemde halk arasında sözlü bir korku ve fantastik edebiyatı geleneğinin izlerini göstermesi açısından ve yazarında bu geleneği reddederek belki ilk Türk fantastik korku romanının yazarı olabilecekken bundan vazgeçmesiyle ilgili olarak barındırdığı ilginç bir anekdotu barındırması açısından  önemlidir.
                                                                                            

            “Gulyabani” ve Hüseyin Rahmi Gürpınar
            1912 yılında yazılmış Gulyabani, tipik bir Hüseyin Rahmi Gürpınar romanıdır. Onun pozitivizmi savunan, halkın boş inançlarını, cinlere, perilere ve tuhaf olaylara inanmasını eleştiren romanlarından biridir. Zaten Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın eserlerinin bir çoğunda bu önemli bir husustur. Onun eserlerinde doğal ve gerçekçi bir üslupla o dönemin İstanbul’undaki insanların hayatlarından, konuşmalarından kesitler sunarken aynı zamanda onların değer yargılarını, boş inançlarını ve katı gelenekçiliklerini eleştirmektedir. Okuyucuyu bilinçlendirmeye, boş inançlardan ve çağdışılıktan uzaklaştırırken bunu bu inanışların gülünç yönlerini önplana çıkartarak yapmaktadır. Bu nedenle bazı eserlerinde bu öğreticiliğin dozu kaçtığı için romanın estetiğini bozsa bile yazarın en belirgin özelliği olagelmiştir.
Halkın değer yargılarını ve yaşayışını değiştirmek için sanatı bir araç olarak gördüğünden, eserlerinde bu yaşayışın her yönünü eleştirmekten çekinmemiştir. Ama buna karşın halkı dışlamaz, bilakis sanatın seçkinler arasından çıkartılıp halkın arasına karışmasını, halkın bu şekilde değer yargılarını değiştirebileceğini savunur.
Ayrıca mükemmel bir gözlemcidir. Devrin İstanbul tiplerini, vapurlardan şenliklere, ev hanımlarının oturmalarından kır gezilerine oldukça geniş bir mekan ve şahıs onun eserlerinde adeta zaman makinesine binmiş gibi okuyucuya o dönemi birebir yaşatmaktadır. Romanlarında da bu tipleri iki grupta toplar. Eleştirdiği gelenekleri ve görenekleri tutucu bir şekilde muhafaza edenler ile Batı’nın akla, bilime dayanan pozitivist zihniyetini savunanlar arasındaki çatışma söz konusudur. Bu özellik Gulyabani’de de kendini göstermektedir.
Okumak isteyenlere sonunu söylemek gibi olmasında zaten yazarın duruşu aşağı yukarı belli olduğu için romanın sonunun tıpkı filmdekine benzer bir sonla biteceği malumunuzdur. Ama sonunu bilseniz bile okunması gereken bir eserdir çünkü yazar öyle bir tasvir etmiştir ki romandaki korkuyu, gündüz vakti bile etkisinde kalmanız olasıdır. Yukarıda da söylediğim gibi bu eser gayri resmi ilk korku romanımız benzetmesini boş yere hak etmemektedir. Roman bir korku hikayesi gibi başlar, daha ilk sayfalarda Üsküdar yakınlarındaki Yediçobanlar Çiftliği’ne çalışmaya giden hizmetkar Muhsine’nin yaşadıkları romanın içindeki korkunun habercisidir. Sadece gulyabani yoktur, periler, kıllı tüylü ordan oraya gezen cinler ve bir nica tuhaflıklar vardır.Ama korku dolu olaylara rağmen oradaki çalışanlardan biri olan Hasan ile Muhsine sağduyu ve zekanın yardımıyla, oyunu ortaya çıkartırlar. Evin hanımını gulyabani kılığına girerek korkutanların ondan para sızdırmaya çalışan yeğenleri olduğu anlaşılır. Romanı yahut yeni çıkan çizgi romanını özellikle geceleri okursanız alacağınız zevki garanti edebilirim. Yazar için “Keşke korku yazarı olsaymış” dedirteceğinden kuşkunuz olmasın. (Detaylı bilgiler için bkz. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Gulyabani, Özgür Yayınları, İstanbul-2005, s.7-19.)

Sözlü Korku Geleneği ve İlk Gayri Resmi Korku Romanı

            Gulyabani romanı tipik bir Hüseyin Rahmi Gürpınar hikayesi olsa da yukarıda da değindiğim gibi içerisinde gayri resmi olarak bizim o zamana değin sözlü gelenekte yaşatılan ve yazılı geleneğe aktarılması gayri resmi olarak bu romanda yapılmıştır. Kaldı ki Gürpınar’ın bu tür tasvirleriyle dolu hemen hemen benzer içerikli romanlarında da sonucu belli olsa bile korku unsurları sözlü geleneğin ürpertici hikayelerini aratmamaktadır. Mesela Cadı’yı, Dirilen İskelet’i, Mezarından Kalkan Şehit’i bu eserler arasında gösterebiliriz. Doğrudan bir kabulleniş yoktur ama sanki yazar fantastik edebiyata göz kırpmıştır.
Bunu ülkemizde korku edebiyatı adına yazılmış ilk eser olan, Bram Stoker’in başarılı bir adaptasyonu sayabileceğimiz, tarihçi Ali Rıza Seyfi’nin yazmış olduğu “Kazıklı Voyvoda” (1997’de Drakula İstanbul’da adıyla basıldı) romanında de görebiliriz. Fantastik olayları içerse de roman asıl olarak bir tarihçinin elinden çıkmadır ve içerdiği milliyetçi unsurlar dönemin kültürel havasından ziyade yazarın kendi tarih görüşünün yansımasından etkilenmiştir. Nitekim Ali Rıza Seyfi’nin eserlerine baktığımız zaman Drakula romanı fantastik yönüyle sırıtır çünkü diğer eserleri Barbaros Hayrettin Paşa ve Deli Arslan gibi tarihsel kahramanlık öyküleridir. Reşad Ekrem Koçu’nun, Feridun Fazıl Tülbentçi’nin ve Şevket Rado’nun kahramanlık dolu akıncı maceralarının anlatıldığı geleneğin bir temsilcisidir. Bu bilgiler çerçevesinde Drakula İstanbul’da romanının da aslında eski bir Türk düşmanı olan Kazıklı Voyvoda’ya karşı mücadele eden kişiler vardır. Romandan cümle cümle alıntı yapmaya gerek yok, karakterlerden Van Helsing yerine geçen Resuhi bey’in Sultan Abdülhamid zamanında siyasi nedenlerle Trablusgarp’a sürülen tıbbiyeli bir genç olduğu, diğer karakterlerden ikisinin Kurtuluş Savaşı’nda savaşmış bir subay ve Kuvayi Milliye gönüllüsü olduğu satır aralarında hatırlatılmaktadır. Bu minvalde tarihsel bir roman olmasına rağmen adaptasyon nedeniyle de olsa fantastik edebiyata göz kırpmaktadır. Ama bu romanda ayrı bir incelemenin konusudur.
Aynı göz kırpmayı Gulyabani’de de görmekteyiz. Yazar gerçekçide olsa natüralistte olsa yazdığı eser ister istemez fantastik korku edebiyatına meyillenmektedir ve yazar bunu yazabileceği halde görüşleri nedeniyle bunu reddetmektedir. Pozitivist olmayıp Ali Rıza Seyfi gibi bir şekilde geleneğe bağlı kalsa bile yine Seyfi gibi fantastik yazsa bile tarihsel içerikli, fantastik korku’ya göz kırpan bir başka eser yazmış olurdu.
Gulyabani’nin önsözü yerine yazılan bir okur mektubunda ki benim elimdeki basımda böyle yapılmıştır diğerlerinde bu var mıdır bilemem, Hüseyin Rahmi Gürpınar’a eski İstanbul’da ihtiyar bir hanım ve yazarın cevabı Türkiye’de korku edebiyatına neden ilk etapta soğuk bakıldığının bir göstergesidir.
Yazara mektup gönderen hanım yazara, kendisi gibi yaşlı İstanbul hanımlarıyla birlikte oturup yaptığı sohbetlerden bahseder. Romanlarını onlara sesli bir şekilde okumaktan hoşlandığını kendisi ve yaşıtları gibi İstanbul hanımlarının konuşmalarını birebir yansıttığı için bundan büyük keyif aldıklarını belirtir daha sonra bu hanımların anlayabileceği, sevebileceği türden “romanla masal arasında” şeyler yazmasını istemektedir. (Alıntıdır) “Bilgiden, teknikten ve sosyal problemlerden kaçacaksınız. Konunuz esrarlı cin, peri gariplikleri, yahut bir çarşambakarısı, bir dev, bir gulyabani olacak. Olay o kadar meraklandırıcı bir ustalıkla düzenlenecek ki biz hep buna susamış kocakarılar hikayenin alt tarafı acaba ne çıkacak diye bekleye bekleye tandır başında titreşeceğiz. Zaten sarsılmış sinirlerimizi bu merakla büsbütün sarsacaksınız.”(Hüseyin Rahmi Gürpınar, Gulyabani, Özgür Yayınları, İstanbul-2005, s.24.)
İhtiyar hanımın bu mektubunda görüldüğü gibi bizdeki sözlü geleneğin, kış geceleri çocuklar ve büyükler arasında anlatılan korku hikayelerinin günümüzdeki öğrenci yurtlarında konuşulan “üç harfli muhabbetlerinden”de eskiye dayandığı zaten bilinmektedir. Hüseyin Rahmi’de bu geleneğe göz kırpış vardır, Ali Rıza Seyfi’de ise birebir bu sözlü geleneğe, kış gecesi anlatılan çocukların korktuğu hikayelere değinir. Hüseyin Rahmi Gürpınar’da zaten Gulyabani’de anlattıklarıyla, fantastik olanı yerden yere vurduğu halde ilk etapta korku unsurunu öyle bir kullanır ve anlatır ki bu sözlü korku geleneğinden farkı yoktur.
Ayrıca bu mektubun bir özelliği de, bizlere o dönemde sözlü korku geleneğinin yazıya geçirilmesini ve korku edebiyatının başlamasına dair bir arzunun görülmesidir. Demek ki o dönemde de şimdi olduğu gibi edebiyatımızda korku edebiyatından da eserler görmek isteyen bir taban vardı. Bu taban genelde azınlıkta kalıp yazmaya çalışan kesimi de alayla karşılaşılmışsa da bu tür bir isteğin izleri ve ürünleri çeşitli dönemde yazılmış korku eserlerinde görülmektedir. (Kerime Nadir’in Dehşet Gecesi ve Hamdi Varoğlu’nun Ölmez Adamların Evi v.b) Hatta sözlü korku geleneğinin başlatıcılarından sayabileceğimiz meddah öykülerinin ve masallarının yazıya döküldüğü ve çok sattığı 1970’lerde (Seyfizülyezen Hikayesi, Seyfülmülk, Şahmeran v.b) bu çizgi biraz aşılmaya çalışılmış ama başarılı olamamıştır.
Peki korku edebiyatına nende soğuk bakıldı ya da en azından Hüseyin Rahmi Gürpınar neden bu türde yazmayı reddetti? Bunun cevabı da Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın mektubundadır. Bizde o dönemde Yahya Kemal Beyatlı’nın eleştirilerinde de görüldüğü üzere korku edebiyatı, çoğu yazar ve edebiyatçı tarafından dışlanmıştır. Bunun nedenlerinden Giovanni Scognamillo’nun yazdığı “Dehşetin Kapıları” adlı incelemede Güven Turan’ın yazdığı önsözde bahsedilmiştir. Modern Türk edebiyatı ilk etapta halkı aydınlatma amacını güttüğünden ve bu alanda eserler verdiğinden dolayı, o dönemde ki ilk öykü denemeleri ağır bir şekilde tenkit edilmiştir. Bu anlayış günümüze kadar etkisini korumuştur halende vardır, bazı edebiyatçılar tarafından fantastik korku eleştirilir, çocukça gelir, gerçekleri yazmak varken hayalleri yazmanın saçmalık olduğu savunulur. Eğer okul yıllarınızda korku kitabı okumanızı eleştiren ve hatta iğneleyen hocalarla karşılaştıysanız belki bu satırları okurken onları da hatırlayacaksınız.
            Peki Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın bu okuyucuya verdiği cevap ne olmuştur?
Hüseyin Rahmi Gürpınar okuyucusuna bu söylediğini yapmanın zor olduğunu zira bugüne kadar hiçbir şekilde doğaüstü bir yaratıkla karışlaşmadığını, görmediğini, görenlerinde yeminler etmesine rağmen onların sözlerine inanmadığını söylemektedir. Ama sonrasında yazdıkları çok şaşırtıcıdır! Yazar yazdıklarının etkisinde kaldığını, kendisinin de korktuğunu itiraf eder ama bunları neden yazmadığına dairde kendi görüşüne göre bir nedeni vardır. Hüseyin Rahmi Gürpınar bir gözlemcidir, natüralisttir. O gördüğü şeyleri kendi üslubuyla birleştirerek yazmaktadır. Belki korku ve heyecan unsuru kendisini bile etkileyecek denli gerçekçidir, ama bir gulyabani ya da cini görmeden, gözlemleyemeden yazamayacağını belirtir. Bu yorumunda pozitivist biri olarak boş inançlara bakış açısına dair kendi görüşünü bize de üstü kapalı bir şekilde anlatmaktadır hatta romanlarında sıkça görülen, kişilerin psikolojik olarak gördükleri ve duydukları şeyleri tuhaf varlıklar zannettiğini, korku gücününü bu psikolojik etkiden geldiğini de söylemektedir ama müstehzi bir şekilde. (Alıntıdır) “Tavsiyenize uyarak masalı şimdi ki romanlar derecesinde sadeleştirmeye uğraştım. Meydana şu eser (Gulyabani romanı) geldi. Bu hikayede gariplikler yahut tabiatüstündeki olaylara susamış zihinleri memnun edecek boyda ve görünüşte bir gulyabani, bir alay da cin ve peri var. Eserin yazıldığı tarihte bu acayip ve korkunç yaratıklarla öylesine uğraştım ki bazı akşamlar ev halkı uykudayken gecenin sessizliği içinde bana yazı odamda gürültüler, patırtılar oluyor gibi gelirdi….Hikayeme bilimle, teknikle, sosyal problemlerle ilgili teoriler karıştırmamamı tavsiye ediyorsunuz…Ah Hanımnineciğim… Dürbünlerden, Kodak makinelerinden, her türlü teknik kovalamalardan kaçan gulyabaniyi bu aciz romancı nerede yakalayıp da gerçek tasvirleriyle hayrete düşürecek, gözünüzün önüne koyabileceğim?...Yazış sırasında iyi saatte olsunlar rüyama girdiler. Bakalım okuduktan sonra size neler olacak?” (Hüseyin Rahmi Gürpınar, Gulyabani, Özgür Yayınları, İstanbul-2005, s.25-26.)

Sahnede, Beyaz Perdede, Müzikte “Gulyabani”den Esintiler
“Gulyabani” romanının dışına çıkarak başka alanlarda ve bilhassa korku özelliğiyle günümüze kadar kendisini taşıyabilen bir kült olmuştur. Sinemadan tiyatroya, müzik kliplerine kadar pek çok yerde kendisini gösterebilmiş bir eserdir.
            Gulyabani ilk olarak 1965 yılında oyunlaştırılarak Lale Oraloğlu Tiyatrosu’nda sahnelenmiştir. Radyo oyunu ise yine Lale Oraloğlu’nun arasında bulunduğu sanatçılar tarafından 2004 yılında Trt Radyosu’nda yayınlanmıştır. Sinema versiyonu ise Ertem Eğilmez’in yönetmenliğinde 1976’da yapılmıştır ve çoğumuzun Gulyabani’yi tanıması bu film sayesinde olmuştur. Senaryoyu Sadık Şendil yapmıştır ve hikaye doğrudan Gulyabani romanını değil, Kemal Sunal, Şener Şen ve Halit Akçatepe gibi oyuncuların karşılıklı güldürüsüne dayanan başka bir senaryo olan “Süt Kardeşler” adını taşımaktadır. Konuyu ve filmi hepiniz bildiğiniz için burada bahsetmeyeceğim ama romanla aralarındaki yaşlı hanımı korkutup mirasına çöreklenmek için delirtmeye çalışılması teması söz konusudur.
Ama tema aynı olsa, esinlenme aynı olsa bile bambaşka bir hikaye ve film çıkar ortaya. Gulyabani tipinin popülerleşmesi ve hepimizce tanınır hale gelmesi bundan sonra başlar. Hatta Gulyabani tipi o kadar baskındır ki filmin korsan cd satıcılarında ve internetteki film izleme sitelerinde aratılan adı “Gulyabani”dir, Süt Kardeşler’e oranla daha çok önplandadır.

            Zaten yukarıda da bahsettim, yazarın kendisi bile eserle ilgili yaşadığı tuhaf korku hisleri esere de yansıyor ama başka bir senaryoda olsa gulyabani tiplemesi yine ve bu sefer daha popüler bir şekilde kitleleri korkutuyor. Günümüzde bizim kuşak arasında ki sayısız geyik konularından biri olan “Gulyabani’den ben de korkardım” lafı Umut Sarıkaya’nın iki karikatürüne dahi yansımıştır. Bir karikatüründe bildiğimiz Alien, Gulyabani’ye bakarak küçükken kendisinin de korktuğunu söylemektedir, yine başka bir Umut Sarıkaya karikatüründe bu sefer ünlü gerilim yönetmeni Alfred Hitchcock’un ağzından gulyabaniye bakarak korku sinemasının bu kadar basit olmadığını, şeklin karton olduğunu söyler, karedeki bir adamda Hitchcock’a bu ülkede gulyabani karakterinin herkesi ünlü yönetmenden daha çok korkuttuğunu söylemekte bu iki karikatürde popüler kültüre yansımaları rahatlıkla görülmektedir.
            Gulyabani karakterini müzik dünyasında da görmekteyiz. Replikas grubunun Aralık 2000’de piyasaya sürülen “Köledoyuran” isimli albümünün 7.şarkısı “Gulyabani müzik”tir. Aylin Aslım ve Tayfası grubunun 30 Nisan 2005’te piyasaya sürdüğü “Gülyabani” isimli albümün şarkılarından olan “Gülyabani”nin klibinde Süt Kardeşler filmine ve meşhur gulyabani karakterine yapılan göndermeler söz konusudur.


Mehmet Berk Yaltırık

9 Eylül 2010 – Edirne 


30 Kasım 2012 Cuma

Destanların En Bi Sonuncusu

Arpad Bağatur'a ithafen...
 
 


Rivayetlerin yerini dedikoduya bıraktığı,
Eserlerin postmodern zamanları yazdığı,
Hükümdarların ve yüksek kulelerin illa ki varolduğu günümüz zamanlarında,
Can çekişen tarihimsi şehrin en eski rıhtımlarından birinde beliren iki siluetin,
Bağatur ile Gulyabani'nin destanıdır bu.

İki ihtiyar hayalet, bir sabah vakti sisler içinde geldiler.
Çökmüş gibilerdi ama en az cin peri söylentileri kadar korkutucu görünüyorlardı.
Süleymaniye'nin tepesindeki binlerce hayaleti kıskandırıp,
Dehlizlerinde yatan Bizans kemiklerini sızlatarak,
Sisler içinde çıktılar en eski rıhtıma.

Rıhtımdaki yosunlardan daha yaşlı olduklarını söylüyordu,
Kesik başını Galataya doğrultmuş bir Ceneviz korsanının hayaleti.
Her birinin peşlerinden geliyordu,
Eski aftoslarının, manitalarının, sevdalıklarının hayaletleri.
Her biri bir siyah leke ya da paslı şeref madalyası yosunlu rıhtımda.

Bağatur ile Gulyabani'nin ardından,
Kara siluetler gibi ilerliyordu her biri.
Harem'den koparılıp çuvallarla denizi boylayan cariyeler bile,
Onları görüp deniz kızlarıyla birlikte yaktıkları ağıtlarını onlara ithaf ettiler.
Tepkisizdi hayaletler, uzun zaman önce ölmüş anıların hayaletleriydiler.

Bağatur dedikleri kim bilir hangi bozkırlardan geçmiş,
Kaç Sedd-i İskender, kaç Temir Kapu aşmış,
Kaç Yecüc, Mecüc saymış?
Attığı okların sayısını Erlig bile unutmuş,
Kim bilir hangi oba baskınının kılıç artığı?

Gulyabani derler mezar ecinnisidir.
Kendisi kendini hortlak kabul eder ancak zinhar kan içmez,
Ardındaki hayaletler kanını kurutalı beri.
Geceni zehir edecek denli korkunç,
Her gece köşe başındaki mezarlıktan çıkıp gelmekten çekinmeyecek denli arsız.

Suriçi'ne girende sadrazam kelleleri,
Yeniçeri bedenleri selama duruyorlar.
Şehrin son sokak şairleri, son delileri ayakta,
Osmanlı'dan Bizans'tan sayısız siluet,
Camiilerden, kiliselerden, mezarlıklarından seyrediyor onları.

Tarihe geçecektir o gün.
Şehrin ölmeden önceki son destanı yazılmaktadır.
Hatta yeryüzünün son destanı kim bilir?
Yine de alır seyir koltuklarında tahtlarında yerlerini,
Fil gövdeli imparatorların, hükümdarların hortlakları.

Ne zaman bir araya gelip aynı yolları arşınladılar belirsiz.
Lanet mi bir araya getirmiş, yoksa birilerinin savurması mı bilinmez.
Birlikte kılıç çalıp ok salladıklarını anlatır herkez,
Kendi destanlarını yaşamışlardır,
Arkalarında sevgili siluetleriyle.

Gulyabani ve Bağatur dehlizlerin ağzını kapatan ışıklı tünellere indiler.
Orada bekliyordu son masal prensesi.
Hatta son masal dişisi, kaçırılacak kişisi.
Bağatur'la Gulyabani'ye bakmadan sustu.
Sessizlik bile sükut etti.

Tünellerden çıktı geldi elektrik emen ejderha,
insan seliyle birlikte yuttu prensesi.
Kayıplara giden prensesle birlikte,
o andan itibaren masal camiası son buldu zaten.
Destanları müzelere kitlemeye başladılar.

Giderayak son tılsımı söylemişti prenses.
Sevgili hayaletlerini zincirlerinden boşaltıp her birini kanlar içinde bırakmıştı.
Unutmasını istemişti onlardan sihirli kelimeyi.
Unutsalardı kurtulacakları hayaletlerin gadrından.
Can verdi asırlık heyulalar kara lekelerin elinde.

Son destan diye yazdılar bunu,
Şehrin zevksiz mimarisi pis pis sırıtıyordu.
Görmezden geliyordu yüksek duvarlı siteler.
Kenar mahalleler semtlerini bıçaklayalı çok olmuştıu.

Dehlizden akan kanlarla, son şairler kaleme aldı bu destanı.
Ondan sonra yetmiş yedi göbek dillerde yaşadı destan.
Yetmiş yedinci torun da unuttuğunda,
Bilinmeyen bir yere gömdüler.
Toprağının unutkanlığa iyi geldiği rivayet edilecekti...


SON


2 Mart 2012 Cuma

Gül Yabaniler

Enteresan Bir Tesadüf Üzerine Not: Aralık 2013'te bu hikayeyi okuyan Ereğli'den bir okur bana ulaştı ve hikayeyle alakalı tesadüfi olan bazı hususlardan bahsetti. Aile arasındaki bir rivayete göre ailesinden Bekir Beşe isminde saraydan bir görevlinin Ereğli'ye yerleştiğini, Ereğli'de girişinde tuhaf semboller bulunan ve hakkında hazine söylentileri olan bir mağaradan bahsetti. Hikayeyi yazarken tamamen filmden ilham alarak ve kurguyla yazdım, tarihi malzeme olarak yeniçeriler ve yörükler haricinde bir detaya ihtiyaç duymadım. Ancak bu tesadüfi örtüşme her ikimizin de garibine gitti. Ben de bu anektodu buraya ekledim. M.B.Y

(İlk Yayınlanış: Gül Yabaniler, Gölge E-Dergi, 50.Sayı, Kasım 2011, s.80-84.)


(2011 yapımı “Orcs” filminden ilham alınarak yazılmıştır.)
            Rivayet ederler ve anlatılar ki fi tarihinde Karadeniz kıyılarındaki gür ormanlardan birinde tuhaf mahluklar peyda olmuş, yöre halkına musallat olmuş ahaliye mazharat-ı isal eylemişlerdir. Bu mahlukların sonradan ölüleri bile görülmüştür, insana benzer ama kara suretli olmaları ilkin cinni sanılmaları ama bizim gibi beden sahibi olmaları herkesin tuhafına gelmiş, hiçbir alim ve müneccim onların sırrına vakıf olamamış. Bunları görüp sağ kalanların demesiyle lisanları dahi bize benzemezmiş, göçerler gibi ok çeker pala sallar bir garip kabile imişler. Lakin ta Angılız memleketinden gelme bir alimden işitmişliğimize göre, bu kara kuru kabileye kafirler kendi lisanlarında “goblin” derlermiş, biz de bunun tam manası “gulyabanidir”. Her ne kadar gulyabani taifesi sürü gezip yay çeker kılıç sallar değillerse de bu hikayenin asıl mevzusu olan bu iblislere biz bu adı uygun gördük. O mahlukların saldırısını def etmeye muktedir olan aseslerden birisi olan yeniçerilikten çıkma Bekir Beşe ihtiyarlığına yakın Kostantiniyye’ye yerleşmiştir, hikayenin aslını ondan dinlemişizdir.
            Mahlukların yerin dibindeki cehennem zindanlarından çıkarak yeryüzüne musallat oldukları gün vazife yaptıkları gözcü kulesine sabah vakti, yaşlı ases İbrahim’in girip:
 “-Ormana yine habersiz Tahtacılar girmiş!” bağırtısıyla uyanmışlar. Ağızlarında bir dolu küfürlerle samanı sertleşmiş döşeklerinden kalkmışlar. İbrahim diretmiş:
            “-Tez giyinin, azıklarınızı alın yolda yersiniz dağ dibi köylülerinden ihbar geldi sabah ezanına yakın.”
            Bekir Beşe sövmüş:
            “-Millet şimdi Kostantiniyye’de Bizans dilberlerlerinin, altınlarının rüyasını görüyorken biz bu orman köşesinde ağaçların başını tutuyoruz. Sana uyan aklıma…”
            Mahmut’ta aynı şekilde söylenmiş:
            “-Ben mi dedim isyana karışalım diye. Bizim sonumuz gene iyi. Kelleden de olabilirdik, orman asesi diye sürgün yedik. Hiç sesini çıkarma, millet yağma ederken biz dalları saymaya devam edeceğiz.”
            Bekir Beşe’nin demesine göre bunlar zamanında Sultan Mehmed Han-ı Sani’nin Karaman Seferi dönüşündeki yeniçeri isyanına karışmışlar. Konya yakınlarında ayaklanarak sefer bahşişi istemişler. Sultan karşılıklarını Ankara’da vermiş, isyanın elebaşlarını dövdürterek azlettirmiş, kimisini katlettirmiş, kimisini de sürmüş. Üç yeniçeri neferi olan Gedikli İbrahim, Mahmut ve Bekir’in kısmetine sürgün çıkmış. Sadece kulesi ve yanına bir barakası inşa edilmiş olan tamamlanmamış bir Ceneviz kalesinin tepeden gördüğü deniz kıyısı ve dağların ortasındaki büyük ormana ases olarak tayin edilmişler. Sultan’ın yeni seferleri ve tabi Kostantiniyye muhasarası için hazırlayacağı gemilerin kerestelerinin nakliyesini kontrol altında tutmak ve kerestelerin çalınmasını engellemek için getirdiği yeni bir teşkilatlanmanın sonucu olarak üçer kişilik neferler ormanların başlarına atanmıştı. “Yaş kesenin başını keserim” emrinin yayıldığı dönem o dönemmiş. Anadolu’nun dört bir yanından orman ehli yörüklerden Tahtacılar getirilmiş, gemilerin ve bir nice şeyin gerektiği kerestenin kesim izni verilmiş.
            İşte o koca ormanda ki Bekir Beşe’nin demesine göre Karadeniz taraflarında Bolu sancağına bağlı Erekli civarında imiş, Cenevizlerden yadigar kule ve hemen dibindeki baraka gözetleme kulesi yapılmış, orman yeniçerilikten çıkma üç asese emanet edilmişti. Romatizmalarını bahane eden yaşlı İbrahim kulenin dibindeki taş duvarlı barakayı sahiplenmiş. Diğerleri de kulenin en üst katındaki gözcü odasına yerleşmişler. Geceleri deniz ve orman manzarasına nazır Ceneviz tüccarlarının Kırım’daki bağlardan getirdikleri şarap ve rakıların eşliğinde muhabbeti ve demi eksik tutmadıkları için kuleye yerleşmeye hiç ses etmemişler. Her birine bir nice eşya ile birlikte üstlerinde taşıdıkları kılıçlar dışında bir çok silahın bulunduğu, kulenin mahzeninde kilitli bir cephanelik bırakılmış. Av etleri, meyveler, köylülerin hediyeleri olan yemekler ve tüccarların getirdiği şeyler dışında, dışarıdaki su tulumbası kalenin yiyecek ve içecek istihkakıydı. Yaşına binaen ona buna emir yağdırarak bölgenin gayri resmi amiri olmuş İbrahim genelde barakasında otururken, gözlem ve nöbet gibi işlere hep bu iki ases koşarmış.
            Ceneviz korsanlarının da arada sırada göründüğü bir bölge olduğundan, devlet ormanlardan gelecek gemi kerestelerinin güvenliği için kuleye fazladan bir bölük askeri kuşatacak ve ihtiyaçlarını giderecek kadar hem kesici hem barut nevinden silah yerleştirmiş. Elbiselerin üzerine fazladan deriden pelerinlerini kuşanıp, keçe ases külahlarını giyip bellerine kılıçlarını taktıktan sonra aşağıya inerek kendilerine tahsis edilen iki ata binerek, İbrahim’in gösterdiği dağların dibinden geçen ve köye dek uzanan yolu takip etmişler. Bir grup köylü ormanın dibinden bazı davul sesleri duymuş ve bununla birlikte Tahtacı çadırlarının ormana dikildiğini görmüş. Sonrada sabah ezanının ardından ormandan tuhaf sesler ve çığlıklar işitmişler, sanki insanlar birbirlerini boğazlamaktalarmış gibi. Kendileri bakmaya çekinerek, bölgede silahlı tek güç olan orman aseslerine haber göndermişler. İşte İbrahim’in kendilerini kaldırıp orman yoluna sevk etmesi bundanmış.
            Bekir Beşe’nin anlatmasına göre, gündüz vakti olmasına rağmen sık ağaçlar ve yosunlarla, sarmaşıklarla kaplı devrilmiş ağaç gölgeleri ve zaman zaman görünen dibi balçıklı ufak gölcüklerle bezeli ormanı kocakarıların ateş başında anlattığı ecinnilerin umacıların kol gezdiği tekinsiz ormanlara benziyormuş. Devşirilmeden önce köylerinde işittikleri mezardan kalkanlara, ölü eti çiğneyenlere, insana musallat olan tuhaf şeylere dair korkulu hikayeler akıllarına düşüyormuş. Hatta kendi demesine göre Ceneviz kafiri de ormanın cininden perisinden çekindiği için kale dikmeye korkmuş. Sağdan soldan uzaklardan dağlardan davul sesleri geliyormuş da hem köylüler hem asesler cinler padişahının mehter takımı nevbet vuruyor diye sesin aslını aramaya korkarmışlar, meğerse o gulyabaniler dövermiş bu davulları. Asesler uzaktan görünce Tahtacı çadırlarını o yöne seyirtmiş. Vardıklarında gördükleri şey harp alanından ve en dehşetli kabuslardan bile daha korkunçmuş. Ne insan ne hayvan canlı namına hiçbir şey yokmuş. Ya okla ya keskin palalarla ahalinin vücutları kanlar ve kesik parçalar halinde yerlerdeymiş, kesik başlarından bir tepe yığıp tepesine domuz derisinden kara bir sancak dikiliymiş. Elleri ayakları titriyor, kan kokusundan delirecek gibi oluyor, akılları uçmuş gibi boş boş masumlardan kalanlara bakakalmışlar.
            Akılları başına gelince bu katliamın nedenini merak etmişler. Öyle ya bir bölük adam, çocuk katledeceksin hem de bunun için gereken asker iz bırakmayacak. Ama görünürde hiçbir iz de yokmuş. Ceneviz korsanlarından şüphelendiklerinden sahile at sürmüşler ama bir iz bir işaret bulamamışlar. Davul sesleri artarken köye gitmişler, bakmışlar ki o kadar süre içerisinde bir başka katil grubu daha köye girip ahaliyi katletmiş, domuz derisinden kara sancağı kesik başlardan öbeğin üzerine dikmiş. Korsan olsalar kıyı yolunda kesin karşılaşacaklarından bunların dağlardan inen bir grup olduğunu anlamışlar. Köy evlerinde yaşayan var mıdır diye gezinirlerken evlerden birinden üstlerine siyah derili, çamura bulanmış gibi, tuhaf görünümlü hırıldayan bir mahluk fırlamış. Elinde kara renkli bir pala, sağa sola savuruyormuş. İlkin gördüklerinde dua felan okumuşlar ama bakmışlar duracağı yok, kılıcı çekip işini bitirmişler. Yakından baktıklarında insan olmadığını anlamışlar. Kıyamet zamanı ortaya çıkacak ve insanları mahvedeceği söylenen Yecüc Mecüc taifesi sanmışlar. Tam o sırada arkalarından bir başka hırıltı duyulmuş ama vızıldayan bir ok ile o yaratıkta ölüp gitmiş. Bakmışlar atının yanında elde yay Gedikli İbrahim durmakta. Gedikli İbrahim’in mütekaid (emekli) olmasına çok yakınmış, o denli yaşı varmış ki yeni yetmeliğinde Yıldırım Bayezid Han’ın Kosova cengine iştirak etmişliği, orada ilk sahra toplarını ve bazı Frenk tüfenklerini görme imkanı olmuş. Nişancılığı en iyi olanlardanmış ki, gençliğinde Sultan Çelebi Mehmed Han devrinde buna gavurun cengaverleri “Tüfenkli şeytan” diye lakap takmışlar. Gedikli’ye işin aslını sorduklarında kulenin civarında buna benzer üç mahluk bulup okuyla hakladığını, atına binerek peşlerine takıldığını söylemiş. Tam sancağa haberci gidelim belki sayıları fazladır ve bu yaratıklar nereden gelmedir nedir gibi meseleleri ayaküstü konuşurken etraflarına kara tüylü oklar saplanınca atlarına bindikleri gibi kendilerini kuleye atmışlar. Kaç kişilerse kulede kalıp savaşmaya karar vermişler, zaten bir süre sonra bunun isabet olduğunu anlamışlar. Dağlardan orman içlerinden davul sesleri artmış, gelip geçen kara suretli varlıklar gözlerine sık görünür olmuş. Ormandan geçilmez olduğunu, atlarla bile geçilemeyeceğini anlamışlar. Devletin korsanlara karşı kullansınlar diye bıraktığı silahları kullanalım demişler. Sayıları fazla olsa bile böyle bir kuleye giremezler, biz de vuruşuruz diyerek önce kulenin kapısının önüne bulabildikleri eşyalarla yığınak dizmişler, sonra da cebehaneliğe bakmışlar. Fazladan birkaç sadak ok ve üç yay, iki tüfenk, üç fıçı barut, bir iki tane miğfer, kalkan, topuz, balta. Bir de demelerine göre her nasılsa Bursa cebehaneliğinin eskilerinden kalma, artık kullanılmaz diye elden çıkarılmış hafif, Kosova sahrasında gürleyenlerden bir sahra topu ve kafi sayıda gülle. Gerçi top kullanmasını bilmez yeniçeri taifesinden ases yapıp depoya eski, elden düşme silahları koymak bize dahi tuhaf geldiyse de dünyanın hali türlü türlüdür kanaatine vardık.
            Kapıyı buldukları tahtalarla mıhlayıp cebehanenin silahlarını yanlarına aldıktan sonra en son sahra topunu güç bela asıla ittire taş merdivenlerden yukarı taşıyıp kulenin pencerelerinden ormana bakan kısma yanaştırmışlar, barutları da yanlarına almışlar. Bekir Beşe’nin demesine göre içlerinde eğer evvelde tüfenkendazlık ve topçuluk bilmeyen Gedikli İbrahim olmasa bu sahra topunu tövbe kullanamazlarmış. Gedikli bunlara hem gülle yerleştirme hem doldurma vazifesi vermiş, topun yönünü ve ayarını kendisi yapacakmış. Barut fıçılarından birini ne olur ne olmaz diyerek aşağıdaki kapının önünde bırakmışlar. Kuşatma usülü gereği evvela okla ateş açmışlar. İbrahim ise tüfekleri hızlı hızlı doldurup ateş saçmaktaymış ki her atışında bir iblisi yerine mıhlamaktaymış.
            Yol yordam bilmez iblisler okla tüfenkle vurulunca bu kez öfkelenip yağmur damlaları gibi Ceneviz kulesine doğru bağıra çağıra, domuz derisinden kara sancaklarını sallayarak atılmışlar. Attıkları oklar ve taşlar kulenin tepesine dek gelse de pencereden içeriye denk düşürecek kabiliyette değillermiş. Dağlardan sürü sürü gelip kulenin önüne birikince bu kez okları ve tüfengi bırakıp topu ateşlemeye başlamışlar. Gülle tükenene kadar attıkları toplarla birçoğunu tarumar etmişler. En son yine ok ve tüfenk atmışlar ama iblislerin kökünü kazımaya yetmemiş. Kalan son oklardan birin ateşleyip ne olacaksa olsun diyerek iyice zorlanmaya başlayan kapının dibindeki fıçıya göndermişler. Patlamanın etkisiyle kule rüzgarda salınan buğday başağı gibi bir o yana bir bu yana sallanmış ama yıkılmamış, parçalanan kapının kıymıkları iblisleri mermi gibi delik deşik etmiş, ateşlerin etkisiyle kavrulmuşlar. Artlarından gelenler taş merdivenlere doğru hücuma geçince zaten piyade taifesinden olan yeniçeriler kılıçla baltayla Allah Allah naralarıyla üzerlerine atılmış. Önlerine gelen kah kellesini kah kollarını kaybedip uluya uluya ölmüşler. Bunlardan korktuklarından ve sayıları da epeyce azaldığından kuleden yüzgeri edip kaçmışlar ama asesler bunları takip ederek yakaladıklarını doğramışlar. Çıktıkları mağara ağzını bulmuşlar. Burada bazı kızıl sancaklar varmış ki üzerine tek göz şeklinde tuhaf bir suret çiziliymiş. Kimilerinin kalkanında ve miğferinde beyaz el sureti varmış. Bunların ne olduğunu ne onlar bilmiş nede o leşleri inceleyen gizli alim sahibi sihirbazlar ve müneccimler tanıyabilmiş. En son bir çingene falcısı demiş ki bunlar bu dünyadan değil başka bir dünyadan yerin dibini kaza kaza yeryüzüne çıkalar.
            Bekir Beşe hikayenin sonunu merkeze haber gitmesi, sancaktan gelen askerler ve muhite doluşan müneccimlerle bitirir. Der ki bir büyük ateş yaktık, kaffesini toplayıp tek bir parça bırakmadan Nemrut’un ateş yığını gibi o koca ateşte yakmışlar. Küllerinden kalanları ve zırhları palaları gömüp o uğursuz mağaranın ağzını kapatmışlar. Bu kıyımdan kurtulabilen birkaç yaratık köylerde ve civar dağlarda görüldüyse de ahali tarafından yaban adamı veya congoloz sanılarak taşlarla sopalarla öldürülmüş. Ben bu hikayeyi bir de civardan göçen Marissio nam bir Karadeniz Ceneviz’inden dinledim. Dediğine göre yaratıklardan biri sağ kurtulmuş, hatta bir süre insan içinde duvarda zincirle yaşaya yaşaya uysallamış insan lisanını öğrenmiş sonra bir gece dağlara kaçıp kaybolmuş, dağ gulyabanilerinden çocukları kızları yeniden o dağlarda görülür olmuş. Doğrusunu Allah bilir…
SON
Mehmet Berk YALTIRIK
10 Ekim 2011 – Edirne